“EKONOMİ-POLİTİK”
Fazıl Duygun
Ekonomik düzende, 1999 yılında kendini iyice hissettirmeye başlayan kriz, son noktasına hızla yaklaşmak üzeredir. 2000 yılı başından itibaren IMF ile yapılan ve kontrollü sıcak para girişiyle ithalata dayalı ekonomik büyümeyi hedefleyen ve son kurtuluş reçetesi olan politikalar, uygulanmaya başlaması üzerinden bir yıl bile geçmeden duvara tosladı. Haberci dergisinin 1-2-3. sayılarında sonunun ne olabileceğine dair gözlemlerde bulunduğumuz uluslararası sömürgenin tahkimini sağlayacak IMF destekli politikalar, Anadolu insanının gerçeklerini daha fazla örtemeden tepetaklak oldu.
Türkiye neden hep kriz ekonomisi içerisinde yaşıyor ve sürünüyor? 19.sunu yaşamakta olduğumuz IMF destekli süründürme ve sömürü politikalarına neden muhtaç bırakılıyoruz?
Her devlet, bir dünya görüşü üzerine kuruludur. Bir devleti, rejimi, düzeni kuran kadrolar, kendi inanç ve dünya görüşlerine göre, kurdukları yapıyı şekillendirirler. Ve bu yapı, insan ve toplum hayatının bütünlüğünden hareketle; hayatın birer şubesi olan hukuk, zanaat, ticaret, sağlık, eğitim, imar, güvenlik, sosyal dayanışma kurumları gibi, iktisadî hayatın kuralları da belli bir anlayışın, belli bir dünya görüşünün, belli bir ahlâkın hayata bakışının özelliklerini yansıtır. Bir bütünün şubeleri olan bu müesseseler, her ne kadar kendi başlarına bağımsız gibi görünseler de, aslında hepsinin birbirleriyle çok yakın alâkası vardır. Bu alâkayı gözönüne alarak müesseseleştirilmiş ve insanının dünya görüşüne yabancı olmayan bir nizâm üzerine kurulmuş devletler, sağlıklı olarak yaşarlar ve bu müesseseleştirilmiş nizâmın-devletin ve dolayısıyla halkın bütünlüğü “yapısallaşır”.
TÜKETİME DAYALI SÜRÜDEN,
İNSAN İÇİN ÜRETEN TOPLUMA DOĞRU:
TC’NİN İKTİSADİ İFLASI
Yaklaşık 200 yıl önce Osmanlı’da başlayan, “Batı’dan müessese ithal edelim ama onun kültürünü almayalım” anlayışı, zamanla pek tabiî olarak, müessese ile beraber Batı’nın kültürünü de ithal etme çaresizliğine düşürmüştür Osmanlı–İslâm toplumunu... Çünkü, her müessese, onu vücuda getirenin hayata bakışını, inancını, kültürünü yansıtır ve siz o müesseseyi aldığınız ândan itibaren onu vücuda getireni de içinize almış olursunuz. Buradaki birinci tehlike, yeni alınan bu yabancı müesseseye karşı bünyenizde onu özümseyecek bir anlayış ve mekanizmanın bulunmamasıdır. İkincisi ve en büyüğü ise, o müesseseyi tamamen kendinden kabul edip, onun yabancı olduğunu görememek ve hastayken sağlıklı yaşadığını sanmaktır. Dışarıdan aldığınız bu müessese, artık sizin vücudunuza yerleşmiş bir virüs gibidir. Virüslerin en büyük özelliği kendini vücudun bir parçasıymış gibi kabul ettirip, girdiği vücudda kendisine bir yer bularak hayatını ve dolayısıyla mikrobunu bulaştırmaya devam ettirmesidir. Siz ancak ölecek duruma gelince bu virüsün sizden olmadığını anlarsınız, ama iş işten geçmiştir.
