Hakan Albayrak tarafından kaleme alınan Kemalizm Terakkiye Mânidir kitabından aşağıya yapılan iktibaslar üyelerimizin istifadesine sunulmuştur.
Bu kitap nereden çıktı?
Bu kitap nereden çıktı? Yaklaşık dört yıl önce şöyle bir yazı yazmıştım:
Dinozor namıyla maruf eski tüfek komünistlerden Mina Urgan ebediyete intikal etti. Toprağı bol olsun, sevenlerinin başları sağ olsun.
Mina hanım için cenaze namazı kılınması bazı dava arkadaşlarını üzmüş. Dinsizliği seçen ve bunu çok önemseyen bir insanın dini usullerle uğurlanması doğru değildi onlara göre. Ben de o kanaatteyim. Fakat Flash TV'deki bir açık oturumda "Dinsizlere yönelik baskının bir tezahürüyle karşı karşıyayız. Türkiye'de dindarlara baskı yapıldığı doğru değil. Tam tersine, dinsizlere baskı var" diyen zâta katılmıyorum. Bu zât, Demokratik Mars Cumhuriyeti 'nde yaşıyor galiba! Hadi geçmişten haberi yok diyelim... Tek parti diktatörlüğünü yaşamadı; "Allah " lafzını yazmanın yasak olduğu günleri görmedi diyelim... Peki şimdi, burada, burnunun dibinde yaşanan trajedilerden de mi haberi yok? Başörtüsü meselesi diye bir şey duymamış mı hiç? Yüzlerce insanın sırf "Selam Gazetesi abonesi" diye işkencelerden geçirildiğini duymamış mı? Bir insanın basireti bağlanmışsa, o insana geçmiş olsun. Ne desek boş. Unutmadan:
Mina Urgan için cenaze namazı kılınması ne devletin, ne toplumun fikriydi. Kendi kızından böyle bir talep gelmeseydi, namaz kılınmazdı.
"Türkiye'de hiç kimse cenaze namazı kılınmadan defnedilemez, buna izin vermezler" demekte ısrar edenler varsa, onlara Mustafa Kemal Paşa'nın cenazesini hatırlatırım. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa cenaze namazı kılınmadan defnedildi. Ve bundan ne devlet rahatsız oldu, ne toplum. (Bir Cenaze Namazı, Milli Gazete, 20.6.2000)
Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra seçimleri izlemek için Bosna'ya gittim. Ben oradayken burada bazı gazeteler aleyhimde yayın yapmışlar. "Küstah dinci yazar Ata'ya dil uzattı, Atataürk için cenaze namazı kılınmadığını iddia etti, halbuki kılındı; işte belgeler..." filan demişler. Derin devlet memuru bir yazar da konuya el atmış, beni bir güzel hedef göstermiş. Neyse. Oturdum, belgeleri inceledim ve kendi kendimi tekzip mahiyetinde bir yazı yazdım:
5 Günlük Bosna-Hersek seyahatim boyunca Türkiye gündeminden tamamen uzak kaldım. "Bir Cenaze Namazı" başlıklı yazımla ilgili tepkiler bana çok geç ulaştı. Şimdiye kadar sağır sultan bile duymuştur, ama ben 'olay'ı bir kere daha hatırlatayım:
Mina Urgan'la ilgili mezkûr yazının son bölümünde, "Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa cenaze namazı kılınmadan defnedildi" demiştim... Birçok gazete ve televizyon kanalı, bu 'bilgi'nin yanlış olduğunu belgelerle ortaya koydu. Akit yazarı Asım Yenihaber, 24 Haziran 2000 tarihli makalesinde, Ali Osman Eğilmez'in "Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş" adlı eserinden şu satırları nakletti:
"10 Kasım günü 15 senelik cumhuriyet yönetiminin hiç karşılaşmak istemediği bir mesele zorunlu olarak gündeme geldi... Kaçınılmaz son, kaçınılmaz şekilde bir dini hatırlatma ile sonuçlanabilirdi. 'Yenilmez kumandan', 'ebedi' Atatürk de bütün bu sıfatlarına rağmen ölmüştü. O'nun da sonlu olduğu anlaşılmıştı. Kendisi ebedi olmadığı gibi, kurduğu sistem de ebedi olmayabilirdi. Din dışı (laik) bir sistem kurmuş olmasına rağmen, ölüsü din dışı bir alanda nasıl tutulacaktı? Bu sebeple Atatürk'ün cenazesi, itirafı mümkün olmayan bir sıkıntı doğurdu. O güne kadar dışlanan, itilen bir sistemin kabul ve avdeti söz konusu olabilirdi. Hele cenazenin İstanbul'da selatin camilerden birinin önüne gelmesi ve burada cenaze namazı kılınması, dini bir galeyanın ortaya çıkışına yol açabilirdi. Yöneticiler, böyle bir sonucun din karşıtlığı esasına göre kurulmuş sistemi etkileyeceği sıkıntısına kapıldılar." (TC Tarihine Giriş, 211vd.)
