Ergun Göze'nin Yaşasın Hatıralar adlı eserinin 59. ve 74. sayfaları arasındaki kısmı aşağıya alıyorum. Malum ki Kaddafi, onca mezaliminin ardından, pek çok NATO zaliminin desteğiyle yuvarlandı gitti. Ergun Göze Kaddafi tahtı ilk ele geçirdiğinde kendisiyle röportajlar yapıp hisssiyatını hatıratına yazmış. Hatırata şöyle bir bakmak iktidar hırsının insanı hangi ideallerden ne hallere düşürebileceğini görmek açısından faydalı olabilir. Ayrıca Kemal Ilıcak, Fethi Gemuhluoğlu ve 70'li yılların Tercüman'ıyla ilgili dikkat çekebilecek birtakım paragraflar da aşağıdaki kısımda bulunuyor. Boş vaktiniz varsa bir bakabilirsiniz. Kaddafi de, Kemal de, Tercuman da, Göze de tarih oldu be kardeşim.
Kaddafi ve Garaudy
Baktıkça hüsn-ü ânına, hayran olur âşıkların
Kaddafi yeni bir ihtilâl yapmış, yetmiş dokuz yaşındaki ihtiyar Kral el İdris el Sünüsi Bursa'da Çelikpalas'ın 302 numaralı odasında mâiyetiyle istirahat ederken tahtından olmuştu. İhtilâlin ilk lideri Albay Şayrib görünüyordu ama arkasından Kaddafi zuhur etmişti. Libya ise aslında bir Türk toprağıydı. Enver Paşa, Mustafa Kemal ve daha niceleri o toprakları italyanlara karşı savunmuşlardı, Lozan Muahedesinin 27. maddesiyle Türkiye, o topraklar üzerindeki haklarından vazgeçmişti.
Albay Kaddafi, dünyanın merak merkezi olmuştu. Batı gazeteleri soruyorlardı: Bu adam deli mi, fırtına mı, peygamber mi?" Meşhur Roger Garaudy, Trablusgarptaki bir konferansta ona, sosyalizmi; hayali, iktisadi ve İslami diye üçe ayırdıktan sonra sordu: Yeni bir sosyalist nizam kurabilmek için İslâm, ruhi yönden neler verebilir? Bilmiyorum sonradan Müslümanlığını ilan eden Garaudy o günlerde bunun ruhî hazırlığı içinde miydi?
Libya'daki böyle bir konferansa biz de davet edildik. Benim çağrılmamı salık veren, rahmetli Emin Bilgiç ağabeyin damadı Ekmeleddin İhsanoğlu'ydu. Benden de isim istediler ve ben de Fethi Gemuhluoğlu'nun telkini üzerine Ahmet Güner Elgini tavsiye ettim. Ankara'da buluştuğumuz zaman heyette Ahmet Nâdir Caner ve İstanbul Milletvekili İlhan Darendelioğlu'nun, Vedii Evsal'ın, Elgin'in ve bir iki kişinin daha bulunduğunu gördük.
Libya sefaretinde İbrahim Râşit Bey selâhiyetliydi. Heyetimize sefaret tercümanı Fâiz Beyi mihmandar tâyin etmişlerdi. Pek incelmemiş bir insandı. Nitekim, uçakta yanıma geldi, büyük bir ihsanda bulunuyormuş gibi, benim heyet başkanı olduğumu, bu sıfatla Trablusgarb Havaalanı'nda karşılanınca, elime tutuşturmaya çalıştığı metni okumamı ve Libya rejimini övmem gerektiğini söylemeye çalıştı. Kağıdıyla beraber elini iterek bu heyetin bir başkanı olmadığını, olsa bile tâyininin kendisine âit olamayacağını ve benim bir konuşma yapmam gerekirse ne söyleyeceğimi kendim bileceğimi ifâde edince bozuldu.
Biraz sonra rahmetli dostum İlhan Darendelioğlu'nun yanına gittiğini, aynı kağıt parçasını kendisine verdiğini ve uzun uzun konuştuklarını gördüm.
Rahmetli İlhan, çok saf ve temiz bir insandı. Eski bir dostluğumuz vardı. Ben ona ev alabilmesi için kredi bulmaya çalışmıştım, o ise bana issiz günlerimde iş bulmaya uğraşmıştı. Faiz Beyin verdiği kağıdı ve heyet başkanlığını kabul etmişti. Trablusgarb Havalimanına indik. Herkes heyetimizi karşılamaya ve beyanat almaya gelen televizyoncuları gazetecileri arıyor fakat ortalarda hiç de öyle bir şey bulamıyorlardı. Bir iki gün önce tanıştığım ve çok kaynaştığım Ahmet Nâdir Caner, meseleyi anlamış ve dalga geçmeye başlamıştı. Hem heyetle hem Libyalılarla. Benim nobranlık olarak görülen hareketim haklı netice vermişti.
Otel Kasr-ı Libya'ya indik. Ertesi günü konferansın yapıldığı salonda da bir başka sürprizle karşılaştık. Bizi bir bankın arkasına buyur ettiler. Bankın önüne baktım. Türkiye İşçi Partisi yazıyor. Arkadaştan ikaz ettim. Tereddütte kaldılar.
Ben, Biz gazeteci olarak geldik, yerimiz basına ayrılan yer olmalıdır' dedim ve Ahmet Nâdir Ömer'le beraber basına ayrılan yere geçtik. Öner şâirdi, oğlunu kaybetmiş yanık yürekli bir babaydı. Acısını ben anlıyordum ve o da benim yanımda huzur buluyor, neşeleniyordu. TDK üyesiydi. Solcu bir muhitten gelmişti ama hem sağdakilerden hem soldakilerden muztaripti. Heyetten şimdi ismini hatırlayamadığım bir arkadaşına "k'yı kalınlaştırarak "goç" diye sesleniyordu.
