bir senai demirci röportajı: hekimlik üzerine eski bir hesaplaşma
[Cerrahpaşa Tıp'tan öğrenci arkadaşlarım eski defterlerimi açıp biraz sorguladılar beni. Sorular ve cevapları paylaşıyorum.]
-hekim olmaya nasıl karar verdiniz?
Aslında karar verdim denemez. Ben doğduğumda iki büyük annem de doktor olacağıma karar vermişler. Köyde ebe elinde değil hastanede doktor eşliğinde doğmayı tercih ettiğimden olsa gerek. Daha sonraki yıllarda o beyaz önlüklü adamların bilgeliği beni hep etkiledi. Ortaokulda apendisit ameliyatı olmuştum; çok iyi etkilendim. Doktor amcalarımız vardı o zamanlar-her ilçede herkesin efsaneleştirdiği hekimler. Oldukça babacan ve elinden her iş gelir. Sade bir duruş. Bilgece bir bakış. Olağandışı ya da olağanüstü görünmediği halde, olağanüstü sonuçlar. Beni en yakından ilgilendiren bedenim hakkında benden daha çok şey bilmeleri. Bana benim edebileceğimden daha çok iyilik edebilmeleri.
-kendinize örnek aldığınız bir hekim ya da alim var mı?
Belli bir hekim ya da alim söyleyemem. İbni Sina ya da Farabi resimlerinden etkileniyorum hâlâ. Onların hekimliği bir teknisyenlik olarak değil, bir bilgelik olarak tanımlamış ve ortaya koymuş olmalarına hayranım. Önce şair ve filozof, alim ve örnek bir insan sonra hekim olma modelini geliştirmişler. Bence herkes ahlaklı ve ilkeli olmalı ama bunlar en çok hekimlere lazım. Ahlaksızlığın ve ilkesizliğin sakıncaları önce hekimlikte görülür. Önce beyazlar kirlenir. "Hekim" hikmetli iş yapan anlamına geliyor. Her sözünüzde anlam olmalı, her eyleminiz bilgece olmalı. Bunu başarmak için de önce insan olmanın evrensel ölçülerini içselleştirmiş olmalıyız.
-mesleğe başladıktan sonra öğrencilikte var olan hekim tasavvurunuzda bir değişiklik oldu mu?
Hiç şüphesiz; oldu. Daha çok işe yaradığımı fark ettim. Bildiklerimin gerçek hayatta bir yerinin olması bana özgüven verdi. Staj sırasında daracık çocuk servisimizin mecburi hizmet yaptığım Malatya'nın köyüne kadar uzandığını o zaman fark ettim ve utandım. Ayrıca, toplum için bir rol model olabileceğimi de fark ettim. Çünkü hekim, doğrulukta, şeffaflıkta, sırdaşlıkta vs. en az öğretmenler kadar, hatta öğretmenlerden çok daha fazla görünür bir model çiziyor. Hayatın ortasındasınız, herkes bir şekilde sizinle ilişkili. Her yaştan, her kesimden, her anlayıştan, her kültürden insanın ortak paydasısınız. Varlığınız ve varlığınıza verdiğiniz anlam onları sessiz ve derinden etkiliyor. Sözden daha etkilidir bu.
-yeniden öğrenci olacak olsanız neyi farklı yapardınız?
Mezun olalı yirmi yıl olmuş; yeniden birinci sınıftan başlatsalar beni seve seve öğrenci olurdum. Hiç sıkılmazdım. Ancak, eğitimde bilmek kadar sevmeyi de öncelerdim. Bilgi açlığınızı bir şekilde telafi edebilirsiniz; ancak hasta-hekim ilişkisinin, hatta hekim-hekim ilişkisinin sürprizli ve tatlı kıvrımlarını yaşayabilmek için deneyime ihtiyacınız var. Bir öğretim üyesi olsaydım, öğrencilerimle bilgilerimi paylaştığım kadar ilgilerimi de paylaşırdım. Vizitlerde daha çok vakit geçirir, vizitlerde geçirdiğim vaktimin çoğunu tahlil sonuçlarını değil de, hastanın ihtiyaçlarını ve ilgilerini anlamak için harcardım. Bizi "iyi hekim" yapan daha çok bilmemiz değil, daha güzel insan olmamızdır.
-tıp eğitimi aldığınız halde televizyon programcılığı ve yazarlık da yapıyorsunuz. bu tavrınız hekimliği bırakmak olarak mı değerlendirilmeli?
