Ali Şeriati

Başlatan: salihtürk Tarih: 29.05.2007 22:39 Cevap: 47

SA
29.05.2007 22:39
#1
ali şeriati-medeniyet ve modernizm

gönül dostlarım bu ali şeriati denilen adamı okumadım nette şöyle bir baktım birkaç kişiden duydum okumuş adamlardan 1,dereceden şerefsiz diyorlar bu adam kendini peygamber ilan eden köpek değil mi?mehmet şevki eyginin sahibi olduğu bedir yayınevinde bu adamın eserlerinin türkçe ye çevirenlerin hangi akla ve mantığa hizmet ettikleri merak ettikleri yönünde bir yazı okudum.arkadaşlar okuyalım tanıyalım ama etkilenmeyelim bu adam ehli sünnet itikadına aykırı olduğu yönünde bilgim var daha net ve açık bir bilgiye ulaşırsam size aktarabilirim.ama biliyoırum ki bu adam insanları sakata getiriyor.bazı arkadaşlar sempati duymaya başlamışlar gibi de geldi bana AMAN DİKKAT.

BEN ŞUAN BİR KÜTÜPHANE OLUŞTURMA AMCINDAYIM ÖZEL BİR KÜTÜPHANE BİRAZ ARAŞTIRMA YAPINCA PİYASA DA NE ÇOK ŞEREFSİZ OLDUĞUNU FARKETTİM YAYINEVİ YAZAR NE ARASANIZ VAR O YÜZDEN ÖRNEK VERİYORUM BİR KİMYA I SAADET GİBİ BİR ESERİN TERCÜMESİNİ HER YAYINEVİNDEN HER YAZARDAN OKUMAYALIM BEN BEDİR YAYINEVİNİ TAVSİYE EDİYORUM

BİRDE ARKADAŞLAR BEN KENDİ ADIMA KONUŞUYORUM TEMEL BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKRİ BOYUTUMUZA GÜVENEREK İSLAMİ KONULARA GİRMEYELİM VE BU YÖNDE ESERLER OKURKEN BİR BİLENE MUTLAKA SORALIM KAÇIMIZ ELİNE İLMİHAL ALIP KARIŞTIRIYOR Kİ BURADA SAKAT ESERLERİN OLDUĞUNU DUYDUM ÇOK HASSAS KONULAR ALLAH CÜMLEMİZİN YARDIMCISI OLSUN

SA
30.05.2007 21:51
#2

arkadaşlar ali şeriati denen adam ehli sünnet itikadına aykırı fikirler taşıyormuş.peygamber efendimiz (sav) ondaki edep ve haya karşısında melekler utanırdı dediği ve iki kızını evlendiriği HZ. OSMAN (ra) yağmacı kafir diyen bir insanı okumak belki yanlış olmasada ona meyletmek gönül baglamak sakıncalıdır şia kollarından birine baglıdır ayrıca DİKKATLİ OKUYALIM KAPILMAYALIM BİRŞEY ALMAYA KALKMAYALIM TANIYALIM bilmişlik yapıyor gibi oluyor akıl verir gibi ancak yoğun bir şekilde adını görünce uyarmak istedim gönül dostlarımla doğru bir yolda yürümek gercekten büyük keyf veriyor

ÇI
30.05.2007 22:06
#3
gönül dostlarım bu ali şeriati denilen adamı okumadım nette şöyle bir baktım birkaç kişiden duydum okumuş adamlardan 1,dereceden şerefsiz diyorlar bu adam kendini peygamber ilan eden köpek değil mi?mehmet şevki eyginin sahibi olduğu bedir yayınevinde bu adamın eserlerinin türkçe ye çevirenlerin hangi akla ve mantığa hizmet ettikleri merak ettikleri yönünde bir yazı okudum.arkadaşlar okuyalım tanıyalım ama etkilenmeyelim bu adam ehli sünnet itikadına aykırı olduğu yönünde bilgim var daha net ve açık bir bilgiye ulaşırsam size aktarabilirim.ama biliyoırum ki bu adam insanları sakata getiriyor.bazı arkadaşlar sempati duymaya başlamışlar gibi de geldi bana AMAN DİKKAT.

BEN ŞUAN BİR KÜTÜPHANE OLUŞTURMA AMCINDAYIM ÖZEL BİR KÜTÜPHANE BİRAZ ARAŞTIRMA YAPINCA PİYASA DA NE ÇOK ŞEREFSİZ OLDUĞUNU FARKETTİM YAYINEVİ YAZAR NE ARASANIZ VAR O YÜZDEN ÖRNEK VERİYORUM BİR KİMYA I SAADET GİBİ BİR ESERİN TERCÜMESİNİ HER YAYINEVİNDEN HER YAZARDAN OKUMAYALIM BEN BEDİR YAYINEVİNİ TAVSİYE EDİYORUM

BİRDE ARKADAŞLAR BEN KENDİ ADIMA KONUŞUYORUM TEMEL BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKRİ BOYUTUMUZA GÜVENEREK İSLAMİ KONULARA GİRMEYELİM VE BU YÖNDE ESERLER OKURKEN BİR BİLENE MUTLAKA SORALIM KAÇIMIZ ELİNE İLMİHAL ALIP KARIŞTIRIYOR Kİ BURADA SAKAT ESERLERİN OLDUĞUNU DUYDUM ÇOK HASSAS KONULAR ALLAH CÜMLEMİZİN YARDIMCISI OLSUN

 

s.a

 

arkadaşım ali şeriatinin kendini peygamber ilan ettiğine dair hiçbir şey duymadım,okumadım.eğer elinde kesin bir delil varsa bizimlede paylaş..sana tavsiyem onun kitaplarını okuman..onun kitapları yakın tarihimizde kendini islamcı olarak kabul eden birçok kişiye yön vermiştir,eserleri gerçekten çok sağlamdır ve her inananın okuması gerekmektedir..ayrıca ali şeriati şehid edilmiş bir mücahiddir..onun arkasından köpek gibi adice laflar söylemek büyük bir vebalin altına girmek demektir..bir an evvel eserlerinden birkaçını oku bence

 

selam ve dua ile...

NE
30.05.2007 22:33
#4

çilekeş e katılıyorum.. sağdan soldan duyduklarınızla hareket etmeyin.. belli ki onu okuyupta ona 1. dereceden şerefsiz diyenlerin ya kafalarında bi sorun var ya da kafalarda sorun üretmek için yeni yeni icatlar çıkarıyorlar.. siz herhangi bir kitabını okuyun daha sonra yorum yapın.. yeri gelmişken en son ''her hicret bir inkılaptır'' adlı kitabını okudum.. tavsiyemdir..

CI
30.05.2007 23:50
#5

Yukarıda adı geçen sosyalist - ki ismini bile yazmak istemiyorum- zat-ı habis'i biraz araştırırsanız, Eshab-ı Kiram-ı kötüleyen, aşağılayan aciz bir yaratık olduğunu bulabilirsiniz. Bir kitabı ile kişiye hemen güzel sıfatlar, şehidlik mertebeleri nakşediliyor. Yazık ki ne yazık..! :angry:

SA
31.05.2007 12:32
#6

şia kollarından birine baglı olduğunu biliyorum hz osman (ra) yagmacı kafir demiş kendisin,i peygamber ilan etiiği yolundaki sözümden sonra yeniden bir mesaj bıraktım o başka birisi biran karışıklıkla farkedemedim ama diğer bilgiler doğru.en azından inandığım kişiler ve yayınevleri bunu doğruladı.ki ben herkese inanmam.şu şöyleymiş bu böyleymiş diye hareket etmem ancak siz ben doğru olarak anlamadınız ben sunniyim hanefi mezhebindenim önce kuran a bakarım sonra hz muhammed sav a bakarım çok bilgili ilim sahibi biri değilim ama bir insan hatta bir müslüman bunlardan birini çiğniyorsa kuran aykırı ise yada peygamber efendimize yada onun ashabına aykırı davranıyor yada konuşuyorsa ben onu hoş karşılamam OKUMAYIN DEMİYORUM AMA YANLIŞ BİR DÜŞÜNCEYİ ORADAN ALABİLİRSİNİZ KÜFRE DÜŞERSENİZ ENDİŞESİYLE YAZDIM ADAM DİNİ OLMAYAN BİR KONU DA DA YAZABİLİR DOĞRU SÖZLER SÖYLEYEBİLİR TÜMDEN ATALIM DEMİYORUM DÜNYADA MÜSLÜMAN MI YOK ÇOK HZ MUHAMMEDE KÜFRET MÜSLÜMANIM DE ONUN METHİYELER DİZDİĞİ BİRİNE KÜFRET Kİ O KİŞİ CENNETLE MÜJDELENSİN KÜFRET ONU YOK SAY BUNLARI APAÇIK GÖRÜYORUZ ADAM RESMEN ŞERİATLA YÖNETİLİYOR YÖNETİM ŞEKLİNDE İSLAM CUMHURİYETİ İBARESİ VAR AMA FUHUŞU YASALLAŞTIRMIŞTIR UYGULAMALARI İCRATLARI YAŞANTILARI DOĞRU OLABİLİR AMA APAÇIK BİR KÜFRÜN İÇİNDE OLDUKLARI DA BİR GERCEK.NİETZCHE NİN ESERLERİNE BAKTIĞINIZDA MEVLANAYI BULURSUNUZ DAHA NİCELERİNİ BULURSUNUZ AMA ADAM HİÇ DİYEREK ÖLMÜŞ DOĞRULARI YAZIYOR OLABİLİR AMA BİR YERDE KÜFRE DÜŞER VE ONU SİZE VERİR ENDİŞEM BU

SİZE TAVSİYE EDEBİLECEĞİM BİR YAZAR MUHAMMED İKBAL MÜTHİŞ BİR İNSAN YAPTIĞI MÜCADELE ORTADA PAKİSTANIN KURUCUSU OLARAK GÖSTERİLİYOR VE EN BASİTİNDEN ŞUNU SÖYLÜYOR DEVLET TEKTİR DİYOR İSLAM TEK DEVLETTİR DİYOR O KADAR GÜZEL DÜŞÜNCELERİ VAR HATTA ŞİİRLERİNİ DE OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM HANİ YABANCI DİLDEN TÜRKÇEYE ÇEVRİLMİŞ BİR ŞİİR İNSANA BU KAADAR KEYİF VEREBİLİR AMA BU KADAR SÖZÜN ÜZERİNE ŞUNU SÖYLEYEBİLİRİM DÜŞÜNCESİNİDE SÖYLEDİM AMA ONUN BEN ANCAK %60 INA KATILIYORUM %40 INI KABUL EDEMEM EDERSEM KENDİMİ TEHLİKEYE ATMIŞ OLURUM BAZI SAKAT NOKTALARI DA SAVUNUYOR HERŞEYİ BURADA YAZMAK İSTEMİYORUM AMA İNŞALLAH DEMEK İSTEDİĞİMİ ANLADINIZ

SA
31.05.2007 13:05
#7
Yukarıda adı geçen sosyalist - ki ismini bile yazmak istemiyorum- zat-ı habis'i biraz araştırırsanız, Eshab-ı Kiram-ı kötüleyen, aşağılayan aciz bir yaratık olduğunu bulabilirsiniz. Bir kitabı ile kişiye hemen güzel sıfatlar, şehidlik mertebeleri nakşediliyor. Yazık ki ne yazık..! :D

ABİ BEN DE ONU ANLAMDIM BAKTIM HERKES OKUYOR ALİ ŞERİATİYİ TAVSİYE EDİYOR BENDE BİLİYORUM Kİ BU ADAM RAFIZİ HANİ EFENDİMİZİN AZHABINA ALENEN KÜFÜRLER ETMİŞ BİRİ HEM HZ OSMAN YAGMACI KAFİR DİYECEKSİN HEM DE ŞEHİD OLACAKSIN BU ADAMIN YANLIŞINI GÖSTERMEK İÇİN ŞÖYLE BİR DOLAŞAYIM BAKAYIM DEDİM HERKES METHETMİŞ KAFAMDA BİR SORUN YOK KİMSENİN AKLINI BULANDIRMAK DA İSTEMEM SÖYLEYECEĞİMİ DE SÖYLEDİM OKUMAYIN DEMİYORUM AMA ESERLERİ İÇERİSİNDEN FARKINDA OLMADAN BATIL BİRŞEY ALIRSINIZ ALLAH KORUSUN NE DİYEYİM HOCAM YA SENLE BEN YANILIYORUZ YADA SİTE TÜMDEN SAKATA GELMİŞ :P)))

ÇI
31.05.2007 17:51
#8

bu adamın şia ya mensup olduğunu biliyorum ama hz.Osman efendimize hakaretler ettiğini hiçbiyerde okumadım görmedim..okuduğum kitaplarındada sakat bi fikrini görmedim ha tabi ki bu hiç sakat fikri olmadığı anlamına gelmez okumadığım bi kitabında belki bir şeyler vardır..bu arada arkadaşlar çok kesin konuştunuz benide şüpheye düşürdünüz..elinizdeki delilleri bizimlede paylaşırsanız çok sevinirim

 

selam ve dua ile...

YA
31.05.2007 21:42
#9

Sizlerle ben de bildiğimi paylaşayım dedim. İşin içinde şiilik, ve iran kökenli bir anlayış olunca orada durmak ve derinlemesine tetkik etmek gerekir.

Ben Ali şeriati hakkında direk birşey söylememeye çalışacağım. Ayrıca HZ Osman'a laf atan'ın o olduğunu bilmiyorum.Zannedersem onu seyit kutup yaptı.Ama aynı şekilde ali şeriati de yaptı ise ona bişe diyemem. LaKin kaynak konuşmamızın/tartışmamızın merkezidir.

Kısaca İslam dünyasının geçmişine bakıp İran hakkında dolayısı ile de Ali şeriati, humeyni, hizbullah, seyit kutup gibi kesimler hakkında da genel bir bakış yakalayabiliriz.

İran Köken olarak ateşperest bir millettir. Ve bu geleneğini asırlar evvel başlatmıştır. Ve İran'ın yani diğer deyimle Farslıların inanılmaz derecede güçlü bir millet yapısı vardır.Geleneklerine bağlılığı had safhasındadır.Ve iran tarihine bakarsak hep aynı topraklarda dönüp dolaşmışlardır.

Hz Ömer efendimizin halifeliğinde başlayan İran seferi kadisiye/nihavent gibi savaşlarla İran'ın fethi şeklinde sonuçlanmıştır. Lakin İslamiyetin zaferi genel çapta satıhta kalmıştır.Direk gönüllere işlememiştir. Çünkü İranın tutucu tavrı herzaman (şimdide) kendini korumak üzere olmuştur. Ve onlar savaşta yenilip yeni bir dine geçmiş olsalar da aslında bunu tam samimiyetle yapmamışlardır.Yapanlar var ve de az.

İslamıiyetin zaferi ile İran'ın islam topraklarına katılıp müslüman olması aslında yukarıda dediğimiz gibi satıhı çok geçme imkanı bulamamıştır. Ve İran kendi geleneğini/eski dini inanışlarını/görenekleri ve adetlerini/günlük yaşamdaki yanlışlıklarını islama yüklemeye/entegre etmeye başlamışlardır.Ve bu hale birkaç örnek vererek iranın gerçekte tam olarak vahiy islamını taşımadığına doğru onay verelim. İran Hz Ali gibi aşereyi mübeşşereyi bile kendine alet etmiş alemlerin gayesini lekeleme boyutlarına kadar islamı değişikliğe sürüklemeye çalışmış. Ateşperestlikten gelen inanışlarının bir kısmını islama görünmeyen zaman ve mekanda görünmez şekilde sokmuştur. Ve bilmem kaç koldan oluşan şiilik çıkmış, kendini islam dünyasından yüzyıllar öncesinde de şimdi de kendini soyutlayıp kendi islam anlayışında yaşamaktadır. Ve alemlerin asıl yıldızları olan sahabelere bile laf atmaya çekinmeyen ve bilmem kimlerce islam alimi kabul edilen birçok şahıs yetiştirmiştir. Ve sinsiliğini/hainliğini hep korumuştur.

Neyse kısaca bu şekilde olan İran'ın geçmişinden bugüne ifade edilmesi gereken tek cümle şudur diyelim ve devam edelim: İran ilk dönemden günümüze kadar İslamı vahiy islamından uzaklaştırıp bunu da devlet çapında yapıp islam anlayışında radikal sapmalara sebeb olan/olmuş bir devlet/millettir...

İşte Bu bünyeden yetişen neslin işindeki mütefekkir çehreli (islam alimi diye bilinen )şahıslar aslında bu alt yapının ürünüdür. Ve bunları değerlendirirken bu bakışı unutmak çok yanlış olur.Bu yüzden Ali şeriati gibi şahışlar olsun, Türkiyeden Mustafa islamoğlu gibi şahıslar olsun, humeyni olsun mısırlı seyit kutup olsun cezayirdeki hasan el benna olsun hizbullah grubu olsun, müslüman kardeşler olsun bunlar genel olarak birbirne yakın ve islamı rafikal şekle sokan/sokmaya devam eden kişiler/gruplar şunlar bunlardır.

Bu yüzden bu kişilere şahıslar dikkat etmek lazım. İyi bir araştırma ile onların ne olduğu konusunda net bir tavır sahibi olmak gerekir. Ayrıca onları okuyup onları kendilerinden öğrenme mevzusunda şunu göz ardı etmemek önemlidir: Onların kaynağını yukarıda anlattık. Ve genel çerçevelerinden bahsettik. Bu yüzden bunların doğruluğunda şüphe elzemdir. Ve bunları okurken bizim eğer okuduğumuz kişi kadar geniş bilgimiz,yorumlama güvümüz yoksa o zaman onların söylediğini doğru gibi alabiliriz, ki bu çok tehlikelidir. Ve yine onların kaynağında şiilik gibi eski adetler gibi vahiy islamından uzak anlayışlarda mevcut olduğundan bunların söylemiş oldukları her cümlede aslında o uzak olan anlayışın kırıntılarını görmek/hissetmek gerek. Eğer göremiyor veya hissedemiyorsak kesin bir yargı ile şunu söyleyip uyarıyı yapmalıyız. Dikkat!Yargımız: onların her cümlesinde o kokuşmuş/kof vahiy islamından uzak anlayış vardır.bunların iyi dediğimiz cümlelerini okuduğumuzda da aslında dikkatli olmalıyız. Dikkat dikkat!. İlk önce aslı belli olan temiz olan kaynaklar/şahıslar yazarlar vs... Sonra onlar yoksa yanlış tesiri üzerimize alabiliriz.

Konuyu iyice derinleştirmeden mesajlarımızın seyrine göre devam ederiz inş. Fikirlerimizi paylaşmak iyi olur vesselam...

ÇI
31.05.2007 23:22
#10

bismillahirrahmanirrahim..mustafa islamoğlu da "sapık" çıktı iyi mi..arkadaşlar bilmiyorum ama böyle şeyler söylemek büyük veballerin altına girmek demektir..bunların saptırıcı bir yazısını bizimle paylaşın,bizimde aklımızdaki soru işaretleri kalksın zira ben böyle bir şeye rastlamadım m.islamoğlu ve ali şeriatiden bahsediyorum humeyni veya hasan el benna dan değil...

 

selam ve dua ile..

YA
01.06.2007 00:20
#11

Biz herhangi bir şahsa direk sapık yaftası vurmadık. Ve değerlendirmelerimizde yazdığımız tarihi süreci hesaba katmak lazım dedik. Ve bu tarihi süreçte gerçekleşmiş olayların etkisinin adı geçen/geçmeyen şahıslarda iyi veya kötü şekilde tesiri olur/olabilir diyoruz. Yoksa iyi yerden çıkan herkes iyidir diye birşey yok/terside doğru.Ama yukarıda adı geçenlerin iyi değerlendirilmesi gerektiğini ve şii kaynaklarından fazla beslendiklerini bu yüzden vahiy eksenini kayıp etmiş olduklarını veya olabileceklerini söylüyoruz.

Biz de bahsederken ali şeriati ve mustafa islamoğlunu da bahsimizin içine katıyoruz.

Ama yine bahsedilen iki yazar üzerinde daha geniş konuşup ona göre yaklaşım sergilemek daha iyidir.(ali şeriati ve m.islamoğlu )

NF
01.06.2007 12:51
#12

Selamlar,

 

Yazanel nickli arkadaşımızın yazdıklarına genel itibarıyla katılmakla beraber yorumlarını çok toptancı ve genelleyici bulduğumu da şuracığa dercetmeden geçemeyeceğim. İran kültürünün de İslam kültürünün oluşumuna (dikkat edin, dinî değil, kültürel boyutta fikir beyan ediyorum) kattığı pozitif değerleri ve İslam dinine hizmet etmiş şahıslar yetiştirdiğini yatsıyamayız. İran'ın, İslamiyet üzerinde tarih boyunca genelde menfi tesirler göstermiş olduğu doğrudur. Hatta bugün dahi artılarıyla ve eksileriyle bu tesirler devam etmektedir. Lakin her şeye rağmen burada Sadi Şirazî gibi, Şems-i Tebrizî gibi büyük şahsiyetlere haksızlık edildiğini düşünüyorum. Ayrıca, sadece içinde yetişmiş olduğu kültüre bakarak bir kişinin yazdıklarını toptan reddedemeyeceğimiz fikrindeyim. Malcolm X'in yetiştiği kültür malumdur, fakat kendisinin şehadeti ve şehadeti evvelinde girdiği ehl-i sünnet yolu da keza. Ayrıca bu metinde eleştirilen yeni jenerasyondan da kapacağımız, alabileceğimiz pozitif özellikler olabilir, onları da topyekun reddetmek yanlış olabilir. Tabii ki, bu şahsiyetlerden önce aynı özelliklere sahip daha sağlam kişiler varsa onlara ağırlık verilmesi kesinlikle daha mantıklı olandır.

 

Özelde, Ali Şeriati hakkında konuşabileceğim kadar malumatım yok, fakat hakkında pek müsbet düşünmediğimi söylesem yeterli. M. İslamoğlu ile ilgili bir başlık zaten diğer şairler bölümünde açılmıştı. Oradan devam edilebilir. Yazanel'in ismini verdiği çoğu kişi üzerinde yapmış olduğu tahlillerde kendisiyle müştereğim. Yalnız bu topyekûn red temayülüne karşı birşeyler söylemek durumunda hissettim kendimi.

 

Saygı ve selamlarımla

YA
01.06.2007 14:27
#13

İran mevzusunda ilk yazımızda ve devamında cevap niteliği taşıyan ikinci yazımızda belli-belirsiz değinmiş olsak da yetersiz görünmüş olması dolayısı ile yine cevap niteliğinde kısa bir ekleme yapmalıyız. İlk mesajımızın içinde islama giren iranın samimiyet taşımadığını söylemiştik.Ve arkasından da samimi olanların var ama az olduğundan bahsettik. Tabiki bu nesil, devamında, istisna tutacağımız şahıslar yetiştirmiştir. Ama yine hepsi değil!. Ardından yazdığımız mesajda da iyilerin içinden çıkan iyidir veya tersi de doğrudur ifademizle kötülerin içinden çıkan herkes kötüdür diye bir genellemenin olamayacağını ima ettikSadi,tebrizi,İmamı gazali,Abdulkadir geylani,İmamı müslim,imamı nebevi vs vs gibi zatları tabiki bu bozuk mayanın içine katmıyoruz. Bu yüzden tabiki İran'ın hepsini be herşeyini kökten silip atma veya onlara "bozuk" yaftası vurma niyetinde değiliz. Ama dediğimiz gibi genellemede birçoğu hakkında iyi şey söylemek namümkün.

İran mevzusunda aslında çok ihtilaflı fikirler söz konusu iken bizim bakış açımız en azından bildiğimiz kadarıyla pek de müsbet değil.Lakin ince noktalarda daha hassas davranmak tabi hepimize düşer.Tüm şahısları iyidir/kötüdür diye bir kefeye koymak tabi olmaz. Ama İran İslam devletleri ve islam tarihi bünyesinde en fazla garipliğin/farklılaşmanın/radikal fikirlerin çıktığı yerlerdendir. Belkide en başta gelenidir.Va adını andığımız şahıslar hakkında yine de(bildiklerimiz doğrultusunda) pek müsbet düşünmüyoruz.

Neyse inş yine konuları fikir meydanımızın ilerlemesine göre devam ettiririz vesselam. Herkese selam ve saygı ile..

NE
01.06.2007 14:56
#14

''..Bu yüzden Ali şeriati gibi şahışlar olsun, Türkiyeden Mustafa islamoğlu gibi şahıslar olsun, humeyni olsun mısırlı seyit kutup olsun cezayirdeki hasan el benna olsun hizbullah grubu olsun, müslüman kardeşler olsun bunlar genel olarak birbirne yakın ve islamı radikal şekle sokan/sokmaya devam eden kişiler/gruplar şunlar bunlardır. ''

 

arkadaşım iyice kafamı karıştırdın.. şunlar bunlar dediğin kişiler davaları uğruna şehit olmuş veya bu uğurda hala mücadele veren elit tabaka insanlarıdır.. ben okumuş olduğum kitaplarında islama dil uzatan hiçbir cümleyle karşılaşmadım.. varsa böyle bir delil paylaşın da aydınlanalım(!)..

ME
01.06.2007 15:41
#15

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?sh...stafa+islamoğlu

 

Diğer şairler bölümünde açılan Mustafa İslamoğlu ile alakalı başlığın linkini verelim istedik. Faideli olacağını umut ediyoruz.

Saygılarımla...

NF
01.06.2007 19:21
#16
İran mevzusunda ilk yazımızda ve devamında cevap niteliği taşıyan ikinci yazımızda belli-belirsiz değinmiş olsak da yetersiz görünmüş olması dolayısı ile yine cevap niteliğinde kısa bir ekleme yapmalıyız. İlk mesajımızın içinde islama giren iranın samimiyet taşımadığını söylemiştik.Ve arkasından da samimi olanların var ama az olduğundan bahsettik. Tabiki bu nesil, devamında, istisna tutacağımız şahıslar yetiştirmiştir. Ama yine hepsi değil!. Ardından yazdığımız mesajda da iyilerin içinden çıkan iyidir veya tersi de doğrudur ifademizle kötülerin içinden çıkan herkes kötüdür diye bir genellemenin olamayacağını ima ettikSadi,tebrizi,İmamı gazali,Abdulkadir geylani,İmamı müslim,imamı nebevi vs vs gibi zatları tabiki bu bozuk mayanın içine katmıyoruz. Bu yüzden tabiki İran'ın hepsini be herşeyini kökten silip atma veya onlara "bozuk" yaftası vurma niyetinde değiliz. Ama dediğimiz gibi genellemede birçoğu hakkında iyi şey söylemek namümkün.

İran mevzusunda aslında çok ihtilaflı fikirler söz konusu iken bizim bakış açımız en azından bildiğimiz kadarıyla pek de müsbet değil.Lakin ince noktalarda daha hassas davranmak tabi hepimize düşer.Tüm şahısları iyidir/kötüdür diye bir kefeye koymak tabi olmaz. Ama İran İslam devletleri ve islam tarihi bünyesinde en fazla garipliğin/farklılaşmanın/radikal fikirlerin çıktığı yerlerdendir. Belkide en başta gelenidir.Va adını andığımız şahıslar hakkında yine de(bildiklerimiz doğrultusunda) pek müsbet düşünmüyoruz.

Neyse inş yine konuları fikir meydanımızın ilerlemesine göre devam ettiririz vesselam. Herkese selam ve saygı ile..

Selamlar,

 

Evet söylediklerinizi yazmışsınız fakat öyle bir akış içinde vermişsiniz ki bunları, yazının ruhunda ve yoğunluğunda kaybolduğunuzda o cümleler tamamen zihinleri terkediyor ve onlara vakıf olabilmek sütün içindeki ak kılı bulup çıkartmaya kafi gelecek bir kapasite gerektiriyordu. Biz avam insanıyız efendim, böyle zorlamayın bizleri. Satırlar boyu uzayan ve oldukça yoğun bir mesaj taşıyan iletinizin içinde sadece 3 4 silik kelime ile bir yerlere sıkıştırılmak, koca paragrafların içine gömülmek de, İslam kültürüne çok şey katan İran'lı hakiki müslümanlar için hoş olmasa gerek. Nitekim son mesajınızda durumu güzel bir şekilde açıklamışsınız. Keşke ilk mesajınızda da böyle davransaydınız.

 

Şimdi geçelim herşeyi ve soralım, şu maddelerde mutabığız, değil mi?

 

1- İran, İslam inancına farklı anlayışları entegre etme hususunda her ne kadar oranlamada başı çeken bir topluluk olmuşsa da, topyekün bir milleti reddetmemek ve onu tamamıyla kapsayarak itham eden menfi etiketlemelerden uzak durmak gerekmektedir.

 

2- Bir kişinin içinden çıktığı toplum o kişinin fikirlerini bağlamaz. Sadece o kişiyi incelerken aklımızın bir köşesinde durabilecek ve çalışmalarımızda bize ipucu verebilecek bir husustur, fazlası kesinlikle değil. İçinde yetişilen toplum, neticeyi "belirleyici, tayin edici (Tam anlamıyla İngilizcedeki 'to determine' fiilini kastediyorum)" bir role sahip değildir.

 

3- Bir kişinin yanlış yanları o kişide bulunan güzel özellikleri devre dışı bırakmaz, bu güzel özelliklerden faydalanmak isteyenler eğer kötü olan yanlardan etkilenmeyeceklerse ve aynı iyi yönler ondan daha iyi bir şahsiyette yoksa, bu iyi özellikleri almak için o kişiyi okumaktan çekinmemelidir. ("Bakalım karşı taraf ne söylüyor?" düşüncesiyle birisini okumak bu cümlede anlatılmak istenen konudan farklı bir dairededir).

 

Bu 3 maddeye siz de inanıyorsanız, farklı bir şey söylemediğimiz ortaya çıkacak ve böylelikle bu karşılıklı yazışmalar son bulacaktır.

 

Bu arada bir düzeltme, Hasan El Benna Cezayirli değil, Mısırlıdır.

 

Saygı ve selamlarımla

HA
08.06.2007 22:45
#17

Ali şeriati denen köpek bir sapıktır!!! burası serbest kürsüyse bende fikrimi beyan ediyorum madem öle.

HZ OSMAN (R.A) A DİL UZATTIĞINA DAİR, SAĞLAM BİR KAYNAK KİTAPTA OKUMUŞTUM ( hangi yayınevi olduğunu hatırlamıyorum ama kitabın adı sanıtım ehli-sünnet itikadıydı)

NF
09.06.2007 08:27
#18

Selamlar,

 

Bu konu, En son okuduğunuz kitaplar başlığındaki konuya yazılan bazı mesajların bu konu altına taşınması yoluyla oluşturulmuştur. Tartışmaya buradan devam edilebilir.

 

Saygı ve selamlarımla

ÇI
09.06.2007 14:59
#19

ya inanın anlamıyorum..herkes adama ağzına gelen lafı söylüyor ama bir kişide hz. osman efendimize küfrünü veya başka sapık bir metnini paylaşmıyor..ben yine söylüyorum o adamın birkaç kitabını okudum ve olumsuz birşeye rastlamadım ama belki vardır yinede..dediğim gibi onun "şerefsiz" olduğunu kanıtlayacak bir deliliniz varsa bizimle paylaşın bizde duacınız olalım

 

selam ve dua ile...