Daha ertesi günü bizi bir pikniğe götürdüler. Piknik öncesi de bir yürüyüş yapmıştık. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş yüzlerce insanın teşkil ettiği bir kortej... Başta da Kaddafî vardı. Herkes Kaddafi ile hic olmazsa bir fotoğraf çektirip gazetesine gönderebilmek sevdâsındaydı. Caner'le biz manzarayı tiye alıp eğleniyorduk. Caner, Ankara gazetelerinden Mustafa Özkan'ın sanırım Başkent'inde çalışıyordu ve gazeteci ağzıyla 'Arkada üçüncü sırada arkadaşımız görülmektedir" diye hayali resim altları seslendirerek Kaddafi'ye yakınlaşmaya çalışanları gösterip beni güldürüyordu. Yer sofralarına oturulurken herkes Kaddafî'ye yakın olma çabası içindeydi. Bizim çekildiğimiz köşeye Kaddafi gelip yakınımızdaki sofraya oturmasın mı? Caner, aynı rahatlıkla el sallayarak Kaddafi'ye 'Buyur goç, beraber yiyelim' demez mi? Ne söylendiğini anlamayan Kaddafi de 'Faddal ya seydî' demez mi? Kimde can kalır? İlk röportajı kısa bir zaman sonra rahmete kavuşacak olan sevgili Ahmet Nâdir Caner yapmış oldu.
'Yahu şu işe bak, herkes onu ararken o bizim yanımıza geldi' diyordu.
Bir ara yolumuz Türk sefâretine de uğradı. Sefir, Özdemir Yiğit Beydi. Yakışıklı, genç fakat biraz müteazzım bir intiba veren insan. Bugün sefirlerin koltuklarında dosya, binlik ekonomik işleri milletleri nâmına takip ettiği ve öyle de olması gerektiği söylenince 'Ben o kanaatte değilim' demişti. Bu arada Türkiye'nin laik dış politikasının yılmaz bir müdafii olduğunu da anlamıştık. Kaddafi'nin İslamcı ve milliyetçi tutumunu şiddetle Türk devrimlerine aykırı buluyor, sanki orası Türkiye imiş gibi mâni olmak istiyordu. Çünkü Kaddafi, yabancıların pasaportlarına da Arapça sayfalar ilâve etmesini mecburî kılan bir kanun çıkartmıştı. Sefirimiz bunu Türk inkılâplarına aykırı buluyordu. Libya'ya ve onun antisiyonizmine karşı çıkıyordu. Bunu duyan Caner kulağıma eğildi 'Tam siyonizmin arzu ettiği bir sefir' dedi. Sefir bey, '29 Ekim resepsiyonuna bir tek Libyalı gelmedi' deyince bu sefer Caner patladı, aynı fütursuzlukla "Sefir bey o halde siz bu sefarethanenin kapısına bir kilit asın gidin. 29 Ekim'e bile bir tek Libyalıyı getirtemezseniz burada ne fonksiyonunuz kaldı?' deyiverdi.
Gerçi bunu kendine has yumuşak ve tatlı komik tarzında söylüyordu ama ortam gerildi. Aslında rahmetli haklıydı.
Nitekim bu kanuna ilk uyan da İtalya olmuştu. O İtalya ki, 1931’de Libya’yı İtalya toprağı ilan etmişti sonra da Mussolini'yi Seyfül-İslâm yani İslâm'ın kılıcı. Dünkü bu rezillikleri bilmeyen, bugünün kepazeliklerini nasıl değerlendirebilir?
Trablusgarb bir İtalyan şehrine benzer şekilde tanzim edilmişti. İtalyan tarzında bir de katedrali vardı. İkindiden sonra bu çok sıcak şehirde Akdeniz'den bir meltem esmekte ki her nefesi bir kaç damla limonata sanki. Birden Dr. Suphi Ezgi'nin Baktıkça büsn-ü ânına hayran olur âşıkların diye başlayan o muhteşem şarkısını Bingazi'de yani Libya'da bestelediği aklıma geliyor, içleniyorum. Târih bazen nostalji kaynağı oluyor.
Ne var ki İran'da olduğu gibi gezi bitmeden burada da heyet parçalandı. Bazı arkadaşlar "Kahire üzerinden dönelim. Bir daha bu fırsatı nerede bulacağız?' demeye başladılar. Faiz Bey de onları teşvik ediyordu çünkü o da beraber gidecek ve sefaretine karşı heyetin Kahirecileriyle -Faiz Bey "Gahiracılar" diyordu- beraber döndüm diyebilecekti. Ama paraları yetmiyordu. Bunun üzerine- Mısır Sefaretine gidip Mısır Hava Yolları nezdinde yardım istemeye karar vermezler mi? Çok üzüldüm. Ben, Tek başıma da olsa geldiğim yoldan döneceğim' dedim. Caner beni, goç da Caner'i takip etti. Üçümüz Roma'ya döndük ama havaalanında bizi acı bir sürpriz bekliyordu. İstanbul uçağını kaçırmıştık. Ancak ertesi günkü uçakla dönebilirdik.
