Suzan Hanım

Başlatan: Salihbey Tarih: 15.01.2007 19:35 Cevap: 2

SA
15.01.2007 19:35
#1

Suzan Hanım

 

Suzan Hanım otuzyedi yaşındadır. İstanbul’a 1900’lü yıllarla birlikte gelip yerleşen Selanik’li bir ailenin üçüncü kuşaktan torunu olan bu hanımı, çok küçükken annesini kaybetmek gibi bir felaket yaşamıştır. Annesinin ölümünden sonra bir daha evlenmeyen zeytin tüccarı, fabrikatör, iş dünyasının duayeni ve daha bilmem neler, neler daha olan babası o yaşlarda çok ihtiyaç duyduğu alaka ve şefkati ancak işinden ve metreslerinden kısabildiği dar vakitlerde gösterebilmiştir bu hanıma. Sonrası, yatılı okullar, pahalı bir üniversite, bir iş tutmak yerine evine dönüp sosyete denilen muhitin seline kapılmış. Ve artık pek de ihtiyaç duymadığı bir vakitte, bundan beş yıl evvel ardında büyük bir servet bırakan babasını da son yolculuğuna uğurlayış.

 

Devamlı müşterisi olduğu kuaförün en uçuk kesimlerine modellik yapan sarı saçları, pürüzsüz alnında iki ince çizgiyi andıran kaşları. Ailesinin en bariz özelliği olan gök mavisi gözleri. Düz ve ufak burnu, dolgun dudakları. Beyaz teninin üstüne yakıştığına inandığı her şeyi giyebilme cesareti(!) ile etrafındakiler tarafından güzel bulunan. Haydi çekinmeden söyleyelim, oldukça cazibeli bulunan orta boylu, narin yapılı ve kendi tabiriyle “tam bir Cumhuriyet kadını olan” Suzan hanım, babasının böyle alel acele, ecele teslim oluşu üzerine avukatlarının ve birkaç aile dostunun teşviki ve tavsiyesiyle İstanbul yakınlarında ki birkaç arsa ve yine aynı şehrin muhtelif yerlerinde bulunan bir kaç han ve binanın dışındaki bütün işletme, fabrika ve gayri menkûlleri elden çıkararak parasını bankaya yatırmış ve böylece iş dünyasının kurtlarına (çakallarına) yem olma riski ve çalışma mecburiyeti olmadan kendine müthiş bir gelir kaynağı sağlamıştır.

 

Parayı icad eden ataları kadar tecrübeli olmasa da, atalarından irsi olarak geçen parayla aralarında ki cazibe kanunu bu hanıma da güler yüzünü göstermiştir. İktisadi işleri bu şekilde düzenlenirken bir yandan da babasının yas günlerini dolduran Suzan hanım “Hayata kaldığı yerden adım atar.” Hemde bütün şaşaa ve hızıyla. “Ee, ne de olsa ölenle ölünmezdi ya canım!”

 

Suzan hanım, bundan böyle kâh elitist davetlerin seçkin konuğu, kâh kumar partilerinin vazgeçilmez oyuncusu, kâh da İstanbul’un en seçkin(!) kulüp ve barlarının müdavimidir artık. O’nda hayata ve gayesine dair bir fikir aramayın. O’na göre hayat suyu çıkana kadar yaşanmalıdır sadece. Hayatın nasılı ve niçiniyle uğraşmak filozofların işiydi ne de olsa(!) Hem Suzan hanım böyle şeylere kafa yoramayacak kadar meşgul insandır(!) Buna goygoyun arasında evine bile anca uyumak için uğrayabilmektedir.

 

Kendini bedensel arzularına, hazlarına bu derece kaptırmış olan Suzan hanım, ruhunu ihmal etmesinden dolayı öldürmekle kalmamış adeta bir daha karşısına çıkmaması için üstüne kat kat toprak serperek insanı hayvandan ayırıcı bütün ruhi tavırlara ebediyen kapısını kapamıştır. En süfli tarafından bile olsa hiç kimseye sevgi duyamaz, aşık olamaz. Aşk ya Leyla ile Mecnun masalıdır ya da, iki dakikalık şehvettir olsa olsa O’nun için. Ah, bu hanım nereden bilebilirdi ki aşkın ve sevgininde belli bir istidat ruhi çaba gerektirdiğini.

 

Aşkı ve sevgiyi böyle gören; Anadolu’ya ismi kadar yabancı bu hanım. Dost meclislerinde etrafına halkalanan hanımların lafı kendi evliliği üzerine geldi mi, şuh bir kahkaha koyuverir ve ardından; “Özgür bir kuş gibi daldan dala kanatlanmak dururken, kafese girmek niçin?” derdi, bütün örtülerinden sıyrılıp. Öyle ya aşk ve sevgi yoksa sadakat ve bağlılık niyeydi ki? Bütün bunlar olmadıktan sonra da kendisi gibi yaşamak için kocalarıyla aralarında bin bir dolap dönen şu hanımlar gibi olmak niyeydi?

 

Sonra da, yazarınızın başına öreceklerinden habersiz, kendini kıskanarak seyreden bakışların taleplerini karşılamak ve daha fazla hased şimşeklerini üzerine çekmemek için; “Belki de ileride olabilir”, derdi. Ama önce hayatın zevk veren bütün çirkefleri yaşansın. O’na zevk vermez olsun. İşte içince bulunduğu muhitin O’na karşı bütün yaptırım gücü buraya kadardır. Bundan bir adım daha ileriye atıp yapılacak formalite evliliğine bir çocuk eklemeye kalktı mı, muhit Suzan hanımın şahsında gözükara bir düşman bulacaktır karşısında şüphesiz. İnsanın var olma arzusunun tezahürü olan çocuk,bu hanım için zehirli bir meyveden başka bir şey değildir çünkü.