İşte, kökleri Osmanlı’da başlayan ve günümüze kadar devam eden “eski-yeni”, “irticacı-ilerici” kavgaları, hep birbirini besleyerek bugünlere kadar gelmiş ama her iki anlayış da meselelere hiçbir zaman vâkıf olamamış ve dolayısıyla çözememiştir. Çökmüş olan Osmanlı Devleti’nin külleri ve daracık Anadolu toprakları üzerine, Batıcı-Laik-Modern bir anlayışla kurulmuş-kurdurulmuş TC., ne müslüman Anadolu insanının inancına tercüman olabilecek bir hayat nizâmı sunabilmiş -ki öyle bir derdi olduğu su götürür- ve ne de iddia ettiği gibi, Batı kültür ve hayat anlayışını gerçekten anlayabilecek bir tefekkür zahmetine girişmiştir. Batı’dan gelen rüzgâr hangi yönde eserse, günü kurtarmak için hep o yöne koşmuştur. İslâm olmasın da ne olursa olsun anlayışı hâkim olmuştur hep...
Niçin bu kadar uzun bir giriş yapma ihtiyacı duyduk? Daha önce de söylediğimiz gibi, hayat bir bütündür ve aslında bağımsız gibi görünen hayat şubelerinin birbirleriyle yakın bir alâkası vardır. İş, “bütün” bir fikre nisbetle, bu şubeler arasındaki dengeyi kurabilmektedir. Batı’ya karşı, Batıcı-Milliyetçi bir anlayışla kurulan-kurdurulan devletlerden biri olan laik TC, savaştan sonra güya kendi millî çıkarını korumak için, protestan ahlâkının eseri olan sınırsız kâr elde etme anlayışına dayalı vahşi-Batı kapitalizmine karşı, yine Batı kaynaklı olan ve bazen komünizm nizâmını andıran “devletçilik”i temel politika olarak benimsemiştir. Kökeni Fransız nizâmına dayanan, devlet-memur kontrollü sosyal hayat nizâmını aynen sürdürmüştür. Üretime dayalı olmayan, yerli burjuvazisi olmadığı için, -burjuvazi Batı sosyal tabakalaşmasının bir gerçeğidir ve Batı dışında hiçbir toplumun, kastedilen mânâda bir burjuvazi sınıfı olmamıştır-, halktan alınan vergilerle Batıcı bir burjuva sınıfı meydana getirmeye dayalı bir ekonomik politika anlayışıdır Cumhuriyetin yaklaşımı. Güya vücuda getirilecek bu burjuva sınıfı, sınaî yatırımları yapacak, memlekette yeni yeni iş sahaları açılacak ve bir üretim patlaması yaşanacaktır... Oysa gerçek hiç de öyle olmamıştır. Devlet destekli bu kodamanlar, neredeyse bedavaya getirdikleri bu kredilerle, Batı’dan üç kuruşa ithal ettikleri her mamülü kat ve kat fazlasına fakir Anadolu insanına kakalamışlardır. İthal edilen bu malların çoğu tüketime dayalı ve Batı’ya döviz kazandıracak mallardır. Oysa onlardan beklenen yatırım malları denen ve sanayinin kurulmasını sağlayacak bir ticaret anlayışı idi... Olmadı ve olamazdı; niçin? Çünkü, TC’nin kendine âit bir dünya görüşü olmadığı gibi, sınaî altyapısını kuracak bilgi birikimi bile yoktu. “Toplum değerlerine bağlı” bir dünya görüşüne mâlik her devlet kendisinin ve toplumunun ihtiyaçlarına göre şekillendiği için, sahib olduğu bilgi birikimi ve kuracağı sınaî altyapı ve üreteceği mamül hep ona göre olacaktır. 1950’li yılların İngiliz teknolojisine göre ve İngiliz toplum ve coğrafyasına göre imal edilen binlerce BMC-Land-Rover tipi kamyonun hafif bir sıcak havada yolda kaldığı ülkemizde, o kamyonları çalıştırmak için harcanan çaba ve para, İngiliz ekonomisine fazladan kâr olarak gitmiştir; kamyonların ömrünün kısalması da cabası... 1950 yılına kadar sıkı bir devletçi politikayla idare edilen iktisadî hayatta yük hep köylünün sırtında olmuştur. Nüfusunun ezici bir çoğunluğu köylü olan halk, memur-mâmur, eşraf, büyük toprak sahipleri ve sanayici-ithalatçı dörtlüsünü beslemiştir. 