Leonardo da Vinci Havaalanında kimse durumumuzla alâkadar olmadı, şikâyet edeceğiz sözlerine omuz silkip güldüler. Arkadaşlarda beş para yoktu. Geceyi orada nasıl geçireceklerini düşünüyorlardı. Bunun üzerine, üzülmeyin bende para var, dedim, üç yüz dolar kadar olan paramı Libya parasına çevirmiştim, olduğu gibi duruyordu. Oradaki döviz bürosuna gittim. Libya paralarını uzattım. Veznedar baktı, bunlar geçmez diyerek paraları geri verdi. Sebebini de şöyle açıkladı: Bunlar ancak Libya'da geçer. Gelirken bunları değiştirmeliydiniz.
Bunu duyan ve başka da param olmadığını bilen Caner yere çömeldi ve 'Ben hastayım, havaalanında gecelersem ölürüm.' dedi. Bir an sarsıldım ama sonra kendimi toparladım. Çâre aramaya başladım. Libya Hava Yolları, Hutut-u Cevviye-yi Libiyye bürosunu gördüm. Yaklaştım. Bir genç Libyalı, büroya bilet almaya giriyordu. Yanaşarak durumu anlattım. Bu paraları istediği miktarda değiştirmesini rica ettim. Din kardeşim bir miktar eksiğine bize liret verdi. Kurtulmuştuk. Biletlerimizi alıp yerlerimizi ayırttıktan sonra bir otele kapağı attık. Ertesi gün de İstanbul'a... Arkadaşlar hisselerine düşen miktarı hemen gönderdiler.
Tekrar Libya
Bir müddet sonra tekrar Libya'ya gidiyordum. Hu sefer davetli ve devlet misafiri olarak. Maksadım, ilgimi çekmiş olan Kaddafi ile bir röportaj yapmaktı. Kaddafi ilgimi çekmişti çünkü dünyada kendisine bir yer edinebilmek için olsa da İslâm'ın ve bu sebeple Batı Trakya Türklerinin kaderiyle ilgileniyordu. İbrahim Râşit dostum, elçilik müsteşarı olarak bana Kaddafi'den randevu almış, biletimi de ayarlamıştı. Sonradan öğrendiğime göre, Tercüman bu işlerde gerçekten başarılı bir mensubundan Kaddafi ile röportaj yapmasını istemiş fakat elçilikten vize bile alamamışlar. Ben ise gazeteye beş kuruş masraf çıkarmadan gidiyordum.
Kaddafinin beni beklediğini de tedbirsizlik ederek açıklamıştım. Bu sefer de Kasr-ı Libya Oteli'ne inmiştim. Ama ne beni bekleyen vardı, ne arayan ne soran. Ne de randevudan haberi olan. Aslında soran ve not alan çoktu ve değişik kişilerdi ama bir daha görünmüyorlardı. Diğer Kaddafinin beni beklediğini gazeteme açıklamamış olsaydım iki gün içinde geri dönerdim. İçine düştüğüm kaostan çok bunalmıştım. Hızır'ın yetişeceği kadar.
Nitekim yetişti. Bir hafta kadar sonraydı. Libya Elçilik Müsteşarı İbrahim Râşit de Trablusgarb'a izne gelmişti. Hiç beklenmedik bir yerde ve zamanda, yolda arabasıyla giderken bir an beni görmüş. Hemen yanıma geldi. Aldığı fakat şimdi kaybolmuş görünen randevuyu beraber aramaya başladık.
Beni birkaç gün arabasıyla muhtelif yerlere götürdü, hepsinde gaye Kaddafiye ulaşmaktı. Davet-i İslam Cemiyeti Başkanı Şeyh Subhi, belki bizim kaybolan randevuyu bulabilirdi. Belki İmar İskan Bakanı Manguş bize bir yol veya cevap bulabilirdi. Türkiye'de okumuş bir mühendisti. Böyle diyerek epey gezip durduk. Dağılmış da toparlanamamış bir yapıyı geziyorduk adetâ. Dâvet-i İslâm Cemiyeti benim Kaddafi tercümelerini satın almaya kalktı. Yirmi beş bin Libya lirası vereceklerini söylüyorlardı. Arapça aslı olan bir eserin Türkçe tercümesinin Arapça konuşanlara ne faydası olabilirdi? Açıkça rüşvetti, hediye deseniz bile. Böyle hediye olmazdı. Kastım Kaddafiye ulaşmaktı. Savsakladım. Ne red ne kabul durumunda oldum. Kaddafi ile görüşme kat'ileşince İbrahim Kâşifle Şeyh Subhi'ye vedâya gittik ve ben. bütün eserlerimi basabileceklerini, bunun için herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığını ve böyle bir ödemeyi kabul edemeyeceğimi bildirdim.
Çıktıktan sonra İbrahim Raşit'in benim elimi tutarak tebrik etmesinden ne kadar sevindiğini anladım. Demek beni tanımasına rağmen bir an düştüğü tereddütten kurtulmuş, ferahlamıştı.
(......)
Otele her dönüşümüzde birileri gelip biyografimi alıp gidiyordu. Onlara Tercüman'ın özelliklerini: sağ görüşlü ve antikomünist. en büyük tirajlı opinon gazetesi olduğunu anlatmaya çalışarak Kaddafi veya Libya hükümeti tarafından davetli olduğumu bilhassa söylüyordum. Tınmıyorlardı. Sanki ben çağrılmış bir devlet misafiri değil, macera arayan bir gazeteci durumuna düşmüştüm. Eğer ben profesyonel bir gazeteci olsaydım belki bu duruma tahammül etmezdim. Fakat meselenin, fikrî, millî ve mânevi yönü vardı ki beni asıl o cezbediyordu. Zâten ok yaydan çıkmış, olan olmuştu. İnancımın sabrına sarılmış ne olacak diye biraz da merakla bekliyordum.
