Doğu ve Batı/ Aşk ve Madde
Aşk neydi? Neyeydi? Zamana göre, mekâna göre değişir miydi? Aşk insanı terk eder miydi? Yahut insan mı aşkı terk ederdi? Bu ve bunun gibi onlarca soru sorulabilir aşk hakkında. Çünkü “aşk” denince herkesin anladığı aynı şey olmuyor, olamıyor belki de.
Evvela aşk ne demektir sorusuyla ilgili tanımlara bakmak lazım; Hoca Ahmed Yesevi; “Aşksız insan, insan değil hayvandır” diyor. Mevlana; “aşk” diyor, “aşk ekmek gibi bir ihtiyaçtır. Mademki açsın sana lazım olan ekmek değil midir? Hem aç olup hem de ekmekten kaçan gördün mü hiç?” Sonra Şeyh Sadi-i Şirazi; “Aşk acı çekmektir, maldan, mülkten, candan, cihandan geçecek kadar sevmektir” diyor. Batıya -ya da günümüz de diyebiliriz buna- baktığınız zamana ise mesela ünlü İngiliz düşünür Bacon “Büyük ruhlar, büyük kişiler aşkla uğraşmaz. Onlar budalaca aşka kaptırmazlar kendilerini” diyor. Sonra Fransız bir düşünür Fourier “”Her erkek bütün kadınlara ve bir kadın bütün erkeklere sahiptir zaten” diyor.
Ne tuhaf şey! Bir tarafta aşk ömürde bir kez karşına çıkar diyen ve onu ilahi bir hediye gören bir kültür diğer tarafta bütün kadınlar zaten her erkeğindir diyen başka bir kültür. Farkındasınızdır ki iki tarafın anladığı ve anlattığı “şey”in ismi aynı; aşk. Ama aynı şeyi anlatmıyorlar. Batı dünyası için Fuzuli hayallerle yaşayan bir adam, Şeyh Galip tuhaf sözler söyleyen bir şairdir. Aşkın doğusu ve batısı işte tam da burada ortaya çıkıyor. Biri materyalist dünya görüşüyle aşkı kalıba sokmaya çalışıyor diğeri aşk dediği şeyin içini uhrevi ve hatta mistik bir mana ile dolduruyor. Biri bedenle alakalı hazlarını aşkın boynuna yüklüyor, diğeri bedenin ötesine geçmek için dua ediyor. Biri “tanrı” diye inandığını bile bedenleştiriyor, diğeri Allah’a ulaşmak için aşkı dileniyor.
Aşk zamana göre de değişir elbet. Ya da daha açık söyleyelim; eski bir aşk anlayışıyla yeni bir aşk anlayışından bahsedilebilir. Çünkü insanlar değişiyor. Günümüz seküler toplumu nasıl ki hayattan dini tecrit etmiş, edebilmişse aşkın özünden de dini tecrit edebilmiştir. Bugün insanlar artık ölümden sonrası için değil de ölümden öncesi için yaşıyorlar. Ölümden sonra onları neyin beklediğiyle ilgilenmiyorlar pek. Ve bunun adına da modernite diyorlar. Oysa geçmişe baktığınız zaman yaşadığı bu dünyayı inkâr etmeyen ama öteki âlemini de unutmayan; hadi daha net söyleyelim, ne dünyayı ahirete ne de ahireti dünyaya feda etmeyen bir hayat anlayışı var. Bu insanlar doğal olarak yaşadıkları her şeyde bu manayı kavradıkları için bu aşk düşüncesine de aksediyor. Ama bugüne bakınca aynı şeyi söyleyebilmek çok zor… İnsanlar hiç ölmeyeceklerini zannediyorlar sanırım ya da ne bileyim ibret alma duygumuz köreldi belki de. Bana sanki teknoloji dünyanın sonunu getiriyor gibi geliyor. Tamam, kabul ediyorum faydalı… Ama her şeyin fazlası zarar diye inanmış ve hep orta yolu tavsiye etmiş bir kültürün evlatlarıyız biz. Modernlik dedikleri şeyin kaybettirdiği en önemli şeyler din ve aşk gibi geliyor bana. Ki ikisi birbirinden pek de farklı şeyler değil.
Bir de “evlilik aşkı öldürür” martavalı var. Ne saçma! Aşkın ölmesi ne demek, hiç anlayamıyorum. Karşınızdakini sadece bedeni için seviyorsanız ölen aşk değil o sevdiğiniz bedendir. Ama aşkın kendisineyse aşkınız o zaman ölecek olan ne ki? Hem ben batıdan dağarcığımıza girmiş bu deyimi kabul edemiyorum. Evlilik aşkı öldürür lafı, düpedüz insanları evlilikten uzaklaştırmak ve hatta gayrimeşru ve gayriahlâkî ilişkilere –daha İslami söylersek zinaya- davet etmektir. Bunu da çok görmemek lazım, çünkü aşk diye anladıkları şeyi çabuk elde ediyor ve doğal olarak da çabuk elde ettiklerini çabuk kaybediyorlar. Yani ucuza alınanı ucuza satıyorlar, o kadar.
Boşanmak da buna benziyor. Mademki aşkın resmiyete dökülmüş halidir evlilik bugün aşkın azaldığından çok kolay bahsedebiliriz o zaman. Eski vakitlere baktığınızda boşanma oranları bugünle kıyaslanamayacak kadar fazla. Ya da batı ile doğuyu kıyaslayın, yine aynı şey. Peki, aşkta kaybedilen ne? Bu cevabı çok da açık olmayan ve cevap vermenin de kolay olmadığı bir soru. Ama sanırım kaybedilen şey aşkın ruhu ve aşkın edebi. Edebi yitirdiğimiz için aşkı da kaybettik zannediyoruz. Oysa aşk hep aynı yerde duruyor.
Ezcümle batı aşkın resmini çiziyor, doğu ise şiirini yazıyor. Birinin içi boş, diğeri ise dışına bakmıyor ki zaten.