BD
28.06.2007 11:43
#20

DİNE KARŞI DİN

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

 

İlan edildiği gibi konuşmamın bu akşamki ve yarın akşamki konusu, “dine karşı din”dir.

 

 

Şimdiye kadar dinin karşısında ‘küfr’ün bulunduğunu ve tarih boyunca savaşın din ile dinsizlik arasında gerçekleştiğini düşünen bizler için bu başlık ve ifadede bir müphemlik olması doğaldır. Dolayısıyla “dine karşı din” ifadesi tuhaf, şaşırtıcı ve kabul edilemez bir ifade olarak görülebilir. Oysa ben, son zamanlarda anladım ki -şimdiki kadar açık olmasa da, çok zamandır böyle bir şey hissediyordum- tarih boyunca din, din ile savaşım vermiş ve düşündüğümüz gibi hiçbir zaman din, dinsizlik ile savaşmamıştır.

 

 

Buradaki ‘tarih’ ifadesinden kastım, genel olarak kabul gören, medeniyetin ve yazının ortaya çıkışını değil; insan türünün yeryüzündeki toplumsal yaşamının başlamasını esas alan tarihtir. Zira yazının ortaya çıkışı 6 bin yıllık bir geçmişe sahipken, benim esas aldığım tarih, 30, 40 hatta 50 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu süre, arkeolojik, tarihî, jeolojik ve mitolojik araştırmalara göre farklılıklar arz etmektedir. Söz konusu bilimler sayesinde, ilk insanların yaşadıkları toplumsal değişim süreçleri, onların yaşam biçimleri ve inançları hakkında az da olsa bilgimiz vardır. Efsaneler ve masallardan ibaret olan ilk zamanlarda olsun, tarihin ortaya çıkması ile birlikte daha kesin bilgilerin bulunduğu son zamanlarda olsun, bütün bu dönemlerde hiçbir istisna olmaksızın din, dine karşı çıkmıştır. Neden? Çünkü tarih, dinin mevcut olmadığı bir dönemden söz etmediği gibi, dinsiz bir toplumun varlığına dair bir bilgiye de yer vermemektedir. Hiçbir millette, hiçbir dönemde, toplumsal değişimlerin hiçbir aşamasında ve hiçbir yerde dinsiz bir insan olmamıştır.

 

 

Uygarlığın, düşüncenin ve felsefenin son dönemlerde belli bir noktaya gelmesi ile birlikte, Allah’ı ve yeniden dirilmeyi kabul etmeyen kimselerle zaman zaman karşılaşıyoruz. Ancak tarih boyunca bu kimseler, bir toplumsal tabaka, bir grup veya bir topluluk haline gelememişlerdir. Alexis Carrel’in söylediği gibi: “Tarihteki bütün toplumlarda, dinî bir yapı her zaman var olagelmiştir.” Tanrı, peygamber ve kutsal kitap gibi dinî unsurlar, bütün toplumların sadece maneviyatının değil, şehirlerinin maddî yapılanmasının da ruhu, özü ve merkezî noktası olmuştur.

 

 

Ortaçağ boyunca ve millattan önceden beri Doğu’da ve Batı’da bütün şehirler, ya kabile mensuplarının toplumsal konumlarına göre ya da herhangi bir toplumsal sınıf esas alınmadan şekillenmiştir. Hangi şehir türünde olursa olsun, Doğu’da ve Batı’da bütün medeniyetlerdeki şehirlerde ortak nokta, kendilerine bir kimlik kazandıran sembollerinden dolayı sembolik şehirler olmalarıdır. Büyük şehirlerin kimliği olan bu semboller, mabetlerdir; ancak bu gün bu yapı gözden kaçmaktadır. Mesela Tahran, sembolik bir şehir değildir; çünkü bu şehir, bir merkez, dinî olan ya da olmayan herhangi bir yapı etrafında teşekkül etmemiştir. Öyleyse bu şehrin bir merkezi ve bir kalbi yoktur. Oysa Meşhed’i bütünüyle gösteren bir kuşbakışı resmine bakıldığında, onun, sembolik bir şehir olduğu görülür. Zira orada bütün binalar, şehrin kalbi olan bir merkez, bir ışık etrafında toplanmıştır.

 

 

Bu şehirler, neden semboliktirler? Çünkü hiçbir medeniyet, millet ve şehir, dinî bir amaç olmadan vücuda gelmemiştir. Kum Tarihi, Yezd Tarihi, Belh’in Özellikleri, Buhara Tarihi ve Nişabur Tarihi gibi, şehirler hakkında yazılmış olan bütün kitaplar, dinî bir hikâye ile başlamaktadır. Çünkü insanlar, dinî ve manevî bir sebep ve faktör olmadan bu büyük şehirlerin meydana gelebileceğini düşünemiyorlar. Bu şehirlerde mutlaka, ya bir peygamber medfundur, ya dinî bir mucize gerçekleşmiştir veya dinî bir şahsiyetin türbesi bulunmaktadır. Kısacası her yerin dinî bir izahı vardır. Bu gösteriyor ki, sınıfsal toplumlar, kabile toplumları, Bizans gibi büyük imparatorluklar, Atina gibi şehir toplumları, Araplar gibi kabile toplumları, gelişmiş toplumlar ve geri kalmış toplumlar, kısacası her ne şekilde olursa olsun bütün kadim toplumlar, dinî bir temel üzerine kurulmuşlardır ve kadim insan, her dönemde dindar insan olmuştur. Bundan dolayı, bugün anladığımız gibi "küfr" kelimesi, doğaüstü bir kudrete, ahirete, gayba ve evrende bir veya birden çok tanrıya inanmamak anlamında değildir. Çünkü bütün insanlar, esaslara inanma konusunda müttefiktirler.

 

 

Bugün "küfr" kelimesine verdiğimiz ‘dinliliğin karşıtı olmak’ ve ‘dinsizlik’ anlamı, oldukça yeni bir anlamdır. İnsanın, tanrıya, aşkın kudrete ve öte dünyaya inanmaması olan bu anlam, son iki üç asırda Doğu'ya taşınmış olan Batı düşüncesinin bir ürünüdür. Oysa İslâm’da, kadim metinlerde, hiçbir tarih kitabında ve hiçbir dinde "küfr" kelimesi dinsizlik anlamında kullanılmamaktadır. Zira dinsizlik denilen durum hiçbir zaman var olmamıştır.

 

 

Küfür, kendi dışındaki dinleri, küfür hali olarak gören bir din olarak ortaya çıkmıştır. Öyleyse küfür, dinsizlik değil, dinli olmak demektir. Nitekim tarih boyunca Doğuda ya da Batıda, her nerede ve her ne şekilde olursa olsun bir peygamber zuhur ettiğinde veya dinî bir inkılâp gerçekleştiğinde şu durumlar söz konusu olmuştur:

 

 

1-Yeni din, mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmıştır.

 

2-Yeni dine ilk karşı çıkan ve ona karşı mücadele başlatan, mevcut din olmuştur.

 

 

Burada, son derece önemli bir konu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktayız. Bu konunun açıklığa kavuşturulması, aynı zamanda, günümüz aydınlarının din hakkındaki büyük bir yargısının bilimsel ve tarihî bir izahı olacaktır. Aydınların dine dair yargısı şudur: 'Din, uygarlığa, ilerlemeye, insana ve özgürlüğe karşıdır; ya da en azından bu konulara ilgisizdir'. Bu yargı, kin, düşmanlık ve suizandan kaynaklanan bir sövgü ve bir yanılsama değil; insan yaşamındaki tecrübe ve olgular üzerine bina edilmiş olan tarihsel ve toplumsal bir gerçektir.

 

 

Peki, neden bu yargı doğru değildir? Çünkü din mensubu olarak bizler ve diğer insanlar, tarih boyunca pek çok sayıda ve şekilde ortaya çıkan dinlerin, özde iki dinden ibaret olduğunu ve bunların, birbirleriyle mücadele ve çatışma halinde bulunduklarını bilmiyoruz. Bu iki din, sadece birbirinden ayrı olmakla kalmamış; dediğim gibi, aynı zamanda, aralarında fikrî ve dinî mücadeleler ve savaşlar olmuştur. Fakat bu mücadeleler ve çatışmalar, bizim düşündüğümüz sebeplerden dolayı olmamıştır. Zira biz, dinle ilgili genel bir yargı edinir ve bu yargıya göre dinimize bir yer belirleriz. Hâlbuki bu, yanlış bir yöntemdir.

 

 

Aynı şekilde, son iki üç asırdaki, özellikle 19. asır Avrupa’sındaki din karşıtları da benzer bir yanlışa düşerek iki dini birbirinden ayıramamışlardır. Hâlbuki bu iki din, birbirine benzemediği gibi, temelde birbirine zıt ve muhalif olup tarih boyunca birbiriyle savaşmış, halen savaşıyor ve gelecekte de savaşacaklardır.

 

 

Din hakkındaki bu genel yargı, esasında iki dinden sadece biri için geçerli olup doğru ve tarihî gerçeklere de uygun bir yargıdır. Fakat din mensupları olarak bizler bilmediğimiz gibi, dine karşı olanlar da diğer dini bilmiyorlar. İki dinden biri için söz konusu olan bu yargı, geçerli ve doğru bir yargıdır; yanlış olan, bu yargının genelleştirilip diğer dine de teşmil edilmesidir. İşte esas yanılgı, bu noktadadır.

 

 

Söylediğim gibi bu iki din, o kadar birbirinden farklıdır ki, biri için geçerli olan bir özellik, diğeri için kesinlikle geçerli değildir.

 

 

Hepimizin bildiği bu kavramları, önceden zihinlerimizde var olan anlamlara göre değil, benim kullandığım genel anlamlara göre anlamlandırıp değerlendirmenizi rica ediyorum. İlk olarak, bahsi geçen iki dinin birbirine karıştırılmasına neden olan küfr, şirk ve putperestlik kavramları üzerinde durmak istiyorum. Zira çokça kullandığımız bu kavramlarda bir kapalılık söz konusudur.

 

 

KÜFR

 

 

Küfr, bir şeyin üstünü örtmek demektir. Nitekim Arapça’da, çiftçinin, ektiği tohumun üstünü toprakla örtmesi işlemine küfr denir. Aynı şekilde, insanın kalbinde var olan bir dinî hakikatin üstünü çeşitli sebeplerle, cehalet, garaz ve çıkarcılıktan bir örtü kaplar ki, bu hale küfr denir. Buna göre küfr, dinin yok edilmesi ve dinsizlik demek değil, o dinî hakikatin yerine başka bir dinin ikame edilmesi demektir.

 

 

ŞİRK

 

 

Şirk, tanrısızlık demek değildir; zira müşriklerin bizden daha çok tanrıları vardır. Müşrik, bir tanrıya inanmayan ve ona ibadet etmeyen kişi değildir. Bildiğimiz gibi İsa, Musa ve İbrahim peygamberlerin karşısında tanrısızlar değil, müşrikler vardı. Peki, müşrikler kimlerdir? Müşrikler, tanrıya inanmayanlar değil, birden çok tanrıya inanan ve tapan kimselerdir. Öyleyse onları, dinî inançları ve duyarlılıkları olmayan kimseler olarak nitelendirmek mümkün değildir. Zira onların bir değil, pek çok tanrıları vardır ve onlar, tapındıkları bu tanrılarının, kendilerinin ve evrenin yazgısı üzerinde etkili olduklarına inanırlar. Zaten biz Allah’a hangi gözle bakıyorsak onlar da tanrılarına o gözle bakarlar. Öyleyse müşrik, duygu bakımından dindar bir bireydir; fakat bağlandığı din yanlış bir dindir. Yanlış bir dine mensup olmak, dinsiz olmaktan farklı bir durumdur. Demek oluyor ki şirk bir dindir; hatta insanlığın tanıdığı en eski din şekillerinden biridir.

 

 

PUTPERESTLİK

 

 

Putperestlik, şirkin anlamdaşı değil, onun çeşitlerinden biridir. Şirk, insanın, tarih boyunca gördüğü genel bir din iken putperestlik, tarihin bir döneminde ortaya çıkmış olan şirk şekillerinden biridir. Putperestlik, bir heykele ya da eşyaya kutsallık atfedilmesi demektir. Putperestler, kutsadıkları heykel ve eşyanın, tanrının kendisi, tanrının bir benzeri veya insanla tanrı arasındaki bir aracı olduğuna inanırlar. Onlara göre bu tanrılar, yaşam ve evren üzerinde bir biçimde etki sahibidirler. Bütün türleri ile putperestlik, şirk çeşitlerinden biridir.

 

 

Kur’an’da putperestler eleştirilirken ya da onlardan söz edilirken, daha genel bir ifade kullanılmaktadır. Neden? Tâ ki, şimdi zihinlerimizde var olan düşünce vücuda gelmesin; İslâm’ın, her tür putperestliğe bir şekilde karşı çıktığını düşünmeyelim; geçmiş bütün tevhidî hareketlerin devamı olan İslâm’ın, bütün çeşitleri ile şirke hücum ettiğini ve ona temelden karşı olduğunu anlayalım diye. Oysa biz, şirk dininin, “Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” (Saffât, 95) ayetinde geçtiği gibi insanların, kendi elleri ile yonttukları heykellere tapınmak anlamına gelen putperestlikten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Acaba biz insanlar, tarih boyunca sadece taşlardan ve ağaçlardan yaptığımız putlara mı tapındık? Hayır, şirk, görünen ve görünmeyen yüzlerce çeşidi ile insanlık tarihinde genel bir din olarak var olagelmiştir. Bu güne kadar insan toplulukları içinde görülmüş olan şirk çeşitlerinden biri de, Afrika ve Arabistan cahiliyesinde ortaya çıkan putperestliktir. “Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”[1] Ayeti ise, şirk dinindeki tapınma biçimini ifade eden genel bir ilke ve açıklamadır. Şirk dini, tarih boyunca tevhid dini ile birlikte, iki saf halinde adım adım ve omuz omuza var olagelmiştir. Şirk dini, Hz. İbrahim’in ve İslâm’ın zuhuru ile birlikte son bulmamış, bilakis yaşamaya devam etmiş ve hala da devam etmektedir.

 

 

ŞİRK DİNİNİN ÖZELLİKLERİ

 

 

[bu, dinler tarihinin bir konusudur; fakat ben, İslâm’daki ve kültürümüzdeki kavramları kullanarak konuyu ele almaya çalışacağım.]

 

 

Bu iki saftan birinde, Allah’a ibadet vardır. Allah kâinatı yaratan, tedbir eden, bilgi ve irade sahibi olandır. Bu sıfatlar, bütün İbrahimî dinlerde vardır. O, Hâliktır, bütün kâinatı yaratmıştır; Müdebbirdir, kâinatın yönetimi ve varlığının sürmesi Ona bağlıdır; İrade sahibidir, varlığa hükmetme biçiminde özgürdür, dilediği gibi tasarrufta bulunur; bütün kâinatı murakabe altında tutabilecek sınırsız bilgiye ve görme özelliğine sahiptir. Bununla birlikte Allah, varlığın ve kâinatın gayesi olduğu gibi, âlemin istikametini de belirler. Bu sonsuz kudrete ibadet etmek, bütün insanları, evrendeki tek kudrete ibadet etmeye davet etmek, varlıktaki yegâne gücün bu olduğuna inanmak ve hayat boyunca bu kudrete dayanmak demektir. Zaten bütün İbrahimî dinlerdeki en büyük esas budur ve İbrahim’in (a.s) kendisi de bu esasa yaptığı çağrı ile tanınmıştır.

 

 

TEVHİD

 

 

‘Tevhide davet’ olarak tarihe geçen bu çağrının şöyle evrensel bir yönü de vardır: İnsanlar, hayvanlar ve cansızlardan oluşan bütün varlığın, tek bir gücün eseri olduğuna; varlıkta tasarruf yetkisinin sadece bu güce ait bulunduğuna; onun dışında hiçbir etki sahibinin mevcut olmadığına ve her şeyin, herkesin, her rengin, her türün ve her özün tek yaratıcının yapımı olduğuna inanmak olan ‘ilahî birlik’in mantıkî sonucu, insanların birliğidir. Başka bir değişle, tevhidin anlamı şudur: Varlığın tümü, bir tek gücün elindeki bir imparatorluk gibidir. Bütün insanların türedikleri kaynak birdir, insanlar aynı irade ile hidayete erer, aynı hedefe yönelir ve aynı tanrıya sahiptirler. Bütün güçler, işaretler ve değerler, Onun karşısında yok olur. Tevhide inanan biri olarak kâinata baktığımda O’nu bir beden gibi, canlı bir bütün olarak görüyorum. Bu beden, aynı ruh, aynı kudret ve aynı tedbir tarafından yönetildiği için bir bütündür. İnsanlığa baktığımda da, insanların, aynı türden ve aynı değerde olduklarını görüyorum; zira onlar da aynı elden ve aynı tezgâhtan çıkmışlardır. Söz konusu iki dinden (şirk ve tevhid) biri olan tevhid dini, tek tanrıya ibadet etme ve bütün varlığın ve insanlığın tarih içindeki bütün yazgısının, tek kudretin eseri olduğuna inanma temeli üzerine oturmaktadır. Daha önce de söylediğim gibi, tanrının birliği, evrenin birliğini, evrenin birliği ise insanın birliğini gerektirmektedir.

 

 

Diğer yandan, tevhid inancı insana mahsus bir inançtır. Bir güce ibadet ve kutsal bir varlığa (Durkhe im’in ifadesi ile) ya da gayba (Kur’an’ın ifadesi ile) inan ma duygusu, insanda fıtrî olarak mevcuttur. Bu fıtrat, baş tan beri insanla birlikte var olagelmiştir. İnanma ve ibadet duygusunun, insan fıtratında bulunduğunun göstergesi, bu duygunun devamlı olması ve her zaman ve her yerde yaygın bir şekilde mevcut olmasıdır. Tarihe baktığımızda, tümüyle ibadetten uzak yaşayan hiçbir millet yoktur. Yine, yeryüzünü gözden geçirdiğimizde görürüz ki ibadet, her yerde vardır. İşte bu durum, ibadetin fıtrî bir olgu olduğunun delilidir.

 

 

İnsan fıtratındaki tapınma arzusu, Tevhid dini ve evrende hâkim olan kudretin tanınması vesilesiyle bütün beşeriyetin, halkların, sosyal sınıfların, ailelerin ve fertlerin birliğine dönüşür ve bunun neticesinde de hukuk birliğinin, değer ve onur birliğinin ortaya çıkmasına sebep olur.

 

 

Diğer tarafta ise söz konusu dinî duygu, şirk şeklinde tarih sahnesine çıkar. Şirk, her dönemde farklı bir şekilde ortaya çıkar ve tevhid dininin karşısına büyük, dirençli ve saldırgan bir güç ortaya çıkarır.

 

 

Burada, her Tevhid dininin karşısına çıkan bütün güçleri tek tek açıklama imkânı yoksa da, en azından büyük peygamberlerin yaşam hikâyelerine şöyle bir göz atabiliriz. Bu durumda da, şirk dinini inceleme imkânını elde etmiş oluruz. Mesela, Musa (a.s) bağlamında Tevrat’a, Tevrat’a dair kitaplara, Yahudi kültürüne, hatta Kur-an’a ve hadislere baktığımızda görürüz ki, Musa’ya (a.s) karşı ilk isyan bayrağı açan ve herkesten önce ona saldıran Sâmirî[2] ve Bel’am-i Bâ’ur[3] olmuştur.

 

 

SÂMİRÎ

 

 

Musa (a.s), yıllarca süren sıkıntı ve mücadelelerden sonra kavmine, bir olan Allah’ı tanıttı ve kavmini, hurafecilik, putperestlik ve buzağıya tapma gibi o dönemin şirk biçimlerinden temizledi. Ancak Sâmirî, insanları yeniden buzağıya tapar hale getirmek için, Musa’nın, (a.s) kavminden uzakta kısa bir süre geçirmesini fırsat bilerek bir buzağı heykeli yaptı. Hâlbuki insanların tapınmaları için buzağı heykeli yapan bu kişi, tanrıtanımaz ve dinsiz değildi; bilakis, dine inanan hatta insanları dine davet eden biriydi.

 

 

BEL’AM-İ BÂ’ÛR

 

 

Bel’am-i Bâ’ûr, materyalist bir filozof ya da bir natüralist miydi? Hayır, o dönemin en büyük din adamlarından biriydi ve insanlar dinî konularda ona danışırlardı. Ancak o, Musa’ya (a.s) karşı çıktı ve kendisine olan dinî bağlılıktan dolayı insanlar üzerinde daha etkili olup hak dine tarihteki en büyük zararlardan birini verdi.

 

 

FERİSÎLER[4]

 

 

Hz. İsa’ya bir bakın! Ölünceye- Hıristiyan inancına göre çarmıha gerilinceye- kadar çektiği acılar, gördüğü baskılar, duyduğu küfürler, kendisi ve annesi hakkında yapılan en bayağı iftira ve ithamların arkasında Ferisîler vardı. Hâlbuki o vakit, dini, müdafaa ve himaye etme iddiasında olanlar da onlardı ve onlar, materyalist, zındık ya da mulhid değillerdi. Zaten o dönemde materyalizm diye bir şey de yoktu. Onlar, Hz. İsa ve havarilerine karşı şirk dininin bayraktarlığını yapan kimselerdi.

 

 

İslâm peygamberine bir bakın! Uhud’da, Tâif’de, Hevâzin’de, Mekke’de, Bedir’de ona kılıç çekenlerden kaç kişi ateist ya da dinsiz idi? Bir kişi bile bulmak mümkün değildir. Hepsi de doğru ya da yanlış, bir şekilde inanıyorlardı; fakat Hz. Muhammed (s) ve ona inananları yok etmek de istiyorlardı. Neden böyle yapıyorlardı? Çünkü –onların iddiasına göre- Muhammed, Hz. İbrahim’in evine olan saygınlığı bitirecek, onların dini inançlarını ve kutsallarını yok edecek, kutsal Mekke şehrini yıkacak ve Allah katında kendilerine şefaat edecek ve aracılık yapacak olan putları kıracaktı. Onların bahaneleri buydu. Binaenaleyh, gerek Kureyş müşriklerinin bu tavırları olsun, gerek diğer Arap kabilelerinin Hz. Muhammed (s)’e karşı yaptıkları savaşlar olsun, ‘dine karşı din’ çerçevesinde ortaya çıkan vakalardır.

 

 

Bu anlayış, Peygamber (s)’den sonra da farklı biçimlerde devam etmiştir. Hz. Ali’ye ve İslâm’ın özünü yaşatmak ve devam ettirmek isteyen harekete karşı çıkanlar, kâfir, inançsız ya da dinsiz kimseler miydi? Yoksa Allah mı inkâr edilmişti? Ya da Emevîlerle Ali taraftarları arasında ve Abbasîlerle Ehl-i Beyt arasında yine, dine karşı yeni bir dinin karşı çıkışı mı söz konusuydu?

 

 

İbrahimî[5] ve tevhidi dinin özelliklerinden biri, Allah’a ibadettir. Hz. Âdem’den günümüze kadar insanlık tarihine, değerlerine ve hayatına yön veren ve insanı evrendeki ilahî kanuna teslim olmaya çağıran tek din ve tek inanç hareketleri, tağuta[6] ibadet etmeye karşı çıkmışlardır ve insanlık var olduğu sürece de karşı çıkmaya devam edeceklerdir. Tağuta tapanlar ise insanı, nihaî gayesi Allah olan ve İslâm adındaki[7] yaradılış yoluna davet eden bu dine karşı çıkmışlardır.

 

 

Bu din, insanlığı Allah’a teslim olmaya ve Onun dışındaki her şeye isyan etmeye çağırırken; şirk dini, evrendeki ilahî kanuna ve her şeyin özü, başı ve sonu olan Allah’a çağırmak anlamında olan İslâm’a isyan etmeye davet eder. Bununla da kalmaz, Allah dışındaki yüzlerce güce teslim olma ve kulluk yapma çağrısında bulunur.

 

 

Şirk, bir taraftan insanı Allah’a kulluk yapmaktan alıkoyarken, diğer taraftan da, pek çok puta[8] teslim olmaya, boyun eğmeye ve insanı köleliğe mecbur eder. Bunu yapan, kâinattaki yüce kudrete karşı gelen ve insanların, kendi elleriyle yontup[9] ürettikleri putlar olan tağuttur. Her şey put olabilir; Lât, Uzzâ,[10] araba, üstünlük taslama, sermaye, kan, soy… Her dönemde farklı bir tağut Allah’a karşı isyan etmiştir.

 

 

Tevhid dininin özelliklerinden biri, inkılabî olması; şirk dininin özelliklerinden biri de muhafazakâr ve saptırıcı olmasıdır.

 

 

İNKILABÎ DİN NE DEMEKTİR?

 

 

İnkılabî dine mensup olan ve bu dinin eğitimini alan bir kişi, hayatın maddî manevî ve sosyal alanlarının tümüne tenkidi bir gözle bakar ve batıl olarak gördüğü şeyi kaldırıp, yerine hakkı ikame etme sorumluluğunu taşır. İnkılabî olan tevhid dini, mevcudu, olduğu gibi benimsemez ama ona ilgisiz de kalmaz. Peygamberlerin tümüne bir bakın, saf ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan ilk çıkışlarında hepsinin yaptığı ilk iş, mevcut tuğyana ve kötülüğe karşı çıkmaları ve Allah’ın kanunlarının tecellisi olan kâinattaki kanunlara itaat etmeye çağrıda bulunmalarıdır.

 

 

Mesela Musa’ya bir bakın, O, üç sembole karşı çıkmıştır: Zamanın en zengini olan Karun, şirk dininin en büyük dinî lideri olan Bel’am-i Ba’ur ve en büyük siyasî otorite olan Firavun. Musa bu üç sembole mi karşı çıktı, yoksa statükoya mı? O zaman statüko neydi? O zamanki statüko, azınlıkta olan Sebtî ırkının, Kıptîlerin baskısı altındaki yaşamalarıydı. Musa’nın mücadelesi, Kıptî ırkının üstünlüğüne dayanan ırkçılığa ve bir ırkın, diğer ırkın esareti ve zilleti altında yaşamasına karşı çıkmaktı. Onun hedefi ve ideali, tutsak olan bir kavmi, doğru yola getirmek ve inanç temelinde kurulmuş, tağuta tapınılmayan ve tevhid dininin gerektirdiği toplumsal birliğe sahip olan bir toplum kurabilmek için o kavmi, vadedilmiş olan yere hicret ettirip yerleştirmekti.

 

 

MUHAFAZAKÂR DİN NE DEMEKTİR?

 

 

Şirk dini, tanrı, ölümden sonra dirilme ve gaybî güçler gibi metafizik bütün inanç ve din esaslarını olduğu gibi kabullenerek ya da onları tahrif edip saptırarak insanları, kendilerinin ve toplumlarının mevcut durumunun, olması gereken bir durumda olduğuna ve bu durumun, ilahî takdirin bir tecellisi olduğuna inandırmaya çalışır.

 

 

Mesela, bu günkü kaza-kader inancımız, Muaviye’nin oluşturduğu ve bize bıraktığı bir hediyedir. Tarih açıkça göstermektedir ki, kader ve cebr[11] inancı, Emevîlerin oluşturdukları bir inançtır. Bu inanç sayesinde Müslümanları, her türlü sorumluluktan, teşebbüs ruhundan ve eleştiriden alıkoymuşlardır. Zira cebr, var olan ve sunulan her şeyi kabul etmek demektir. Oysa Hz. Peygamber’in ashabına baktığımızda, onların, her an için toplumsal sorumluluk duygusuna sahip olduklarını görürüz.

 

 

EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER[12]

 

 

Geniş halk kesimlerinde ayağa düşmüş olan ve aydınlarca telaffuz bile edilmeyen ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’ kavramı, bugünkü Avrupa aydınlarına göre insan, sanat ve aydın sorumluluğu olarak ifade edilmektedir. Felsefe, sanat ve edebiyatta ele alınmış olan bu sorumluluk, ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’ ile ifade edilen sorumluluğun ta kendisidir. Ancak bugün ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’i öyle bir şekilde uygulamaya çalışıyoruz ki, bu uygulamanın bizzat kendisi münkerdir.

 

 

ŞİRK DİNİNİN TARİHTEKİ SEYİR BİÇİMİ

 

 

Şirk dini tarihte iki şekilde devam etmiştir. Daha önce değindiğim gibi şirk dininin amacı, statükoyu savunmak ve muhafaza etmektir. Tarih boyunca insanların asil olan–olmayan, efendi–köle, sömüren–sömürülen, yöneten–yönetilen ve özgür–tutsak şeklinde iki kısma ayrıldığını görüyoruz. Bunların bir kısmı, yiyecek, içecek, altın ve soy sop sahibi iken, diğerleri herhangi bir şeye sahip değildir. Daima bir millet diğer milletlere egemen olmuş, bir sınıf diğer sınıfa tercih edilmiş ve bir aile diğer ailelere üstün tutulmuştur. Bu durum, statükonun muhafaza edilmesi ve savunulması sonucunu doğurmuştur. Bunun için de her bölgeye ait bir tanrı olmalıdır ki, her ırk ve her hanedan varlığını sürdürebilsin, anlayışı ortaya çıkmıştır.

 

 

Bazı kimseler, kendilerine hukukî, iktisadî ve sosyal imtiyazlar tanırken, kendileri dışındakileri de mahrum bırakırlar. Ancak bu imtiyazları muhafaza etmek zordur; gün gelir zorbalar, söz konusu imtiyazları ve kaynakları zorbalıkla ellerinde tutamaz olurlar. Bu durumda şirk dini devreye girer ve statükoyu muhafaza görevini üstlenir. Şirk dininin buradaki görevi, insanları, kendilerine sunulan ve dayatılan her şeyin, Allah’ın iradesinin tecellisi olduğuna ikna etmek ve ona teslim olmalarını sağlamaktır. Bunun sonucunda da insanlar, sadece kendilerinin değil, tanrılarının ve putlarının da, kendilerinden üstün olan insanların tanrılarından ve putlarından daha aşağı bir seviyede olduğuna inanmaya başlarlar.

 

 

ŞİRK DİNİNİN KURUCU VE KORUCULARI

 

 

Şirk dini, sınıf ve ırk ayırımcılığı üzerine bina edilmiş olan bu yapıyı güçlendirme görevini üstlenir ve onu sürekli hale getirir. Bundan dolayıdır ki şirk dininin kurucu ve koroyucuları, toplumda her zaman üst tabakanın sırasında ve seviyesinde yer almışlardır; hatta kimi zaman üst tabakadan daha etkin, üstün ve zengin olmuşlardır.