Mâlik bin Nebî imdada yetişiyor
Fakat son bir defa biyografimi almaya gelen şahsa Cezayir'in mütefekkir ve büyük evladı Mâlik Hin Nebinin bazı eserlerini -Vocation de Lİslâm, Le Phenomen Coranique vs- tercüme ettiğimi söyleyince ve yanımdaki nüshaları gösterince iş değişti. Meğerse Mâlik Bin Nebi bir müddet Kaddafi'ye danışmanlık yapmış ve onun çok güvenini kazanmış. Hava tamamen değişmişti. Sorularınızı yazın verin diyerek bu farkı belli ettiler. Ertesi gün de otelden ayrılmayın her an çağrılabilirsiniz, dediler. Ankara'da alınan randevu unutulmuş, yeni bir randevu da rahmetli Mâlik Bin Nebî dostum hatırına alınmıştı.
Bu arada Deniz Baykal
Bu arada hiç ummadığım bir davetle karşılaştım. Mâliye Bakanı Deniz Baykal burada, sizinle elçilikte görüşmek istiyor, dediler. Çok şaşırdım. Tam zıt kutuplardayız, birbirimizi de ancak ismen tanırız o kadar. Ama davete icabet edilir. Gittim. Beni görür görmez Baykal da şaşırdı. Afedersiniz ben Ergin Konuksever'den bahsediyorlar sanmıştım, onun için bir yanlışlık oldu. sizi rahatsız etmiş olduk.' dedikten sonra devam etti, "Mamafih mademki geldiniz sizinle istişare edeyim.'
Doğrusu Baykal'ın tavrını net bulmuştum. Burada iki Türk'üz. Üstelik siz benim devletimin bir bakanısınız. Elbette ben aklımın erdiğini size söyleyeceğim.' cevabını verdim. Baykal'ı, geleli birkaç gün olduğu hâlde ve sefaretin tavassutuna rağmen bir türlü Kaddafi ile irtibatlandırmıyorlarmış. 'Beklemem devletimin haysiyeti için ayıp olur, beklemesem boşa gelmiş olacağım, ne yapmalıyım?" diye soruyordu.
Ben de aynı netlikle dedim ki, 'Siz Libya'yı bir devlet sanıyorsunuz. Burası Osmanlı Devletinin bir nâhiyesiydi. Uzun yıllar da sömürge hâlinde kaldılar. Şimdi çok şiddetli bir ihtilâl sonrası yaşıyorlar. Organizasyon falan aramayın. Aynı şekilde kötü niyet de aramayın. Yalnız fazla bekletilmeniz de milletimizin şerefine uymaz. Bence haber gönderin ve yer ayırttığınız uçağın tarihini belirtin. Derhal sizi kabul edeceklerini sanırım. Etmezlerse siz size düşeni yapmış, devletin milletin şerefini korumuş olursunuz.' Ve kendisine başıma gelenleri anlattım. Baykal, doğru dedi. Sonra öğrendim ki aynı şekilde hareket etmiş. Uçağının kalkmasına birkaç saat kala kendisini Kaddafi'ye götürmüşler. Kaddafi de Kıbrıs çıkartmasını ondan dinlemeye doyamamış. Baykal'ın uçağının kalkmak üzere olduğunu hatırlatması üzerine, ziyanı yok size uçak tahsis ederim diyerek kendisini alıkoymuş ve kendi uçağıyla göndermiş.
Nihayet Kaddafi
Mâlik Bin Nebî ismi onaya çıktıktan sonra bana da, otelden ayrılmayın her an aranabilirsiniz, demişlerdi. Nihayet Enformasyon Bakanlığı yetkilisi İbrahim Bey otele geldi ve haydi dedi. Kıyadeye gidecekmişiz. Kıyade Devlet Başkanlığı Ofisiydi. Kaddafi bizi orada beklemekteymiş. Ofisin şatafatlı salonunda bekliyoruz. Bir hayli daha gelecek diye, on beş günde yaşadıklarımı düşünürken birden yanımdakiler Enformasyon Bakanlığından İbrahim ve tercüme işini yapacak Dueb Beyler ayağa kalktılar. Kaddafi'nin içeri girdiğini gördüm. Musâfâha ettik. Kaddafi'nin ilk sözleri, Kaleminizle, tercümelerinizle, yazdığınız kitaplarla İslam kültürüne yaptığınız hizmetlerden ötürü sizi tebrik ederim.' iltifat cümlesi oldu. Bu cümlede rahmetli Mâlik Bin Nebî'ye de bir saygı payı vardı. Bu arada ona bakıyorum. Ortadan uzun bir boy, sevimli ve yakışıklı bir yüz, ayaklarında çizmeler, yakalarında kırmızı rütbe işaretleri var. Teşekkür ederken ve tercüme ettiğim kitaplardan birer tane verirken kendimi, Ben İslâm ümmetine ve Türk kavmine mensup bir gazeteciyim, diye takdim ediyorum. Takdirle dudaklarını sıktığını görüyorum.
Daha önce yazarak verdiğim soruları sıralamaya başlıyorum:
- Dünyanın en önemli meselesi?
- Hak ile batılın ayrılması!
- İslâm dünyasının en önemli meselesi?
- Parça parça bölünmüş olmak.
İslâm'ın Afrika'da yayılışından, Birleşmiş Milletler'in zaaflarından, Watergate skandalından, hangi şâirleri sevdiğine kadar uzanan sorular...