Elbette ki hayır! Söyleşi için gittiğim bir çok yerde sıklıkla sorulur bana: Doktorluk yapıyor musunuz? Sakince "evet" derim, "yaptıklarımın derde deva şeyler olduğundan eminim." Tıp eğitimi, her şeye rağmen, özgün bir bakış açısı kazandırıyor insana. Duru ve doğrudan bir bakış hayata. Her insana perdesiz ve yargısız muhatap olabiliyorsunuz. Karşınızda hiç kimse yapmacık olamıyor; herkes olduğu gibi duruyor. Bu bana iyi bir yazar olmanın arka planını sağladı. Daha çok şiirsel deneme çalışmaları yazıyorum ama edebiyat ile tıp arasında bir paralellik var. İnsan vücudu muhteşem bir şiir; üstelik canlı ve kendi kendisini okuyor. Yıllardır arzu ettiğim iki şiirselliği bir kitabımda buluşturdum: Elde Var İnsan. Şimdilerde insan yüzünün romanını yazmayı düşünüyorum meselâ... Harika malzemeler var insan yüzünde.
-siz şimdi fakültede olsaydınız tıp eğitimine neleri eklerdiniz?
Biraz delice görünebilir ama her öğrenciye en az iki aylık hastalık stajı yaptırırdım. Tıp öğrencisi olduklarının bilinmediği bir hastanede, hiçbir ayrıcalık beklemeden bir iki ay hasta olarak yatmalarını isterdim. Kendilerine nasıl davranılması gerektiğinden yola çıkarak, kendilerinin nasıl davranması gerektiğini iyice düşünmüş olurlar. Tıp Fakültesi birinci sınıfta -tıp öğrencisi olduğum biliniyordu ama- bir ay gerçekten hasta olarak yattım. Altı hastanın bir mekanda yattığı bir odada (Yıl 1982). Bana çok şey öğretti...
Bir de öğrencilerime Robin Williams'ın Patch Adams'ını, House dizisini, Fransız bir yönetmenin Dalgıç ve Kelebek filmini mutlaka seyrettirirdim. Bence televizyonlarımızda yerli ve yerinde bir doktor dizisi yok; umarım birlikte yaparız. Bir tıp fakültesi öğrenci grubunun verileriyle çok şahane ve anlamlı bir senaryo oluşturulabilir.
-hekimlik mesleğinin kutsiyeti sizce nereden gelmektedir?
Her meslek kutsaldır; her meslek sahibi kutsal bir işi yapıyorcasına yapmalı işini. Kutsallık ne ile uğraştığınıza değil, ne niyetle iş yaptığınıza bağlıdır. İsterseniz çöpleri topluyor olun; kutsal bir iş yapıyorsunuz. Çünkü içinde bulunduğunuz mekan size emanet, kullandığınız bedeniniz özgün ve özel olarak tasarlanmış, harcadığınız zaman kutsal.
Hekimlik mesleğine gelince. İnsanların her haline tanıksınız. Onların derdini paylaşıyorsunuz, sırlarını saklıyorsunuz. Bir beden üzerinde tasarruf hakkına sahipsiniz. İnsan yaşamının en ince detaylarını paylaşıyorsunuz. Herkesin koşuşturma arasında unuttuğu trilyonlarca gerçeğin farkındasınız. Mesela koştururken ona buna çarpacak kadar hoyrat ve kaba bir adamın bedeninde milyonlarca Krebs Döngüsü'nün ihtimamla yerine geldiğini biliyorsunuz; susuyorsunuz, şaşıyorsunuz, utanıyorsunuz. Mesela olur olmadık şeyleri seyreden, gözlerini gereksiz ve anlamsız "işlerde" harcayanların retinasındaki ihtişamı hatırlayıp şaşırıyorsunuz. Bir insanın kalbinin ne kadar özenle çarptırıldığını, nabzının her damarlarının her köşesine ne kadar zarafetle aktarıldığını bilirken, onun öfkeler ve nefretler, önyargılar ve düşmanlıklar peşinde koşmasına aldırışsız kalamıyorsunuz. Mesela, binlerce kilometrelik damar ağının her milimetresinde sessizce ve mükemmelce olup biten reaksiyonları, hücre danslarını hayal ettiğinizde, bir insanın kendini mutsuz etmesine, geçim sıkıntısından söz etmesine, hayattan yakınmasına gülüp geçiyorsunuz. Kimsenin bakmadığı bir yerden-Yaratıcı'nın baktığı yerden sanki- bakıyorsunuz.
-bir hekim ''tıbbi bir sayaç'' tan ibaret olmadığını ne zaman fark eder?
