ERKEK VE KADIN HAKKINDA MİZAÇNÂME
Derleyen: Gülçin Şenel
SANATKÂR MİZACI HAKKINDA: “ÂŞIK”
· Jungçular çoğunlukla Yunan ilâhı Eros'u, Âşık enerjisi yerine kullanırlar. Latince "libido" tâbirini de kullanırlar. Bu tâbirlerle, sadece cinsî zevkleri değil, genel bir yaşama zevkini kastederler.
Adı ne olursa olsun, Âşık enerjisinin, neşe, canlılık ve tutkunun temel enerji biçimi olduğuna inanıyoruz. Bu enerji, türümüzün cinsellik, yiyecek, sağlık, hayatın zorluklarına aktif bir şekilde uyum ihtiyaçları ve en önemlisi "anlam açlığı" vasıtasıyla (ki bunlar olmadan insanlar hayatlarını devam ettiremez) yaşar. Âşık'ın temel güdüsü, bu ihtiyaçları gidermektir.
Âşık arketipi, ruh için de temeldir. Çünkü dış çevreye duyarlı olmayı sağlayan enerjidir. Jungçuların "hassevî-duyusal fonksiyon" dediği şeyin ifâdesidir. Bu "hassevî-duyusal" tecrübenin tüm teferruatından sorumlu olmanın yanında renkleri, biçimleri, sesleri, dokunma, koklamayla ilgili duyuları da belirler. Âşık, iç psikolojik dünyadaki değişimleri gözler ve aldığı hassevî intibâlara karşılık verir.
· Bütünlüklü Âşık: Âşık oyun ve "gösteri" arketipidir; sağlıklı hayatın, duyulara seslenen zevklerin dünyasında, utançsız bir şekilde bedenine sahib olmanın arketipidir. Yani, Âşık fazlasıyla hassevîdir, tüm ihtişâmıyla fizikî dünyanın farkındadır ve duyularıyla bunu hisseder. Bu duyarlılığıyla tüm varlıklarla ilişki içindedir, onlara bağlıdır. Şefkatle ve hissî bir anlayışlılıkla onlarla bir bütün olur. Âşık'ı kullanan bir erkek için, tüm varlıklar sırrî biçimlerde birbirine bağlanmıştır. "Bir kum tanesindeki dünya"yı görebilir ve hissedebilir. İnsiyâkî olarak etrafındaki şeylerle "empati" (başkalarının hürriyetiyle bağ) kuruyordur.
Âşık'ı kullanan erkeğin, belki Jung'un öngördüğünden daha da geniş bir "kollektif şuurdışı"na açık olduğuna inanıyoruz. Jung'un kollektif şuurdışı tüm insanoğullarının şuurdışıdır ve Jung'un dediği gibi, bugüne kadar yaşamış tüm insanların hayatında olup biten herşeyin hatırasını muhafaza eder. Belki tüm canlıların duyumlarını kapsayacak kadar da geniştir. Doğu bilgeleri, kocaman denizin sathındaki dalgalar gibi olduğumuzu söylerler. Âşık enerjisinin bu "okyanus" bağlantılarıyla birebir ve çok yakın ilişkisi vardır.
İç ve dış şeylere karşı duyarlılık, tutkuyla elele gider. Âşık'ın bağlılığı temel olarak entellektüel değildir. Hissetmeye dayalıdır. Temel ihtiyaçlarımız hepimizce en azından sathın hemen altında tutkuyla hissedilir. Fakat Âşık, bunun derin bilgisine sahibtir. Şuurdışına yakın olmak, "ateş"e, hayatın ateşlerine, biyolojik seviyedeki hayatî metabolik süreçlerin ateşlerine yakın olmak demektir. Sevgi, hepimizin bildiği gibi, "sıcak", çoğu zaman "el yakacak" kadar sıcaktır.
Âşık'ın tesirindeki erkek, dokunmak ve dokunulmak ister. Herşeye fizikî ve hissî olarak dokunmak ister ve herşeyin ona dokunulmasını ister. Hiçbir sınır tanımaz. İçindeki güçlü hisler vasıtasıyla iç dünyasında (ve başkalarıyla ilişkileri çerçevesinde haricî olarak) hissettiği bağlılık duygusunu yaşamak ister. Algılanan dünyayı bir bütün hâlinde yaşamak ister.