Hatta 'Türkiye'de çok sevildiğinizi biliyor musunuz?" suali de vardı. Ben de Türkleri, Türkiye'yi seviyorum' gibi bir cevap veriyordu ki, ecdadın çok kullandığı bir Arapça deyimi tekrarladım: Minel kalbi ilel kalbi sebilâ! Yani kalpten kalbe yol vardır. Kaddafi bir an soran gözlerle Dueb Beye baktı. Onlar benim Osmanlıca'dan kalma birkaç deyimden başka Arapça bilmediğimi söylediler. Kaddafi Türkiye'de hem İslâm'a yaklaşımı ile hem de Kıbrıs çıkarmasında uçaklarımıza gerekli olan lastiklerden Libya depolarında bulunanları, istememiz üzerine omzuyla taşıyarak vermiş bulunduğu için büyük sempati toplamıştı.
Hala Sultan meselesi
Bu arada elbette Kıbrıs meselesi de vardı. Kıbrıs Barış Harekâtından önce Kıbrıs'a gitmiş ve orada Hala Sultan Türbesini ziyaret etmiştim. Târihî ve manevî değeri olan böyle bir âbidenin Rumların bölgesinde kalmış olması bana dokunmuştu. Birden Peygamberimizin halasının Kıbrıs'ta yattığı aklıma geldi ve Kaddaffiye bunu bilip bilmediğini sordum. Çok şaşırarak, sizden duydum, dedi. Onu Kıbrıs ile ilgilendirmenin ve bu ilgiyi devamlı kılmanın o gün için en iyi yolu olarak bunu bulmuştum. Anlattım, çok alâkalandı. Şimdi o türbenin Rumların elinde esir olduğunu ve bakıma ihtiyacı bulunduğunu söyledim. Türk Dışişleri Bakanlığı'nda laiklik saplantısı olmasaydı bu konu bütün İslâm dünyasında lehimize büyük bir kozdu. Hatta bugün bile Türk idaresinde, bütün İslâm dünyasına açılmış bir ziyaret merkezi olarak Rumların elinden alınabilir. Maalesef hâlâ Rum tarafındadır ve yılda bir ziyaret izni verilmektedir o da bin bir şart altında. Hatta Hala Sultan Vakfının Türkiye'ye ait olduğu söylenmelidir.
Ne kadar üzerinde durmuşum ki aynen şunları söyledi: "Bu camiin tekrar ibâdet edilir hâle getirilmesi için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Türklere bu konuda her türlü yardımı yapmak arzusundayız. İnşallah bir gün bu arzumuz gerçekleşir."
Birkaç yıl sonra bana Kıbrıs'ta, Hala Sultan Cami ve türbesinin Kaddafi tarafından onartıldığını anlattılar.
Kaddafi'den bir de '120 bin Kıbrıslı Türk benim kardeşimdir." beyânını aldım. Galiba bu cümleyi Pakistan Dışişleri Bakanının beyanatından da almıştım.
Dışarı çıkınca mihmandarım İbrahim Bey, bana daha büyük bir saygı göstermeye başlamıştı. Sebebini sordum. Ben, Kaddafi'nin kabul ettiği ilk Türk gazetecisi ve mülakatı bir saatten fazla süren ilk gazeteciymişim. Bu ise bana büyük önem verildiğini göstermekteydi çünkü hiçbir gazeteciyle bu kadar uzun konuşmamış. Güldüm. Mamafih beş altı sene sonra bazı Türk gazetecileri bu şerefe kavuştular ve bununla bol bol övündüler. Ben ise kuş gibi hafiflemiştim. Aklım fikrim ülkeme dönmek ve gazetem Tercümana röportajı vermekti
İlk uçak Beyrut'a gidiyordu. Hemen atladım. Fotoğrafları, ancak havaalanına hareket ederken yetiştirebildiler. Beyrut'tan Ankara'ya ve Ankara'dan İstanbul'a... İstanbul uçağında bu gibi röportajları yapmakla ünlü bir tanıdıkla karşılaştık. Haberdar olmuş. Röportaj yapabildin mi diye sordu. Evet deyince pek inanmadı. Fotoğrafları gösterdim. "Üç yüz altmış bin lira vermişlerdir, bu gibi röportaj yapabilen gazetecilere verilen paradır bu' dedi. Şaşırdım. İlk defa böyle bir şey duyuyordum. Ayrıca bu rakamı nasıl hesaplamıştı? Niçin üç yüz değil, dört yüz değil de üç yüz altmış bin? Bunun da mı borsası vardı? Dudaklarımı büktüm, şaka yapıyorsun dercesine başımı salladım. Ama o şaka yapmıyordu. Ben Kaddafi'ye Türk İşi bir çevre götürmüştüm. Hediyemi çok beğenmişti. Hatta çevreyi incelerken çekilmiş bir resmi de vardır. O da bana fotoğrafıyla beraber bir transistorlu radyo hediye etmişti ki bir iki yıl içinde büyük oğlum tarafından istihlak edilmiştir.
Fotoğraf yoksa röportaj da yok
Evet İstanbul Cağaloğlu'nda, Gediz Han'da Genel Yayın Müdürü Saadettin Çulcu ile beraberiz. Hoş geldin faslından sonra yazıları çıkardım önüne koydum, işte röportaj, dedim. Durdu. Bana baktı. Fotoğrafları sordu. Uçaktaki gazeteci dostun fotoğraf görmeden inanmadığını hatırlamış, bir muziplik yapmak istemiştim. Gönderecekler, dedim. Yüzü karıştı, ciddileşti.
-Sayın Göze, yayınlayamayız. Yanlış anlamayın, size itimadımız sonsuzdur ama bizi anlayınız. Geçenlerde bir arkadaşımız Cezayir Cumhurbaşkanı Bumedyen'indir diyerek bir beyanat getirdi, koyduk ve ertesi günü Cezayir Elçiliği Cumhurbaşkanımız şu son hafta içinde hiçbir yabancı gazeteye beyanat vermemiştir' diye tekzip yayınladı, rezil olduk. Biz de karar verdik, artık fotoğrafsız beyanları koymuyoruz.