Yandaki iki resmi birbiriyle karşılaştırırsanız hemen şimdi siz de fark edeceksiniz... Birinde bir baba var; beyin ölümü gerçekleşmiş küçük kızına veda busesi konduruyor. Görünüşte kızının bedeni bütün olarak orada; yüzü canlı duruyor kızının ama kendisi yok-öyle diyor doktorlar. Bir babanın anlasa bile kabul edemeyeceği bir gerçek. Diğerinde ise beyin ölümü gerçekleşmiş "organizma"dan-kendi kızlarından değil-çalışır böbrek, karaciğer vs. almayı bekleyen, ellerindeki kutuları doldurmak için sabırsızlanan sağlık elemanları var. Hiç kimse yanlış yerde durmuyor ama iki fotoğraf arasındaki farkı fark etmezsek hep yanlış yerde dururuz. İnsanın insan oluşunu unutmadan teknik detaylar üzerinde yürümeliyiz.
-kendisini şifaya aracı olarak gören hekim, hastasına asıl yaklaşır?
Modern tıp eski tabirle "çalıyı tersinden sürüyor." İnsan, kendisine ruh üflenmekte olan bir varlık. Ruhunu görmeden bedeninin detayları üzerinde tasarrufta bulunamazsınız. Modern bilimin indirgemeci yaklaşımı, yani bütünü parçada arama saplantısı, insanı ilaçların tek başına iyileştirebileceği kanısını pekiştirmiş. Ama artık holistik/bütünlemeci bir yaklaşımdan söz edebiliyoruz korkmadan, utanmadan. Yani insan önce kimliği ile tanınmalı, ne organından ne lezyonundan ibaret görülmeli. Böylece bedenin ruhsal iyileştirici potansiyeli, duygusal destek yeteneği de harekete geçirilir. Tüm bunlar bir yana, sadece ilaç ya da girişimsel tedavi geçerli olsa bile, hastanın bu sürece katılımını da duygularını ciddiye alarak sağlayabiliyorsunuz. Sağlık Ocağı'nda çalışırken, hastalarıma neredeyse ezberlettiğim bir slogan vardı: "en iyi hap yutulan haptır." Çünkü yutulan hap, yutulmaya değer görülen haptır, yutulmaya değer görülen ise şifa olacağına inanılan haptır-tekrar ediyorum inanılan haptır. İnanma eylemini insan kaslarıyla yapmaz; yüreğiyle yapar, duygusuyla yapar. Hastanızı reçetenize inandırmak için ne yapmalısınız, bir düşünün!
-eskiden ''şifahane'' olarak adlandırılan yerlerin artık ''hastahane'' olarak adlandırılmasının nedeni ne olabilir?
Şifa bütünleyici bir yaklaşımdır; hastalık indirgeyici bir yaklaşımdır. Şifa, hasta da olsanız, bir kimlik bütünlüğünü ve kendiliğinize dair sağlıklı ve anlamlı bir anlayışı ifade eder. Yani, bir insan hasta olduğu halde, bir organı eksik olduğu halde, bir yeri acıyor olduğu halde şifa bulabilir. O haline bir anlamlılık atfedebilir. Ama anlamsızlık varsa hayatında, kafasında varoluşuna dair kayda değer bir çerçeve yoksa, bedensel olarak bütün de olsa şifaya ulaşamaz.
-hastalığın tanımını nasıl yaparsınız?
Hastalık kendi varoluşumuzdan hoşnutsuzluktur. Bu hoşnutsuzluğun belirti ve semptomları her zaman doktora getirmeyebilir insanı ama hekime-sözü ve eylemi hikmetli birine-gereksinim duydurur.
-tıpta çaresi olmayan bir hastalık karşısında acziyet hekimin midir, hastanın mıdır?
Sonunda ölüm olan bir yaşamın hekimi de hastayı da çaresiz bırakacağı kesin değil midir? Asıl acziyet yaşamı ve ölümü anlamlı kılamamaktır. Acizliğimiz kaçınılmazdır ama acizliğimizi anlamsız bırakmak zorunda değiliz. Ölüm önlenebilir değildir ama anlamlandırılamaz değildir. Önleyemediğimiz ölümü anlamlandırma çabamız olmalı. Durduramadığımız zamanı doldurabilir olmalıyız. Kuşatamadığımız yaşam nehrinin içinde bir anlam arayışımız olmalı.