 

 

Sasanîlerdeki ateşperest din adamlarına ve Zerdüştî rahiplere, Avrupa’daki keşişlere, İsrail oğullarındaki hahamlara ve Bel’am-i Ba’ur gibi tiplere, Afrika ve Avustralya’daki putperest kabilelerde bulunan büyücü, kâhin ve falcılar gibi mevcut dinin sahipleri olarak ortaya çıkan kimselere bir bakın, hepsi de ya toplumdaki egemen zümre ile el ele ve omuz omuza hareket etmişler veya onların da üstünde bir yere sahip olmuşlardır. Avrupa’da, toprağın % 75’inden fazlasının keşişlerin elinde olduğu dönemler olmuştur. Sasanîler döneminde ise, Zerdüştî din adamları ve mabetlerinin tasarrufu altındaki toprak, çiftçilerin elindeki topraktan daha çoktu.

 

 

İnandığımız ve izlerini takip ettiğimiz peygamberler, düşündüğümüzün ve tahayyül ettiğimizin aksine, tarih boyunca eski toplumlara ekonomik, ahlakî ve fikrî bakımlardan zalimce ve insanlık dışı bir hayat yaşatan ve tevhid dinine karşı tağuta ve puta tapınmayı savunan şirk dininin karşısında yer almışlardır.

 

 

ŞİRK DİNİNİN TEMELİ

 

 

Şirk dininin temeli, bir grup insanı zenginleştiren, diğerlerini ise fakir bırakan ekonomik anlayıştır. Bu ekonomik sistem, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için dine ihtiyaç duymaktadır. Zira din kadar insanları kendiliklerinden boyun eğmeye sevk eden güçlü hiçbir etken yoktur. Bu görevi daima, şirk dini, statükoyu muhafaza ederek yerine getirmiştir. Şirk dini bu görevi iki şekilde yapmıştır:

 

 

1-İnsanlara, egemen güç ve aileler sayısınca tanrı inancını aşılayarak…

 

2-Kendine mensup olan egemen sınıfa, alt tabakadaki insanlara karşı imtiyazlar sağlamak ve bu imtiyazları tarih boyunca muhafaza etmek suretiyle…

 

 

UYUŞTURUCU DİN

 

 

Din karşıtlarının da söylediği gibi, şirk dininin ana unsurları, cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmaktır. Din karşıtlarının bu değerlendirmesi, hak din için değil, şirk dini için doğrudur. Doğru olan bir şey daha vardır ki, o da şirk dininin, zillet, sıkıntı, çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri, ataları ve çocukları için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevini görmesidir.

 

 

MÜRCİE[13] VE SORUMSUZLUK

 

 

Mesela Mürcie mezhebine bakın; bu mezhep, İslâm toplumundaki günahkâr ve suçluların, bu durumlarından sorumlu olmadıklarını iddia etmektedir. Mürcie’nin görüşü şudur: “Allah © mahşerde, Ali ve Muaviye’nin hesabını görmek için terazi kurar.” Bu şu demektir: Allah ©, hesaplarını göreceğine göre, Ali ve Muaviye hakkında bir şey söylemek sana düşmez; sen, neyin doğru neyin yanlış olduğuyla ilgilenmeden hayatını yaşamaya bak!

 

 

ŞİRK DİNİNİN HAREKET BİÇİMİ

 

 

Şirk dini tarih boyunca iki şekilde hareket etmiştir:

 

 

1-Dinler tarihinde görüldüğü gibi şirk dininin, kendine mahsus bir hareket çizgisi vardır. Bu hareket, Totem,[14] tabu,[15] mana,[16] grup tanrısı, çok tanrıcılık ve ruhlara tapınma şeklinde bir seyir çizmiştir. Dinler tarihindeki bu şirk dinleri, aslında şirk dininin farklı tezahür biçimleridir.

 

 

2-Şirk dininin en tehlikeli, en sinsi olan ve insana ve hakikate en çok zarar veren şekli gizli şirktir. Bu, tevhid perdesi altında gizlenen şirk biçimidir. Tevhid peygamberleri şirke karşı çıktığı sürece şirk dini de onlara karşı çıkmıştır. Ne zaman ki peygamberler, muzaffer olmuşlar ve şirk dinine diz çöktürmüşlerse, şirk dini, tevhid dininin takipçileri arasında gizli bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Mesela Musa’ya (a.s) ve onun davasına karşı çıkan Bel’am-i Ba’ur, Musevî din adamları olan hahamlar ve İsa’yı (a.s) öldürmeye teşebbüs eden Ferisiler kılığında ortaya çıkıp iş yapmıştır.

 

 

İsa’yı (a.s) öldürmek isteyen, ona karşı çıkan ve putperest Rum Kayseri ile el ele, omuz omuza, tevhide karşı mücadele eden güruhun içinde, Musa’ya (a.s) inananların takipçisi olan kimseler de vardı. Bel’am-i Ba’ur ve Sâmirî, Musa’nın (a.s) getirdiği dinin kisvesi altında sahneye çıkmışlardır. Orta çağdaki Hıristiyan keşişlerin, sevgi, dostluk, vefa ve sabır dini olan Hıristiyanlık ve barış ve affın timsali olan İsa (a.s) adına işledikleri cinayetleri, Moğollar rüyalarında bile işlememişlerdir. Peki, bunlar İsa’nın (a.s) izleyicileri ve havarîleri miydiler, yoksa şirk dininin mensupları mıydılar? Aynı Ferisiler, bu sefer keşişler kılığında sahnedeydiler, Musa’nın dinini şirk ile öldürmek istediler ve bunu başardılar da.

 

 

Hal böyle olunca 19. yüzyılda din hakkında söylenen şu sözün doğruluğunda hiçbir şüphe yoktur: “Din, insanların, ölümden sonraki hayat ümidiyle bu dünyadaki fakirlik ve mahrumiyete karşı tahammül edebilmeleri ve yaşadıkları her sıkıntının ve kendilerine sunulan her durumun tanrının iradesi ile olduğuna, dolayısıyla da bu durumu değiştirmelerinin mümkün olmadığına inanmaları için bir afyondur.” Yine 18 ve 19. yüzyıldaki bilginlerin söylediği şu sözler de doğrudur:

 

 

“Din, insanların, bilimsel gerçekler konusundaki cehaletlerinden doğmuştur.”

 

 

“Din, insanların mevhum korkularının ürünüdür.”

 

 

“Din, feodal yapıdaki ayrımcılık, sermayedarlık ve fakirlik sonucu ortaya çıkmıştır.”

 

 

Peki, bu hangi dindir? Bu din, gizli kalmayan hemen tümüyle tarihe geçmiş olan şirk dinidir. Bu din, kimi zaman tevhid, Musevilik, İsevîlik adlarını kullandığı gibi hilafet, Abbasîlik ve Ehl-i beyt[17] adlarını da kullanmıştır. Aslında bunlar, tevhid, cihad ve Kur’an kisvesi altındaki şirk dinleridir. Üstüne üstlük bu dinlerin mensupları, Kur’an’ı mızraklarının ucuna takmak suretiyle bu konuda önde görünmekten de geri durmamışlardır.

 

 

Kur’an’ı mızrağının ucuna takıp sokağa çıkanlar, Lât ve Uzzâ için Hz. Peygambere karşı çıkan Kureyşliler değildi. Zira onlar, durumlarını o dönemde açıkça ortaya koyamıyorlardı. Bunun için mızraklarının ucuna Kur’an’ı takarak dâhilde Ali, dolayısıyla da Allah ve Muhammed (s) ile savaşıyorlardı. Halife, cihada ve hacca gidip Peygamber (s) ve onun ailesi adına Kur’an esasına dayalı İslâm devletini yönetirken aslında şirk dinini yönetiyordu.

 

 

Şirk dini, orta çağda Musa (a.s) ve İsa (a.s) adına hüküm sürmüştür. Musa (a.s) ve İsa (a.s), tevhid dininin kurucuları oldukları halde şirk dini onların adını kullanarak varlığını sürdürmüştür.

 

 

Evet, yukarıdaki alıntılarda sözü edilen din, saptıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlandıran ve insanların durumlarına karşı lakayt davranan şirk dinidir. Bu din, tarih boyunca da insanlara musallat olmaktan geri durmamıştır. Demek ki, “Din, korkudan doğmuştur; insanları uyuşturur ve sınırlandırır; feodalitenin ürünüdür.” diyenler doğru söylemişlerdir. Bu tespitleri yapanlar, tarihi esas almaktadırlar; oysa bunlar, din konusunda da tarih konusunda da uzman kimseler değiller. Dolayısıyla tarihe bakan herkes gibi onlar da, tevhid-şirk ayrımı yapmadan din hakkında genel değerlendirmelerde bulunmuşlardır.

 

 

Gerçekten de İbrahimî dinlerdeki ve şirk dinlerindeki tanrı isim ve sıfatlarını karşılaştırdım ve şirk dininin, korku ve cehaletten doğduğunu gördüm. Bundan dolayıdır ki müşrikler, insanların, uyanmasından, okur-yazar ve bilgi sahibi olmalarından korkarlar. İsterler ki, belli konulardaki bilgiler her zamanki gibi sabit kalsın, o konularda ilerleme kaydedilmesin ve bu bilgiler de kendi tekellerinde olsun. Zira bilginin artması, insanların uyanması, tenkidi bakış açısı, ideal sahibi olma ve adalet talebi, şirk dinini sarsar ve yok eder. Bunun içindir ki, şirk dini feodalizm öncesinde, sırasında, sonrasında, Doğu'da ve Batı'da daima mevcut durumu muhafaza yoluna gitmiştir.

 

 

Şirk dinlerindeki tanrıların bütün isim ve sıfatları, korku, vahşet ve zorbalık gibi istibdadın farklı boyutlarını içeren isim ve sıfatlardır. Oysa üç bin yıl önceki dinler dâhil, İbrahimî dinlerin isimlerinin manaları şu iki mana ile bir şekilde bağlantılıdır:

 

 

1-Aşk, güzellik, celal ve cemalin yegâne sahibine kulluk

 

2-Koruma, dayanak noktası, baba şefkati, lider ve sığınak

 

 

Öyleyse tarih boyunca dünyada hüküm süren şirk dininin, cehaletten ve insanların doğa olaylarından kaynaklanan korkularından doğduğu düşüncesi doğrudur. Hâlbuki İbrahimî dinler aşktan, insanın, tek hedefe ve kâinattaki tek rabbe kendisini adamasından, varlıktaki tek kıbleye yönelmesinden, ruhî, fikrî ve sosyal her tür ihtiyacına cevap veren mutlak cemal, kemal ve celal sahibine olan bağlılığından doğmuştur.

 

 

İbrahimî dinlerin peygamberleri, maddî, manevî ve sosyal bütün egemen güçlere ve -F. Bacon’un ifadesiyle- zihnî, beşerî, ekonomik ve maddî her tür puta karşı çıkmışlardır. Kendilerini ve mensuplarını, statükoyu değiştirmek ve Kur’an’da peygamberlerin gönderiliş amacı olarak gösterilen adaleti sağlama ve sürdürme konusunda sorumlu görmüşlerdir.

 

 

Bütün bunlardan hareketle varmak istediğimiz nokta şudur: Tarih boyunca din, dinsizliğe karşı değil, dine karşı olmuş ve dinsizlikle değil, din ile savaşmıştır.

 

 

Bilgi, basiret, aşk ve insanlığın fıtrî adanmışlığı üzerine kurulmuş olan tevhid dini, cehalet ve korkudan doğmuş olan şirk dininin karşısında yer almıştır. İnkılabî bir din olan tevhid dini daima, sahih inançları tahrif etmek ya da sahte inançlar ve tanrılar üretmek suretiyle statükoyu koruyan tağutperestliğe karşı çıkmıştır.

 

 

Tevhid peygamberi, insanları, Allah’ın iradesinin tecellisi olan varlıktaki kanunlara ve evrensel gidişata uymaya çağırır. Tevhid dininin gereği, Allah dışındaki her güce ‘hayır’ demektir. Allah’a kulluğun karşısında, tağutperestlik vardır. Tağut ise insanı, evrene ve insan hayatına egemen olan hak nizama karşı çıkmaya ve toplumdaki farklı güç odaklarının tezahürleri olan çeşit çeşit putlara köleliğe ve onlar karşısında zelil olmaya davet eder.

 

 

ALLAH VE İNSAN

 

 

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmemiş olan bölümlerinde ve Kur’an’ın istisnasız hemen her yerinde insan ile Allah kelimeleri aynı çizgide zikredilmektedir. Yani ilmî ve yaradılışa dair ayetlerde değil, sosyal, siyasî ve ekonomik meseleleri açıklayan bütün ayetlerdeki en-nâs kelimesini kaldırıp yerine Allah kelimesini koymak, Allah kelimesinin yerine ise en-nâs kelimesini koymak, cümlede hiçbir değişikliğe neden olmaz.[18] Mesela “Kim Allah’a güzel bir borç verirse…”[19] Ayetinin manası, Allah’ın ihtiyacı olduğu için Ona borç vermek demek değildir; onun manası, “insana borç vermek” demektir. Sosyal konularla ilgili ya da sosyal bir yönü olan bütün ayet ve hadislerde Allah ile insan aynı safta yer almaktadırlar.

 

 

TAĞUTA TAPANLAR

 

 

Hak din safının karşısında kimler vardır? Tağuta tapanlar; peki tağuta tapanlar kimlerdir? Tağuta tapanlar, Kur’an’da mele’ ve mütref[20] olarak geçen toplumdaki aç gözlü oburlar ve her yetkiye sahip olup hiçbir sorumluluğu olmayan kimselerdir.

 

 

Mele’ ve mütref dini, ya kendi adıyla açık bir şekilde ya da ‘Allah ve insan dini’ olan hak dinin perdesi altında kendisini gizleyerek tarih boyunca egemen olmuştur. Oysa tevhid dininin hükümranlığı tarihte gerçekleşmemiştir. Bana göre Şianın gurur duyulacak özelliklerinden biri, orta çağda İslâm yönetimi adına dünyaya sunulan hiçbir şeyi kabul etmemesi, sömürgeci emperyalistlere karşı mücadeleden geri durmaması ve söz konusu yönetimleri Allah Resulü'nün hilafeti olarak değil Kayser ile Kisra yönetimleri olarak kabul etmesidir.

 

 

Zaten İbrahimî ve tevhidi din, daima, tağuta tapınmaya, mele’ ve mütref dinine karşı çıkmış, insanları da bu cepheye karşı çıkmaya davet etmiştir. Tevhid dini şunu söylemiştir: Allah, siz insanların safındadır; Onun muhatabı insandır ve amacı, adaleti sürekli bir hale getirmektir. Tevhid dini, insanı, kâmil hale getiren bilgi, sevgi, yüce kudrete kulluk ve bilinç dinidir. Ne yazık ki, tarihe ve mevcut duruma karşı eleştiri ile ortaya çıkan tevhid dini, tarihte hiçbir zaman tam olarak hayata geçememiştir. Tağuta yani mele’ ve mütrefe tapınmayı öneren muhafazakâr ve uyuşturucu şirk dini ise her zaman var ve egemen olmuştur.

 

 

Bana, “Bir aydın olarak sen, nasıl dine bu kadar sarılıyorsun?” diyen aydınlara da şunu söylemek istiyorum: “Ben bir dinden söz ediyorsam, bilin ki, geçmişte topluma hükmetmiş olan herhangi bir dinden değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedefleyen dinden söz ediyorum. Peygamberleri, her tür şirki ortadan kaldırmak için çalışmış olan dini kastediyorum. Ancak sözünü ettiğim din, hiçbir zaman sosyal hayat bakımından tam olarak toplumda hayat bulamamıştır. Benim dile getirmek istediğim bu konudaki şu sorumluluğumuzdur: Tevhid peygamberlerinin yaptığı gibi, muhafazakâr ve uyuşturucu şirk dinini kaldırıp yerine tevhid dinini ikame etmek için çaba göstermek, bizim ve gelecekteki insanların insanî sorumluluğudur.”

 

 

Öyleyse benim dine sarılmam, geçmişe dönmek değil, tarihteki bu mücadeleyi devam ettirmek demektir.

 

Ali Şeriati

Yazının birinci bölümü.

BD
28.06.2007 11:46
#21

DİNE KARŞI DİN

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

 

Birinci bölümde, “dine karşı din” ifadesinden neyi kastettiğimi söyledim. Orada söylediğim, aslında karmaşık felsefî bir konu değil, basit bir konudur. Fakat pek çok basit konu vardır ki, onları ihmal ettiğimizde sonuçları çok ağır olmaktadır. İşte benim de yeni fark ettiğim gerçek şudur: Kafalarımızdaki anlayışın aksine, tarih boyunca din, küfürle yani dinsizlikle savaşmamıştır. Çünkü tarih, sosyoloji, din sosyolojisi ve antropoloji bilimlerinin de gösterdiği gibi tarihte tanrısız hiçbir toplum yoktur ve insanların toplumsal yaşamları din merkezli olmuştur.

 

 

Yine şunu söyledim: Geçmişteki bütün toplumlar, hangi ırktan ve hangi dönemde olursa olsun, dinî toplumlardır. Yani tarihteki her toplumun düşünce ve kültürünün temelinde din vardır. Kültürleri ve medeniyetleri inceleyen ya da üniversitede okutan bir tarihçi, görür ve bilir ki, aslında tek toplum ve tek millet vardır; değişen, sadece din ve kültür anlayışlarıdır. Kim Vedalar[21] ve Buda dinlerini dikkate almadan Hint kültüründen söz edebilir? Kim antik Çin’i değerlendirirken, Çin kültürünün özü ve temeli olarak değil de sadece bu kültürün büyük şahsiyetlerinden birileri olarak Laf Tse[22] ve Konfüçyüs’ten söz edebilir?

 

 

Bu gerçeklerden anlıyoruz ki, tarih[23] boyunca bütün toplumlar, dine bağlı olarak yaşamışlardır. Toplumlar, sadece bir dine inanmakla kalmamış, yaşamlarında da dini esas almışlardır. Din, sadece onların manevî, ahlâkî ve düşünsel hayatlarını değil, maddî ve ekonomik hayatlarını, hatta şehirlerinin mimarî yapılarını bile yüzde yüz etkilemiştir. Daha önce de söylediğim gibi antik şehirlerin çoğu, sembolik şehirler olup bir mabet etrafında kurulmuştur. Zamanla bu mabet, o şehir için bir sembol haline gelmiştir. Bu gün Eyfel kulesi Paris’in sembolü olduğu gibi, geçmişte de mabetler şehirler için bir semboldü.

 

 

İlk insan Hz. Âdem’den son peygambere kadar İbrahimî dinlerin/İslam dininin bütün peygamberleri, hangi cepheye, hangi düşünceye ve hangi sosyal yapıya karşı çıkmışlardır ve hangi cephe onlara karşı durup direnmiştir? Bu cephenin, küfür cephesi olduğunu biliyoruz; fakat küfür, dinsizlik değildir. Zaten peygamberler de insanları salt anlamıyla dine davet etmek ya da onlarda dinî duyarlılık oluşturmak için gelmemişlerdir. Peygamberler, fertler ve toplumlar, illaki bir dine inansınlar diye de çalışmamışlardır. Yine peygamberler, toplumda ibadeti yaygınlaştırmak için de gelmemişlerdir; çünkü ibadet, dinî duygu, gayba ve bir tanrıya, ya da tanrılara inanma kişilerde ve toplumlarda daima var olagelmiştir.

 

 

Tarihte, peygamberlere, daha çok da İslâm kelamcıları ve filozoflarına karşı çıkan zındıklar ve dehrîlere[24] gelince, bunlar, başka bir dinî anlayışa sahiptiler ve farklı bir metafizik inanışları vardı. Ayrıca dehrîlik olgusu, geç dönemde ortaya çıkmış olan bir olgudur. Felsefe ve akılcı düşüncenin gelişmesi ile birlikte nadir de olsa bazı kimseler, din ve maneviyat konularında bazı şüpheler ortaya attılar. İşte dehrîler, bu çerçevede ortaya çıkan kimselerdir. Demek ki dinsizlik, tarihte kelime anlamıyla hiçbir zaman var olmamış, herhangi bir toplum oluşturmamış ve herhangi bir döneme damgasını vurmamıştır.

 

 

Daha öncede söylediğim gibi insanlık tarihinde sosyal yapısı, tarihi, ekonomisi, kültürü ve medeniyeti bir birinden farklı pek çok toplum yaşamıştır ve bunların tümü de dinî toplumlardır. Bunun içindir ki peygamberlerimiz, insanlık tarihinin başlangıcından beri, toplumlarının ihtiyaçları ve sorunlarına göre dinî hareketlerini şekillendirip toplumun mevcut dinine ve onun koruyucularına karşı harekete geçmişlerdir. Buna mukabil, her zaman bir güç, peygamberlere karşı çıkmış ve bizim inandığımız dinî hareketi engellemek, onu yok etmek ya da tahrif etmek için bütün gücünü ve imkânını kullanmıştır. Bunu, dinsizlik değil küfür yapmıştır.

 

 

Öyleyse bizim inandığımız manada din, insanlık tarihi boyunca, başka bir dine karşı çıkmış ve peygamberlerin mücadelesi, dinsizliğe karşı değil, küfre karşı olmuştur. Zira toplumlarda dinsizlik vücut bulmamıştır. Dolayısıyla da mücadele, toplumun ve zamanın dinine karşı yapılmıştır.

 

 

KÜFÜR DİNİ VE İSLÂM DİNİ

 

 

Allah ©, Peygamber’e (s) şöyle diyor: “De ki: Ey kâfirler,[25].”[26] Bu ayetin geçtiği Kâfirûn suresindeki tekrara ve Peygamber’e (s) söylemesi emredilen “Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” ayetindeki inceliğe dikkat edin. “Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” ayeti “Ey Muhammed, sana karşı gelenlere söyle: Ben, siz kâfirlerin ibadet ettiği şeye ibadet etmem!” demektir. Kullanmak istediğim her kelime, bu surede mevcuttur. Bu ayette, ibadet meselesinin karşısında ibadetsizlik değil, ibadet yer almaktadır. Yani Peygamber’in (s) karşısında yer alan kimseler ibadete inanmayan tanrıtanımaz kimseler değildi; bilakis ondan daha çok tanrıya sahiptiler. Görüldüğü gibi tartışmaya konu olan asıl mesele, din meselesi değil tanrı meselesidir. Daha sonra gelen “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz”[27] ayeti, anlam bakımından bir önceki ayetin aynısıdır. Bu tür tekrarlarla Kur’an, önemli meseleleri farklı boyutlarıyla tam olarak zihinlere yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Bundan dolayıdır ki “Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” ayetinden hemen sonra “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.” ayeti nazil olmuştur. Nihayetinde sure, şöyle bir açıklama ile bitmektedir: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”[28] Yani din, din ile savaşır.

 

 

TARİHE KÜFÜR DİNİ EGEMENDİR

 

 

Peki, birinci bölümde sözünü ettiğimiz savaşta hangi taraf galip oldu? Tevhid / (benim dinim banadır) dini mi, yoksa kâfirlerin dini mi? Tarih boyunca kâfirlerin dini galip olmuştur. Toplumlara baktığımızda, hak olduğuna inandığımız peygamberler, tarihin hiçbir döneminde dinlerini, istendiği gibi tam olarak topluma hâkim kılamamışlardır.

 

 

Peygamberler, daima kendi dönemlerindeki mevcut dinlere karşı bir devrim şeklinde dinlerini ortaya koymuşlardır. Ancak ellerinde güç olan kâfirler, her seferinde statükoyu muhafaza eden dinlerini toplumda daha kuvvetli bir şekilde hâkim kılmışlardır. Çünkü ekonomik, sosyal ve siyasî güç daima onların elinde olmuştur. Tarihin başlangıcından şimdiye kadar hak din, toplumda tam olarak yaşama imkânını bulamamıştır. Bundan ötürü de toplumlar, tarih boyunca küfür dininin tasallutu altında yaşamak zorunda kalmışlardır.

 

 

Peki, bu din, hangi dindir ve bu dinin mensupları kimlerdir? Dinin mahiyetini aydınlığa kavuşturmak ve daha basit ve anlaşılır bir açıklama yapmak için dinî metinlerden farklı isimler ve sıfatlar da çıkarılabilir, fakat Peygamber (s), bu dinler için “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” ifadesini kullanmıştır. Muhatap bakımından ‘insan dini’, öz, eksen ve davet yönü bakımından ‘Allah'ın dini’ olarak nitelendirilebilecek dini, Peygamber (s), “Benim dinim banadır!” şeklinde ifade etmiştir. Tarih boyunca mevcut dine karşı bir itiraz ve devrim şeklinde ortaya çıkan ve peygamberler tarafından tebliğ edilen hak dinin muhatabı insan, ulaşmak istediği hedef ise Allah’tır.

 

 

MAL HALKINDIR

 

 

Kur’an’a baktığımızda ilk kelimenin, Allah, son kelimenin ise en-nâs (insanlar) kelimesi olduğunu görüyoruz. Kur’an’ın her yerinde muhatap insandır. Birinci bölümde ‘Allah ve insan dini’ olarak ifade ettiğim hak din, felsefî açıdan -panteizm dışında- Allah’ın zatını, Onun dışındaki varlıklardan ayırmaktadır; ancak sosyal bakımdan ikisini aynı safta görmektedir. İnsanın sosyal ve ekonomik hayatı ile ilgili bütün ayetlerde Allah kelimesinin yerine en-nâs (insanlar) kelimesi, en-nâs (insanlar) kelimesi yerine de Allah kelimesi kullanılabilir. Mesela “Mal, Allah’ındır.”[29] İfadesi, putperestlerin iddia ettiği gibi, Allah’ın da ihtiyaçları vardır; onun için mabede ve onun sahibine adaklar ve kurbanlar vermek gerekir, şeklinde anlaşılmamalı. “Mal, Allah’ındır.” ifadesi, “Mal, insanlarındır.” demektir. Bu, günümüz dünyasının etkisinde kalarak benim yaptığım bir yorum değildir; Ebû Zer el-Gıfarî’nin, Muaviye’nin yakasından tutup ona söylediği şu sözün aynısıdır: “Sen, ‘Mal, Allah’ındır.’ şeklindeki sözünle insanların malını yemeyi amaçlıyorsun ve şunu demek istiyorsun: Mal, insanların değil Allah’ın malıdır, ben ise Allah’ın yeryüzündeki temsilcisiyim. Dolayısıyla da insanların (kamu) malını dilediğim gibi kullanırım, istediğim kimselere veririm ve istemediğim kimselere de vermem!”

 

 

Bu sözü ile Ebû Zer, Muaviye’ye “Mal, Allah’ındır.” ifadesinin, “Mal, insanlarındır.” anlamında olduğunu dolayısıyla da malın ve servetin, imtiyazlı sınıfa değil halka ait olduğunu öğretmiş oluyordu. Allah’ın malı, halkın malıdır; çünkü sosyal ve ekonomik konularda Allah ile halk / nâs aynı saftadırlar. Bundan dolayıdır ki, “İnsanlar, Allah’ın ailesidir (ıyâl).”[30] denmiştir.

 

 

ALLAH’IN AİLESİ

 

 

Allah’ın ailesinin yani insanların karşısında mele’ ve mütref zümresi vardır. Bu zümre, tarih boyunca insanlar üzerinde tahakküm sahibi olmuş ve insanların varını yoğunu ellerinden almıştır. Böylece insanlar kendi sosyal ve ekonomik kaderlerini tayin etme hakkından mahrum kalmışlardır.

 

Mele ve mütref sınıfının dini vardır. Onlar, hiçbir zaman materyalist, egzistansiyalist ve ateist olmamışlardır ve değillerdir. Firavun dâhil hepsinin de bir ya da birden fazla tanrısı vardır. Zaten onların nasıl bir dine sahip oldukları da aşikâr bir durumdur. Peygamberler, onlara karşı çıkmış ve onların dini olan şirk dinini ve Allah’a isyanı tazammun eden tağutperestliği yok etmek için çalışmışladır.

 

 

SINIFSAL VE IRKÎ İHTİLAFLAR

 

 

Birinci bölümde dediğim gibi şirk, sadece felsefî bir yorum değil, aynı zamanda statükonun muhafazası ve savunuculuğudur. Peki tarihte statüko neydi? Tarihte statüko, sosyal şirkti. Sosyal şirk ise putperest toplumlardaki çok sınıflılık ve çok ırklılık demektir. Böyle bir toplumda her ırkın ve her kabilenin bir putu vardır ve herkes kendine mahsus puta ibadet eder. Toplumu oluşturan ırklar, sınıflar ve grupların kendilerine mahsus hukukî statüleri ve hakları vardır; bundan dolayı da toplumun soylu kesimidirler. Oysa tevhid dini yani ‘Allah ve insan’ dini, peygamberler aracılığıyla, Allah dışında hiç bir mabud, yaratıcı ve rabbin var olamayacağını bildirmiştir.

 

 

YARATICILIK VE RUBUBİYET[31]

 

 

Bütün şirk dinleri, yaratıcılık özelliğinin Allah’a ait olduğunu kabul eder fakat rab olma özelliğine gelince bu noktada çok sayıda put devreye girer. Nemrut ve Firavun gibi kimseler bile yaratıcılık iddiasında değil, rab olma iddiasında bulunmuşlardır. Firavun demiştir ki: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” Yani ben sizin en büyük sahibinizim, sizin yaratıcınız değilim. Yunan mitolojisi dâhil bütün şirk dinlerinde Allah, yaratıcı olarak yer almaktadır. Yunan mitolojisine göre Allah evreni yaratıp kenara çekildikten sonra devreye diğer tanrılar girmişlerdir. Şirk düşüncesinin amacı, insanları ırklara ve milli toplumlara bölmek, daha sonra da birbirlerine karşı sınıflar ve gruplar oluşturarak yöneten (yönetilen ve fakir) yoksul kesimlerini oluşturmaktır.

 

 

İDEAL TOPLUM MODELİ: MEDİNE

 

 

Tarih boyunca ‘Allah ve insan’ dini[32], toplumu mevcut yapı üzerinde yapılandıran bir din olarak değil, mevcut yapıya karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihi boyunca ‘Allah ve insan’ dinine göre kurulmuş olan tek toplum, Medine toplumudur. O da bir dönem olarak değil sadece bir model olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir.

 

 

Medine toplumunun ömrü ve tarihi, insanlığın bilebildiğimiz elli bin yıllık tarihi içinde sadece on yıldır. Bunun dışında sürekli olarak, saf ve doğru din olan tevhid dininin perdesi altında şirk dini Medine’de hüküm sürmüştür. Ekonomik sistem, toplumsal düzen, eğitim sistemi, fertler, gruplar, sınıflar, ırklar ve azınlık-çoğunluk arasındaki ilişkiler, sadece on yıl ‘Allah ve insan’ dinine göre yaşanmıştır. Bu da tam olarak gerçekleşmemiş, ancak yapının ana iskeleti ve çatısı kurulabilmiştir. Zira böyle tarih üstü bir yapıyı, on yılda kurmak mümkün değildir. Bu on yıl içinde insanlar, cahiliye döneminden kalma alışkanlıklarını ve sosyal ilişkilerini tam olarak değiştiremedikleri gibi bu çatıyı da muhafaza edememişlerdir. Nitekim yirmi yıl sonra, düşman, bu yapıya musallat olup onu ele geçirmiştir.