Sessizce eğildim, evrak çantamdan fotoğrafları çıkarıp önüne koydum.
Renk vermedi ben de üstelemedim. Röportajı "Tercüman Yine İlk", "Yılın Röportajı" diye tanıtarak yayınladılar, o devirler İslâmi bir rönesans vardı, İslâm'ın bekareti, ulviyeti, yüce ahlakı; ticârete, siyâsete henüz rehin edilmemişti. Röportaj büyük yankı yaptı.
Bir telif hakkı komedisi
Birkaç ay geçti. Bir gün patron Kemal Ilıcak bana yalnızken, beyefendi, dedi. Biraz alıngan bir deyişti bu. 'Beyefendi siz bir şey söylemiyorsunuz, biz de susuyoruz ama elbette bir şeyler yapacağız.' Röportajı kastediyordu. Hiç sesimi çıkarmadım. Bir hafta sonra 'Sayın Göze size yirmi beş bin lira vereceğiz.' dedi. Yine hiç sesimi çıkarmadım. Hâlbuki bu para, bu röportajı gazete nâmına yapsam masrafına yetmezdi. Bir hafta sonra, bu parayı vereceğiz ama bunun vergisi ne olacak, demeye başladı. Siz bilirsiniz, dedim. Yine bir hafta geçti. Bu sefer muhasebeci hanımı çağırdı. Nursan Hanımdı galiba. Sayın Göze'nin telifini nasıl yapacağız?' diye sordu. O da büyük bir canlılıkla, büyük miktarda bir vergi vermem gerektiğini anlattı. Ben zâten her defasında içimden gülüyordum, çünkü karşımdaki danışıklı dövüştü. Bu Tercüman'da bir ilk değildi.
Bir neticeye varamadıklarını görünce 'Kemal Bey boş verin, benim size hediyem olsun." dedim. Duraladı. Cevabım ağır gelmişti ama sesini çıkarmadı.
Amatörlüğün neticesi
Şimdi düşünüyorum da amatörlüğün neticesi buydu. Kaddafi ile röportaj o günlerde çok mühim bir gazetecilik olayıydı. Bütün dünya için böyleydi çünkü Libya ve Kaddafi bütün dünyanın merakının odak noktası olmuştu.
Beni de Tercüman yazarı olduğum için değil fakat Mâlik Bin Nebî mütercimi olduğum için kabul etmiş, "Kardeşim Ergun Göze'ye" diye bir de resim imzalamıştı. Tam ve büyük bir meslekî fırsat geçmişti elime. Yapılacak iş oradan Türkiye'ye değil Paris'e geçmek ve Türkçesine rezerv koyarak diğer dillerde Avrupa'da yayınlanmasını temin ettikten sonra, röportajı dünya gazetelerinde rağbet görmüş bir yazar ve biraz da zengin olarak Türkiye'ye dönmek ve büyük gazeteci olarak şöhret sahibi olmaktı.
En azından röportajı vermeden, fotoğrafları çıkarınca, fotoğrafsız yayınlayamayız diyen genel yayın müdürü ile veya daha İyisi patronla ne verileceğinin pazarlığını önceden yapmaktı. Çünkü o zaman hemen hesap edeceklerdi ki bu röportajı özelikle iki üç gazete, yüz binler vererek almaya hazırdı. Üstelik patrondan pazarlıkla ne kadar çok alabilirsem gözüne daha çok girmiş olacaktım. Beni bu yönden de takdir edecekti. Sonradan bunun böyle olduğunu da hayretle öğrenecektim.
Ama biz idealist ve amatör bir ruh ile gelmişiz. Benim yaptığım ise taa delikanlılığımızda "Babıadî" dediğimiz mekânın hiç sevmediği, hoşlanmadığı şeylerdendi. Burada alınan ve satılan adam olmak geçerliydi. İhanet diye bir şey yoktu. Bugün birbirine ihanet edenler, birkaç gün sonra bir başkasına ihanet etmek için kol kola girebilirlerdi. Böyleleri makbuldü. Böyleleri gözdeydi
Kemal Ilıcaktan bir gün aynen şu sözleri duymuşumdur:
- Bu p...k! -hâlen meşhur bir gazeteciden bahsederek- Paris'ten elbise getirtir. İtalyadan ayakkabı. White Horse'dan aşağı viski içmez. Ona çok para lâzım. Ama Sayın Göze siz öyle misiniz? Ana sütü kadar temizsiniz. Sigaranız bile yok. Para size o kadar lâzım değil.
Yani patrondan bol para alabilmek için onu kazandıracak şereflendirecek işler değil de bu sayılan masrafları yapmak lâzımdır. Ona ihanet ederseniz daha makbuldür. İnanılmaz ama misallerini çok gördük. Vefalı iseniz, kimse sizi takmaz, Çünkü sizden kimse çekinmez, size önem vermezler, hatta küçümserler. Vefanın mânâsını ve değerini bilmedikleri için bunu aczinize verirler. Başarısız olmak da önemli değildir. Pardon çok önemlidir, her başarısızlıktan sonra taltif edilmiş kimseleri bilirim. Ne kadar zarar verdirirseniz o kadar saygı gösterirler. Ama dâima işinizi ve kendinizi öne sürecek, doğru eğri bir şeyleri bıkmadan söyleyeceksiniz.