Estetik idrak olarak bilinen şeye de sahibtir. Ne olduğu önemli olmaksızın herşeyi estetik açıdan yaşamak ister. Onun için tüm hayat sanattır ve çok değişik duygular uyandırır.
· Âşık'a ulaşmış erkek, hayattaki herşeyi bu şekilde yaşar. Dünyadaki acı ve kötülükleri hissederken bile aynı zamanda büyük bir sevinç hisseder. Sevinç ve hazzı tüm duyu tecrübeleriyle yaşar. Meselâ, sigara paketini açıp, tütünün egzotik aromalarını koklama sevincini bilir. Müziğe karşı duyarlıdır. Hint sitarının ürpertici nağmelerini, büyük bir senfoninin yükselen temposunu veya bir Arab darbukasının çileci vuruşlarını derinden hissedebilir.
Yazmak, onun için, hasselerinin de katıldığı duyulur bir tecrübeye dönüşebilir. Yazarlara niye çoğu yazarın masa başına oturunca sigara içtiklerini sorduğumuzda, sigara içmenin; tüm duyularını intibâlara, teessürlere, kelime farklarına karşı açık bir hâle getirerek rahatlık verdiğini söylediler. Bunu yaptıklarında "yeryüzü" yahut "dünya" ile derinden bağlantı kurduklarını hissediyorlar. İçerisi ve dışarısı sürekli bir bütüne dönüşüyor ve böylece onlar da ibdâ edebiliyorlar.
Diller (farklı sesler ve ince anlam farkları), Âşık'ın hissî beğenisi vasıtasıyla birbirine yakınlaşır. Başkaları yabancı dilleri mekanik bir şekilde öğrenirken, Âşık'a ulaşmış erkekler hissederek öğrenir.
Felsefe, ilâhiyat veya ilim gibi yüksek mücerred düşünceler bile duyular vasıtasıyla hissedilir.
Âşık enerjisiyle yoğun ilişkisi olan erkek, işini ve birlikte olduğu insanları bu estetik idrakla yaşar. İnsanları bir kitab gibi "okuyabilir". Çoğunlukla, onlardaki ruhî değişimlere acı verecek ölçüde duyarlıdır ve saklı güdülerini bile hissedebilir. Bu gerçekten de acı verici bir tecrübedir.
Âşık sadece yaşama sevincinin arketipi değildir. Dünyayı ve diğer insanları hissetme kapasitesinin yanısıra, acılarını da hisseder. Diğerleri acıdan kaçabilir, ama Âşık ile ilişkide olan erkek onlara dayanmayı bilmelidir. Hem kendisi için hem başkaları için yaşıyor olmanın verdiği acıyı hisseder.
Âşık'ın tesirindeki erkek, içtimaî sınırlarda durmak istemez. Böyle şeylerin sunîliğine karşı gelir. Hayatı (sanatçının stüdyosu, ibdâ edici bilgi çalışmaları) çoğunlukla sıradışıdır ve karmakarışıktır.
Netice olarak, "yasa"ya karşı çıktığı için, duyular ve ahlâk, aşk ve vazife arasındaki o eski ve bildik gerilimi, karşı çıkışlarla dolu hayatı görürüz. Joseph Campbell bunu manzum bir biçimde "amor ve Roma" arasındaki gerilim olarak dile getirmiştir. "Amor", tutkulu hayatlar; "Roma" ise, yasa ve düzene karşı sorumluluk ve vazife anlamına gelmektedir.
Bu yüzden Âşık enerjisi, diğer olgun erkeklik enerjilerine -en azından ilk bakışta- tamamen zıddır. Onun ilgileri, Savaşçı, Büyücü ve Kral'ın sınırlar, tesirsizleştirmeler, düzen ve disiplinle ilgili görüşlerinin zıddıdır. Bir erkeğin ruhu için doğru olan, tabiî ki tarih ve kültürel panoramada da doğrudur.