 

 

Burada şu sonuca varıyoruz: Tarihi bu şekilde okumak ve yorumlamak, din, dinsizlik, günümüzdeki dinsiz aydınlar, geçmişteki dindarlar, medeniyet, ilim, materyalistler ve dindarlar hakkındaki anlayışlarımızın tümünü değiştirmektedir.

 

 

Öyleyse 17, 18 ve özellikle de 19. yüzyılda “Din, halklar için bir uyuşturucudur.” diyen aydınlara hak vermek gerekir. Çünkü onlar, tarihte var olan bir dinden söz ediyorlardı. Tarihe egemen olan dine bakıp inceledikten sonra görmüşler ki din, gerçekten insanları uyuşturuyor. Dolayısıyla “Din, ekonomik ve sosyal bakımdan, azınlığın çoğunluk üzerinde tahakküm kurmasını sağlayan bir araçtır.” diyen bu kimselere hak vermek gerekir. Zaten feodal dönemde dinin görevi, statükoyu yani kölelik ve efendiliği korumaktı. Sadece feodal dönemde değil, şekli ne olursa olsun, yönetim ve ekonominin mevcut olduğu farklı toplumlarda her dönemde ve her sınıfta din, insanların fıtrî din duygularını istismar ederek statükoyu koruyan bir araç olmuştur. Bunun örnekleri pek çoktur. Tarihin herhangi bir dönemine baktığınızda dinin neler yaptığını görebilirsiniz. Bunun örneklerinden biri İran’dır.

 

 

ANTİK İRAN’DA DİN

 

 

Sasanî döneminde din, toplum üzerinde tam bir egemenliğe sahipti. Padişahlar ve onların çocukları, Zerdüştî din adamlarının ve mabetlerinin sözünden çıkmıyorlardı. Her tabaka, diğer bir tabakadan tam olarak ayrıydı; hiç kimse hiçbir şekilde içinde bulunduğu tabakadan çıkıp bir üst tabakaya terfi edemiyordu, sınıf değiştiremiyordu.

 

 

Sasanîler döneminde şah ailesi ve eşraf, birinci sınıfı teşkil ediyordu. Onların yanı başında yer alan ikinci sınıf ise Zerdüştî din adamlarıydı. Sasanî tarihinde iktidar, bu iki tabakanın arasında gidip gelmiştir; bazen birinci tabaka iktidarı ele geçiriyordu, bazen de ikinci tabaka. Ama mele’ ve mütref olan her iki tabaka da insanları sömürüp fakirleştiriyordu. İki tabaka arasında tek bir fark vardı; o da, birinci tabaka zorbalıkla, ikinci tabaka ise dini kullanarak insanlar üzerinde tahakküm kuruyordu. Sonuçta vakıa şuydu: İnsanların mal varlıkları tamamıyla bu iki tabakanın elindeydi. Ancak bazen din adamları, daha çok pay alabiliyorlardı. Nitekim Albert Mallet diyor ki: “Bazen Zerdüştî din adamlarının elindeki malın oranı, bütün malların yüzde 18/20 sine ulaşıyordu.”

 

 

Sasanîlerin üçüncü sınıfı ise sanatkâr, esnaf, asker ve sıradan insanlardan oluşuyordu. Hiçbir meziyeti olmayan ve Hindistan’da olduğu gibi, soysuz olarak kabul edilen bu sınıfın hiçbir sosyal hakkı yoktu. Firdevsî,[33] hicrî dördüncü asırda Rüstem-i Ferhzad’ın ağzından şunları söylemektedir: “İslâm geldiğinde her şeyi dağıtır, soylar birbirine karışır, hünersiz köle padişah olabilir ve insanları yönetmek için soy ve ululuk bir anlam ifade etmez. Irk ve hanedanın yönetim açısından bir önemi kalmayınca köleler bile yönetici olabilir.”

 

 

Firdevsî’nin İslâm’a hakaret amacıyla söylediği bu sözler, günümüz dünyasında İslâm’ın gurur duyulacak özelliklerindendir.

 

 

Sasanî dönemindeki üçüncü tabaka, dinî açıdan nasıl değerlendiriliyordu? Zorbalar, felsefeyi bilmedikleri, din hakkında bilgileri olmadığı ve metafizik dünyayı anlamadıkları için işlerini kaba kuvvetle hallediyorlardı. Bir ayakkabıcı çocuğu okuyamazdı. Çünkü o okuduğu zaman yönetici ya da yönetim sınıfının bir üyesi haline gelebilirdi! Mademki babası ayakkabıcıdır, öyleyse dahi de olsa ayakkabıcının çocuğu, ömrünün sonuna kadar ayakkabıcı olarak kalmalıdır! Eğer dahi ise dâhiliğini ayakkabıcılıkta kullanmalıdır!

 

 

SINIFLI YAPININ KORUYUCULARI OLAN ZERDÜŞTÎ DİN ADAMLARI

 

 

Sasanîler dönemindeki Zerdüştî din adamları, dini kullanarak insanları bölmenin ve toplumu sınıflı hale getirmenin öncülüğünü yapıyorlardı. Sasanîler döneminde, her biri ulu tanrı Ahuramazda’nın tecellisinin birer parçası olan üç ateş vardı:

 

 

1-Azerbaycan’da bulunan Âzergeşesb ateşi

 

2-Sebzevar yakınlarındaki Âzerberzinmehr ateşi

 

3-Pars bölgesinde bulunan Âzerıstehr ateşi

 

 

Bu üç ateş, Ahura Mazda’dır, Ahura Mazda[34] ise toplumu tabakalara ayırır. Azerbaycan’daki ateşten padişahlar ve onların çocukları, Fars’taki ateşten Zerdüştî din adamaları ve Sebzevar yakınındaki kalede bulunan ateşten ise çiftçiler oluşmuştur.

 

 

İyilik tanrısının bir olduğu ve herkesin Ahura Mazda’ya tapıp Ehrimen’le[35] mücadele etmesi gerektiği Zerdüşt[36] dininde bile Ahura Mazda’nın toplum hayatında tek tezahürü ve tek ateşi değil, birden çok tezahürü ve ateşi vardı. Kutsal ateşin anlamı şudur: Söz konusu üç tabaka birbirinden ayrıdırlar, birbirlerine karışmaları mümkün değildir ve birbirine benzer hiçbir yönleri yoktur; kutsal ateş bunu gerektirir. Bu dinin mensuplarına göre bu ayrışma, Ahura Mazda’nın toplum hayatındaki tecellisidir. Böylece Ahura Mazda, toplumdaki bu üç tabakalı yapıyı daha sabit hale getirmiştir. Bunun için de, bir çiftçi bilir ki, onun kutsal ateşi Fars bölgesinde ya da Azerbaycan’da değil, Sebzevar’dadır ve diğer ateşlerle de hiçbir alakası yoktur.

 

 

Hindistan’a bir bakın, Buda, tanrılar ve büyük tanrı hakkında bilgi vermek ya da bir manayı, yüce bir duyguyu ve yüksek seviyedeki bir düşünceyi açıklamak istediğinde derdi ki, bu Aryaî, Arya ırkına ait bir değer ve bir düşüncedir. Yani bu düşünce, Aryaî olmayan pis insanlara değil, necip, yüce ve soylu bir ırk olan Arya’ya aittir!

 

 

Görüyoruz ki, tanrılar ve en kutsal duygu ve düşünceler bile ırkî ve sınıfsal bir üslupla ele alınmıştır. Bu dönemde felsefî düşünce henüz tam olarak gelişmediği için bu ayırımcılık dine dayalı olarak gerçekleşmiştir. Eflatun ve Aristo’ya göre köle ezelden beri köle, efendi ise ezelden beri efendidir. Aristo şöyle demektedir: “Dünyada asil kana sahip olan soylu aile sayısı sadece yirmidir; bunlar da Atina aileleri olup sayıları ne azalır ne de artar.” Filozoflar tarafından yapılmış olan bu değerlendirmelerde yine din etkili olmuştur. Çünkü o dönemde toplum üzerinde felsefe değil din hâkimdi. Din ise bu dönemde de mevcut durumu savunan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

Bu din, şu öğütleri ile insanları uyuşturuyordu: Sizin bir sorumluluğunuz yoktur, çünkü her ne oluyorsa tanrının iradesi ile oluyor! Yoksulluğunuzdan şikâyet etmeyin, çünkü diğer dünyada, çektiğiniz sıkıntıların karşılığını alacaksınız! Öyleyse bu dünyadaki eksikliklerinizden söz etmeyin, çünkü diğer dünyada onların on misli size verilecektir!

 

 

Böylece itiraz etme ve tercihte bulunma arzuları, insanların iç dünyalarına ve zihinlerine hapsedilmiş oluyordu. Bir kişi ya da bir grup, ayaklandığında da zorbalar, onları kaba kuvvetle bastırırlardı. Burada dinin rolü, ayaklanma, eleştirme ve özgürce düşünme ruhunu insanların iç dünyalarında etkisiz hale getirmekti. Din bunu, “Vuku bulan her şey Allah’ın iradesi ile olmaktadır; dolayısıyla yapılan her itiraz Allah’ın iradesine olan bir itirazdır.” şeklindeki düşünce ile gerçekleştiriyordu.

 

 

Görüyoruz ki bütün bu öğretiler, dinî öğretilerdir. Zaten din, inanç ve ibadet esaslarına dayalı olarak oluşan bu öğretilerden meydana gelmektedir. Buna karşılık, insanları uyuşturan, aldatan, büyüleyen, iradelerini ellerinden alan, toplumu soy ve sınıf esaslarına göre yapılandıran, hatta tanrıları bile millî[37] ölçülere göre belirleyen dinin karşısındaki her şeyin, hak din olduğunu görüyoruz.

 

 

TEVHİD DİNİNİN PEYGAMBERLERİ

 

 

Çoban ve emekçi olan tevhid dininin peygamberleri, baştan sona egemen sınıfın yani keşişlerin, Zerdüştî rahiplerin, büyücülerin ve muğların yapımı olan dinin karşısında yer almışlardır. Onlar, sıkıntıyı, fakirliği ve açlığı herkesten daha çok yaşamış ve bu halleri bedenlerinde ve ruhlarında hissetmişlerdir. Peygamberimizin (s) dediğine göre bütün peygamberler çobanlık yapmıştır.

 

 

Tevhid ve insan düşmanı olan ve tarihte sürekli olarak hüküm süren tağutperestlik dini ise her zaman, hiçbir şeyi olmayan bir tabakaya zulmeden, onları kandıran, susturan ve her şeye sahip olan tabakaların kullandığı bir araç olmuştur.

 

 

ŞİRK DİNİ

 

 

Tağutperestliğin ilk ve açık şekli şirktir. Günümüzde Afrika’da bu din mevcuttur. Birden çok tanrıya inanmak, güzel boncuklara tapmak, her kabilenin kendine ait bir ‘tabu’ya ve kutsal bir hayvana ibadet etmesi demek olan bu din, hala bazı yerlerde mevcuttur.

 

 

Açık ve aşikâr olan mele’ ve mütref dini olan tağutperestlik ile mücadele etmek kolaydır. Ancak tarihte olduğu gibi, tevhid adı altında faaliyet gösteren ve tağuta ibadeti Allah’a ibadet adı altında gerçekleştiren şirkin ikinci şekli olan gizli şirk ile mücadele etmek oldukça zordur.

 

 

Şu soruya cevap verilebilirse, İslâm tarihindeki pek çok sorun hatta sosyal sorunlar bile çözülebilir: Hz. Muhammed (s) de Hz. Ali de aynı dini tebliğ ettiler, neden biri başarılı oldu, biri başarısız oldu? Miladî 7. asırdaki Arap toplumunda, din İslâm dini, Kur’an aynı Kur’an, Allah aynı Allah, dil aynı dil, zaman aynı zaman, toplum aynı toplum, Hz. Muhammed (s) de Hz. Ali de insanları aynı şeye davet ettiler; fakat biri muvaffak oldu diğeri olmadı, neden?

 

 

Sorduğum bu soruya bazıları, şöyle korkunç cevaplar vermişlerdir: “Ali, uzlaşmacı değildi, haksız olanlarla uzlaşma yoluna gitmezdi, baskıyı ve zulmü kabul etmezdi, katı idi…” İyi ama muvaffak olan Hz. Muhammed (s) de böyle davranmıyor muydu?

 

 

Doğrudur, Hz. Ali’nin başarısızlığında bu sebeplerin etkisi vardır; fakat bu sebepler konuyu tam olarak açıklamamaktadır. Bu sorunun cevabı, Peygamber (s) zamanında olmayan fakat Hz. Ali zamanında var olan bir sebepte aranmalıdır. Aşikârdır ki bu sebep, ırk, kabile, hanedan ve sınıf esasına dayanan ve dönemin mele’ ve mütrefîni Kureyş kabilesinin elindeki araç olan tağut perestlik ve şirk dinidir.

 

 

Şirk dini, Peygamber (s) döneminde açık ve netti. Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ebû Leheb, putların kendilerine ait olduğunu, Kureyş ticaretinin devam etmesi için Kâ’be’yi korumaları gerektiğini, Kureyş hâkimiyetinin ve ticaretinin putlara dayalı olduğunu, dünyada ve Arap kabileleri arasındaki üstünlüklerinin, makamlarının ve haysiyetlerinin Kâ’be’ye ve putlara bağlı olduğunu açık bir şekilde söylüyorlardı. Onlar diyorlardı ki, bu putlar ve onlarla ilgili efsaneler, bize atalarımızdan miras kalmıştır, dolayısıyla onları hiçbir şeyle değiştiremeyiz, onları savunmak zorundayız. Onlar, bu görüşlerini açıkça söyledikleri için kendileri ile mücadele etmek ve onlara karşı muvaffak olmak kolaydı. İşte Peygamber’in (s) muvaffak olmasının sebebi budur.

 

 

Ben, tarihî ve sosyolojik esaslara göre konuşuyorum, gaybî sebepleri ne ben bilebilirim ne de başkası. Hz. Ali bütün bu şirk unsurlarıyla savaşıyordu, fakat bu unsurlar bir örtü altında gizliydi. Bu örtü, şirk muhafızlarının yüzündeki tevhid perdesiydi. Hz. Ali’nin kendilerine kılıç çektiği Kureyşliler, putların değil Ka’be’nin muhafızları idiler. Onlar mızraklarının ucuna muallakat-ı seb’ayı değil Kur’an’ı takıyorlardı. Böyleleri ile mücadele etmek daha zordur. Bu dönemde şirk ne yapmaktadır? Cihada gitmekte, İslâmî fetihler yapmakta, mihrabı vardır, görkemli camiler yapmakta, bu camilerde cemaatle namaz kılmakta, Kur’an okumakta, bütün âlimler ve kadılar kendisine tabidir ve Peygamber (s) dinin savunucusu ve yücelteni olarak görünmektedir. Oysa içi şirktir.

 

 

Dost görünüşlü bir düşman olan, takva ve tevhid elbisesi içindeki şirk ile mücadele etmek zordur; hem de o kadar zordur ki, Hz. Ali bile ona karşı mağlup olmuştur. Tarihteki bütün toplumsal olayların ve ıslahat hareketlerinin liderleri, milletlerine saldıran yabancı ve belirgin düşmanları kolaylıkla etkisiz hale getirebilmişlerdir. Bu liderler, büyük güçlerine rağmen yabancı düşmanları yok edebilmişlerdir. Ancak dünyanın en büyük ordularını mağlup eden bu kahramanlar, milleti perişan eden ve sıkıntıya düşüren ve sayısı oldukça az olan dâhilî düşmana yenilmişlerdir. Nitekim S. Radhakrishnan[38] şöyle demiştir: “Kaba kuvvet ve hile, takva elbisesi giydiğinde, dünyanın en büyük gücü ve faciası meydana gelmiş demektir.”

 

 

Öyleyse şirk dininden söz ettiğimizde, aklımıza geçmişte yaşanmış olan ve hayvan, ağaç ya da heykellere tapınmaktan ibaret olan şirk gelmemeli. Nasıl olsa, İbrahim (a.s) ve Peygamber (s) söz konusu şirk dinini yok etmişlerdir de dememeliyiz. Zira şirk, mele’ ve mütrefînin istismar ettiği her türlü dinî duyarlılık demektir. Bu sebeplerden dolayıdır ki, 17 ve 18. yüzyılın ve yeniçağın aydınları, bu dine karşı çıkmış ve muhalefet etmiştir. İnsanların, perişanlık, sıkıntı, zillet, zaaf içinde ve iradesiz bir şekilde yaşamalarına neden olan ve halkı ırklara, gruplara ve tabakalara ayıran yapıyı muhafaza eden bu dinle mücadele etmişlerdir. Onlar: “Bu din, insanların ilerlemesine, özgürlüğüne ve birlikteliğine karşıdır.” şeklindeki görüşlerinde haklıydılar. Dinin kenara itilmesinden sonra göz kamaştıran gelişmelerin vuku bulması, Avrupalı aydınların bu görüşünü te'yid eden bir tecrübedir. Özgürlük isteyen bu aydınlar, insanın, hurafelerden, zilletten ve din adıyla ortaya çıkmış olan bu zehirli uyuşturucudan kurtulması için mücadele ediyorlardı.[39] Ancak bu aydınlar, biz din mensupları gibi, bir noktada yanılıyorlardı.

 

 

AYDINLARIN YANILGISI

 

 

Aydınların yanılgısı şuydu: Tarihte yer alan her tür ibadeti, mabedi, cihadı, kutsal savaşları, haçlı savaşlarını ve İslâm cihadını ayrım yapmadan hepsini din adı altında değerlendirdiler. Zaman zaman bizim de böyle yaptığımız vakidir.

 

 

Hâlbuki daha öncede söylediğim gibi İslâm, inkılabî bir dindir ve şirki kabul etmemektedir. Gelecekte de hak dinin hâkim olacağını ve dinî liderin (veliyu’d-dîn) geleceğini öngörmektedir. Açık şirk şeklinde olsun, tevhid perdesi altında olsun Doğuda ve Batıda halklara musallat olanların hiçbirini benimsememekte ve onları şirk olarak nitelendirmektedir. Bunları yok etmek için peygamberler gönderen din ise peygamberler gibi diğer insanları, özellikle de aydınları sorumlu tutmakta ve onlardan peygamberlerin davasının devam ettirilmesini istemektedir. Peygamberimiz (s) “Ümmetimin âlimleri, Beni İsrail’in peygamberlerinden daha üstündür.”[40] buyurmaktadır. Yani peygamberliğin nihayete ermesinden sonra peygamberlik misyonunu sürdürmek âlimlerin görevidir.

 

 

ÂLİMLERİN VE AYDINLARIN GÖREVİ

 

 

Âlimlerin görevi, tarihte hayata hâkim olmamış olan dini, hayata geçirmek ve yerleştirmek için mücadele etmektir. İnsanlık, artık bu olgunluğa erişmiş, vicdanî ve dinî özgürlüğünü elde etmiş olmalıdır. Dolayısıyla da tevhidin, tağutperestlikten farklı olduğu ve şirkin tevhid örtüsünü yalandan yüzüne örttüğü anlaşılmalı ve bu örtü paramparça edilmelidir. Ta ki insanlar, materyalistlerin doğru bir şekilde ifade ettikleri gibi, cehalet ve korku ürünü olan dinden kurtulup gerçek bir dine kavuşsunlar. Kur’an defalarca, denizde yolculuk yaparken gemi bozulduğu için korkudan Allah’a sığınan ve tehlike geçtiğinde de bunu unutan kimselerden söz etmekte ve onları eleştirmektedir. İşte bu, korkudan doğan bir dindir.

 

 

19. yüzyıldaki materyalistlerin doğru bir şekilde ifade ettiği gibi, tabiî tehlikelerden korkup da dine sığınanlar da bu şekilde korku ürünü olan bir dine sahiptirler. Kur’an, onlardan çok önce korku dininin mensuplarından söz etmiş ve bu korkudan türemiş olan muamele biçimini ve toplumsal sınıflaşmayı eleştirmiştir. Bu sınıflaşmayı kim icad etti? Bu sınıflaşmayı, “Yiyecek bir lokma ekmeğin ve besinin yoksa, dayan, senin için cennette sofralar hazırlanacaktır!” diyenler icad etmişlerdir. Sınıflı toplumların ürünü olan bu din, hak dine bir veba gibi nüfuz etmektedir.

 

 

Hz. Ali şirk dinini ‘ticaret dini’ ve ‘korku dini’ olarak nitelendirmektedir. Oysa hak dindeki kulluk, özgürlükten, yüce kudret sevgisinden, adalet arzusundan, insanî amaçlardan, birlikten, adaletin dünyada sürekli hale getirilmesinden ve bütün kötülüklerin yok edilmesinden doğmaktadır. İşte bu din, şirk dinine düşmandır.

 

 

Şirk dini ise, tarih boyunca fakirliği, esareti ve köleliği savunmuş ve halkları mele’, mütref ve zorbaların çıkarları için susturup uyuşturmuştur. Bu din şöyle der: “Allah, şunun bunun açlığı, susuzluğu, ekmeği, yağı ve peyniri ile uğraşmaz.” Bu din, dini duyguları kullanmak suretiyle insanları uyuşturarak, toplumsal hayattan soyutlayarak veya dünya malını kötüleyerek her şeyi eline geçirmeye çalışır.

 

 

Kur’an her zaman, toplum üzerinde baskı kuran, insanların iradelerine ipotek koyan ve onların bedensel ve zihinsel güçlerini zorbaların menfaati için kullanan kimseleri; fakirliği, açlığı ve hastalığı dinî zühdün gereği olarak göstermek suretiyle dini istismar eden zihniyeti ve ahiret adına insanları dünya hayatından ve toplumsal sorumluluktan alıkoyup münzevi bir hayat yaşamaya iten ve daha sonra da onların her şeyini temellük eden dinî düşünce sahiplerini eleştirmektedir. İnsanların dini duygularını kullanarak kendisine ve sömürgeci güçlere menfaat sağlayanların sembolü olan Bel’am-i Ba’ur konusuna gelindiğinde ise Kur’an, hiçbir yerde kullanmadığı şu ifadeyi kullanmaktadır: “O, köpeğe benzer…”[41] Bu ifade ile Kur’an şunu kastetmektedir: Tarih boyunca zülüm, zillet, istismar, ayrımcılık ve cehalet böyle kimselerin çabalarıyla gerçekleşmiştir. İnsanların yeteneklerini körelten ve onları geri bırakanlar, büyük kahramanları ve yüce insanları öldürenler ve hak peygamberlerin bütün çalışmalarını akim bırakanlar böyle kimselerdir. Kur’an, lanetli şirk dininin tarihte yaptıklarını nefretle eleştirmek için bu ifadeyi kullanmıştır.

 

 

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Avrupa’daki aydınların ve özgürlükçülerin, Avrupa’yı bin yıl geri bırakan ve Hz. İsa kisvesi altında çalışan kilise ve orta çağ dinlerine karşı sürdürdükleri mücadele ile peygamberlerimizin tarih boyunca sürdürdükleri mücadele aynıdır.[42] Peygamberlerimiz her zaman, bu taşlaşmış, bozulmuş, insan ve insan hakları düşmanı olan dine karşı mücadele etmişlerdir; uyuşturucu ve aldatıcı şirk dininin putlarını ve bütün sembollerini yok etmek için çalışmışlardır. Bunu sürdürmek, her zaman hak dinin mensupları için bir görev olmuştur ve olacaktır.

 

 

Mademki peygamberlerimiz, tarihe hükmeden şirk dinine karşı mücadele etmişler, öyleyse biz de bu mücadeleyi sürdürmekle yükümlüyüz. Nitekim bu güne kadar mele’, mütref ve onların uşaklarına karşı yapılan mücadeleler ve tarihin seyrinin değiştirilmesi için gösterilen çabalar tevhid dini adı altında gerçekleşmiştir. Bizim amacımız, geriye gitmek değil hak peygamberlerin yolunu takip etmektir. Zira onlar, halkın içinden çıkmış olan dolayısıyla da mele’ ve mütrefi emrindeki din adamları ve prensler ya da ağalarla bir şekilde irtibatı olanların karşısında yer alan peygamberlerdi.

 

Bizim gibi, Avrupalı materyalist aydınların da, din hakkında anlamadıkları husus şudur: İmtiyazlı tabakaların ve sömürgecilerin dini olan şirk dinine ait her şeyi, mutlak manada bütün dine teşmil etmek. Bu yanlıştır, zira tarihte bir din değil pek çok din vardı. Buna benzer olarak Gurvitch de şöyle demektedir: “Büyük bir toplum yoktur, toplumlar vardır.”

 

 

Dolayısıyla her toplumu ayrı ayrı ele almak gerekir. Tarihte iki cephe ve iki saf mevcut olduğu gibi iki de din vardır: Biri, zulüm ve terakki, hakikat, adalet ve medeniyet düşmanlığı cephesidir. Bu cephe, dinsizlik cephesi değil hırsı ve sapkın arzuları gerçekleştirmek için insanlara musallat olan şirk dini cephesidir.

 

 

Diğer cephe ise hak din cephesidir. Hak din, karşı cepheyi ortadan kaldırmak için gelmiştir. Bazı yönlerden düşüncelerini desteklediğim Avrupalı aydınların bir hususta haksızlık yaptıklarını ve insafsızca yargıda bulunduklarını görüyorum. Tabakalar ve ırklar ayrımcılığına, feodal yapıya ve sömürgeciliğe dayanan Buda, Zerdüşt, Mezdek, Mani ve Yunan dinleri ve din adına dünyaya egemen olan güçler hakkındaki bütün değerlendirmeleri her iki cepheye de yani hem şirk dinine hem de hak dine teşmil etmişlerdir. Hâlbuki herkesten önce sıkıntı ve fakirlik ile tanışan, şirk dinine karşı koyan, bu uğurda hayatlarını kaybeden, zindanlarda zehirlenen ya da öldürülen ve şirk dininin güçleri tarafından kendileri ve takipçileri katliama uğrayan Allah ve hakikat peygamberlerinin dini olan çobanlık dini ile şirk dinini aynı değerlendirmeye tabi tutmak ilmî gerçeklere, aydın olmaya, ahlaka ve görünen gerçeklere aykırıdır. Zira tarih boyunca sadece peygamberler, “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” diyerek şirk dininin karşısında durmuşlardır.

 

Aydınlar, neredesiniz? Bir konuda tercüme yoluyla değerlendirme yapılamaz. Avrupalının, kendi dini hakkındaki yargısı nasıldır? Avrupalı üç yüz yıl mücadele etti, çalıştı, düşündü, inceleme yaptı, ancak Hıristiyanlığın, Avrupa’nın başına nasıl bir bela getirdiğini anlayabildi. Avrupalılar din hakkında bir yargıda bulunuyor, biz de hemen kabul ediyoruz; bu, bir aydının tutumu olamaz, böyle yapan aydın olamaz.

 

 

Tarih boyunca, aç olan, aç kalsın, ekmeği elinden alınsın ve fakirlik var olup devam etsin diyen bir dini, Ebu Zer’in dini ile aynı tutabilir miyiz? O Ebû Zer ki, İslâm’ın parlak yüzüdür, bizzat Peygamber’in (s) terbiyesi ile yetişmiştir. Onun, ırk, sermaye ve kültür adına hiçbir şeyi yoktu; o, kâmil bir insan olmaktan başka hiçbir şeye sahip değildi. O, hak din tezgâhının, kitabının ve okulunun ürünüydü. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!”

 

 

Sahibini söylemeden Avrupa’da bu sözü söylediğimde, bazıları bunun, Proudhon’a[43] ait bir söz olduğunu düşündüler; çünkü Proudhon, sert konuşmasıyla bilinir. Onlara dedim ki, böyle bir söz söylemek Proudhon’un haddine değildir! Bazıları da Dostoyevski’nin bu sözü söylemiş olabileceğini düşündü. Zira Dostoyevski şöyle demiştir: “Bir yerde öldürme olayı varsa, olaya katılmayanların elleri de kana bulaşmış demektir.” Doğrudur!

 

 

Dikkat et bakalım, Ebû Zer ne diyor? Onun söylediğini din söylüyor, dine mensup olan biri değil. Zaten Ebu Zer, dinin canlı şekliydi, başka bir şey değil. O, başka hiçbir etki altında kalmadı ve Fransız devrimini yapanlardan biri değil, Gıfar kabilesinin bir ferdiydi. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!” O, fakirliğe neden olana ve sömürgecilere kılıç çekin demiyordu. Onun çağrısı, bütün toplumu hedef alan bir çağrıydı. O, toplumda yaşayan herkes, sömürgecilerden olmasa bile yaşanan açlıktan ve fakirlikten sorumludur, demek istiyordu. Zira bu durumun ortaya çıkmasında herkesin payı vardır.

 

 

Yani toplumdaki herkesin, aç kalmama neden olan sömürgecilere bir katkısı vardır! Herkes, benim açlığımdan sorumludur! Ebû Zer, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın dediği gibi “Bir toplumun hakları, baskıyla gasp edilirse, o toplum haklarını almak için ayaklanabilir.” demiyor. Ebû Zer, hak sahibi ve aç olan kişi hakkını alsın ya da bütün insanlara kılıç çeksin, demiyor. O, aç kalıp da kılıcını çekmeyene şaşarım, diyor…

 

 

Öyleyse, insana ve insan hayatına bu gözle bakan bir dini, açlık olgusunun müsebbibi olan bir din ile aynı değerlendirmeye tabi tutmak insafsızlık, mutlak cahillik ve hem ağlatan hem de güldüren bir durum olmaz mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Not: Bilge Adam Yayınları tarafından yayınlanan ve çevirisini Ali Aydın’ın yaptığı son Türkçe baskının metnidir. Çevirmen metne dipnotlar eklemiştir. Eserin orijinal dipnotları (Müellif) olarak belirtilmiştir. Yayınevine teşekkür ediyoruz.

 

 

 

(Metni izinsiz olarak internet oratamında çoğaltmak bu işe emek verenlere karşı saygısızlık olacağından lütfen kaynaksız olarak metni kullanmayınız. Kaynak gösterilerek kısa alıntı yapılabilir.)

 

 

 

 

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Saffât, 95.

 

[2] Sâmirî: Sâmirî’nin mahiyeti hakkında tefsirlerde farklı görüşler yer almaktadır. Bazı müfessirlere göre Sâmirî kelimesi, Hz. Musa zamanındaki Benî İsrail’den bir kişinin adıdır. Ancak Sâmirî, sıradan bir kişi değildi; çevresinde bazı insanlar vardı ve onlar kendisine itaat ediyorlardı. (eş-Şevkânî, Muhammed b. Ali, Fethu’l-Kadîr, Dâru’l-Fikr, Beyrut, trs.) İbn Abbas’tan yapılan bir rivayete göre Sâmirî’nin gerçek adı Musa olup ineğe tapan bir kavimdendi ve içinde kavminin ibadet sevgisi olduğu halde müslüman olduğunu söylüyordu. Diğer bir rivayette ise Sâmirî’nin Sâmira denilen bir yerden olduğu söylenmektedir. (İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1401.)