Hiç unutmam Star Gazetesinin ilk çıktığı gün. Fatih Çekirge, Star televizyonunda saadetten mest olmuş şekilde. "Aklın alacağı iş değil, ilk gün dört-beş yüz bini geçtik. Bu kadar başarılı olunur.' mealinde lâflar etmişti. Bilenler bıyık altından gülmüşlerdir. Sen elli kuruşa sattığın gazetenin yanında iki yüz elli kuruşluk promosyon verirsen; arkanda bir televizyon, iki banka, dağıtım ağı da varsa yetmiş milyon gazete satmalısın. O zaman bile başarılıyım diyemezsin. Çünkü bu başarıyı birkaç gün devam ettirmeye kalkarsan bankaları da batırırsın televizyonu da.
İleride anlatacağım bir sebepten dolayı sütunumu bir iki ay terk etmiştim. Nihayet bir gün Ilıcak yazıhaneme geldi. "Ağacığım ayıp ediyorsun, sütunun seni bekliyor.' dedi, Fethi ağabey araya girdi ve ben Tercümana döndüm. Ondan sonra, hiç öyle bir mesele konuşulmadığı hâlde Fethi ağabey kanalıyla bana otuz bin liralık bir senet destesi gönderdi. Bunu da Kemal Bey'in hakkı ne kadar ise o kadarını teslim babında yazıyorum.
Bunları Babıali'yi anlatmak için yazıyorum. Kemal llıcak'ı değil. Çünkü o bugün bile bana sorarsanız bulunmaz bir patrondu. Yanlışları vardı ama onları unutturacak doğruları ve çok başka hâlleri de vardı.
Meselâ, Fethi ağabey vefat edince beni çağırdı. Fethi ağabeyin hanımı yengemize hürmetlerimi söyle ve sor; açık çek mi göndereyim yoksa tensip etmek istediği bir rakam var mı, bildirsin onu yazayım göndereyim." dedi. Ilıcak kendisini Fethi gemuhluoğluna borçlu hissediyordu. Bana onu bir ara şirketine murakıp yapmak, bir çek vermek istedi. Emr-i vâki yapıp benim yanımda verdi de. Ama birkaç gün sonra Gemuhluoğlu çeki yine yanımda, özür dileyerek alamam deyip iade etti. Bana da, içime sindiremedim, demişti. Ilıcak bu teklifinde samimiydi, hangi rakamı söyleseler verecekti.
Fethi ağabeyin hanımına ve çocuklarına durumu anlattım. Onlar ileride anlatacağım bir başka sebepten ve haklı olarak Ilıcaka kırılmışlardı. Hayır teşekkür ederiz lüzum yok, zahmet etmesin dediler. Ellerinin tersiyle teklifi geri çevirdiler. Birbirine denk iki jest. Bugün kim yapabilir? Ilıcak tezatlar kumkumasıydı. Ama Fethi ağabeyin ailesi bunu niçin yapmıştı bunu da anlatmalıyım.
1977 seçimleri yaklaşırken Fethi ağabeyin meclise girmesi fikri ortaya çıktı. Bunu kendisi de istiyordu. Millet için de büyük bir ferahlık olurdu. Millet vicdanının sesini en iyi o temsil ederdi. Ben son hükümet kurulmasındaki temaslarım ve alınan netice bakımından, o günlerde büyük bir siyasî güce erişmiştim. Diyebilirim ki milletvekili adaylığı için kendimden maadası için bile kontenjan hakkı kullanabilirdim. 1969 seçimlerinde Koca Reis Saadettin Bilgiç yazıhaneme gelmiş. 'İstanbul listesinde benim yerim dahil hangi sırayı istersen DP'den aday olmanı rica ediyorum.' demişti. Ben yine yazarlık idealizmi ile size sütunumda daha faydalı olurum haklı gerekçesiyle kabul etmemiştim. Ankara'dan Hasan Korkmazcan ise 'Ağabey kabul etseydin, bütün Türkiye'de partimiz için iyi olurdu.' demek nezâketini gösteriyordu. Elbette bu politik gücü en çok Fethi ağabey için kullanırdım ve o gün gücümü buna daha çok müsait görüyordum.
Kemal Ilıcakla buluştuğumuz, bir gün söz bu noktaya geldi ve ben kontenjanımı Fethi ağabey için göğsümü gere gere kullanacağımı ifâde ettim. Kemal Ilıcak birden canlandı. 'Sakın ha!' dedi. Böyle bir şey yapmayın, izin veremem diyerek ilâve etti. 'Bu benim vazifemdir. Fethi ağabeyin meclise girmesi bana düşen bir görevdir, Ben Ankara'ya gider bu işi hallederim.'
Elbette AP düşünülüyordu. O zaman ben "Patron, bunun benim de arzum olduğunu ilâveten bildirmenizi rica ederim.' dedim ve meseleyi bağladık. Daha doğrusu bağladığımızı sandık. Çok emin olduğumuz bu konu dışarıya da sızdı. Fethi ağabeyin çevresinde de duyuldu. Çünkü vaziyet garantiydi.
Fakat günler ilerledikçe ortaya çıktı ki Kemal Bey, Demirel ve AP nezdinde bu konuda hiçbir teşebbüste bulunmamış. Daha doğrusu Nazlı için konuşmuş ve bizim teşebbüste bulunmamıza da belki bunun için mâni olmuştu. Ve Fethi ağabey listeye giremedi. Üstelik benim de elim kolum bağlanmış ve şahsen bir teşebbüse girmek imkânı da elimden alınmış oldu.