1950 yılında dışarıdan estirilen demokrasi rüzgârıyla beraber, iktisadî bir liberalizm rüzgârı esmeye başlamıştır. Artık memur kuvvetten düşmeye başlamış, “mâmur bey” olmaktan çıkıp, “memur bey” olmaya doğru gerilemiştir. Onun yerini onların palazlandırdığı, güya memleketi sanayileştirecek olan, sunî olarak ve zorlamayla meydana getirilmiş burjuva–ithalatçı sınıfı almıştır. Eşraf ilçelerde partili olmuş ve o da sosyal baskı grubu olarak aynen yerini korumuştur. Liberalizmle beraber; devletin ekonomideki kontrolünün zayıflatılmasına çalışılmış ve bunda da bir anlamda muvaffak olunmuştur. Artık ekonomik hayatın düzenlenmesi devletle birlikte ithalatçı-montajcı büyük sermayenin kontrolünde olacaktır. Amaç, Batı’dan ithal edilen tüketim mamüllerinin gümrük kapılarından geçişini daha da kolaylaştırmak ve tüketimi hızlandıracak altyapıyı hazırlamaktır. Batılı firmalarla ortak olarak büyük şirketler kurmaktaki amaç; bir çoğu makine imâl edecek makinelerin, fabrikaların kurulması değil de, onların ürettiklerini, parçalar halinde ve gümrüksüz olarak yurda sokup, içerideki montaj fabrikalarında bir araya getirip yerli malı diye yutturarak fahiş fiyatla satmak olmuştur. Türkiye’de Anadolu insanının, üretimde bulunma duygusu yok edilerek sürekli tüketme duygusu yerleştirilmeye çalışılmış, bunun için de, sıcak para politikalarıyla ticarî düzenin hızlandırılması sağlanmıştır. Üretimsiz, karşılığı olmadan basılan banknotlar ithalatı, ithalat döviz krizini, o da enflasyonu körüklemiştir. Para bulmak için kıvranan devlet kendini bir ânda IMF’nin kollarında bulmuştur. IMF ile ilk defa 1947 yılında masaya oturmak zorunda kalan devlet, IMF’nin çözüm olarak sunduğu ve 50 yıldır her devlete verdiği; “devletin sosyal ve yatırım harcamalarını kıs, maaşları düşür, bankacıya taze para sağla, ithalatı arttır!” politikasıyla tanışmıştır. Uygulanmaya başlanan bu politikanın sonucu binlerce ocak sönmüş, binlerce, insan bunalıma girmiş ve onbinlerce küçük işyeri ve esnaf dükkanı kapanmak zorunda kalmıştır. O günden bu yana halk, tam beş defa devalüasyona maruz kalarak cebindeki paranın üçte birini bir gecede kaybetmiştir. Anadolu insanının kendi kendine yeten üretim ve tüketim anlayışı, Batıcı laik TC’nin bu ikinci devresiyle beraber büyük bir darbe daha yemiştir. 1950 öncesi, dünya konjonktürünün getirdiği gizlilik perdesi altında cebinden sürekli parasının çalındığını ve kimin çaldığını göremeyen halk, artık parasının göz göre göre çalındığını ve çalmanın bütün usûllerini bildiği halde bir şey yapamamaktadır. 1950 öncesi dönemde, Başbakan Rüştü Saraçoğlu öldüğü zaman evinin bodrum katından 77 sülalesine yetecek kadar erzak çıkmıştır, hem de halk savaş bahanesiyle karneyle çavdar ekmeği yemek zorunda kalırken... Devlet sırrı adı altında ve devletin korumasıyla büyük vurgunlar yapılmış, bankaların içi boşaltılmış ama bu halka yansıtılmamıştır. 1950 sonrası dönemde ise bu hırsızlıkların artık açıkça yapılmaya başlanmış olduğu görülmektedir. Türkiye 1980 yılına kadar, adına karma ekonomi denen bu ucûbe anlayışla gelmiştir, gelmiştir ama, burnundan da solumak zorunda kalmıştır. Çünkü kendini adapte etmek istediği Batı dünyası, kendi içerisinde bir anlayış ve yapı değişikliğine giderek milli devlet ve milli ekonomi anlayışından, “global-küresel” devlet ve ekonomi anlayışına geçmiştir. Ve Batı’ya girmek için, bir zamanlar onun zoraki olarak kabul ettirdiği Milli devlet-Milli ekonomi anlayışını terketmek zorunda kalmıştır. 