 

Hıristiyan misyonerler ve Oryantalistler, Sâmirî kelimesinin, bir kişinin adı olarak Kur’an’da yer aldığı varsayımından hareketle Hz. Muhammed’in (s) bu ve benzeri konularda kulaktan dolma bilgilere sahip olduğunu, dolayısıyla da Kur’an’ın vahiy ürünü olamayacağını ileri sürerler. Zira onların kaynaklarına göre Sâmirî bir kişinin değil, bir kitlenin adıdır. İşte çağdaş müfessirlerden Mevdudî bu hususa dikkat çektikten sonra onlara şu şekilde cevap vermektedir: Sâmirî kelimesinin sonundaki ‘ye’ harfi Sâmirî’nin, o kişinin asıl adı olmadığını göstermektedir. Çünkü Arapça’da bu harf, kişinin memleketi, kavmi ve akrabalarıyla olan ilgisini göstermek için kullanılır. Ayrıca baştaki ‘el’ belirlilik takısından da Sâmirî’nin, aynı kabile veya memlekete mensup birçok kişiden sadece biri olduğu anlaşılmaktadır. (Mevdudî, Ebû Ala, Tefhîmu’l-Kur’an, III, s. 235.)

 

[3] Bel’am-i Ba’ûr: Hz. Musa zamanında yaşayan ve irtidad eden bir din adamı. “Onlara o herifin kıssasını da anlat ki, ona ayetlerimizi vermiştik, ama o, onlardan sıyrılıp çıktı, derken onu, şeytan arkası- na taktı da yolunu şaşırmışlardan oldu. Eğer dileseydik biz onu ayetlerle yüceltirdik, fakat o, yere alçaklığa saplandı ve hevasının peşine düştü. Artık onun hali, o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur! İşte böyledir ayetlerimizi inkâr eden o kimselerin durumu; kıssayı kendilerine naklet, belki biraz düşünürler.” (A’raf, 175–176) ayetlerinin tefsirinde sadedinde ismi, çeşitli tefsir ve tarih kitaplarında geçmektedir. Bel’am-i Ba’ûr, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden, kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir. (Şamil İslâm Ansiklopedisi, Bel’am maddesi, cilt 1.)

 

[4] Ferisîler: İkinci Tapınak döneminin sonlarında (M.Ö. 515-M.S. 70) Filistin’de Museviler arasında ortaya çıkan dinî gurup. Hz. İsa zamanındaki en popüler akım olan Ferisîlik, dinsel kaynak olarak Eski Ahit’in yanı sıra Sözlü Torah olarak adlandırılan sözlü geleneği de kabul ediyordu. Yeni Ahit’e göre Ferisîler, Hz. İsa’ya en çok muhalefet edenlerdi. Hz. İsa’nın, bunlara karşı yaptığı birçok tenkit ve konuşma Yeni Ahit metinlerinde yer alır. (Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, s. 129, Vadi Yayınları, 1998, Ankara; Ana Britannica Ansiklopedisi, Ferisîler maddesi, c. 26, İstanbul, 1993, VIII, s. 520)

 

[5] Bu ifadeyi kullanmamın nedeni, herkes tarafından daha iyi anlaşılmasıdır. (Müellif)

 

[6] Tağut, azmak, azıtmak ve haddi aşmak anlamlarına gelen tuğyân kelimesinden türemiştir. Terim olarak ise zorla veya isteğe bağlı olarak kendisine ibadet edilen şey demektir. Bu özelliğe sahip olan her şey tağuttur. Bu bir put olabileceği gibi bir insan da olabilir. Açık tağut olabileceği gibi gizli tağut da olabilir. Aslında put gibi cansız unsurlar, doğrudan tağut olamazlar; zira onların Allah’a karşı bir azgınlıkta bulunma imkânları yoktur. Dolayısıyla insanlar dışındaki varlıklar olsa olsa tağut için bir araç ya da bir sembol olabilir. (Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, II, 869-870)

 

Allah’a isyan üç derecede olabilir: 1- Allah’ın kulu olduğunu kabul edip pratikte Onun emirlerinin aksini yapana fâsık denir. 2- Allah ile irtibatını koparıp başka birine bağlanan kişiye kafir denir. 3- Allah’a isyan edip Onun kullarını kendine boyun eğmeye zorlayan kişiye ise tağut denir. (Mevdûdî, I, s. 202.)

 

[7] İslâm, bütün hak dinlerin adıdır. (Müellif)

 

[8] Burada put kelimesinden, hokkabazlık, yalancılık, cehalet ve zulüm üzerine inşa edilmiş olan ve insanı kulluğa davet eden her şey şeklindeki en genel mana kastedilmektedir. (Müellif)

 

[9] 2. Bakara, 256, 4. Nisa, 60.

 

[10] Necm suresi 19. Ayette geçen bu ifadeler, müşrik Arapların taptıkları putlardan iki tanesinin adlarıdır. Bir sonraki ayette Menât adlı puttan söz edildiği gibi Nuh suresi 23. Ayette de Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr adlı başka putlardan söz edilmektedir.

 

[11] Cebriye: Zorlamak manasındaki cebr kökünden gelen ve bu manaya nisbet edilen kişiler için kullanılan bir ifadedir. İslâm düşünce tarihine Cebriye olarak geçen ekolün ana düşüncesi şudur: İnsanın fiilleri, insan kaynaklı değil Allah kaynaklıdır. İnsanın iş yapma kudreti olmadığı için işlerini kendi iradesi ile değil, mecburen yapar. Diğer varlıklarda görülen durumları Allah © yarattığı gibi insanın fiillerini de O © yaratır. Fiillerin insana nisbeti, ‘Ağaç meyve verdi.’ ‘Taş yuvarlandı.’ ve ‘Güneş battı.’ cümlelerindeki işlerin eşyaya nisbeti gibi mecazî bir nisbettir. İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur. (Ebû Zehra, Muhammed, İslâm’da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, s.126, Çev: Hasan Karakaya - Kerim Aytekin, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1983.)

 

[12] Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, özü tevhid olan dinî veya dünyevî bir hayra ve faydaya insanları davet etmek demektir. Ma’rûf, İslâm’a uygun olan, münker ise İslâm’a muhalif olan şeydir. (Yazır, II, s. 1155)

 

[13] Allah’ın affının her şeyi kapsadığına inanan, inkârdan başka bütün günahları affedeceğine hüküm veren, küfür durumunda itaatin faydası olmadığı gibi iman durumunda da günahın bir zararının olmayacağına inanan bir inanç ekolüdür. (Ebû Zehra, s. 152.) Bu ekole mensup olanlar, amellerle imanı tam olarak birbirinden ayırdıkları için idarecilerin hatalı tasarruflarını da kabullenmişlerdir. (Watt Montgomery, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev: Ethem Ruhi Fığlalı, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1998.)

 

[14] Totem: Bazı kültürlerde klanın ya da kabilenin atası sayılan veya klan ya da kabileyle soy birliğine sahip olduğu düşünülen hayvanlar, o kabilenin totemi olarak kabul edilir. Totem hayvanın öldürülmesi ve yenilmesi yasaktır; ancak yılın belirli zamanlarında bu hayvan kesilerek yenilir. (Şinasi Gündüz s. 371)

 

[15] Tabu: Çekinilmesi ve uzak durulması gereken kutsal ve tehlikeli şey anlamındadır. Tabu sayılan her hangi bir şeye özel bir takım hazırlıklar yapmadan dokunmak ya da onunla ilişkiye geçmek son derece tehlikeli sayılır. Bu kurala riayet edilmediği takdirde ilgili nesne ya da varlıkta bulunan tehlikeli gücün, temas kuran kişiye geçeceği ve ona zarar vereceği düşünülür. (Şinasi Gündüz s. 356)

 

[16] Çeşitli kabile dinlerince nesneler ve insanlarda bulunabileceği düşünülen elektrik enerjisine benzer bir gizemli güç için kullanılan Polinezya dilindeki bir terim. (Şinasi Gündüz s. 244)

 

[17] ‘Ev halkı’ anlamına gelen Ehl-i beyt terkibi, ev sahibi ile onun eşini, çocuklarını, torunlarını ve yakın akrabalarını kapsamına alır. Cahiliye devri Arap toplumunda kabilenin hâkim ailesini ifade eden Ehl-i beyt tabiri, İslâmî dönemden itibaren günümüze kadar sadece Hz. Peygamber’in (s) ailesi ve soyu için kullanılan bir terim olmuştur. Ehl-i beyt tabirinin kapsamına kimlerin girdiği Şia ve Ehl-i Sünnet âlimleri arasında baştan beri tartışma konusu olmuştur. Ehl-i Sünnete göre, Peygamberimizin (s) eşleri, bütün çocukları, bütün torunları, amcaları, onların çocukları ve Benî Hâşim soyundan olanlar Ehl-i beyt tabirinin içinde yer alan kimselerdir. Şiaya göre ise Ehl-i beyt, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve diğer dokuz imamdan ibarettir. (TDVİA, Ehl-i beyt maddesi, cilt 10.)

 

[18] Bu genelleme, genellemelerin çoğunda olduğu gibi içinde bazı sorunlar ve riskler barındırmaktadır. Zira bu kuralı sosyal ve ekonomik içerikli ayetlere tam olarak uygulama imkânı yoktur. Ancak bazı ayetler için böyle bir şey söylenebilir. Mesela bu kuralı, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bu ayetlere uygulamak mümkün değildir: “Eğer Allah insanların (en-nâs) bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescitler elbette yıkılırdı.” (22. Hac, 40) ve “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları (en-nâs) öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları (en-nâs) yaşatmış gibi olur” (5. Maide, 32).

 

[19] Hadîd, 11.

 

[20] Mele’: Toplandıkları zaman göz ve yer dolduracak kalabalıkta olan topluluk anlamında olup bir toplumda söz sahibi olan ve toplumun ileri gelenleri için kullanılan bir ifadedir. (Yazır, II, s. 827.) Mele’ kelimesi, her ne kadar Kur’an’ı Kerim’de sarihî bir şekilde olumsuz bir içerikle kullanılmamışsa da, geçtiği hemen her yerde kafirler topluluğunun ileri gelenleri olarak kullanıldığından böyle bir içeriğe bürünmüştür. Yazarın, bu ifadeyi olumsuz bir içerikle kullanması da bundan ötürü olmalıdır.

 

Mütref: Sahip olduğu zenginlik ve bolluktan dolayı şımarıp ömrünü bayağı arzularla heba eden kimse demektir. (eş-Şevkânî, Muhammed b. Ali, Fethu’l-Kadîr, II, s. 534, Daru’l-Fikr, Beyrut, trs.) Bir ülkenin helak edilmesinde mütrefînin nasıl bir rol aldığını Allah © şöyle açıklamaktadır: “Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, oranın şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helaka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.” (İsra, 16) “Allah ©, bir ülkeyi helak etmez, o ülke helak olmayı hak eder. Sıradan insanlar, toplumun önderleri ve toplumun çökmesinin gerçek sorumluları olan zenginlere uyarlar. Önce zenginler, isyan, fesat, zulüm ve kötülükler işlerler, daha sonra da halk onlara uyar ve Allah’ın azabını üzerlerine çekerler.” (Mevdudî, III, s. 99)

 

[21] Hinduizmin en eski ve en önemli kutsal literatürü. Bu dinsel literatürün on bin yıllık bir tarihi olduğuna inanılır. Vedalar, uzun zaman ezber yoluyla nesilden nesile aktarılmıştır. Veda, kutsal bilgi anlamına gelir. Genellikle tanrılara methiyeyi konu alan ilahilerden oluşur. (Gündüz, s. 383)

 

[22] Lao Tse/Lao Tze: M.Ö. 604 yılında ortaya çıktığı sanılan Taoizm’in kurucusu. Chou’da imparatorluk arşivinde çalışan ve emekli olan Lao’nun mitolojik bir figür de olduğu düşünülür. Taoizm’in kutsal kitabı Tao Te Ching (Yol ve Onun Gücü Klasiği) ona atfedilir. Yaşamının sonlarına doğru Lao’nun, bir öküz üzerinde dağlara doğru gittiğine ve orada kaybolduğuna inanılır. (Gündüz,s. 233.)

 

[23] Tarihten kastımız, tarihin ıstılahî anlamı olan insan toplumunun yaşam macerası ve onun başından geçenlerdir. (Müellif)

 

[24] Mutlak zaman anlamına gelen dehr kelimesine nisbet olan dehrî kavramı, İslâm dünyasında genel olarak materyalist ve ateist düşünce akımları için kullanılır. İslâm’dan önce bazı Cahiliye Arap larının da bu düşünceye sahip olduğunu Kur’an şöyle ifade etmektedir: “Hem dediler ki: Hayat ancak bizim şu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (dehr) yok eder! Hâlbuki bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannederler.” (Câsiye, 24) Ayette geçen dehr kelimesinin dehrî şeklinde kullanımı ise sonraki bir gelişmedir. (TDVİA, Dehriyye mad, cilt 9.)

 

Dehrîler, bütün metafizik gerçekleri inkar ederler. Dinleri ve peygamberleri lüzumsuz görürler. Bundan dolayı da kendilerine zenadıka adı verilmiştir. (Şamil İslâm Ansiklopedisi, Zındık maddesi, cilt 6.)

 

[25] Kafir, dini olan insandır, dinsiz insan değildir. İbrahim (a.s), Musa (a.s) ve İsa (a.s) ile savaşanlar, din muhafızları idiler; dinî duyguları olmayan kimseler değillerdi ve din adına yeni dinin peygamberiyle savaşıyorlardı. (Müellif)

 

[26] Kâfirûn, 1.

 

[27] Kâfirûn, 3.

 

[28] Kâfirûn, 6.

 

[29] Kur’an’da böyle bir ifade bulunmamaktadır. Buna en yakın Kur’an ifadesi “Mülk Allah’ındır.” (Zümer, 6;.Teğâbun, 1) ifadesidir. Müellifin, Kur’an’da bulunmayan bir ibarenin Kur’an’da varmış gibi dile getirmesi, bir duyarlılık eksikliğini gösterse de kötü niyete hamledilmemelidir. Bu, aşikar bir gerçek olduğu için üzerinde durmaya değer görmüyoruz.-Çev.notu)

 

[30] Bu hadis, kaynaklarda “Varlıklar, Allah’ın ailesidir.” şeklinde geçmektedir. Taberânî, Ebû Nu’aym ve Beyhakî gibi muhaddislerin naklettiği bu hadisi, en-Nevevî, senedinden dolayı zayıf olarak kabul etmektedir. Bununla birlikte bu hadisin, mana bakımından genel olarak kabul edildiğini görüyoruz. Bazı âlimler, bu hadisteki ıyâl ifadesinin mecaz olduğunu düşünüp hadisi şu şekilde yorumlamışlar: İnsanlar, kendi ailelerinin geçimlerini sağladıkları gibi Allah da bütün varlıkların rızkını vererek onların hayatlarını idame etmesini sağlamaktadır. Bazıları da, hadisteki ıyâl kelimesinin fakir ve muhtaç anlamına geldiğinden hareketle hadisi şu şekilde anlamlandırmışlardır: Bütün varlıklar, Allah’a muhtaçtır. (el-Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ’, I, s. 457-458, Müessesetu’r-Risâle, 1405, Beyrut.)

 

[31] Rab, sahip demektir, yaratıcı demek değildir. (Müellif)

 

[32] ‘Allah ve insan dini’ başlangıçtan günümüze kadar, peygamberlerin, insanları kendisine çağırdığı dindir. Ancak tarihî süreçte söz sahibi olan muhalif güçler, bu dinin toplumda hayat bulmasına imkân vermemişlerdir. Bunun için, insanlar, her bakımdan öyle güce, şuura ve fikrî olgunluğa ulaşmalılar ki, bu dini topluma hâkim kılabilsinler ve şirk dinini ortadan kaldırabilsinler. İnsanlar, hiçbir zaman böyle bir olgunluğa ulaşmadıkları için, tarihin ve toplumun dizginlerini mele’ve mütrefinlerin elinden alıp kendi kaderlerini tayin edememişlerdir. Bundan dolayı da İbrahimî din, hiçbir zaman istediği gibi bir toplum oluşturamamıştır. Yiğit insanlara düşen de böyle bir toplum oluşturmaktır. (Müellif)

 

[33] Firdevsî (ö. 1020): İran’ın milli destanı Şehnâme’nin müellifi. Başlangıçta diğer şairler gibi gazel ve kasideler yazan Firdevsî, bir süre sonra döneminin de etkisinde kalarak eski İran tarihine büyük bir ilgi duydu. O dönemin eserlerinden faydalanmak için babasından veya Zerdüştî rahiplerden Pehlevîce öğrendi. Şiir yazacak kadar da iyi Arapça biliyordu. (TDVİA, Firdevsî maddesi, c. 13)

 

[34] Ahura Mazda: Mecusilikte, her şeyi bilen, yaratan yüce tanrı anlamındadır. Ahura ‘ilahî varlık’, Mazda ise ‘hikmet ve aydınlanma’ demektir. Ahura Mazda, gerçeğin, kutsalın, iyiliğin ve sağlığın yaratıcısıdır. Ondan kötülük kaynaklanmaz; dolayısıyla o, Ehrimen’in karşısında yer alır. Ahura Mazda’nın etrafında kötülüğe karşı savaşan sayısız ilahî varlık bulunduğu kabul edilir. İnanışa göre Ahura Mazda, sonunda Ehrimen’i yenecek ve böylelikle iradesi tamamıyla gerçekleşmiş olacaktır. (Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, s. 22, Vadi Yayınları, Ankara, 1998.)

 

[35] Ehrimen: Mecusiliğin kötülük ve eksiklik ruhu, tanrı Ahura Mazda’nin rakibi ve düşmanı. Ehrimen’in hayata karşı ölümü yarattığına; kötü varlıkları, sürüngenleri, vahşi hayvanları, kötü inancı, bozgunculuğu vb. bütün kötü unsurları yönlendirdiğine ve bunları iyi ve güzel olanların üzerine saldığına inanılır. (Gündüz, s. 22.)

 

[36] Zerdüşt: Zerdüştlüğün kurucusu olan kişidir. M.Ö. 628-551 yılları arasında yaşadığı söylenir. Kendisine atfedilen Avesta kitabının Gatalar kısmında tek tanrıcı görüş ve düşünceleriyle dikkat çeker. İran’da halkın çok tanrıcılığı terk etmesi ve tek yüce tanrıya tazimde bulunması için yoğun çaba harcamıştır. (Gündüz, s. 404) Zerdüşt döneminden sonra ise bu tek tanrıcı inanışlardan eski İran’ın çok tanrıcı dinlerine doğru bir hareket olmuştur. Zerdüştlük, iyiliğin kaynağı Ahura Mazda ve kötülüğün kaynağı Ehrimen şeklindeki düalist bir düşünceye dayanmaktadır. (Gündüz, s. 252)

 

Zerdüşt, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi gerçek bir peygamber olarak değerlendirenler de vardır. (Farukî, İsamil R., Tevhid, s. 44, çev. Dilaver Yardım, İnsan Yayınları, 1987, İstanbul.)

 

[37] İzed ve Hudâ adlarındaki antik İran tanrıları, İranlılar tarafında Enîran ile savaşıyorlardı. Bunun anlamı şudur: Kötü ve pis olan Enîran’a karşı sürdürülen savaşta evrenin tanrıları bile İran’ın üstün ırkının yanında yer alıyorlardı. Enîran ise İranlı değildi. Görüyoruz ki, burada da din, bu tür yollarla ırkî ve sınıfsal statükoyu muhafaza etmiştir. Zaten bu görevi her zaman din yapmıştır. (Müellif)

 

[38] S. Radhakrishnan (1888-1975): 1962-67 yılları arasında Hindistan cumhurbaşkanı olan Hintli bilim ve devlet adamı. Radhakrishnan, Doğu dinleri ve ahlakı üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınmaktadır. (Ana Britannica, Radhakrishnan maddesi, c. 26.)

 

[39] Tarih boyunca bütün peygamberler, bu şirk dinine karşı mağlup olmuşlardır. Bir gerçek vardır ki, peygamberler dışında şirk dini ile mücadele eden olmamıştır. (Müellif)

 

[40] Hadis kaynaklarında böyle bir ifade geçmemektedir. Buna benzer olarak hadis kaynaklarında şöyle bir ifade yer almaktadır: “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” Ancak bu haliyle bile hemen hemen bütün alimler, bunu aslı olmayan bir söz olarak kabul etmişlerdir. Bunların yerine “Peygamberler, dinar ya da dirhem değil, ilim miras bırakırlar.” hadisi daha kabule şayan olarak görülmüştür. (El-Aclûnî, II, s. 83.)

 

[41] A’raf, 176.

 

[42] Elbette ki, onların vardıkları sonuçların tümünün doğru olduğunu söylemek istemiyorum. (Müellif)

 

[43] Proudhon, Pierre-Joseph (1809-1865): Fransız radikal siyaset kuramcısı ve gazeteci. Geliştirdiği görüşler, anarşist kuramın temelini oluşturmuştur. “Mülkiyet hırsızlıktır!” sözünde olduğu gibi sert ve dikkat çekici görüşleriyle tanınmıştır. (Ana Britannica, Proudhon maddesi, c. 26.)

 

 

 

Yazıyı okumamız faydamıza olacaktır.Ve okuduktan sonra yorumlarımızı siteye eklerseniz bizler için daha da güzel olacaktır.

DE
12.07.2007 23:36
#22

bu elemanın "Ebuzer-I Gifari" Türkçesi: Istanbul-Teblig Yayınları adlı kitabından alıntılar;

ve yaptıkları...

 

 

Kitabın mütercimi ise, (Sunuş) bölümünde diyor ki:

(Yazar, ihtilaflı konuları bilerek kaleme almış, "Bu rivayetlerin doğruluğunu veya yanlışlığını tespit etmek, tarih yazanın bileceği iştir" diyerek işin içinden çıkmıştır.) [s.7]

 

Yazarın ve mütercimin de itiraf ettiği gibi, doğru olduğu bilinmeyen isnatlarla Eshab-ı kirama hakaret edilmiştir. Acem yazar, ilk iki halifenin halifeliğini İslam’a darbe olarak bildiriyor: (Bu rejimin kurucusu ortadan gittikten sonra, Ali’nin mahrumiyeti ve siyasi gruplaşmalar, hilafet duvarının temel taşının eğri konulmasına sebep oldu. Ebu Bekrin, Ömer’i kendisine halife seçmesiyle, İslami rejime ikinci darbe de vurulmuş oldu.) [s.14]

 

Hazret-i Osman’a da şöyle saldırıyor:

(Ömer de gidince,....... Osman hükümeti eline aldı.... İslam kanunlarında yapılan değişiklikler, o kadar şiddetliydi ki, Muhammed’in binası kökten viran oldu.) [s.15]

 

Hazret-i Ebu Bekir’e saldırısı da şöyle:

(Ebu Bekir, Aliyi -na-civanmerdane-siyaset sahnesinden alaşağı ederek, hilafete oturduğu gün, Ebuzer endişe ve korkuya düştü.) [s.15]

 

Diğer Eshab-ı kirama da şöyle hücum ediyor:

(Ama mümkün müydü, Osmanları,..... Abdurrahman İbni Avfları, hadisle, âyetle ve konuşmayla doğru yola getirmek? Bu nasıl olabilirdi ki Allah’ın resulü, vahiyle silahlı olduğu zaman bile bunu yapamamıştı. Oysa bunların bizzat kendileri, vahiyle, Kur'anla milleti yağma etmişlerdi.) [s.195]

 

Acem yazar, bu sahabiyi bir gayrimüslime benzeterek diyor ki:

(Ebuzer de, Pascal gibi, Allah’ı yürek yoluyla bulmuş ve Peygamberi görmeden üç yıl önce Allah’a inanmıştı.) [s.18]

 

Acem yazar da, diğer reformcular gibi sosyalizm taraftarıdır. Hazret-i Ebuzeri de sosyalist olarak övmektedir. Diyor ki:

(Peki Ebuzerin sosyalizmi ne oldu? Yeni sosyalistler diyor ki: Dünya gerek ki sosyalist olsun, tâ ki yaşamaya layık olsun!.. Biz de aynı düşünceyi Ebuzerin bütün hayatı boyunca açıkça görüyoruz.) [s.17]

 

Görüldüğü gibi İslam perdesi altında sosyalizmi savundukları açıkça anlaşılmaktadır.

 

Acemoğlu, Hazret-i Ebuzere de iftira ederek onun ağzından, (Evinde ekmek bulunmadığı halde, kınından sıyrılmış kılıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım) diyor. Acemoğlu, niçin çalışmıyorsun da isyan ediyorsun? Rızk Allah’tan değil midir? Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram günlerce aç kaldı. Hangisi isyan etti?

 

Yine bu Acemoğlu, Hazret-i Ebuzer dahil, birkaç sahabinin ismini söyledikten sonra, (Bunların hayatlarını özet olarak da olsa, anlatan doğru bilgiler ne yazık elimizde yoktur) diyor. (s.21) Buna (İntak-ı hak) denir. Peki doğru bilgi yok da Hazret-i Ebuzer hakkında koca bir kitap nasıl yazılabilir? İftira olunca niye yazılmasın ki?

DE
12.07.2007 23:37
#23

sanırım daha bir şey konuşmaya gerek kalmadı bu konuda :)

NF
12.07.2007 23:57
#24

Selamlar,

 

Pascal benzetmesinin eleştirilmesi dışında, gayet ciddi yorumlar yapılmış. Tam bir şii yobazının söyleyebileceği şeyler bunlar. Eğer bunlar gerçekten söylendiyse -ki öyle görünüyor-, Şeriati'nin bizim zaviyemizdeki hükmü de ortaya çıkmıştır.

 

Saygı ve selamlarımla

DE
16.07.2007 02:29
#25

işte abi benim anlamadığım, insanlar bunları nasıl görmezden gelebiliyor?

 

bgd abi de yazmış oraya, ben de yazdım diğer bir kitabından... kalkıp hala bu adamı savunanlar var.

 

Allah akıl fikir versin...

ME
26.07.2007 01:25
#26

ZİHİNLERİ İFSAD ETME YARIŞINDA ALİ ŞERİATİ’NİN YERİ

 

Abdülkadir COŞKUN

 

 

 

Osmanlı’nın yıkılma sürecine girmesiyle İslâm âlemi başsız kalmış, her kafadan her konuda sesler çıkmaya başlamıştı. Bu arada din üzerine konuşanların sayısı da artmış, kendilerini reformist/modernist olarak vasıflandırdığımız insanlar bozuk fikirlerini yaymak için maddî ve mânevî imkânlar bulmuşlardı. Özellikle Türkiye’de Cumhuriyet devrimiyle başlayan halkı dinden uzaklaştırma kampanyaları, okuyan kesimin tercüme kültürüyle yetişme tarzı ve tabiî olarak mevcud sistem için de bu durumun kaygı vermemesi modernist/reformist fikirlerin yayılmasına büyük bir zemin hazırlamıştır. Bahsettiğimiz bu modernist/reformist kesimi kaba hatlarıyla ikiye ayırabiliriz:

 

1- Resmî ideolojiyle barışık bir şekilde zihinleri ifsad edenler,

 

2- Resmî ideolojiye karşı olup (veya öyle görünüp) zihinleri ifsad edenler.

 

Bugün ikinci gruptan pek çok kişiler ve müesseseler birinci grubun kafa yapısına doğru dönüşüm geçirmiş ve onlarla aynîleşmişlerdir. Meselâ kendilerine "radikal İslâmcı” denilen, özellikle İrancı piyasada kalem oynatan yazarların yazılarına ve kendilerine şöyle bir göz atıldığında kimisinin farklı partilerin, özellikle Millî Görüş çizgisindeki partilerin müesseselerine çöreklendiği, kimisinin liberal-demokratlardan hiçbir farklarının kalmadığı, kimisinin ise bir köşeye çekilip olayları sessizce seyre daldığı görülmektedir.

 

Esasen bu durumun köklü bir tedkike ihtiyacı vardır. Zira; nasıl oluyor da bir zamanlar partilere put diyen, demokrasiye şirk sistemi diyen, mevcud sisteme küfür devleti diyen kişiler bu duruma düştü? Bunun sebebi onların zihinlerinde "Bütün Fikrin Gerekliliği” ilkesinin oturmamış olmasındadır. Onlarda “bütün fikir” olmadığından, hangi rüzgar eserse kendilerini ona kaptırmaktadırlar.

 

***

 

Daha önceleri adına “geleneksel” denilen değerlere açılan savaş; Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra ifadesini Kur’ân ve Sünnet’te bulan en temel akîdevî ve amelî esaslara karşı bir “başkaldırı” şeklini aldı. Bugün ise iyice çığırdan çıktı. Ama ne yazık ki bu kötü gidişâta karşı kendilerini “Ehl-i Sünnet” olarak vasıflandıran kişilerce doğru-düzgün bir çıkış yapan genel itibariyle pek olmadı veya yapılsa bile hep cılız kalındı. Ancak son yıllarda Ebubekir Sifil, Muhammed Reşad, Alaaddin Yalçınkaya, Ali Nar, vs. gibi araştırmacıların gayretli çalışmalarıyla bu ses kendisini duyurmaya başladı elhamdülillâh... Aslında Ahmed Davudoğlu gibi âlimlerin, Üstad Necib Fazıl gibi mütefekkirlerin ve İBDA’nın güçlü çıkışları olmuştu. Fakat bu ses bir türlü müesseseleşemedi. Demek istediğimiz, bu araştırmacılar yaptıkları çalışmalarda hep yalnız kaldılar. Oysa bu araştırmacıları bir müessese etrafında toplayarak onlara maddî ve mânevî imkan sağlamak kendilerinin Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyenlerin boyunlarının borcudur. Çıkardıkları dergilere hiçbir ilmî kıymeti hâiz bulunmayan yazarları büyük paralarla transfer eden cemaatların, bir gecede milyarları toplayan hocaların artık bu işe el atmalarının vakti gelmiştir ve geçiyor bile... Muhterem Ebubekir Sifil Hoca’nın dediği gibi, “akide’de de liberalleşiyoruz”(1) galiba...

 

***

 

Cemaleddin Efgânî’yi, Muhammed Abduh’u, Reşid Rıza’yı, Fazlur Rahman’ı, İranlı mollaları bu ümmete önder diye takdim eden malûm çevreler hızını alamayıp, ismi geçenlerden de son derece farklı bir kişiyi, Ali Şeriati adlı birini liderlik koltuğuna oturttular. Esasen Ali Şeriati’yi Şiî mollaları bile tenkid etmiş ve fikirlerini kabul etmemişlerdir. Fakat bizdeki “dışardan ne gelirse muteberdir” anlayışının sahibleri tabiî ki Ali Şeriati’yi ümmet liderliğine taşımakta gecikmeyeceklerdi.

 

Ali Şeriati’yi okuyanlar, onda şu iki büyük hastalığın var olduğunu göreceklerdir:

 

1- İslâm’ın Sosyalizm’e göre yorumlanışı.

 

2- Sahabelere ve büyüklere yapılan büyük saygısızlık.