Şöyle düşünelim: İnsanın en çok kendine ait sandığı şey bedenidir ama garip ki kendinden habersiz doğmuştur ve kendine sormadan yaşamakta ve yaşlanmaktadır, kendine rağmen eksilmekte ve eskimektedir. En çok benim dediğim şey bana ait değilse, içinden geçtiğim/geçirildiğim bu nehre dair sorularım olmalı, cevaplar bulmalıyım. Yoksa, sadece fizyolojisi üzerinde yürüyen, varlığa anlam veremeyen, varoluşa anlam katamayan, tüketmekle övünen bir organizma olarak kalıveririm. Kendini kendinden öte taşı®mayan insan, insan olmanın hakkını verememiş demektir. Geçenlerde bir psikiyatrist dostum hatırlatınca şaşırdım ve sevindim. Aynı notları bir de şair Goethe'nin yazdıkları arasında bulunca daha da şaşırdım: İnsandan üç şey beklenir: İnanç, aşk ve ümit. İnancı olmayanın aşkı sahtedir, aşkı olmayanın ümidi ise sathidir/yüzeyseldir. İnanç, varlığı kendinden öte taşıran/taşıyan bir bakış. Bu bakışı kuşanmadan varoluşa ve varoluşumuza estetik bir tavır almamız imkansız. Çünkü sanatın kaynağı olan estetikte, bir eseri ustasıyla ilişkilendirmek vardır, yoksa eser estetik olmaktan çıkar, tesadüfe indirgenir. Kendi varlığına dair bir amaç okuyamayan dehşetli bir anlam yitimi yaşar. Modern tıbbın dibine bir torpido gibi yerleştirilmiş Darwinian ve Malthusian tavrın bakışımızı köreltmiş olması ne kadar acı. Bir "şey"i kendisinden başkasını gösteren bir "işaret" olarak göremeyen, o şeyi sırf kendisini gösteren bir şey olarak gören bir bakış/sızlık ne kadar ümit verebilir bize? Ümit hayat coşkusudur, hayatı aşar, ölümü de aşar.
-insanlara bulaşmasından en çok korktuğunuz hastalık nedir?
Oyalanma hastalığı galiba. Bu tüm bir ömrü obsesif kompülsif davranış bozukluğuna indirger. Yapılmadan edilemez, sürekli tekrarlanan ama anlam içeriğinden yoksun hareketler yapar bu hastalar. Kendilerini onları yapmak zorunda bilirler ama zorunda bilirler; kendi tercihleri değildir. Tüm bir ömrümüz de böylece kompülsif davranışlara dönüşebilir. Herkes gibi yaşayan ama hiç kimse olmayan biri olarak yaşıyor olabilir. Oysa insan biriciktir. Bi'tanedir. Tek yaratılmıştır. Yüzü özeldir; varlığı herkes gibi değildir. Varlığını anonimleştirmeye razı olamaz. Sabah uyan, akşamı edecek uğraşlar bul. Akşam gel, sabahı edecek yeni eğlencelere dal. Hafta içini sadece hafta sonunu hedefleyen bir mecburiyete dönüştür. Bir yıllık çalışmanı bir yaz tatili avuntusunu hak etmekle yetinecek kadar zavallılaştır. Bir ömürlük emeğini ise tatlı bir emeklilik meyvesiyle anlamlandırmaya çalış! İnsan bu kadarına nasıl razı olur? Ötesi yok mu hayatın? İçindeki sonsuzluk arzusunu nasıl olur da küçük avunmalarla susturabilir? Kalbini kalıbından öte taşıracak bir aşkı olmadan nasıl yaşar? Ömrünü ölüm ötesi bir anlamla buluşturacak ümidi olmadan nasıl onurlu kalır?
-tıp camiasında sıkça kullanılan '' hayat kalitesini yükseltmek'' tabirinin sizin lugatınızdaki yeri nedir?
Hayat kalitesi, hayata kalite getirmekle mümkündür. Nefes alışverişlerimizin konforundan öte, bir amaç uğruna nefes tüketebilmektir. Cildimizin pürüzsüzlüğünden öte, pürüzsüz ve lekesiz bir sevda adına cildimizi belki çizdirmek ve kırıştırabilmektir. Hep genç kalmak için gerilmekten vazgeçip yaşlılığa da ölüme de anlam verecek bir gevşemeye kavuşabilmektir.
-hekim olacak arkadaşlarımıza yol gösterecek önerileriniz var mıdır?
1. Ömrünüz ağrıları ve sancıları anlamaya çalışmakla geçecek. Bu yüzden "Dayanılması en kolay ağrı hangisidir?" diye sorun kendinize. -Acele etmeden bu soru üzerinde düşünün. Son önerimde bunun cevabını alacaksınız. Hemen sayfa sonuna gitmeden bekleyin!