 

Ve yazarın size bu hikayeyi anlatabilmesi için uydurmak zorunda olduğu küçük ayrıntı…

 

Bir Ağustos gecesiydi. İstanbul ihtilalin eşiğindeki bütün memleketler gibi kalın surlarla ikiye bölünmüştür. Bir yanda ezilen, sömürülen, hor görülen kalabalıklar. Bir yanda ezen, sömüren, hor gören azınlık. Bir tarafta açlıktan ölenler, çöpten ekmek toplayanlar. Bir tarafta yedikçe semiren, semirdikçe yiyenler.

 

İşte böyle bir memleket manzarasına gözlerini kapayan iltimaslı azınlığın boğaz kenarında hayasızlığın abidesi halinde inşa ettiği bir dizi eğlence merkezi. Saatler gece yarısından sabahı vurmaya hazırlanırken, eğlence mekanları da yavaş yavaş boşalmaya başlamıştır. Buradan az evvel ayrılmış sahil (kordonu) yolu boyunca seyreden son model ithal bir araç ne olursa olur ve keskin virajı alamayıp takla atarak karşı yola geçer. İster şoförün alkollü olmasına verin, ister yüksek hızın gözleri kör etmesine. İsterseniz de şu an kara yollarına atın. Olan olmuştur.

 

Etraftan yetişenler, hurdaya dönmüş arabanın şoför mahalinden sosyetenin ünlü (Don Juan)ının(!) cesedini, yan koltuğundan da uçuk sarı saçları kızıla dönmüş Suzan hanımı çıkarırlar.

 

Biriken kalabalık, böyle bir kazadan sağ kurtulabildiği için Suzan hanımı kiralık sevgilisinden talihli bulur. Hemen, yakındaki özel hastahanenin acil servisine yetiştirirler.

 

Olayın duyulması ile birlikte dostlar ve magazin basını Suzan hanımın kaldırıldığı hastahaneye akın eder.

 

Hastane, günlerce normal günlerde ki derin sukûnün aksine görkemli bir telaşa sahne olur. Aralıksız gelenler, gidenler. Üst üste yığılan çiçekler. Ama, dostlarının bunca alakasına, doktorlarının hummalı çalışmalarına ve çiçeklerin güzelliğine rağmen Suzan hanım kaza sırasında aldığı bir darbeden dolayı boynundan aşağısı tutmayan bir felçli olmaktan kurtulamaz.

 

Kazanın üzerinden geçen yirmi gün sonunda Suzan hanım, rutin kontrollere gelmek kaydıyla hastaneden taburcu edilir. Baba evine getirilen Suzan hanım burada da belli bir müddet ziyaretçi akınına uğradıktan sonra, önce basının sonra da yakınlık derecelerine göre dostlarının ayaklarını kesmesi üzerine terkedilmiş, yapa yalnız bir vaziyette kalıverir. Sanki cemiyet bu meflüç (felçli) hanımın ömür boyu yatağa çivili kalacağı hakikatine inanamamış ve her an ayağa kalkacak ümidiyle ilişkilerini sürdürmek istemiştir. Ama aradan geçen her an bu ümid binasından bir tuğla eksiltmiş ve sonunda cemiyet bu hanımı hayatından çıkartarak unutulanların gömüldüğü cemiyet mezarlığına yatırmıştır.

 

Hikayemizin ilk cümlesinde olduğu gibi, Suzan hanım otuzyedi yaşındadır. Ayaklarının üstüne basmayalı tam bir yıl olmuştur. Boylu boyunca uzandığı yatağında düşünmekte bir yandan da ferleri sönmüş gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Çeşitli hastanelerde “belki” diyerek uygulanan bir çok tedavi yöntemine rağmen Suzan hanımın durumunda hiçbir değişiklik olmamış ve en son tedavinin uygulandığı hastaneden de dün eli boş olarak dönüştür. Bu son macera onun için tam bir yıkım olmuş ve “belki” lerin sonunun hep hüsranla bittiğini acı bir şekilde anlamıştır.

 

Suzan hanım, Anadolu’yu Anadolu yapan kadınında ki o şefkat, merhamet, muhabbet, sadakat, teslimiyet ve hassasiyet gibi hislere o derece uzaktır ki… O kendi dar muhitinin bütün kadınları gibi yalnızca “salon kadını” rolünü oynayabilir. İnsanlara zevk veren, eğlendiren, oyalayan bir süs bebek. Ve işte bu hanımın geçirdiği kaza ve sonrasında yakalandığı illet, rolünü beceremeyen bir aktristin sahneden silinmesi gibi bu hanımı hayat sahnesinden silivermiştir. O şimdi, adeta kendisine mezar edindiği yatağında, kendisini bütün dertlerinden kurtaracağına inandığı intihar fikrini bile kendi başına gerçekleştiremeyecek kadar aciz bir halde, kendine böyle bir rol biçmenin pişmanlığından mıdır; yoksa böyle bir illete yakalanmanın isyanından mıdır bilinmez. Sessizce göz yaşı dökmektedir.

 

Mukaddim.com

CI
15.01.2007 19:56
#2

Aklıma Duygu Asena geldi ne hikmetse .. :)