 

 

 

ALİ ŞERİATİ’DE ANA FİKİR:

 

İSLAM’IN SOSYALİSTÇE YORUMLANIŞI

 

Demokrat müslüman, liberal müslüman, lâik müslüman tanımlamalarını duymuşsunuzdur belki ama; galiba bu sosyalist müslüman tanımlamasını ilk defa duyuyorsunuz. Ali Şeriati’nin düşüncesine ve buna bağlı olarak yorumlarına Sosyalizm o kadar hâkimdir ki, bakınız o, Hz. Âdem Aleyhisselâm’ın Cennet’ten Dünya’ya gönderiliş sebebini nasıl açıklıyor:

 

“Adem Cennet’te olduğu ve başkaldırmadığı sürece adam değil bir melek (gibi) idi. Fakat insan Cennet’te ve Cennet’in tüketime yönelik hayatı içinde isyan eder ve o meyveyi yedikten sonra (akıl, uzgörüş ve başkaldırma meyvesi) vaat edilen Cennet değil, keyif çatma ve hayvanlara yaraşır tüketim cenneti olan Cennet’ten çıkarılır. Ödül olarak vaadedilen Cennet, Adem’in tardedildiği cennetin karşıtıdır.” (2)

 

Bu iktibastan anlaşılacağı gibi Ali Şeriati’ye göre Hz. Âdem Aleyhisselam Cennet’teki "tüketime yönelik hayat"a isyan etmiş ve “keyif çatma ve hayvanlara yaraşır tüketim cenneti”nden çıkarılmıştır. Esasen Ali Şeriati bu yoruma zihnine hâkim olan tüketim karşıtı sosyalist ideolojisiinin etkisiyle varmıştır. Nitekim o, bu ideolojiye sahib olduğunu saklamamakta, bilakis açıkça söylemektedir:

 

“Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyalizm’i, ne de Historizm’i tümüyle inkâr ediyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan –ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkânı vardır.” (3)

 

Ali Şeriati’nin sözkonusu bu Sosyalizm saplantısı, onu İslâm tarihini de sosyalist gözüyle okumaya ve yorumlamaya mahkûm etmiştir. Nitekim o, Hz. Ebuzer’den bahsederken bakın nasıl yorum yapar:

 

“O günün toplumunda, Ebuzer’in, yoksul sınıfların taraftarı olarak yükselttiği bu sesi hemen kesildi. Bu ses, öyle bir yanardağın patlamasıydı ki, kıvılcımları bin yıl sonra, 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da pek çok ülkenin eteğini tutuşturdu.

 

Bu yanardağ, eğer bugün birazcık susmuş ise; soluklanmasındandır. Yakında da susmayacaktır. Ebuzer’in boğazından dışarıya çıkan bu büyük yanardağın kıvılcımları, daha sonraları, büyük Fransız devriminden sonra, dünyanın değişik yerlerinde çeşitli ekonomi kitapları hâlinde ortaya çıktı. Fakat, Osman’ın iktidarı, onu nihayetsiz bir çölde söndürmeyi becermişti. Eşraf ve sermayedarlar, yoksulların önderi, ezilenlerin koruyucusu Ebuzer’in ölümüyle, bu sınıflar tarafından kendilerini tehdit eden tehlikenin ortadan kalktığını sandılar. Fakat görülen son ekonomik devrimler, Osman’ın rejiminin zafer kazandığını isbat etmektedir. Peki Ebuzer’in toplumculuğuna ne oldu?

 

Yeni toplumcular diyorlar ki:

 

Yaşamaya layık olmak için,

 

Gerek ki sosyalist olsun dünya,

 

Eşrafiyat, zorbalık ve yağmacılık,

 

Ma’dum olsun, mahvolsun, yok olsun...

 

Biz de aynı düşünceyi Ebuzer’in bütün hayatı boyunca açıkça görüyoruz. Eğer sosyalizmin şiarı: “Herkesin kabiliyetine göre ve herkesin işine göre” ise biz bunu, bundan üçyüz yıl evvel Ebuzer’in yiğitçe verdiği, azametli mücadelesinde görüyoruz.” (4)

 

Bu ve bunun gibi pek çok örnek gösterebileceğimiz Ali Şeriati’nin kitablarında bir de sermayenin yasaklığını vurgulayan ifadelere çokça rastlanmaktadır. (5) Bunun adı ise İslâm’ı sosyalizme yamamaktır. Oysa işin esası, Üstad Necib Fazıl’ın gösterdiği:

 

“Her fikir, her inanış, tek mevsimlik vesselâm;

 

Zaman ve mekân üstü biricik rejim İslâm...” (6)

 

 

 

KRONİK BİR HASTALIK DAHA:

 

SAHABÎLERE SAYGISIZLIK

 

Sahabîler bir yana, Peygamber Efendimiz’in ismini anarken bile hiçbir saygı ifadesine gerek duymayan Ali Şeriati, (7) bütün hastalıklı fikirleri bilindiği hâlde bazı kişi ve kurumlarca bu ümmete lider diye takdim edilmektedir. Ülkemizde de bazı şebekeler sahabî düşmanlığını körüklemekte, özellikle Hz. Muaviye’ye karşı hakaretamiz sözler sarfetmektedirler. Yeri geldikçe bu şebekeleri siz okuyucularımıza ifşâ edecek ve bu şebekelerin yaptıkları akidevî, zihnî ve fikrî tahribatı gözler önüne sereceğiz. (8)

 

İfâdeleriyle Batılı bir müsteşriki aratmayacak kadar cüretkâr olan Ali Şeriati, bakınız sahabenin büyüklerinden nasıl bahsediyor:

 

“Bu yönetimin kurucusu (yani, Peygamberimiz – A.C) gittikten sonra Ali’nin yalnızlığı ve siyasî hizipleşme, hilafet binasının temel taşının yanlış konulmasına neden oldu. Ebu Bekir’in, Ömer’i kendisine halife seçmesiyle İslâmî yönetime ikinci darbe de indirilmiş oldu.

 

Ömer ve Ebu Bekr’in bizzat kendileri bu yanlış harekete neden olmalarına rağmen, İslâm’ın siyasal teşkilatı Rasûl’ün bıraktığı gibi kalmıştı: Basitlik, eşitlik ve servetin bir yerde toplanmasına engel olunarak, âdilce paylaşılması göze çarpıyordu.

 

Ömer de gidince, yaşlı, sofu ve yönetim için yetersiz bir adam olan Osman hükümeti eline aldı. İslâm hükümeti sarsılmaya başladı, İslâm kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki, M....... ’in (Allah Resulü’nün ismini yazmış ancak biz iktibasta dahi olsa yazamazdık - A.C) binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata, İslâmî hâkimiyet kulübesi, Şah’ın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata, Muaviye’nin ve Osman’ın yeme-içme sarayına dönmüştü.” (9)

 

Ali Şeriati, neticesi Hz. Osman’ın katline kadar giden isyanı (güya) Hz. Ebuzer’in ağzından büyük bir inkılab olarak niteliyor:

 

“Ebuzer’i, Medine’ye yorgun, bacakları iki yana düşmüş ve kan revan içinde getirdiler. Ali, Osman ve diğer ileri gelenler, Sel dağının eteğinde oturmuştu. Ebuzer uzaktan göründüğünde, Osman’ı görünce bağırdı:

 

-Medine’ye büyük inkılab ve direnme için müjdeler olsun!

 

Ebuzer’in müjdesini verdiği inkılab, 35. yılda gerçekleşti. Medine başkaldırdı.” (10)

 

Bu sözleri Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyenlerin hazmetmesi mümkün müdür? Bundan daha beteri de var. Şu sözlerdeki cüretkârlığa bir bakınız ve bu adamları (yani Ali Şeriati gibilerini) bize âlim diye, mütefekkir diye takdim eden kişilerin ne kadar büyük(!) olduğunu anlayınız:

 

“Ama mümkün müydü; Osman’ları, Muaviye’leri, Abdurrahman İbn Avf’ları hadisle, âyetle ve konuşmayla doğru yola getirmek? Bu nasıl olabilirdi ki? Allah’ın Resulü, vahiyle silahlı olduğu zaman bile bunu yapamadı. Oysa bunların bizzat kendileri, vahiyle, Kur’ân’la milleti yağma etmişlerdi.” (11)

 

İşte böyle edebsizce söylenen şu sözlerin müslümanların kalbine hançer gibi saplanmamasına mahal var mı?

 

Ehl-i Sünnet’e göre sahabînin dindeki yeri ve konumu hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (Allah hepsinden razı olsun) hilafeti mü’minlerin icmâı ve istişaresi ile sabittir. (12) Fazilet sıralaması da aynıdır. Sahabîlerin sözü bazı şartları olmakla birlikte delildir ve sahabîler âdildir. (13)

 

 

 

NETİCE

 

Bu makalede Ali Şeriati örneğinden yola çıkarak yeni yetişen nesil üzerindeki zihin kirlenmesi hadisesine temas etmiş olduk. Beşerî ideolojilerin zihnî olarak boyunduruğu altına girmek, günümüzün sapkın aydınının (!) en büyük hastalığıdır. Bunun yanında kronik bir hastalık haline gelen sahabî düşmanlığı da, zihinleri ifsad etmede büyük bir araç olarak kullanılmaktadır.

 

Sahabîler (Allah hepsinden razı olsun) meselesi, Büyük Doğu-İBDA’nın üzerinde önemle durduğu hususlardandır. Zaten bu meselenin anlaşılmaması, İBDA Külliyatı’nda ele alınmış olan “Sır İdraki ve Kader Sırrı” bahislerinin anlaşılmamış olmasındandır. Bu konuyu kapasitemiz çerçevesinde tüm vecheleriyle ele almaya çalışacağız. (14)

 

 

 

DİPNOTLAR:

 

1- Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesi’nin Tenkidi III, Kayıhan Yay., İstanbul 1999, s. 8

 

2- Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı, (terc: Hüseyin Hatemî), 3. Baskı, İşaret Yay., İstanbul 1990, s. 21 İktibasın birinci cümlesinde yer alan parantez içindeki “gibi” kelimesi, tercümeyi yapan H. Hatemi tarafından ilave edilmiştir. (Bkz, a.g.e, s. 68, dipnot: 17). Şunu da belirtelim ki, H. Hatemi, Ali Şeriati’nin iktibastaki görüşlerine katılmadığını ifade etmektedir. (Bkz., a.g.e., s. 69, dipnot: 18)

 

3- Ali Şeriati, a.g.e., s. 42

 

4- Ali Şeriati, Sosyal Adaletçi ve Devrimci: Ebuzer, (terc: Salih Okur), Söylem Yay., İstanbul 2000, s. 12-13. Aslında bu kitab Abdülhamid Cevdet es Sahhar tarafından yazılmış, Ali Şeriati kitabı Farsçaya tercüme edip, genişletmiştir.

 

5- Bkz. Ali Şeriati, a.g.e., s. 117

 

6- Necib Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yay., 34. Basım, İstanbul 1998, s. 445

 

7- Bkz. Ali Şeriati, Ebuzer, s. 40-43. Kitabının birinin adı, “M.......’i Tanıyalım”dır.

 

8- Bu konularla ilgili çalışmalarımız sürmektedir. Yakında yayınlayacağız.

 

9- Ali Şeriati, a.g.e., s. 10

 

10- Ali Şeriati, a.g.e., s. 171

 

11- Ali Şeriati, a.g.e., s. 171-172

 

12- Geniş bilgi için bkz: Nureddin es Sabuni, el-Bidaye fi Usuluddin (Maturidiyye Akaidi), (terc: Bekir Topaloğlu), Diyanet Yay., Ankara 1998, s. 120-123; Ahmed İbn-i Muhammed Emin, Amentü Şerhi-Ferâidü’l Fevaid fî Beyani’l Akaid, (Halebi Sağir Tercemesi, Bâbâdâğî’nin kenarında), Dersaadet 1306, Şirket-i Sahafiyye-i Osmaniyye Matbaası, s. 129 vd. Birinci kitab Nureddin es Sabunî Hazretlerinin yazmış olduğu Maturidiyye Akaidi’ne dair muteber kitablardandır. Bu kitabı, B. Topaloğlu, son derece titiz bir şekilde tercüme etmiş, notlandırmış, kitabın baş tarafına müellifin hayatını yazmış ve kitabla ilgili geniş bilgi vererek Arabça ve Türkçe metinlerini birlikte yayınlamıştır. Ulaşılması kolay olması bakımından istifade edilebilir. İkinci kitab ise Osmanlıcadır.

 

13- Tabiî buradaki “adalet”in farklı mânâları vardır. Bu çok geniş olduğu için başka bir makaleye havale ediyoruz. Geniş bilgi için bkz: Hasan Karakaya, Fıkıh Usûlü, Buruc Yay., İstanbul 1998, s. 113-122

 

14- Topluluk hakikati bakımından sahabeler kadrosunu ele alan ifadeler için bkz: Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, 2 Basım, İBDA Yay., İstanbul, s. 61-68; Sır İdraki bahsiyle alâkalı olarak bkz: Kültür Davamız -Temel Meseleler-, 3 Basım, İBDA Yay, İstanbul 1993, s. 97-102; Bütün Fikrin Gerekliliği -İktidar, Siyaset, Hareket-, 2 Basım, İBDA Yay., İstanbul 1990, s. 126-128; Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı -Peygamber Halkası-, İBDA Yay., İstanbul 1994.

 

 

 

http://www.geocities.com/abdulkadircoskunupto/makcoskun4.htm

WE
09.08.2007 19:49
#27

bence Ali Şeriati ve Mustafa İslamoğlu gibi İslama damgasını vurmuş insanlara kesin deliller öne sürmeden ve kaynak belirtmeden sadece kurallar ve geriden gelen bazı genellemelerle yaklaşırsak hataya düşmüş oluruz diyorum. Şunu sölemek de istiyorum bunda da ısrarcıyım bir insanı başkalarının taraflı yorumlarıyla değil kendi yazdıklarından anlayabilirsiniz yazdıklarını okursak ya da sanal ortama taşıma imkanımız varsa taşıyalım o zaman bahsi geçen kişilerin nasıl bir insan olduğunu görmüş oluruz.Bunu Ali Şeriati yi desteklediğimden değil gerçeği ben de merak ettiğimden söylüyorum.Ancak yinede bu kadar kesin ve Nef'i diliyle konuşmak çilekeş adlı arkadaşında belirttiği gibi büyük vebal altına girmemize neden olur.

Allah'a Emanet Olun

EK
09.08.2007 20:12
#28

Ali Şeriatinin "İnsanın Dört Zindanı"

kitabını okudum ve çokta beğendim

 

Ali şeriati iranlı bir sosyolog sah dönemini eleştirdiği için öldürülmüştür ve iran devrim öncülerindendir

bu adam şii de olsa Allah ve onun kulu ve elçisi olan Hz.Muhammad inancını benimsemiştir

ve benim olduğu gibi sizinde bu insandan öğreneceğiniz çok sey var arkadaslar

Fakat şiiler; sünnilerin kabul ettiği bazı sahabeleri reddeder bu sebeple insanları karalamayalım

 

kısacası ben Ali şeriatide okunmalı diyorum

 

hatta kitapta geçen insanın 4 zindanı yani insanın aklını zindana sokan 4 sebepten biride sosyalizm diyor

eee kitapta bu geçiyor ve bazı arkadaslarımız ali şeriatinin islamı sosyalist anlayışa soktuğunu söylüyor

bu nasıl tezat ben anlamadım birşey

NE
09.08.2007 23:36
#29

Bende şu anda ‘Ali Şiası-Safevi Şiası’ adlı kitabını okuyorum. Kitabın önsözünde merhum Şeriatı'nın gayet objektif bir şekilde eleştirildiği kanısındayım. Bir kısmını paylaşmak istedim. Umarım yararımıza olur.

 

 

Şii-Sünni kardeşliğini gerçekleştirebilmek ve İran halkına İslam’ı ve gerçek Şiiliğin anlamını tanıtabilmek amacıyla mücadele veren şehit Şeriatı, bu gayretini tarihi-toplumsal verilere dayanarak zenginleştirirken, bazı kere usuli tartışmaların içine giriyor. Ama usuli konularda fark edilen zayıflığı kendisini, yer yer kimi tarihi konuları dinin aslı gibi algılama yanlışlığına düşürüyor. Ali Şiasının aydınlatıcı yolu belirlenirken genellikle ‘imamet’ ekseni etrafında duruluyor ve imamet makamının gasp edildiği konusu sürekli ön plana çıkartılıyor. Oysa bu eksen vahdeti sağlayıcı çekicilikten ziyade, mezhebi bir iticiliği oluşturuyor. Aynı konuda Lübnanlı Şii alim Şeyh Cevat’ın ‘imamet din esaslarından değil, mezhep esaslarındandır’ şeklindeki tespiti, kitapta, Şii-Sünni diyalogu çerçevesinde aktarıldığı halde, bu aktarımın kuşatıcı bir kavrayışla algılanmaması Şeriatı’nın bu çalışması için bir eksikliği oluşturuyor.

 

Diğer bir eksiklik ise, Şeriatı’nın zaman zaman kurtulamadığı mezhep bağlılığı ve duygusallığı ile kendi tarihi şartları içinde ve ayrıca usuli planda tartışılması gereken bir kısım rivayetlerin lafızlarına fazlaca itibar etmesidir. Abdurrahman b. Avf’ın paraya eğilimi ve Ümeyye oğullarının güçlülüğü karşısında tavır koymamakla suçlanan Ebu Bekir’in tutumu, tarihsel şartlardan yalıtılarak ve ‘maslahatçı bir pişkinlik’ ithamıyla eleştirilirken, aynı kişi ve zümrelere yönelik Rasulullah’ın kazanıcı uygulamaları değerlendirme dışı bırakılıyor. Kaldı ki Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in Ümeyye oğullarına karşı gösterdiği tedbirli tutum hakkında Şeriatı’nın gerekli dikkati göstermediği fark ediliyor. En azından Şeriatı’nın bu konudaki bilgi yetersizliği kendini hissettiriyor.

 

Ali Şeriatı, sahip olduğu dini tahkik ederek öğrenmek ve öğretmek azminde olan duygulu, yürekli, zeki, çalışkan, disiplinli bir mücadele adamıydı. O, düşüncesinde ve eyleminde sürekli bir inkılâbı yaşamıştı. Bulunduğu hal ile yetinmeyen, halini aşmak isteyen bir kişiliği vardı. Onun son dönemlerdeki kuran çalışmalarında ulaştığı nokta; kendini, toplumunu, kültürünü sorgulayan her birey için örnek alınacak bir düzeydir. Yaşadığı inkılâp süreci onu, kuran a sosyal bilimler gözlüğü ile ve mezhebi öncüllerle bakmanın yanlışlığını ifade etme hassasiyetine ulaştırmıştır. Kuran a mümkün olduğunca ön kabullerden arınarak yaklaşılmalı, tarihi ve sosyal değerlere ancak kuran ın gösterdiği perspektiften bakılmalı ve ancak bu bakış çevresinde söz konusu değerlerden yararlanılmalıydı. O, artık öğretmenlik yapmaktan ziyade kuran öğrenciliği yapmanın önemini açıklamaktaydı.

 

(Yöneliş)

DE
10.08.2007 01:07
#30

nedamet ve eko;

 

yahu adamın hayvan oğlu hayvan olduğu, hatta hayvandan da aşağı olduğu yukarıda açıklanmış. Daha bu deyyus, adi, zındık, kafir herifin, neyini okuyor, neyine bakıyorsunuz? Ağır yazdığımı düşünen arkadaşlar; Eshab-ı kiram'a hakaret eden adam başka ne olabilir? O kim ki Alemlerin Efendisi Peygamber Efendimiz S.A.V'in "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz" buyurduğu Eshab-ı Kiram'ı aşağılayabilir, hadi aşağılamayı geçtim, kimdir o soysuz kanı bozuk köpek, kim ki o bu güzel Eshab-ı eleştirebilir? O kim, eleştiri yapmak kim. Lütfen yurıdaki mesajları dikkatli okuyun.

EK
10.08.2007 15:54
#31
nedamet ve eko;

 

yahu adamın hayvan oğlu hayvan olduğu, hatta hayvandan da aşağı olduğu yukarıda açıklanmış. Daha bu deyyus, adi, zındık, kafir herifin, neyini okuyor, neyine bakıyorsunuz? Ağır yazdığımı düşünen arkadaşlar; Eshab-ı kiram'a hakaret eden adam başka ne olabilir? O kim ki Alemlerin Efendisi Peygamber Efendimiz S.A.V'in "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz" buyurduğu Eshab-ı Kiram'ı aşağılayabilir, hadi aşağılamayı geçtim, kimdir o soysuz kanı bozuk köpek, kim ki o bu güzel Eshab-ı eleştirebilir? O kim, eleştiri yapmak kim. Lütfen yurıdaki mesajları dikkatli okuyun.

arkadasım okudum o yazıları!!!!!

 

ali şeriatinin sahabeye karşı biraz saygısız olduğunu da söyledim bu seriatiden gelen değil mezhebinden gelen birşey

 

ve birazda anarşist olunca dahada tepkili diğerlerinden

 

neyse sadede gelirsek bu adamın iyi yazıları var diyorum okumadan reddetmeyin diyorum sevmeye bilirsiniz desteklemeye bilirsiniz benim gibi ama hemen küfür etmeyin diyorum

 

konuyu daha uzatmayacağım yoksa savunur gibi algılanması kalın sağlıcakla

NE
10.08.2007 16:12
#32

Arkadaşım!

Gönderdiğim yazıda Hz. Ebu Bekir'in ve Hz. Osman'ın Ümeyye oğullarına karşı gösterdiği tedbirli tutumu göz ardı ettiği belirtilmiştir. Sizin de dediğiniz gibi (O kim ki Âlemlerin Efendisi Peygamber Efendimiz S.A.V'in "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz" buyurduğu Eshab-ı Kiram'ı aşağılayabilir…) Abdurrahman b. Avf’ın paraya eğilimi ve Ümeyye oğullarının güçlülüğü karşısında tavır koymamakla suçlanan Ebu Bekir’in tutumu, tarihsel şartlardan yalıtılarak ve ‘maslahatçı bir pişkinlik’ ithamıyla eleştirilirken, aynı kişi ve zümrelere yönelik RASULULLAH'ın kazanıcı uygulamaları DEĞERLENDİRME DIŞI BIRAKILIYOR. Ancak siz bunu bir aşağılama olarak nitelendirirken, okuduğum kitabın önsözünde ise merhum Şeriati’nin gerekli dikkati göstermediği ve bu konudaki bilgi yetersizliği ön plana çıkartılıyor. Belki de konuya biraz daha itidal yaklaşılmalı. En azından iş küfür boyutuna taşınmamalı.

 

Bir de şu sosyalizm saçmalığını merhumda bir hastalık olarak değerlendirip okuyucuyu oyalayanlara gelince onlara diyecek sözüm yok! Merhum Şeriati zindanın demirlerini kırmış! Vebal altına girip de kendinizi zincirlemeyin!

DE
16.08.2007 16:31
#33

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin bir talebesinin eline bir gün bir kitap geçer. Kitabı baştan sonra inceler. Kitapdaki her kaide Ehl-i sünnet itikadına uygundur. şaşırır ve kitabı hocasına götürür. Efendi hazretlerine kitabı arz eder. Bunun üzerine Abdülhakim Arvasi Hazretleri şöyle buyurur; Doğrudur kardeşim. Kitap Ehl-i Sünnete uygundur. içindeki her kaide de doğrudur. Fakat, kitabın yazarının bu kitabı yazmasındaki amac maddidir. Para kazanmak için yazmıştır. İhlas ile yazılmamıştır. Bu şekilde bu kitabı okumak insana faide vermez, zarar verir kardeşim buyurur.

 

Şimdi, bunu göz önüne alın. İçindeki bilgiler doğru. Fakat ihlassız yazılmış bir kitap bile insana zulmet getirir.

 

Yukarıda adı geçen elemanın kitaplarında ise Hakaret, tenkid, eleştiri vardır. Hem de Eshab-ı Kiram'ı. Bu kitabları okumanın faydası nedir anlayabilmiş değilim. Ben anlatmaktan bıktım, Allah-u Teala hidayet nasip etsin ne diyelim.

 

Arkadaşlar, size tavsiyem "Oryantalizm" ve "Fundamantalizm" hakkında biraz okuyun. Nedir bu kavramlar bilgi edinin. Amaçları nedir öğrenin. Ufak bir dost tavsiyesi.

EK
16.08.2007 16:42
#34
Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin bir talebesinin eline bir gün bir kitap geçer. Kitabı baştan sonra inceler. Kitapdaki her kaide Ehl-i sünnet itikadına uygundur. şaşırır ve kitabı hocasına götürür. Efendi hazretlerine kitabı arz eder. Bunun üzerine Abdülhakim Arvasi Hazretleri şöyle buyurur; Doğrudur kardeşim. Kitap Ehl-i Sünnete uygundur. içindeki her kaide de doğrudur. Fakat, kitabın yazarının bu kitabı yazmasındaki amac maddidir. Para kazanmak için yazmıştır. İhlas ile yazılmamıştır. Bu şekilde bu kitabı okumak insana faide vermez, zarar verir kardeşim buyurur.

 

Şimdi, bunu göz önüne alın. İçindeki bilgiler doğru. Fakat ihlassız yazılmış bir kitap bile insana zulmet getirir.

 

Yukarıda adı geçen elemanın kitaplarında ise Hakaret, tenkid, eleştiri vardır. Hem de Eshab-ı Kiram'ı. Bu kitabları okumanın faydası nedir anlayabilmiş değilim. Ben anlatmaktan bıktım, Allah-u Teala hidayet nasip etsin ne diyelim.

 

Arkadaşlar, size tavsiyem "Oryantalizm" ve "Fundamantalizm" hakkında biraz okuyun. Nedir bu kavramlar bilgi edinin. Amaçları nedir öğrenin. Ufak bir dost tavsiyesi.

arkadasım kibir kokan yazına, iyi niyetine varsayarak teşekkür etmek istiyorum...

 

ve bir makaleleyle konuyu kendi açımdan sonlandırmak istiyorum ;

 

 

Gerçekten Müslüman Mısınız

 

 

 

Kendinize, gelişmiş toplumların neden Müslüman toplumlar olmadığını hiç

sordunuz mu? Ben defalarca sordum. Ama sormak yetmediği gibi yaptığımız

anlamsızlıkların bedelini de ödemiyor. Bugün dünyanın neresine giderseniz

gidin Müslüman olan birinin kendini belli etmesi gerekmez mi? Peki nasıl?

Maalesef günümüzde Müslüman toplumlar gelişmemiş ya da gelişmekte olan

toplumlar. Dünyada söz sahibi bir Müslüman toplum yok. Nedeni ise bence çok basit. Biz gerçekte Müslümanlığın ne olduğunu anlamıyoruz. Yaptığımız sadece

bize söylenen doğrulara inanmak ve hayatımız boyunca bunlara güvenip,

sonumuzu bu sanılara emanet etmek. Düşünmek mi? Çok zor bizim için. Hatta

tehlikeli. Müslümanlıkta en çok yanlış anlaşılan konu sorgulamaktır. Hiç bir

Müslüman sözde dinini sorgulayamaz. Bu ona haram kılınmıştır. Çünkü

sorgulamak onun gibi bir kulun haddine değildir! Oysa ki gerçek iman ancak

sorgulamayla olur. Çünkü aklın ve kalbin ortak hareket etmesi gerekir. Bu

ancak kafamızdaki ve kalbimizdeki soru işaretlerini gidermekle mümkün

olacaktır. Nedense biz sorgulamak kelimesinden isyan etmekten başka anlam

çıkartmıyoruz. Neden sorgulamıyoruz? HAŞA!!! Biz basit bir kuluz. Yıllardır

peygamberler geldi, alimler geldi, bu işe kafa yormuş muhterem insanlar

geldi. Onlar gerekeni yaptılar. Bize düşen onların söylediklerine güvenmek.

İşte bu yüzden biz hiç bir noktaya ulaşamıyoruz. Sizce Türkiye neden geri? O

da basit. Çünkü kimse üzerine düşeni yapmıyor. Sorgulamıyor. Herkes kendi

menfaatine uyan neyse ona devam, aksi ise dur diyor. Düşünmeyi, yapıcı bir

şekilde eleştirmeyi, kıyaslamayı, soru sormayı, çözüm aramayı unutmuş bir

toplumun Müslüman olması düşünülemez. Olduğu zaman da ancak bizim kadar

olur. En basit ve güncel örneği televizyon programlarında çıkan saçma

yarışmalardır. İnsanlarımız o kadar boş vakte ve kişiliğe sahipler ki

hayatlarında kendilerini adadıkları hiç bir gerçek yok. Başkalarının

hayatları ya da oyuncak duyguları onları tatmin edebiliyor. Bu kadar basit

yaşamaya alışmış bir toplumun gerçek anlamda düşünmesini ve yorumlamasını

beklemek belki de biraz hayal oluyor. Oysa ki Müslüman denildiğinde

insanların aklına, aklı ve mantığı ile yürüyen, hayatı seven, yaptığı her

şeyi kendisiyle beraber çevresi için de düşünen, sağ duyulu, ilime ve emeğe

saygı duyan, barışı ve üretmeyi esas alan, paylaşımı her şeyin üstünde tutan

insanlar gelmeliydi. Ne yazık ki gelmiyor...

Size soruyorum. Lütfen siz de kendinize sorun. Nasıl bir Müslümansınız?

Allah'ı kimden duydunuz? O'nu nasıl tanıdınız? O'nu anlamak için neler

yapıyorsunuz? Eğer bu soruları irdelemeye başlarsanız göreceksiniz ki

yaşamda boşlukta duran bir çok soru var ve bunlar sizin için belki de hayati

bir önem taşıyor.

 

Bugün gençlerimizin çoğu konuşmasını, ahlakını bilmiyor. Neredeyse herkes

için küfretmek doğal bir tepki sayılıyor. Şiddet ve öfke hepimizi sarmış.

Nerede olursak olalım, ne yaparsak yapalım hep kendimizi düşünmemiz bize

öğretilmiş. Yüzlere bakamıyoruz. Bir şeyler istenir diye selam veremiyoruz.

Söyleyin lütfen biz Müslüman mıyız?

 

Ben bir parçayım. Ben Allah'ın bir parçasıyım. Hepimiz gibi... O halde O'na

yaraşır davranmak benim varoluş borcum ve yaşama kaynağımdır. O'ndan güç

alırım ve O'na inanırım. O'nunla severim, O'nunla yan yana mücadele veririm.

Ben O'nunla gözümü açtım, O'nunla kapatırım. İlk kelimem O idi, sonuncusu da

O olacaktır. Ne bildiysem bana O gösterdi ve ne istediysem bana sadece O

yardım etti. O'nunla güldüm bu kaypak dünyada, O'nunla anladım insan

olduğumu. O'na sığındım. Tek amacım; O'nun dostluğunu kazanmak, boşuna

gelmediğimi kanıtlamak kendi özüme, bilmek, anlamak, sevmek, barışı ve

paylaşmayı hayatım boyunca yaşamaktır. Ne kazandıysam bu hayata sahip

çıkanlarındır. O'nunla birlikteyken kaybedeceğim hiç bir şey olamaz!