24 Ocak 1980 yılında IMF ile yapılan anlaşmayla bunun yolu da açılmıştır. Üretmeyen Türkiye, artık tüketim kıskacı içerisine iyice girmiştir. Bunun için, memur ve işçiyle doldurulmuş ve bu halkın ödediği vergilerle kurulan ama içleri boşaltıldığı için sürekli olarak zarar ettirilen büyük fabrikalar, devleti zarardan kurtarma bahanesiyle özelleştirilecek ve kapatılacaktır. Buralarda imal edilen mamüller de Batı’dan alınan sıcak parayla yine Batı’dan kolayca ithal edilecektir. Ortalık işsizlerle dolacak, devlet borçlarını, yüksek faizler karşılığında aldığı iç sermayenin kan kusturucu paralarıyla ödeyecek ve dış borcun yanında en az onun kadar ve daha kısa sürede çökerten bir borçlanma süreci başlayacaktır. Öyle bir noktaya gelinecektir ki, toplanan bütün vergilerle iç borcun faizi bile ödenemeyecektir. İçeride, daha önce döviz kurunun yüksekliğinden dolayı ve işçi ücretlerinin düşük tutulmasıyla bir nebze artan ihracat, enflasyonun içerideki maliyeti yükseltmesinden dolayı gözden düşecektir. Ve büyük bir kısmı orta ölçekli işadamının geçim kapısı olan ihracat da böylece duracaktır. Yapılan ihracatın önemli bir kısmı hayâlîdir ve bu bürokrat-işadamı-general ve siyasetçi dörtlüsünün kurdukları, “Vurgun A.Ş”lerle kolayca yapılabilmektedir. Bankalar yine bu dörtlünün maharetli elleriyle kolayca boşaltılabilmektedir. Türkiye yıllardır uluslararası kara para ve uyuşturucu trafiği üzerinde olmanın getirdiği paralarla yaşamaktadır. Ve artık kara paranın getirdiği gelir bile TC’yi kurtarmaya yetmemektedir. Bugüne kadar, sıkıştığında sıcak paraya dayalı yüksek enflasyonlu üretimsiz ticari büyümeyi model alan TC, bu yolun sonunun çıkmazda olduğunu görünce, artık sıcak para politikasına son vermek zorunda kalmış ve bugüne kadar sıcak paranın sarhoşluğuna alışmış olan 65 milyonluk devasa tüketici kitlesi halkımızın büyük bir şok yaşamasına sebeb olmuştur. Dün yüksek enflasyon vardı ama, karşılıksız ve bol keseden verilen sıcak paranın etkisiyle gaza gelip sürekli tüketen Türk halkı, bugün elinden bu oyuncağı alınınca “acı gerçekler”le karşı karşıya kalmış ve ne yapacağını bilemez duruma gelmiştir. Üretmeyi unutan ve sürekli tüketme duygusu aşılanan halkımız, bu duygunun verdiği hırsla ve parasızlığın getirdiği çaresizlikle kıvranıp durmaktadır. Bugün, günde 25 kişinin intihar etmesinin zahirî sebeblerinden bir tanesidir bu tüketim çılgınlığı. Bugün bir ayda onlarca işadamı intihar etmektedir. Neden? Çünkü yaşadığı bu düzenden umudunu kesmiştir. Batı destekli rejim, bugün halkımıza kurduğu tuzağa kendisi düşmüştür aslında. Çünkü halkı maddiyata tapacak duruma getirir ve maddiyata taptırma gayesinin imkanlarını sürekli olarak sağlayamazsanız, bir noktadan sonra gaye haline getirilmiş maddiyata tapma duygusunu giderebilmenin hırsıyla ayaklanacak bir halk seli karşısında duramazsınız. Nitekim 19 Mart 2001 tarihli Newsweek dergisi, hiperenflasyonun ve stafiglasyonun (durgunluk) rejimlerin devrilmesine yolaçan iktisadî bir vakıa olduğunu ve görmezden gelinemeyeceğini yazmıştır... Ve bugün başta ABD olmak üzere Batı’nın en önemli kozu gibi görünen kapitalist-sürekli tüketime dayalı bir hayat anlayışı eğer bu imkanları sunamazsa sürekli tüketmek isteyen bir kitlenin çılgınca bir saldırısına uğrayabilir.