2. Yol göstermek için yolu görebilmek gerek. Yolu görebilmek için de yol olabilmek gerek. İnsan olmaya giden bir yol olun.
3. Tıp eğitimi, tıp eğitiminden ibaret değildir; öğrenciyken çok okuyun-ama olabildiğince tıp dışı konularda okumalarınız olsun.
4. Her gezi fırsatını değerlendirin. Ülkenizin siyasal sınırlarını kendi hayalinizin sınırları yapmayın. New York Nevşehir'den daha uzak değildir. Madrid, Mardin kadar "bizim"dir. Sofya Edirne'den farklı değildir. Kenya'da Konya'da olduğu kadar rahat edecek bir evrensel bakışınız olsun.
5. Mutlaka bir yabancı dili (İngilizce olması şart değil!) çok iyi bilin. Beyninizin kapasitesi daha çok öğrendikçe azalacak değil, genişleyecektir. Tükenmesinden korkmayın.
6. Unutmayın ki öğrenci kadar parası ve zamanı bol kimse yoktur. İnanmayacağınızı bile bile söylüyorum; daha sonraları okumak için daha az vaktiniz olacak, gezmek için daha az paranız olacak.
7. En az bir amatör tiyatrocu kadar seslendirme beceriniz olsun. Ses tonunuz, vurgulamalarınız bir insanlık sermayesidir. Bir aktör kadar duygularınızı saklama yeteneğiniz olsun. Bir amatör yazar kadar gözlemleme ve betimleme alışkanlığınız olsun.
8. "Beni kim mutlu edebilir?" diye beklemekten vazgeçin,"ben kimi mutlu edebilirim?" diye sorun.
9. Hekimlik mesleğindeki başarınızı daha çok uzman olmaya, daha pahalı cihazlar kullanmaya endekslemeyin, en harika cihazlar zaten sizde. Gözünüz, kalbiniz, bakışınız, sesiniz, sözünüz.
10. Parayı çok dert edinmeyin; peşinden koşarsanız, daha çok koşturur. Koşmazsanız, o sizin peşinizden gelir.
11. Şu andaki birlikteliğinizden ömürlük dostluklar çıkarın.
12. Aç gözlü, dırdırcı, sürekli halinden şikayet eden meslektaşlarınızdan hiç olmazsa mesai dışında uzak olun. (Bu yüzden ücretsiz servisten vazgeçip, ücretli vapura binerek seyahat ettiğim yıllar olmuştur ve kâr etmişimdir.)
13. Evlilik tercihlerinize akademik, mesleki ve ekonomik hesapları karıştırmayın. "İnsan"ı tercih edin-hepsi bu. Sevdiğinizi sevdiğiniz için sevin.
14. Çocuklarınız sizin yaptığınız her şeyi sizi severse sever. İlle de oğlum/kızım da hekim olsun istiyorsanız, iyi bir anne iyi bir baba olunuz.
15. Fakültede aldığınız bilgilerin en çok yarısı işe yarayacak ama bu bilgilerin hangi yarısının işe yarayacağını şimdiden bilemeyeceğiniz için hepsini öğrenin. Hocalarınızı da sevindirmiş olursunuz.
16. Cihazlarınıza güvendiğiniz kadar sezgilerinize de güvenin. En gelişmiş ultrason cihazı, arkasında bir insan bakışı yoksa işe yaramaz. En pahalı görüntüleme yöntemi bir yorumlayanı olmazsa kör ve anlamsız kalır.
17. Hekimlik hatasızlık değildir; hatasız kul olmaz, doktor zaten olmaz. Hatasızlıktan değil, hatasını hata bilmemekten korkun. Hatasını hata bilmemek hatadan daha büyük hatadır; dahası daha da büyük hataların da anasıdır.
18. İnsanın ömrü kendi hatalarından ders almaya yetecek kadar uzun değildir; başkalarının hatalarından da ders almaya bakın. Kendi hatalarınızı da başkalarına ders olarak verin.
19. Benim gibi hep önerilerde bulunmayın; herkesten, her kesimden mutlaka bir tavsiye isteyin, bir öneri bekleyin.
20. Çok iyi bir dinleyici olun. Dinleme organı kulaklarımız değil; kalbimizdir. Böylece sadece iyi bir hekim olmakla kalmaz, iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir arkadaş olursunuz. Kulaklarınız zaten açıktır ama siz can kulağınızı hep açık tutun.
21. "Dayanılması en kolay ağrı başkalarının ağrısıdır." Ağrı başkasının diye dayanılır değildir; sizin kendi ağrınızmış gibi canla başla çaresini arayın.