Sanatçı Âşık'ların şahsî hayatları "tipik" olarak fırtınalı, karmaşık ve labirent gibidir; iniş-çıkışlarla, kötü evliliklerle ve çoğunlukla da uyuşturucu bağımlılığıyla doludur. İbdâcı şuurdışının ateşli gücüne çok yakın bir yerde yaşarlar.
Benzer bir şekilde, hakiki ruhçu Âşık'lar da derinden hissettikleri sezgilerin "titreşimi" ve duyumlarıyla dolu bir dünyada yaşarlar. Onların şuurları da sanatçılarınki gibi, başkalarının duygu ve düşüncelerinin ve kollektif şuurdışının karanlık dünyasının saldırılarına fazlasıyla açıktır. Gündelik umumî kanaatler dünyasının ardında veya altında duran bir dünyada yaşıyor gibidirler. Bu gizli dünya, onlara sesli kelimeler, şiddetli duygular, başkalarının anlamadığı sıcak ve soğuk duyumları, farkedilemeyen kokular, büyük korku ve güzellik imajları, insanların gerçekte neler yaşadığına dair duyumlar verir. Hatta gelecek hakkında intibâlar bile alabilirler.
İnsanlar, durumlar veya geleceğimiz hakkında sezgilerimiz ve önbilgilerimiz olduğunda bizler de Âşık'a erişmiş oluruz. Böyle ânlarda varlıkların temel birliğini müşahhas olarak bile hissedebiliriz ve normalde farkında olmadığımız gerçekliklerle bağlantı kurmamızı sağlayan Âşık enerjisiyle dolarız.
Çiftçilikten borsacılığa, boyacılıktan bilgisayar yazılımı hazırlamaya kadar, neredeyse her meslek her çeşit sanatçı ve üretici, ibdâcı çaba, olduruculuk için Âşık enerjisini kullanır. Meraklılar, fanatikler, tutkulular, bir cereyanın bağlıları, antikacılar, uzmanlar da böyledir.
Âşık'ın gölge yönlerini tartışmaya başlamadan önce, yıllardır süren "tekeşlilik-çokeşlilik" ve "rastgele ilişki" zıdlığı mevzuunda bir not düşmek istiyoruz. Tekeşlilik, bir kadın ve erkeğin kendilerini yalnızca birine -beden ve ruh olarak- adadığı, aşkın "amor" biçiminden doğar. Tekeşlilik, en azından Batıda hâlen idealimiz olmayı sürdürüyor. Fakat Âşık, kendini çokeşlilik, değişik tekeşlilikler veya rastgele ilişkiler vasıtasıyla da dışa vurur. Mitolojide, bu, Hindu Krishna'nın "gopi"lere (kadın çobanlara) olan aşkı olarak gösterilir. Her birini, sonsuz aşk gücüyle tam olarak sever, böylece her bir gopi, kendini tamamen hususî ve değerli hisseder. Muhtelif ülkelerdeki çokeşlilik tatbikatlarında, tüm bu içtimaî düzenlemeler içinde, Âşık kendini açığa vurur. (Çocukluktan Erkekliğe: Kral, Savaşçı, Büyücü Aşık)
· Sartre: Doğru, öteden beri çok severim kadınları. Hep başköşeyi tuttular kafamda... Gerek küçükken, gerek büyüdükten sonra, gerek yaşlandığımda üzerinde en çok düşündüğüm şey kadınlar oldu. Doğrudan doğruya onlarla ilgisi olmayan konuları düşünürken bile kadınları düşünürüm... (J. Paul Sartre, Yazınsal Denemeler, s. 123)
-Sık sık “kadınlar” diyorsunuz. Çoğul sözediyorsunuz onlardan. Çocukluk ve gençliğinizde, ilerde “hayatınızın” kadını olabilecek birini düşlememiş miydiniz?
· - Hayır, çünkü zaten başından beri çokkadınlı yaşadım. Kendimi bildim bileli cinsi yaşamımın çokeşli olacağını düşündüm. “Haremci” oluşum da bundandır; hiçbir zaman ömrümün kadını olacak bir kız düşünmedim. (J. Paul Sartre, Yazınsal Denemeler, s. 126)
D.edecek...