Asım Yenihaber'in yazısının finali şöyle:
"O zamanki hükümet erkânına kalsa idi, başta Başbakan Celal Bayar olmak üzere Atatürk'ün cesedinin gusledilmesine ve cenaze namazının kılınmasına gerek yoktu. Laik tören yeterdi. Şimdi Emin 'i bülbül gibi konuşturan, zamanın 1. Ordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa'dır. Cenaze merasiminin sorumluluğu üzerine verilen bu Paşa, ancak istifa tehdidi ile cenaze namazının kılınmasını sağlayabildi. Namazın büyük bir camide, halkın katılımı ile değil, sarayın avlusunda kılınmasına ve halkın katılmamasına karar verildi. (...) Hakan'ın haklı olduğu taraf şu olabilir: Atatürk cenaze namazı kapalı devre kılınan ilk 'Türk büyüğü 'dür! Normali, cenazenin Sultanahmet veya Süleymaniye Camii önüne getirilmesi ve halkın katılması idi."
Asım Yenihaber'e desteğinden ötürü teşekkür ederim. Allah (c.c.) razı olsun. Yine de, bu 'hafifletici sebepler'e sığınarak okurlarıma ve bütün kardeşlerime olan özür borcumu yerine getirmekten imtina edecek değilim. Bir meseleyi doğru dürüst araştırmadan kulaktan dolma bilgilerle yazdım ve faka bastım. Okurlarımı yanılttığım ve kötülerin eline koz verdiğim için özür dilerim. Hakkınızı helâl edin. (Faka Bastım, Milli Gazete, 28.6.2000)
Benim için mesele kapanmıştı. Ne var ki, birkaç hafta sonra Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'ne çağrıldım. Basın Savcısı, Adalet Bakanlığı'nın emriyle hakkımda soruşturma açacaklarını, "Mustafa Kemal Paşa cenaze namazı kılınmadan defnedildi" dediğim için "Atatürk'ün manevi şahsına neşren hakaret'ten yargılanabileceğimi söyledi.
Gerçekten de, "Atatürk'e karşı işlenen suçlar'la ilgili 5816 sayılı kanuna muhalefetten dava açtılar. Hem bana, hem Milli Gazete'nin o günlerdeki yazıişleri müdürü Mehmet Terzi'ye. İlk duruşmada şöyle bir konuşma yaptım:
"Ben, Mustafa Kemal Paşa için cenaze namazı kılınmadığı iddiasında değilim. Bir yazımda böyle bir ifade yer almışsa da, o ifadeyi, hakkımda hiçbir soruşturma açılmadan, ikinci bir yazıyla düzelttim. Buna rağmen hakkımda dava açıldı. Aslında, cenaze namazı kılınmadığı iddiasında ısrar etseydim bile dava açılmamalıydı. Laik devlet, 'Cenaze namazının kılınması esastır. Kılınmaması yanlıştır, kötüdür, ayıptır' diyemez; ama diyor işte. Hakkımda açılan dava böyle bir anlama geliyor. Bu bir yana; cenaze namazının kılınıp kılınmaması ölünün tasarrufunda değildir ki 'cenaze namazı kılınmadı' demek ölüye hakaret olsun..."
Yanlış hatırlamıyorsam üç duruşma yapıldı. Üçüncü duruşmada savcı, suç unsurunun oluşmadığını belirtti ve "toplumu ve bireyleri istediğimiz gibi biçimlendiririz tarzındaki 'toplumu kontrol felsefesinin' taraftarlığını kabul edersek, açmazlarla boğuşacağımız önceden bilinmelidir" diyerek beraatimizi istedi. Hakimin cevabı: 15 ay hapis!
Yaklaşık üç yıldır temyizde olan dava bir-iki ay önce sonuçlandı; Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Mehmet Terzi'ye verilen hapis cezasının para cezasına çevrilmesini isterken, bana verilen hapis cezasını onadı. Önümüzdeki günlerde Medrese-i Yusufiye'de eğitime başlayacağım inşallah.
***
5816 sayılı kanun, Mustafa Kemal'le ilgili 'menfi gibi duran' her türlü ifadenin suç sayılabilmesine yarıyor. Bu sayede Kemalizm aleyhtarları en ufak bir 'açık' verdiklerinde derdest edilebiliyorlar.
Ortada hakaret filan yok, ama "Atatürkçü" veya "Kemalist" olmadığımı, hiçbir zaman olmayacağımı, takiye icabı bile olmayacağımı, buna ant içtiğimi, dolayısıyla Kemalist sistemin hışmına uğramayı baştan göze aldığımı ve hakkımda verilen mahkumiyet kararını kesinlikle yadırgamadığımı söylemeliyim.
'Atatürkçü olmamanın bedelini ödeyeceksin' diyorlar anladığım kadarıyla. Ben de 'olur' diyorum, 'bedeli neyse öderim.' Fakat ödemeye geçmeden evvel, Kemalizm ve Kemalistlerle ilgili meramımı bir kere daha anlatmam lazım.
***
Medrese-i Yusufiye'ye kaydımın arefesinde giderayak hazırladığım bu kitap(çık), geçen yıl ve bu yıl Gerçek Hayat dergisinde neşredilmiş olan birkaç yazımla Yeni Harman dergisine verdiğim bir beyanattan oluşuyor (Üzerlerinde biraz oynadım). Altını çizerek belirtmek isterim ki, konu, Mustafa Kemal'in şahsı değil, mevcut Kemalist zihniyet.
Hayra vesile olmayı diliyorum...
Gayret bizden, tevfik Allah'tan.
(Hakan Albayrak - Kemaliz Terakkiye Mânidir - Vadi Yayınları, s.9-16)