 

Melih Sarıoğlu

DE
16.08.2007 17:46
#35

Efendim, konu saptırılmış, sorgulamaya getirilmiş madem, bende bir iki cümle yazayım,

 

Önce şunları bilmek gerekir? Neyi sorguluyoruz? Burada bahsedilenler Din-i İslam'dır. Biz hangi akılla sorgulayacağız. Muhabbetullah'a ulaşmış kimse miyiz ki sorgulayacağız. Akıl nedir? Bunları anlamak için bende sizin gibi bir iki alıntı yapayım;

 

Fakat, eko bey, siz de bir hata yok, hata o yazıyı yazanda. Neden olduğunu buyrun okuyalım;

 

"Oysa ki gerçek iman ancak sorgulamayla olur. " yazmış aciz vatandaş, ve yazının devamını da bu cümleye oturtmuş.

Oysa ki;

 

Akıl, beyinde bulunur. En yüksek akıl ile en aşağı akıl arasında binlerce derece vardır. Her işte ve hele dini işlerde akla güvenilemez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. Herkesin aklı, birbirine uymadığı gibi, selim olmayan akıl, bezen doğruyu bulur, yanılması ise, daha çok olur. En akıllı denilen kişi, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Hele ahiret bilgilerinde akla hiç güvenilmez. Akıl tek başına doğruyu bulabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi. Allah-u Teala dinini indirir, haşa hadi hepiniz aklınız ile sorgulayın çözün derdi. Oysa ki Peygamber Efendimiz S.A.V Allah-u Tealanın indirdiği dini Hadis-i Şerifler ile açıklamış. Bize sorgulayın denmemiş!

 

Bu acizane yazı bile gayet güzel cevaptır aslında Melih Sarıoğlu'na ama, devam edelim;

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri şöyle buyuruyor;

 

"Server-i âlem olan Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur. Resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, Resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü, iman parçalanamaz. Akıl, Resulullahın bildirdiklerini uygun bulursa, bu aklın kâmil, selîm olduğu anlaşılır. "

 

Allah ve resulünün bildirdiklerine aklın almasa da, ispat edemesen de, inanın. Cennet, Cehennem, Sırat köprüsü ve ahiret hayatı akıl ile mantık ile ispat edilemez. Bir Miraç akıl ile ispat edilemez, sorgulanamaz. Mutezile aklı almadığı için sırat köprüsünü, miracı ve benzeri olayları inkâr etmiştir. Şimdi bir çok Müslüman inanamayıp mürted olurken, müşrikler, bu bir çılgınlık derken, Hazret-i Ebu Bekir, O söylediyse doğrudur diyerek imanın zirvesine çıkmıştır.

 

İman, Muhammed aleyhisselâmın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani]

 

İslamiyette aklın almadığı, anlayamadığı şey çoktur, fakat akla uymayan şey yoktur. Bu ince çizgiyi iyi anlamak lazım.

 

Nakil yolu ile anlaşılan, yani Peygamberlerin söyledikleri şeyleri, akıl ile araştırmaya uğraşmak, düz yolda, güç giden, yüklü bir arabayı, yokuşa çıkarmak için zorlamaya benzer. Yokuşa doğru at, kamçılanırsa, çabalaya çabalaya, ya yıkılıp canı çıkar, yahut, alışmış olduğu düz yola kavuşmak için sağa sola ve geriye kıvrılarak arabayı yıkar ve eşyalar harap olur. Akıl da, yürüyemediği, anlayamadığı ahiret bilgilerini çözmeye zorlanırsa, ya yıkılıp insan aklını kaçırır veya bunları alışmış olduğu, dünya işlerine benzetmeye kalkışarak, yanılır, aldanır ve herkesi aldatır.

 

Akıl, his kuvveti ile anlaşılabilen veya hissedilenlere benzeyen ve onlara bağlılıkları bulunan şeyleri birbirleri ile ölçerek, iyilerini kötülerinden ayırmaya yarayan bir ölçüdür. Böyle şeylere bağlılıkları olmayan varlıklara eremeyeceğinden, şaşırıp kalır. O halde, Peygamberlerin bildirdikleri şeylere, inanmaktan başka çare yoktur.

 

Peygamber olarak bildirdiği şeylere akla uygun olduğu, yahut tecrübe ile anlaşıldığı için inanmak iman olmaz. Çünkü bu, Peygamber efendimizi değil, aklı tasdik etmek demektir. İman, gayba inanmak demektir. Kuran-ı kerimin baş tarafında, Allahü teâlâ, salihleri övüyor, (O müttekiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar ve kendilerine verdiğimiz mallardan harcarlar) buyuruyor. (Bekara 3)

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin bir yazısında şöyle buyuruyor:

(Akıl, anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmek için yaratılmıştır. Bunun için, hakkı bâtıl ile karıştırabilecek olan insanda, cinde ve meleklerde akıl yaratılmıştır. Allahü teâlânın kendisinde ve Ona ait bilgilerde, hakkın bâtıl ile karıştırılması olamayacağından, o bilgilerde, akıl yalnız başına senet olamaz. Mahluklara ait bilgilerde, hakkı bâtıl ile karıştırmak mümkün olduğundan, bu bilgilerde aklın işe karışması doğru olur.

 

Akıl, başlıca iki kısımdır: (Selim akıl), (Sakim akıl) Bunların her ikisi de akıldır. Tam selim akıl, hiç yanılmaz, hata etmez. Pişman olacak hiçbir harekette bulunmaz. Düşündüğü şeylerde asla hata etmez. Hep doğru ve sonu iyi olan işlerde bulunur. Doğru düşünür ve doğru yolu bulur. İşleri hep doğrudur. Böyle akıl, ancak Peygamberlerde bulunur. Her başladıkları işte muvaffak olmuşlardır. Pişman olacak, zarar görecek bir şey yapmamışlardır.

 

Evet, akıl hüccettir, doğru yolu gösterir. Fakat, selim olan akıl gösterir, her akıl değil. Demek oluyor ki, selim olmayan akılların, yanıldıkları için, bir hakikati kabul etmemeleri, uygun bulmamaları, bir kıymet bildirmez. Selim olan akıllar, yani Peygamberlerin akılları, din hükümlerinin hepsinin pek yerinde ve doğru olduklarını açıkça görür.)

 

Eğer bunlar yetmedi ise, bunlar gibi binlerce kaynak var elimde...

Ha, yok ben aklımı kullanır, sorgularım falan diyorsa Melih Sarıoğlu denilen vatandaş, buyursun sorgulasın sorgulayabildiği kadar o muhteşem aklı ile.

 

Selametle...

DE
16.08.2007 18:49
#36

bu arada arkadaşlar, Bu Melih Yılanoğlu denilen adamı biraz araştırdım. Karşıma şu yazısı çıktı. Buyrun okuyun :rolleyes:

 

"İnsanlar doğar ve sonra ölür. Bu bir gerçektir. Gerçek olan bir şey daha var ki; insanlar yaşamlarına ait şeyleriyle kendilerine aittirler. Ne yaptıysalar kendileri için yapmışlardır. Bu acı bir prensiptir. Bazı insanlar mezarlıklara giderek, ölülere kuran okurlar. Bunun onların günahlarını hafifleteceğini düşünürler. Gülmek istiyorum ama saygısızlık olmasın! Ya kuran neyi içeriyor ki. Ne okuduklarını bile bilmiyorlar. Çok ilginç. Tamam o zaman ben bir kaç kişi tutayım ki ben öldükten sonra devamlı kuran okusunlar. Kuran yaşayanlara hitap eder. O bir dilek taşı değil. Fırsat birdir ve değerlidir. Hiç bir insan başkasının yanlışını yüklenemez. Mezarlıklara gidilir. Neden? Onu hatırlamak için, ölümü hatırlamak için, güzel olan şeyleri hatırlamak için... Ama böyle umutsuzca bir şey yapmak için değil. Bir de bunun için başkalarına para veren insanlar var. Ne kötü ve iğrenç bir ticaret. Üzülüyorum. İnanın elimden başka bir şey gelmiyor. Çevremde de böyle insanlar var ama ben bir şey yapamıyorum. Çünkü insan çok inatçıdır."

 

Sapık herifin tekiymiş maalesef.

Bu zavallıya dua edelim arkadaşlar.

 

Allah-u Teala hideyet nasib etsin İnşallah.

EK
16.08.2007 19:16
#37

deep arkadasım buna da taktın heralde :rolleyes:

 

ama bu adama pek hoş baktığım söylenemez sana katılıyorum

AC
16.08.2007 23:52
#38

Öncelikle Deep arkadaşım sana teşekkür ederim az bile söylemişsin

 

(Bid'at sahibine hürmet eden, İslamiyeti yıkmaya yardım etmiş olur.) [Taberani],

 

(Bidat ehlinden ilim öğrenmeye çalışmak, kıyamet alametlerindendir.) [Taberani],

 

(Kim bid'at ehlinden buğz ederek yüz çevirirse, Allahü teâlâ onun kalbini korkulardan emin kılar ve imanla doldurur. Bid'at ehline sert muamele edeni de, en büyük korku gününde emin kılar. Bid'at ehlini hakir ve zelil göreni de, Cennette yüz derece yükseltir. Bid'at ehline selam veren veya onu sevindirici şeyle karşılayan, Kuran-ı kerimi küçümsemiş olur.) [Hatib]

 

Ashaba dil uzatanlar hakkında aşşağıya yeterince kaynak yapıştırıyorum

 

Eshabımı kötülemeyin

Sual: Bir yazar, Resulullahın çömezleri, Hazret-i Aliyi ilk halife seçmedikleri için bence yanlış yapmışlardır diyor. Böyle söylemek caiz midir?

CEVAP

Böyle söylemek Allaha ve Resulüne karşı gelmek olur. Yani, Allah ve Resulünün onlara verdiği kıymeti, makamı beğenmemek, itiraz etmek olur. Resulullah efendimiz, Eshabım [Arkadaşlarım] diyor, çömezlerim demiyor. Çömez ifadesinde küçültme ve hakaret vardır. Allahü teâlâ onları övüyor, (Hepsine Cenneti söz verdim) buyuruyor. (Hadid 10)

 

İkincisi, Eshab-ı kiramın icmaına karşı gelmiş oluyor. Çünkü İlk halife Hazret-i Ebu Bekir, Eshab-ı kiramın icmaı ile seçilmiştir. Biat etmeyen kimse kalmamıştır.

 

Eshab-ı kiramın hepsinin söz birliğine icma denir. İcmaya uymak farzdır. İcmayı inkâr ise küfürdür. Hz. Ebu Bekir'le Hz.Ömer'in hilafetlerini inkâr eden kâfir olur. Cenaze namazının farzı kifaye olduğunu inkâr eden kâfir olur. Çünkü icmaı inkâr etmiştir. (Redd-ül Muhtar)

 

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Ümmetim dalalet üzerinde ittifak etmez.) [İbni Mace]

(Cemaatten bir karış ayrılan, cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.) [buhari]

 

(Cemaatle birlikte olun! Allahın rızası, rahmeti, yardımı cemaat ile birliktedir. Cemaatten ayrılan Cehenneme düşer.) [İbni Asakir]

 

(Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]

(Sürüden ayrılanı kurt, cemaatten ayrılanı şeytan kapar. Sakın cemaatten ayrılmayın!) [Tirmizi]

(Cemaatten bir karış ayrılan İslam halkasını boynundan çıkarmış olur.) [Ebu Davud]

 

Bir âyet meali şöyledir:

(Müminlerin yolundan ayrılanı Cehenneme atarız.) [Nisa 115]

 

Bu âyet-i kerime ve yukarıdaki hadis-i şerifler, icmanın önemini göstermektedir. Eshab-ı kiramın söz birliği ile yaptığı işleri beğenmeyenin kâfir olacağı bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır. Eshab-ı kirama itimat kalmayınca, onların topladığı Kuran-ı kerime de, hadis-i şeriflere de gölge düşer. Bu hocanın da, Kuran-ı kerime ve hadis-i şeriflere gölge düşürmek gibi gizli bir maksadı varsa, onu bilemeyiz.

 

 

Şu tarih kitapları

Sual: Tercüme veya telif olarak hazırlanan ve İslam Tarihi adı verilen Türkçe kitapların hepsinde önemli hatalar vardır. Eshab-ı kiramı kötülemeyen hiç birisine rastlamadım. Bunun sebebi nedir? Mesela Uhud savaşındaki okçular olayı için, (Düşman artık hezimete uğramıştı. Fakat iş bitmiş değildi. Burada gaflete düşen müslümanlardan [Eshab-ı kiramdan] bazıları düşmanı takip edecekleri yerde ganimet toplamaya kalkıştılar, dünyalık sevdasına düştüler) deniyor. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle övülen Eshab-ı kirama bu iftira nasıl yapılabiliyor? Tarih kitaplarındaki bu yanlışlıklar nereden kaynaklanıyor?

CEVAP

Bilindiği gibi Emevilerden sonra Abbasiler hakimiyet kurmuştur. Abbasi tarihçileri, hadiseleri, Emevilerin ve bazı Eshab-ı kiramın aleyhine olacak şekilde tahrif etmişlerdir. Kaynak olarak elde bu kitaplar bulunduğu için, tarih kitabı hazırlayanlar, ister istemez büyük hatalara düşüyorlar.

Kur'an-ı kerim, hadis-i şerifler ve fıkıh kitapları okununca bu hatalar bariz şekilde ortaya çıkıyor. Kur'an-ı kerimde Eshab-ı kiramın tamamı övülüyor.

 

Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:

(Biz onların [Eshab-ı kiramın] hepsinden razıyız. Onların hepsi de Allahtan razıdır.) [Tevbe 100, Mücadele 22]

 

(Biz azimüşşan, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nezettik. [Kalblerindeki kin, hıyanet, düşmanlık, dünyalık sevdası gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık.]) [Araf, Hicr]

 

(Muhammed [aleyhisselam], Allahın Peygamberidir, Onunla birlikte bulunanların [Eshabın] hepsi, kâfirlere karşı şiddetli ve birbirlerine karşı merhametlidir.) [Feth 29]

 

(Allah, onların [Eshab-ı kiramın] her birine hüsnayı [Cenneti] vaad etti.) [Hadid 10]

 

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Eshabım gibi hiç kimse İslamiyete hizmet edemez.) [İ. Süyuti]

(Eshabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [bezzar]

 

(Eshabımı kötüleyen hariç, Kıyamette, herkesin kurtulma ümidi vardır.) [Hakim]

 

(Eshabım arasında fitne çıkacak, o fitnelere karışanları, Allahü teâlâ benimle olan sohbetleri hürmetine af ve mağfiret edecektir. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan Eshabıma dil uzatarak Cehenneme girecektir.) [Müslim]

 

(Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyin! Allaha yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz.) [Ebu Davud]

 

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

(Eshab-ı kiram arasındaki harbleri, "Vurdu", Kırdı" diyerek anlatmak haramdır. Çünkü onları sevmemeye sebep olur. Dinimizi bize ulaştıran onlardır. Onlardan birini kötülemek, dini yıkmak olur.) [Envar]

 

İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:

(Eshab-ı kiramın hepsini, adil, salih, evliya, âlim ve müctehid bilmek her müslümana gerekir. Çünkü Kur'an-ı kerimde, (Allah onlardan razı, onlar da Allahtan razıdır) buyuruluyor. Onlardan birini kötülemek, bu âyete inanmamak olur.) [savaik-ul-muhrika]

 

Okçular hadisesi

Peygamber efendimiz, okçulara, (Buradan ayrılmayınız) emrini verdi. Bir müddet sonra savaş bitmek üzere idi. Düşman kaçıp gitmişti. Okçular, (Bizim burada durmamızın sebebi, düşman tehlikesini önlemek içindi. Şimdi düşman gittiğine göre, burada artık durmamızı Resulullah efendimiz de istemez. Peygamber efendimizin yanına gidelim, ne emir buyurursa onu yapalım) diyerek bulundukları yeri terk ettiler.

 

Böyle hareket etmelerinin bir hata olduğu sonradan meydana çıktı. Bunu bile anlatmayı Peygamber efendimiz yasakladı, (Eshabımın kusurlarını söylemeyin) buyurdu. Eshab-ı kirama kusur bulmaktan, kusurlarını söylemekten, onlara dil uzatmaktan çok sakınmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte, (Eshabımın ismini işitince susun, şanlarına yakışmayan söz söylemeyin) buyuruldu. (Mevahib)

 

Senâüllah Pâni-püti hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselam bildirdi. Hulefa-i raşidinin çalışmaları ile, her tarafa yayıldı. Eshab-ı kiramdan bazıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshab-ı kiramın bu hususta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emrolundu. (Hukuk-ul-islam)

 

Ölüleri kötülemek

Sual: Bid'at ehli bazı kimselerin sapıklıklarını söyleyince, "Ölülerin kötü tarafı söylenmez. Ayrıca gıybet de olur" deniyor. Fakat bu bid'at ehli şahıslar, başta Hazret-i Osman olmak üzere Eshab-ı kiramın çoğunu kötülüyorlar. Eshab, bizim ölülerimiz değil mi, onları kötülemek gıybet değil mi?

CEVAP

Bid'at ehlini kötülemek gıybet olmaz. Gıybet, bir kimsenin gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir. Harbilerin ve bid'at sahiplerinin ve açıkça günah işleyenlerin bu günahlarını ve zulmedenlerin ve alış verişte hile yapanların bu fenalıklarını müslümanlara duyurarak, bunların şerrinden sakınmalarına sebep olmak ve Müslümanlığı yanlış anlatanların bu iftiralarını söylemek gerekir, gıybet olmaz. (Redd-ül Muhtar c.5, s.263)

 

Eshab-ı kirama dil uzatanlar ölü olsun, diri olsun, bunları açıklamak, gıybet olmaz, aksine dinin emrine uymak olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Fitne veya bid'at yayıldığı, Eshabım kötülendiği zamanda, hakkı bilen, bilgisini müslümanlara duyursun! Hakkı yani doğru yolu bildiği [ve gücü yettiği] halde, müslümanlara duyurmayanlara, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ, böyle bir kimsenin farzlarını ve nafile ibadetlerini kabul etmez.) [Hatib, Deylemi]

 

Eshab-ı kiramın hepsi müslümandır. Bizim ölülerimizdir. Hiç kimsenin onları tenkit etmesi caiz olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın.) [Tirmizi]

(Ölülerinize sövmeyin, onlar amelleriyle başbaşa kalmıştır.) [buhari]

 

(Hazret-i Âişe, "Lanetlik İbni Kays ne yapıyor?" diye sorar. Oradakiler "Öldü", derler. Hz. Âişe hemen, Estağfirullah der. "Neden önce lanetledin, sonra istiğfar ettin?" diyene, "Resulullah (Ölülerinizi kötülemeyin) buyurduğu için" diye cevap verir.) [İbni Hibban]

 

Eshab-ı kiramın kusuru olsa da, bizim ölülerimiz olduğu için ve Allahü teâlâ onların kusurunu affettiği için bunları söylemek caiz olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Eshabımın ismini işitince, susun, şanlarına yakışmayan söz söylemeyin!) [Taberani]

 

(Eshabımın kusurlarını söylemeyin! Kalbleriniz onlara karşı değişir. Eshabımı iyilikle anın ki, kalbleriniz ülfet etsin!) [Deylemi]

 

Abduhçuların hedef tahtası haline getirdikleri Hazret-i Osman, Allah Resulünün damadı ve Cennetle müjdelenmiş on kişiden biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Osman bendendir, ben de Osmandanım.) [Taberani]

(Yüz kızım olsa, hepsini de Osmana verirdim.) [İbni Asakir]

(Meleklerin haya ettiği zattan [Osmandan] ben haya etmez miyim?) [beyheki]

(Osmanın şefaati ile Cehennemlik 70 bin kişi, hesap görmeden Cennete girer.) [İ. Asakir]

 

Mezhepsizlere göre, Eshab-ı kiramı kötülemek caiz, fakat, kötüleyenlere ne yapıyorsunuz demek bile caiz değildir. Böylece Eshab-ı kiramın kendi ölüleri olmadıklarını adeta kabul etmiş oluyorlar.

 

Fellahla acemin hezeyanı

Sual: Ölmüş yabancı iki yazar tarafından yazılan ve "Ebuzer-i Gıfari" adıyla Türkçeye tercüme bir kitabı ekte gönderiyorum. Eshab-ı kirama hakaret ile dolu bu kitap nasıl tercüme edilir ki?

CEVAP

Gönderdiğiniz kitap, Es-Sahhar isimli bir fellah tarafından, gizlice, Cezayirde basılmıştır. Yıllar sonra, Ali Şeriati Mezinani isimli bir acem tarafından Farsçaya geniş bir ilave ile tercüme edilmiştir. Bu hakaretler, Türkçeye niçin aktarılır ki? Bu sorunun cevabını yayınevi veriyor. Diyor ki: (Biz Yayınevi olarak, sahabelere, saygı ve hürmet edilmesi gerektiğini hatırlatmakla beraber, beşer oldukları için, eleştirilebileceklerini söylüyoruz.) [s. 209]

Demek ki, Eshab-ı kirama hakaretin tek sebebi, beşer yani insan oldukları içinmiş.

 

Kitabın mütercimi ise, (Sunuş) bölümünde diyor ki:

(Yazar, ihtilaflı konuları bilerek kaleme almış, "Bu rivayetlerin doğruluğunu veya yanlışlığını tespit etmek, tarih yazanın bileceği iştir" diyerek işin içinden çıkmıştır.) [s.7]

 

Yazarın ve mütercimin de itiraf ettiği gibi, doğru olduğu bilinmeyen isnatlarla Eshab-ı kirama hakaret edilmiştir. Acem yazar, ilk iki halifenin halifeliğini İslama darbe olarak bildiriyor: (Bu rejimin kurucusu ortadan gittikten sonra, Alinin mahrumiyeti ve siyasi gruplaşmalar, hilafet duvarının temel taşının eğri konulmasına sebep oldu. Ebu Bekrin, Ömeri kendisine halife seçmesiyle, İslami rejime ikinci darbe de vurulmuş oldu.) [s.14]

 

Hz. Osmana da şöyle saldırıyor:

(Ömer de gidince,....... Osman hükümeti eline aldı.... İslam kanunlarında yapılan değişiklikler, o kadar şiddetliydi ki, Muhammedin binası kökten viran oldu.) [s.15]

 

Hz. Ebu Bekire saldırısı da şöyle:

(Ebu Bekir, Aliyi -na-civanmerdane-siyaset sahnesinden alaşağı ederek, hilafete oturduğu gün, Ebuzer endişe ve korkuya düştü.) [s.15]

 

Diğer Eshab-ı kirama da şöyle hücum ediyor:

(Ama mümkün müydü, Osmanları,..... Abdurrahman İbni Avfları, hadisle, âyetle ve konuşmayla doğru yola getirmek? Bu nasıl olabilirdi ki Allahın resulü, vahiyle silahlı olduğu zaman bile bunu yapamamıştı. Oysa bunların bizzat kendileri, vahiyle, Kur'anla milleti yağma etmişlerdi.) [s.195]

 

Acem yazar, bu sahabiyi bir gayrı müslime benzeterek diyor ki:

(Ebuzer de, Pascal gibi, Allahı yürek yoluyla bulmuş ve Peygamberi görmeden üç yıl önce Allaha inanmıştı.) [s.18]

 

Acem yazar da, diğer reformcular gibi sosyalizm taraftarıdır. Hz. Ebuzeri de sosyalist olarak övmektedir. Diyor ki:

(Peki Ebuzerin sosyalizmi ne oldu? Yeni sosyalistler diyor ki: Dünya gerek ki sosyalist olsun, tâ ki yaşamaya layık olsun!.. Biz de aynı düşünceyi Ebuzerin bütün hayatı boyunca açıkça görüyoruz.) [s.17]

 

Görüldüğü gibi İslam perdesi altında sosyalizmi savundukları açıkça anlaşılmaktadır.

 

Acemoğlu, Hz. Ebuzere de iftira ederek onun ağzından, (Evinde ekmek bulunmadığı halde, kınından sıyrılmış kılıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım) diyor. Acemoğlu, niçin çalışmıyorsun da isyan ediyorsun? Rızk Allahtan değil midir? Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram günlerce aç kaldı. Hangisi isyan etti?

 

Yine bu Acemoğlu, Hz. Ebuzer dahil, birkaç sahabinin ismini söyledikten sonra, (Bunların hayatlarını özet olarak da olsa, anlatan doğru bilgiler ne yazık elimizde yoktur) diyor. (s.21) Buna (İntak-ı hak) denir. Peki doğru bilgi yok da Hz. Ebuzer hakkında koca bir kitap nasıl yazılabilir? İftira olunca niye yazılmasın ki?

 

Asla caiz değildir

Sual: Herhangi bir sahabinin, müslüman olmadan önceki hâlini anlatmak caiz mi?

CEVAP

Hiçbir Sahabinin müslüman olmadan önceki hâlini kötüleyerek anlatmak asla caiz değildir.

Müslüman olmadan önce işlenen bütün günahları Cenab-ı Hak affeder, hatta sevaba da çevirir. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:

(Allah, kâfirken tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiatını hasenata [günahlarını sevaplara] çevirir. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70]

 

Müslüman olan bir kâfir, iman etmeden önceki yaptığı iyiliklerin karşılığına da kavuşur. Hakim bin Hazam, iman edince, (Önceki iyiliklerim ne oldu) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki:

(Önceki iyi işlerin makbul olmak üzere Müslüman oldun.) [buhari]

 

Bu husus kâfir iken Müslüman olan herkes için geçerlidir. Hangi günah olursa olsun, şirk yani kâfirlik dahil, tevbe edilince Allah onu affeder. Bu husus, kıyamete kadar böyledir.

 

Hiçbir müslümanı tevbe ettiği günahtan ayıplamak uygun olmadığı gibi, kâfirken tevbe edip iman edenlerin de önceki hallerinden dolayı onları ayıplamak, bu yüzden onlara leke sürmek, önceki hallerini bahis konusu etmek caiz değildir.

 

Son söz:

Hepsi Cennetlik olan Eshab-ı kiramın bazısını, herhangi bir sebeple kötülemek birkaç bakımdan caiz değildir:

1- Eshab-ı kiram Peygamber efendimizin arkadaşları ve dostlarıdır. Onun dostlarını üzmek, Onu üzmek demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Eshabıma dil uzatmakta Allahtan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur.) [buhari]

 

2- Eshab-ı kiram, bizim ölülerimiz olduğu için kötü söz söylenmez. Çünkü (Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın) hadis-i şerifine aykırı olur. (Tirmizi)

 

3- Eshab-ı kiramın kusurları olsa bile, söylememek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Eshabımın kusurları, yanlış hareketleri olacaktır. Allahü teâlâ, benim hatırım için onların kusurlarını affedecektir.) [İbni Asakir]

 

4- Eshab-ı kiramın kusurunu söylemek fayda vermeyeceği gibi, aksine Cehenneme gitmeye sebep olacağı için susmak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Eshabım arasında fitne çıkacak, Allahü teâlâ benimle olan sohbetlerinin hürmetine, fitnelere karışan Eshabımı affedecek, bunlara dil uzatanlar Cehenneme gidecektir.) [Müslim]

 

5- Peygamber efendimiz, (Eshabımı kötülemeyin) buyurduğu için onların hiç birisi hakkında kötü söz söylenmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Eshabımı kötüleyenler, Müslümanlıktan ayrılmış olur.) [beyheki]

(Eshabımı kötüleyene Allah lanet etsin.) [Taberani, Beyheki, Hakim]

 

6- Allahü teâlâ, onlardan razı olduğu ve onların kusurlarını affettiği ve hepsine Cenneti söz verdiği için kötülemek caiz olmaz. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Allah onlardan razıdır.) [Tevbe 100]

(Hepsine hüsnayı [Cenneti] vaad ettik.) [Hadid 10]

 

7- Araf ve Hicr surelerinde (Biz azimüşşan, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nezettik) buyuruluyor. Yani kalblerindeki kin ve düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Demek ki, hiçbir sahabi, başka bir sahabiye haset ve kin beslemez. Çünkü, hepsi Hakkulyakin mertebesine ulaşmışlardır. Aralarındaki savaşlar ictihad sebebi ile idi. Her biri, kendi ictihadı ile hareket etmeye mecbur olduğundan, hiçbiri kötülenemez. Eshab-ı kiramdan birini kötülemek, (Allah onlardan razıdır) mealindeki âyete inanmamak olur. (Tathir-ül-cenan)

 

İmam-ı a'zam, (Eshab-ı kiramın hepsini hayırla anarız) buyurdu. İmam-ı Şafii ve Ömer bin Abdülaziz de, Eshab-ı kiram arasındaki savaşlar hakkında (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmayalım!) buyurdu. (M. Rabbani c.2, m.96)

 

İmam-ı Gazali hazretleri de (Dinimizi bize ulaştıran Eshab-ı kiramdır. Onlardan birini kötülemek, dini yıkmak olur) buyurdu. (Envar li-amel-il-ebrar)

TU
09.09.2007 00:57
#39

daha öncede belirtmiştim ama biçok konu olduğundan bütün konuları bir anda okumak mümkün deil. bu şahıs 'ABİDE ŞAHSİYETLERDEN, AŞERE-İ MÜBEŞŞEREDEN, 4 BÜYÜK HALİFE... dedigimiz HZ. OSMAN hakkında hiç uygun olmayan yazılar yazmış. ama burda diger arkadaşlarımızın da gerekli açıklamayı yapmasına ragmen hala inanmamakta ısrar eden ardaşlar var! ya hu inanmıyorsan EL - GIFARİ HZ. ni anlatan kitabını al, oku. madem söylenenlerle mutmain olmuyorsun. oku, ondan sonra yorumunu yap! ve ülkemizde nice önemli şaheser kitaplar varken niye dipten kuyudan çıkarıp bu şahsı okumakta karar kıldınız anlam veremiyorum.

FA
14.09.2007 14:17
#40
ya inanın anlamıyorum..herkes adama ağzına gelen lafı söylüyor ama bir kişide hz. osman efendimize küfrünü veya başka sapık bir metnini paylaşmıyor..ben yine söylüyorum o adamın birkaç kitabını okudum ve olumsuz birşeye rastlamadım ama belki vardır yinede..dediğim gibi onun "şerefsiz" olduğunu kanıtlayacak bir deliliniz varsa bizimle paylaşın bizde duacınız olalım

 

selam ve dua ile...

bende size katılıyorum bazen peşin yükümlü oluyoruz bir kaç kitabını okumakla tabiki tanıyamam ama bende okudugum kitaplarında kötü bircümleye rastlamadım lakin böyle birşey varsa tabiki delil isteriz inşallah ben yanılmıyorumdur çünkü bu yazarı ve yazdıklarını onaylıyordum sevgi ve dua ile..

NE
14.09.2007 18:17
#41

Efendim yukarıda birkaç arkadaşımız Ali Şeriati hakkındaki görüşlerini dile getirmiş ve birtakım deliller göstermişlerdir. Merhumun onayladığınız fikirlerini tekrar gözden geçirmenize vesile olacağı kanısındayım.

Şahsi görüşlerimde ciddi manada değişiklik oldu diyemem ancak bağlı olduğu mezhebin gerektirdiği şartlar dâhilinde kendisinin bazı zamanlar aşırıya kaçtığını inkâr etmemek gerekir. Hala ve ısrarla Ali Şeriati’yi okumalıyız düşüncesindeyim.