Bu aldatılış Fethi ağabeye çok dokundu. Eğer gereken yapılıp da netice alınmasaydı mesele değildi, ama böylece aldatılmış olmayı ve ailesi nezdinde de aldatılmış durumuna düşürülmeyi affedemedi. Günlerce hiddetiyle boğuştu. Bir ara affeder gibi oldu. Ama edemiyordu. Kemal Ilıcak'ı cezalandırmak istiyor, bunun yolunu arıyordu. Nihayet bir gün geldi ve dedi ki:
-Ağacığım, buldum. Kemalin cezasını buldum ve verdim.
Merakla baktığımızı görünce de infialini açıkladı.
-Onun zekerini bağladım, şimdi görsün gününü.
Bunu adlı adınca söylüyordu. Aydın Bolak Beye, etrafında birçok kişiye de söylemiş. Sonradan onlardan da dinledim.
İlk önceleri bunu bir mecaz olarak kabul ettik. Fakat kısa bir müddet sonra Kemalin aile hayatında büyük aksamalar, sarsıntılar başladı. Afrodizyak almaya başladığına bir gün bizzat şahit oldum. Uğur Reyhan'la otururlarken içeri girmiştim ve renkli haplar alıyorlardı. Gördüğümü fark edince, hatta işi şakaya getirerek bana da ikram(!) ettiler. Konuşmalarından ve yaptıkları esprilerden afrodizyak olduğunu anlamıştım. Odama geçtikten sonra bir yerlerde bu renkli hap bir müddet durdu. İbretle ve Fethi ağabeyin sözünü hatırlayarak baktım, olanları düşündüm ve sonra bu renkli hapları çöpe attım.
Libya'ya üçüncü gidiş
Türkiye'ye dönünce röportajı da hikâyesini de bir kitap hâlinde topladım. Üçüncü defa Libya'ya uçtum. Kitabı Kaddafi'ye verecektim ve ona bir de söyleyeceğim vardı. Bu sefer Enformasyon Bakanlığında ve her yerde artık ismimi biliyorlardı. Hatta röportajımı tercüme eden bir hanım yanıma gelip kendisini tanıttı ve daha sonra kocasıyla otele gelip beni evlerine yemeğe davet ettiler. Kabul etme mecburiyeti hissettim. Evde muşamba örtülü bir masaya bizi buyur ettiler, hanım ortaya bir tencere getirdi, önümüze koydu içinde etli pilav vardı. Elimize de birer kaşık verilmişti. Kimbilir belki hayat şartları böyleydi. Bu hanım Türk asıllıydı ve benim röportajı Arapça'ya o tercüme etmişti.
Kaddafi ile bu sefer evinde görüştüm. Bu defa sorularıma İrticali cevap vermek durumundaydı. Tercümanlığımızı kendisi de bir Türk olan ve Libya Haber ajansı (Jana) Genel Müdürü Saad Mücber yapıyordu. Kaddafi'ye kitabı verdim, incelerken fotoğrafı çekiliyordu. Sonunda söyleyeceğimi Söyledim;
-Türkler, sizin din kardeşleriniz olarak gelip burayı İspanyollardan, Portekizlilerden temizledi. Onlar kızlarınızın ırzına musallat oluyorlar, sizlere köle muamelesi ediyorlardı. Ecdadım, sizin ecdadınızla aynı safa durup namaz kılıp tek Allah'a secde etti. Kızlarınızı ise zevce edindiler, size de kız verdiler. Sizin mektep kitaplarınızda ise Türkler emperyalisttir yazıyor. Bunu nasıl izah edersiniz? Şimdi düşünüyorum da bir diktatöre, ne olursa olsun, evinde böyle bir soru sormak akıl işi miydi? Ama bu benim millî haysiyetimdi. Kitap da sanırım fazla satmadı. Çünkü ne yayınlayan Fatih Matbaası ne de ben Libya Elçiliği'ne falan teklifi düşünmemiştik.
Kaddafi ummadığım güzellikte bir cevap verdi;
-Çok haklısınız. O kitaplar asıl sömürgeciden bizi bölüp parçalamak isteyen emperyalistlerden kalmadır Hemence o cümleleri temizleteceğim.
Bunları da Tercümanda yazdım, bir yıl kadar sonra Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Libya dönüşünde bana 'Kaddafi sana verdiği sözü tuttu, kitaplardan o cümleleri çıkarttı.' haberini getirdi.
Hep düşünürüm. O yakışıklı, masum ve mâkul yüzbaşı sonradan nasıl bu hâle geldi? Nasıl bu kadar zikzaklar yaptı, o masum yüz nasıl karardı? Eğer diyorum, Türkiye'nin akıllı ve gerçekçi bir dış politikası olsaydı, Libya'ya rahmetli Mahir İz gibi; Arap edebiyatını, İslâm tarihini ve yaşadığımız çağı bilen, müstakim olan bir insanı sefir ve iyi yetişmiş bir kurmayı da askeri ataşe olarak gönderebilselerdi belki Kaddafi de bu hâle gelmezdi. Libya da böyle çalkalanmazdı. Çünkü Kaddafi onun şahsında en hayırlı bir danışman bulmuş olurdu.
Sayın Demirel'e de Kaddafi'nin çağrılması gerektiğini söyledim. Şartlar elvermedi. Ama Kaddafi tezatları ve büyük zikzakları içinde, Libya'yı elinde tutan adam olmaya devam ediyor.
Evet, Dr. Suphi Ezgi o muhteşem "Baktıkça hüsn-ü ânına hayran olur âşıkların" şarkısını Bingazide; Libya, imparatorluğumuzun bir parçasıyken bestelemiş. Ama bugün şâirin dediği gibi "Ne bende o eski taravet ne onda o hüsn-ü ân kalmıştır."