Bu şuna benzer:
Bir insanı eroinman haline getirirsiniz. Çünkü, ona eroin satarak para kazanacaksınız. Bu insanın parası bitince ne olacak? Eroin vermezseniz eroin krizine giren kişi sizi öldürebilir. Arada bir doz kaçırırsanız, “altın vuruş”la müşterinizi kaybedersiniz. Verirseniz bedavaya vereceksiniz. Hep böyle gitmez. Bugüne kadar tatlı para olarak size dönen eroin altyapılı düzeniniz, artık sizin için, size doğru çevrilmiş ölümcül bir silahtır.
Bugün Türkiye, tekrar eski sıcak para-yüksek faiz-yüksek enflasyonlu döneme geri dönemez, Batı buna izin vermez, farz-ı muhal verse bile, döndüğü vakit, müthiş bir bastırılmış tüketim duygusuyla, insanlar önüne gelen her şeyi almak istercesine saldıracaktır. Peki bu ne ile karşılanacak? İçeride üretim olmadığına göre, ithalata yönelecek ve ithalat büyük bir patlamayla belki 100 milyar doları aşacaktır. İçeride zaten çökmüş olan ihracatçı da, daha tatlı gelmesinden dolayı iç pazara yönelecektir... Bütün bu harcamaların parası nasıl karşılanacak? Devlet korkunç miktarda karşılıksız para basacak, büyük miktarda yüksek faizli, iç ve dış borç almak zorunda kalacak ve destekleme alımları, yüksek maaş zamları, kamu bankalarından piyasaya düşük faizli bol miktarda kredi vermek suretiyle elde ettiği bu sıcak parayı piyasaya sürecektir. Piyasaya giren bu para tüketime dayalı büyümeyi hızlandıracak ama, hemen arkasından müthiş bir yüksek enflasyon-yüksek faiz, döviz krizi, iç borç krizi vs. olarak geri dönecektir. Hem de bugüne kadarkinden daha büyük ve daha hızlı bir şekilde... Bunun tersi olursa, yani bugün yaşadığımız IMF destekli çökertme politikası olursa: İç pazar diye bir şey kalmayacak, irili ufaklı hemen hemen bütün işletmeler kapanacak, devletin bütün sosyal harcamalarına ve tarıma verdiği destekleme alımlarına son verilerek çiftçi ürün ekemez duruma getirilecek, bu gibi yollarla güya bütçe açıkları kapatılacak, iç borç çemberinden kurtulmaya çalışılacaktır. Vergiler aşırı şekilde yükseltilecek ama, üretim olmadan ve çoğu iflas durumuna gelmiş işletmelerden nasıl vergi alınacağı hiç hesab edilmeyecektir. İşsizlik, grafikleri göğe fırlatacak şekilde patlayacak, tabiî sonuçta müthiş bir ferdî, ailevî, sosyal facialar yaşanacaktır. Gelinen bu hâl, bir önceki hâlin 78 yıldır uygulanmasının son hâlidir. Tekrar geriye dönüş olursa -ki mümkün değil- bu bir sarhoşun uçurumdan aşağıya düşerken sevinç çığlıkları atmasına benzer, yok şu ânki yaşadığımız hâli tasvir edecek olursak; ayaklarından bir tankın arkasına bağlanmış ve keskin taşlarla, dikenlerle dolu geniş bir arazide orta süratte süründürülerek ve acı içinde kıvrandırılarak öldürülmek istenen bir kurbanın hâline benzemektedir hâlimiz.
d.edecek