 

vesselam..

NE
29.02.2008 20:32
#42

Adem Özköse (Puran Şeriati ile röportaj)

 

-Dr. Ali Şeriati İran İslam Devrimi'nin en önemli teorisyenlerinden biri olarak biliniyor. Devrim gerçekleşeli yaklaşık 30 yıl oldu. Sizce İran İslam Devrimi ilk 30 yıllık hedeflerine ulaşabildi mi?

 

Ali Şeriati'nin amacı İran'da bir devrim gerçekleştirmek değildi. Şeriati, İran toplumunun şuurlu bir hale gelmesini, İran'da yönetimden önce düşünce alanında bir devrim gerçekleşmesini istiyordu. Şah'a karşı çıkmasının sebebi de Şah'ın insanların düşünmelerini, akletmelerini engellemesiydi. Eşim yönetimlerin değişmesini çok önemsemiyordu. Onun için daha önemli olan toplumun değişmesiydi. Ali Şeriati, toplum bilinçlenmeden gerçekleşecek bir devrimin sonunu iyi görmüyordu. Onun bu öngörüsü de doğru çıktı.

 

-İran Toplumu 30 yıl önce böyle bir devrime hazır değil miydi? Bunu mu demek istiyorsunuz?

 

Sokaklarda gözlemler yapıp, insanlarla konuştuğunuzda bu sorunuzun cevabını rahat bir şekilde alabilirsiniz. İranlılar 30 yıl önce devrime hazır olsalardı, devrim sonrası yetişen gençlik bu durumda mı olurdu? İlk sorunuzda Ali Şeriati'nin İran devriminin teorisyeni olduğunu söylediniz. Bu doğru değil. İran devrimi, insanların düşünceleri değişmeden, kısa zamanda yapılan bir devrimdir. Gerçek devrim ise çok uzun zaman alır. İran'daki devrim gerçekleştiğinde halkın büyük çoğunluğu eğitimsizdi. Halk gerçek İslam'ı bilmiyordu. Eşim böyle bir devrimi asla doğru bulmuyordu. Ayrıca böyle bir devrimi de zafer olarak görmüyordu. Şeriati, asıl zaferin düşüncelerde gerçekleştirilen devrim sonucu elde edileceğini savunuyordu. Fakat İran'da böyle olmadı. Toplum yukardan aşağı doğru değiştirilmeye çalışıldı. Devletin din adına yaptığı kısıtlamalar ise olumsuz sonuçlar doğurdu. Ali Şeriati'nin iki hedefi vardı. Bunlardan ilki insanların geleneksel İslam'ı değil; gerçek İslam'ı anlamalarını sağlamak, ikincisi ise insanlara düşünme, sorgulama alışkanlığı kazandırmak.

 

"ŞERİATİ MOLLALARI RAHATSIZ ETTİ"

-Şeriati, İran İslam Devrimi gerçekleştikten sonra bugün de yönetimi ellerinde bulunduran muhafazakar kanat tarafından mesafeli yaklaşılan bir isim oldu. Hatta kitaplarının bir kısmı İran'da sansüre uğradı. Mollalar Şeriati'den niçin bu kadar rahatsız oldular?

 

Sansürü bir tarafa bırakın, Ali Şeriati'nin bazı kitapları 20 yıl boyunca İran'da yayınlanamadı. Onun fikirlerine yakınlık gösterenler çeşitli baskılara maruz kaldılar. Ali Şeriati'nin eserlerine niçin yasak getirildi? Çünkü Ali Şeiati insanlara gerçek İslam'ı anlatıyordu. Bu durum Mollaları rahatsız etti. Mollalar insanların aydınlanmalarını, gerçek İslam'ı yaşamalarını istemiyor.

 

-Şeriati bugün yaşasaydı İran'daki reformcu kanadın içinde yer alır mıydı?

 

Ali Şeriati hayatta olsaydı bugünkü yönetimin uygulamalarına kesinlikle tahammül edemezdi. İran'daki yönetim de Şeriati'nin bu ülkede rahat bir şekilde yaşamasına, fikirlerini söylemesine asla izin vermezdi. Onun amacı toplumsal bir uyanış gerçekleştirmekti. Ali Şeriati düşüncenin dirilmesini, dinamikleşmesini istiyordu. Reformcular da düşünce olarak Ali Şeriati'nin çok gerisindeler. Onun seviyesine erişemediler. Bana göre Şeriati bugün yaşasaydı ne muhafazakar, ne de reformcu kanadın içinde yer alırdı. Tek başına da olsa kendi inandığı doğrular için mücadele etmeye devam eder, mollalara muhalefet ederdi.

 

-Ali Şeriati İran halkı için ne ifade ediyor?

 

Özellikle İranlı gençler onu çok seviyor ve okuyorlar. Sadece İranlı gençler değil; dünyanın dört bir yanındaki genç insanlar ona büyük bir sevgiyle bağlılar. Ali Şeriati İran halkının aydınlık, düşünen, dinamik yüzüdür. Eşimin eserleri 30'dan fazla dile çevrildi. Ali Şeriati'nin eserleri ve fikirleri ile ilgili bir çok üniversitede akademik çalışmalar yapıldı. Bu her yazara nasip olmayacak bir ilgidir.

 

- Sokaklarda sohbet ettiğimiz İranlıların bir çoğu bu ülkede yoğun bir baskı olduğunu söylüyorlar. Siz de bu baskıyı hissediyor musunuz?

 

Evet, bu baskıyı ben de hissediyorum. Biz de şu an hükümetin onaylamadığı görüşlere sahibiz. Bunun için siyasi konularla ilgili çok fazla konuşmak istemiyorum.

 

"İNSANLARI GERÇEK İSLAM'A ÇAĞIRDI"

-Bir kısım İslamcı entelektüeller Ali Şeriati'nin eserlerinin bir çoğunda Marksist dilin etkisi olduğu yönünde eleştirilerde bulunuyorlar. Bu eleştiriler hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Bu düşünce yanlıştır. Ali Şeriati İslami dünya görüşüne mensup bir insandı. Şeriati'nin çağrısı gerçek İslam'adır. Eşim İslam'ın kendine ait bir orjini olduğunu düşünüyordu. Ali Şeriati sol anlayıştan asla esinlenmemiştir. Fakat Ali Şeriati'nin insanlara anlattığı gerçek İslam, Marksist fikirlere sahip olan kişiler tarafından da ilgiyle karşılandı.

 

-Bugün Ali Şeriati'nin fikirleri kim tarafından temsil ediliyor? Mesela Abdulkerim Suruş'u, Ali Şeriati'nin günümüzdeki temsilcisi olarak görenler var. Siz de aynı görüşte misiniz?

 

Abdulkerim Suruş kendi alanında gerçekten çok başarılı bir kişi. Fakat Suruş ile Ali Şeriati arasında keskin bir fark var. Suruş toplumun belli bir kısmına hitap ediyor. Bu kısım eğitimli, kültürlü belli bir mesafe kat etmiş insanlardan oluşuyor. Fakat Ali Şeriati'nin eserleri toplumun bütün kesimlerine hitap ediyordu. Ali Şeriati kendini toplumun üstünde görmüyordu ve toplumla kaynaşmayı başarmıştı. Ali Şeriati'nin hiçbir yerde reklamı yapılmıyor. Fakat bugün binlerce genç Ali Şeriati'ye hayran. Bu gençler Ali Şeriati'yi bir kez görmediler. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bu durum ancak Şeriati'nin toplumun her kesimine hitap etmesi ve toplumun her kesiminin Ali Şeriati'nin yazdıklarını anlamasıyla açıklanabilir. Tekrar sorunuza dönecek olursak. Ben Suruş'u veya bir başkasını Ali Şeriati'nin günümüzdeki temsilcisi olarak görmüyorum.

 

"AHMEDİNEJAD'I SEVMİYORUM"

-İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dünyada çok popüler bir isim. Özellikle Türk halkı Ahmedinejad'a büyük bir sevgi besliyor. Fakat Ahmedinejad'ın İran'da pek fazla sevilmediğini gözlemliyorm. Hatta Türkiye halkı Ahmedinejad'ı İran halkından çok daha fazla seviyor. Siz Ahmedinejad hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Biz de Ahmedinejad'ın yurtdışında çok popüler olduğunun farkındayız. İnsanlar Ahmedinejad'ı sadece ABD ve İsrail hakkında söylediği sert sözlere bakarak değerlendiriyorlar. Bu çok doğru bir değerlendirme değil. İran doğal kaynakları nedeniyle çok zengin bir ülke. Fakat insanlar bu zenginlik içinde fakirlik çekiyorlar. ABD ve İsrail'e karşı dik durmayı başarabilen Ahmedinejad, ekonomiyi yönetmeyi başaramıyor. Ekonomiyi iyi yönetemediği ve seçimler öncesi yaptığı vaatleri gerçekleştirmediği için İranlılar onu sevmiyorlar.

 

-Peki, siz seviyor musunuz Ahmedinejad'ı?

 

Halkımın sevmediği bir lideri ben de sevmiyorum.

 

-Ali Şeriati nasıl bir eşti? Bize biraz da evinizin içindeki Ali Şeriati'yi anlatır mısınız?

 

Eşim aydın fikirli, okuma ve araştırmayı çok seven bir kişiydi. Eşimle üniversitede aynı sınıftaydık. Ali Şeriati düşünce ve fikir olarak benden ve sınıftaki bütün arkadaşlarından çok daha ileri seviyedeydi. Ayrıca sınıfın en çalışkanıydı ve çok zekiydi. Bana karşı çok nazikti. Fakat ev işlerini hiç sevmezdi. Bundan dolayı da ev işlerinde bana yardımcı olmazdı. Eğitimime çok önem veriyordu. Paris'e gittiğimizde oğlumuz İhsan daha yeni doğmuştu. Eşim, Fransızca öğrenmem için beni dil kursuna gönderir, evde oğlumuz İhsan'a bakardı. Derslerimde de bana sürekli olarak yardımcı oluyordu. Eşim kültürlü olmama çok önem verirdi. Bazı günler yemek yemeden önce masayı güzelce süslerdim. Eşim yemek masasını süslenmiş olarak görünce; "Lütfen zamanını bu tür şeylerle harcama. Masayı süslemeye ayıracağın vakti, kitaplara ve bilgiye vermeni tavsiye ederim " diyordu. Ali Şeriati tam bir bilgi aşığıydı.

 

-Eşinizi genç denilecek bir yaşta kaybettiniz. Eşinizin vefatı sizde nasıl bir boşluk oluşturdu?

 

Eşimin vefatında 42 yaşındaydım. Ayrıca 4 de çocuğum vardı. Onun vefatından sonra çok sıkıntılar yaşadık. Her şeyden önce şah yönetimin baskılarına maruz kaldık. Eşim Ali Şeriati'yi hep özlememe rağmen hayata ve karşılaştığım sıkıntılara karşı güçlü durarak, 4 çocuğumu da iyi bir şekilde yetiştirmeye çalıştım.

 

"BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI ÇOK SAÇMA"

-Türkiye hakkında neler biliyorsunuz? Sanırım Şeriati de bir dönem Türkiye'ye gelmişti.

 

Ali Şeriati birkaç kez Türkiye'ye geldi. Ben de eşimle bir kez Türkiye'yi ziyaret etmiştim. Erzurum ve İstanbul'da gezdiğimizi hatırlıyorum. Ülkeniz gerçekten çok güzel. Özellikle İstanbul harika. Türkiye siyasi ve toplumsal açıdan çok faal bir hale geldi. Ekonominiz de gelişti. İnsanlar İran'da Türkiye'nin ürünlerini güven duyarak alıyorlar. Fakat ülkenizde başörtüsü takanlara yapılan baskı ve yasaklamalar bana çok saçma geliyor. Bu yasağın kalkmasını temenni ediyorum. Türk toplumunun başörtüsü yasağına karşı çıkması ve dinine sahip çıkması da çok güzel. Türkiye'yi gerçekten çok takdir ediyorum. Ayrıca eşim bana Türkiye'den kısa bir de mektup göndermişti.

 

-Sizden bu mektubun özel olmayan bölümlerini okumanızı rica etsek.

 

Memnuniyetle. (Puran hanım mektubu okumaya başlıyor.) " Sevgili Puran! Bugün 21 Ağustos ve ben İstanbul'dayım. Senin boşluğunu hissediyorum. Şu an Marmara denizinin kenarında bir çay bahçesinde oturuyorum. Çay istedim. Bir de baktım ki önüme demliğiyle, bütün her şeyi ile birlikte bir çay servisi geldi. Koca bir de semaver getirdiler. Fransa'da çay istediğimde küçük bir bardakla çay geliyordu. Fakat Türkler Fransızlar gibi cimri değiller....."

 

-Eşinizin vefatıyla ilgili de çeşitli rivayetler var. Kimileri eşinizin bir kalp krizi sonucu, normal bir şekilde vefat ettiğini, kimileri de Savak Ajanları tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor. Sizin görüşünüz nedir?

 

Benim şahsi görüşüm kocamın zehirlenerek şehit edildiği yönündedir. Savak Ajanları Ali Şeriati'ye iğne yaptılar. İğne yaptıklarını kendileri de itiraf ettiler. Fakat onun normal şekilde öldüğünü iddia ediyorlar. Ortaya böyle bir iddia atılmasının sebebi cinayetin gizlenmek istenmesi olabilir. Bu konu araştırılmalı.

 

GERÇEK HAYAT

SE
30.11.2008 14:47
#43

Peki, bu hangi dindir? Bu din, gizli kalmayan hemen tümüyle tarihe geçmiş olan şirk dinidir. Bu din, kimi zaman tevhid, Musevilik, İsevîlik adlarını kullandığı gibi hilafet, Abbasîlik ve Ehl-i beyt[17] adlarını da kullanmıştır. Aslında bunlar, tevhid, cihad ve Kur’an kisvesi altındaki şirk dinleridir. Üstüne üstlük bu dinlerin mensupları, Kur’an’ı mızraklarının ucuna takmak suretiyle bu konuda önde görünmekten de geri durmamışlardır.

 

 

Kur’an’ı mızrağının ucuna takıp sokağa çıkanlar, Lât ve Uzzâ için Hz. Peygambere karşı çıkan Kureyşliler değildi. Zira onlar, durumlarını o dönemde açıkça ortaya koyamıyorlardı. Bunun için mızraklarının ucuna Kur’an’ı takarak dâhilde Ali, dolayısıyla da Allah ve Muhammed (s) ile savaşıyorlardı. Halife, cihada ve hacca gidip Peygamber (s) ve onun ailesi adına Kur’an esasına dayalı İslâm devletini yönetirken aslında şirk dinini yönetiyordu.

 

 

 

yukarıdaki ifadeler dine karşı din kitabından.ali şeriiati açıkçası abbasileri, osmanlıyı kafir kabul eden bir yapısı var, çünkü şii birisi ve bazı farklı düşünceleri var.

 

 

fakat ali şeriati yi görmezden gelmemek gerekir diye düşünüyorum.onun da fikirlerini görmek gerekir, alıcağımız bir şey varsa alırız artıklarını da atarız

EH
30.11.2008 18:31
#44

Ben Yezidi Sevmem, Nefret ederim, Muaviye"r.a" yıda Sahabe oldugu için tenkit etmem ama İmam Ali Efendimizin yeri çok ayrıdır, Ayşa anamızı severim ama Hatice Anamızın yeri bende daha üstündür.Şimdi ey akhiler Hz.Osman Efendimizi seviyor musunuz? Seviyorsanız onu bir sefahat ehli gösteren bu dallamayı sevemezsiniz, tezat olur, he aramızda Ezherli bir Arapçı-Acemci(siyasal İslamcıda derler bunlara) var siz onun yazılarını okumayın kalbinize zarar verir....

NE
07.02.2009 16:39
#45

Göller Bölgesinde Bir Ada / CEMİL MERİÇ

 

İran'dan Yükselen Ses

 

Yeniçeri kışlasını topa tutan II. Mahmud, ulemayı tarihî müttefikinden mahrum bırakarak, düşünceyi felce uğratır. Ülke mukadderatına, intelicansiya hükmedecektir artık: Avrupa'nın zâde-i melaneti olan ufuksuz ve köksüz intelicansiya. İslâmi tefekkür ciyadet ve hayatiyetini kaybeder; Batının ve Batıcıların taarruzu karşısında kalıplaşır, katılaşır. Yığınların vicdanında bir hatıra ve bir ümiddir artık. Vakayı Hayriye'den bu yana, ülkemizde tek büyük İslâm mütefekkiri yetişmemiştir. Bu acı hükmü tekrarlarken, ne Cevdet Paşa'yı unutuyoruz, ne Tunus'lu Hayreddin'i. Ama, bir kaç şimşek pırıltısı cehaletin kesif bulutlarını dağıtamaz. Zamanla küfür daha da koyulaşır, Mabedin bekçileri susarlar.. Küfrün amansız hücumları karşısında, İslâm'm ezeli hakikatlarını haykıracak insanlar korkak ve kararsız, fildişi kulelerine çekilirler. «Asrın idrâkine söyletmeliyiz Kur'an'ı». diyen Akif, en zehirli oklarını, milletlerarası küfrün boy hedefi II.Abdülhamid'e fırlattıktan sonra, Hidiv'in davetine koşar. Yakın tarihimiz tek mücahid tanımıştır: Said Nursî: 60 yıl her kahra, her cefaya göğüs gererek mücadele eden biricik dâva adamı. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü nefesiyle meşaleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remiz olur, Said: Deccal'lere meydan okuyan imanın remzi. Karanlıkta bırakılan nesiller, Nur Risalelerini heceleyerek şuurlanırlar. Said'in kuvveti yalnız hafızasından, yalnız bilgisinden, yalnız büyük cedel kabiliyetinden gelmiyor: Cesarete susayan insanımız, an'a-nevî irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dâva uğruna nefsini feda etmek celadetini de buldu. Genç nesilleri İslâm mefkuresi etrafında toplayan Necip Fazıl da tefekkür semamızın bir başka yıldızı. Şairimiz, öfkesiyle, hayâl kırıklığıyla, günâhları ve nedametleri, bilhassa coşkun ifade kabiliyetiyle genç aydınlara rehber oldu. Said'in kitapları tahkiki imanın birer kalesi: kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak. Necip, çeşitli kollarla kabaran, gürleşen bir sel; zaman zaman coşkun, zaman zaman bulanık.

 

Zavallı Ali Kemal, yarım asır önce, ruhumuzu kemiren şifasız hastalığı teşhis etmişti: neden? cesaret yokluğu. Filhakika, aydınımızın ayırıcı vasfı dalkavukluktur, tek dâvası, politika talihlilerine kuyruk" sallayarak, caize koparmak. Güvercinlere saldıran bir gemi aslanı. Derdimiz, düşünce sefaleti değil, haysiyetsizlik. Kulaklarımız islâm dünyasından yükselen seslere kapalı" Bu "dasitanı' şaşkınlık sürüp giderken, İran'dan yükselen dost bir ses gönlüme su serpti, ümitlerim çiçek açtı. İsrafil'in sûruna benzeyen bu gür seste bir basü badel mevt müjdesi buldum.

 

Konuşan, bir şahit, daha doğrusu bir şehit. Bir yanıyla Vıve' Cananda, bir yanıyla St. Juste. Corbin, «İslâm Felsefesi Tarihinde İran' a aslan payı ayırır. Müsteşriklerin bir çoğu Corbin'le aynı kanaattadır. Bizce, İslâm düşüncesi, şu veya bu kavmin, şu veya bu mütefekkirin yoğurup şekillendirdiği, zaman ve mekânla mukayyet değildir. Ezeli hakikatlar üzerinde düşünmek, ne Arabın, ne İran'ın, ne Turan'ın imtiyazı. Avrupa'nın öteden beri Aryanlara karşı zaafı vardır. Yalnız, itiraf edelim ki, Ali Şeriati'de bulduğumuz engin tecessüse, çağdaş İslâm mütefekkirlerinden hiçbirinde rastlamadık. Engin bir tecessüs, geniş bir irfan, Doğu'yu ve Batı'yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üstünde eşsiz bir mücadele azmi.

 

Şeriati'yi tanıtırken çift ihanet içindeyiz. Genç sosyoloji doktorunu yabancı bir dilden, ingilizceden okuduk. Yoksa, genç mücahidin konuştuğu ve yazdığı dil farscadır. Eserini bütünüyle göremedik, üstelik, okuduklarımızı hülasa etmeye yeltendik. Tercüme, başlı başına bir tahrif; hülasa, tahrifin tahrifi.

 

Kan'la Mühürlenen Mesaj

 

«Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan Aynal Kuzat oldu, ömrünün baharında yakılarak öldürülen kardeşim Aynal Kuzat. Suçu şuurdu, duyarlılıktı, düşüncesini haykırmaktı Aynal Kuzat'm. Evet... cehalet çağlarında bir cinayettir şuur. Mazlumlar ve "zeliller toplumunda ruh ve gönül yüceliği.. Budha’nın deyişiyle «göller bölgesinde bir ada olma affedilmez bir günahtır.» diyen genç mücahit, Aynal Kuzat'ın (Ali Şeriatı, «Çöl»e giriş.) akibetinde kendi istikbalini görüyordu.

 

Gerçi hakikati görmezlikten gelen, hakikati umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serazad düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüellik ikbal ve mevki hırsına dönüşmüştü. «Ahlaksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleşen, başarısızlıktan korktukları için hiçbir karara yanaşmayan entelektüellerdi acı bir tebessümle iğneler Şeriati. Ona göre bir yol seçmek, «ilk adımdı atmak değildir; hayatın bütününü tâyin etmektir. Duraksama ve kuşku bugünkü entelektüel köleliğimizin başka bir deyişle entelektüelizmin sonucu. Şeriatı çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanıyla savaşacaktı.

 

Yalnız onunla mı... yaşanılan hayatı ideal bir hayatla değiştirmeye çalışacaklarına, tabii ve kabule şayan bulan; insan ömrünü boş ve mânâsız sayan; bayağılığa katlanan; böbürlenen herkese karşı direnecekti. Çevresi morfinlenmiş gibiydi, yan uykuda yarı uyanık. Bir vurdumduymazlık, bir işe yaramazlık kâbusu içindeydi insanlar. Afyonlanan ve hak yolundan uzaklaşan halkın büyük bir çoğunluğu değildi sadece; tevhid dininin bekçilerinden bir bölümü de onlara katılmıştı. Tevhid yolu, zinde bir iman,dinç bir kafa, uyanık bir şuur istiyordu. Çağımızın ve toplumumuzun meş'um mizacıyla durmadan pençeleşecekti Şeriatı. Biliyordu ki kuruyan kökler şehadetle sulanmadıkça yeşeremez, yeni bir hayata kavuşamazdı.

 

«Konuşmayacaksın diyorlar. Nasıl susabilirim.. Kabir azabı çeken, bir insan gibiyim. Biliyorum ki bunun sonu huzur ve kurtuluş. Hayatın çilelerinden bıktım usandım. Ömür boyu süren bir bekleyiş bu. Bir şehidin nasıl keyifle, nasıl rahatça can verdiğini görmüyor musunuz. Maddi hayata bağlı insanlar için ölüm korkunç bir facia. Tüyler ürpertici bir bitiş, bir hiç olmak. Âma nefsinden hicret etmek isteyenler için ilk adım. «Ölmeden evvel öl emr-i celiline kulak verenlere ne mutlu; diye selamlayacaktı ölümü.

 

Hazret-i Hüseyin için yazdıklarını hatırlayalım: «Kanla örtülü çölde ayan olan, uzletti, gurbetti, hezimetti, ümitsizlikti, çileydi. Şehadetin kanlı denizinde sessiz ve yalnız, başlarını kaldırdılar.

 

İnanıyordu ki, irsiyet, İslâm'ın felsefi temelidir, irsiyet demek, süreklilik demek. Süreklilik, çeşitli zamanlarda ve çeşitli ülkelerde olan, olmakta olan ve olacak olan olaylar ve imkânları birbirine bağlayan bir zincir. Her şey mantıki bir illiyete ve ilmî bir kanuna uyarak doğar, gelişir ve yok olur. Birbirini kovalar, birbirini etkiler. Olaylar aynı zincirin halkaları. İnsanlığın varoluşuyla başlar bu zincir. Çatışma ve kavga içinde zamanın sonuna dek uzar, gider. Bu mantıkî devamlılığa, bu kaçınılmaz teselsüle «tarih» diyoruz.

 

Tarihi hakikatin bu ağır yükünü bir an bile unutmayacaktır Şeriati.. Cedlerinden devralmıştır bu yükü. Hayatı çölde başladı, tarihi ve sosyolojik bur ideoloji kurduktan sonra, noktalandı. Bu ideoloji, genç nesle yol gösterecek bir tebliğdir, çağımızın özlemini duyduğu -ara yolu bulma, cehdi.

 

Evet. Ona göre, İslâm, bir «ara mektep»ti. Sosyalizm'le kapitalizm arasında üçüncü yol: Öteki düşünce mekteplerinin müspet yönlerini benimseyen, menfî yönlerini atan bir yol.

 

Genç adam, ömür boyu, iki cephede döğüşecektir:

 

1) Aşırı gelenekçilerle. Taassub erbabı, medrese veya cami köşesine çekilip, bir ' örümcek ağı kurmuş; İslâm'ı toplumdan ayırmıştı; her düşünce hamlesine karşı koyuyordu.

 

2) Köksüz ve taklitçi aydınlarla.Bunlar da,yepyeni ve çok tehlikeli bir skolastiğin kurbanıydılar. Avrupa'dan gelen bir skolastik. Şeriatı de,Franz Fanon'la beraber haykırıyordu: «Gelin dostlar gelin, Avrupa'dan uzaklaşalım. Maymun gibi taklit etmeyelim Avrupa'yı. Boyuna insanlıktan söz eden Avrupa, her bulunduğu yerde insanı yok etmiştir».

 

Şeriati'ye göre, doğru düşünce doğru bilginin başlangıcıdır, doğru bilgi de imanın... Yalınkat ve şuursuz bir inanç, çok geçmeden fanatizm'e ve hurafeye dönüşür; sosyal inşa için bir engel olur. .Kafalar değişmedikçe, toplumda derin bir değişiklik beklenemez. Hızla gelişen modern dünyada ihtiyaç duyulan böyle bir ideolojik ve entellektüel değişikliktir.

 

İslâm'ı doğru tanımak, ancak, tevhid'e dayanan bir tarih felsefesiyle ve toplumun gerçek yüzünü olduğu gibi ifade eden bir «şirk sosyolojisiyle mümkündür. Belli bir zamana, belli bir mekâna bağlı beşeri bir ideoloji değildir İslâm. İnsan tarihinin bütününü kucaklayan bu ırmağın kaynağı uzak dağlardadır. Kayalıklarda dolaştıktan sonra dökülür denize. Peygamberlerle sahabeler zaman zaman akışını hızlandırır. Tarih, hak'la batıl, tek tanrılı din'le çok tanrılı din, ezilenlerle ezenler, budalalarla üç kağıtçılar arasında bir savaştır.

 

Bir Mücahidin Hayat Hikâyesi

 

Sabzavar civarında bir köyde 1933'de doğdu. İlk mürebbisi, çağdaş İran'ın tanınmış ulemasından biri olan babası Muhammed Taki Şeriati. Sonra, Meşhed, Musaddık'ın devrildiği dönem. Genç Şeriati nin siyasî, sosyal ve entelektüel mücadelesi o yıllarda başlar ve Genç Ali'nin bir kaç ay tutuklu kalmasıyla noktalanır. 1959'da, sosyal ilimleri tetkik için Paris'dedir.. Şeriati, burada da bir üniversite talebesinin mutad hayatını yaşamaz. Şah rejimine karşı dışarıda kurulan bir muhalefet örgütü içinde yer alır. Ayrıca, Bergson, Camus, Sartre, Schvartz gibi yazar ve düşünürlerin, Gunvitsch, Berque sosyologları, Massıgnon gibi islâmiyetçileri okudu. Pozitivizm de, marksizm de «üçüncü dünyanın* meselelerini aydınlatamıyordu. Şeriati, üçüncü dünyanın kendi öz gerçeklerini çözümleyip açıklayabilen bir sosyoloji geliştirmeye çalıştı. Şeriati'nin Fransa'da kaldığı yıllar Cezayir devriminin en gürültülü dönemine rastlar. Müslüman halkların anti emperyalist bağımsızlık mücadelelerini kendinden ayrı görmediği için Cezayir'de olup bitenleri yakından izler Şeriatı.. Cezayir hareketinin içinde ve dışında sürdürülen felsefî, sosyolojik ve psikolojik çalışmalar, değişik dillerde yayınlanmış pek çok kitap ve makalede toplanmıştır. Bazı Fransız aydınları da bu çalışmalara büyük ölçüde katılmıştır. Bunlardan biri Franz Fanon. Cezayir uyruğuna geçen bu psikolog, Cezayir devriminin daha ilk günlerinden itibaren Cezayirlilerin saflarında yer almış, «Dünyanın Lanetlileri», «Cezayir Devriminin Beşinci Yılı» gibi eserler yazmıştır. Fanon'u keşfedip, Avrupalılara ilk tanıtan, Jean Paul Sartre'dır. Şeriatı, Fanon'u l962'de, Avrupa'daki İranlıların çıkardığı bir dergide inceler. Ona göre, «Dünyanın Lanetlileri» İran'ın değişmesi için mücadele edenlere sunulmuş değerli bir armağandır. Fanon, Şeriati'nin coşkun takdimi sayesinde İran'da tanınmış ve sevilmiştir, Şeriatı, diğer mücahid Afrikalı yazarların tanınmasında da önemli rol oynar. Meselâ, «Efdal El Cihad» muharriri Ömer Uzgan.

 

1964'de İran'a dönen Şeriatı, derhal tutuklanır. Dünya kamu oyunun baskısıyla, 6 ay sonra salıverilir. Sonra, çeşitli okullarda hocalık yapar, üniversiteye bir türlü alınmaz. Nihayet Meşhed üniversitesine kapağı atar ama kısa bir zaman sonra üniversiteden ayrılmak zorunda bırakılır, bununla beraber mürşidlik faaliyeti daha büyük bir hızla devam eder. Kitaplar, konferanslar birbirini kovalar. Tahran'da bir din merkezi olan Hüseyniye-yi İrşad'da İslâmiyet üzerine dersler verir. Büyük bir dinleyici kitlesinin koştuğu bu derslerde İslâm sosyolojisi ve tarihi üzerindeki teorisini geliştirir. Hüseyniye-yi İrşad kapatılır… Şeriati yeniden hapse atılır: Mahrumiyet ve çilelerle dolu 18 ay. Tahliyesinden az sonra İngiltere'ye gider. 19 Haziran 1977'de İran gizli polisinin suikastine uğrar ve şehid edilir. Şam'da Hz. Zeynebi'n türbesi civarına gömülmüştür. Allah rahmet eylesin.

 

İslâm Sosyolojisi

 

Ali Şeriati'nin elimizdeki kitabı, «İslâm Sosyolojisi adım taşıyor. Derslerinden, konferanslarından, risalelerinden derlenmiş bir kucak düşünce. İngilizceye çeviren, Hamid Algar. Algar'ın da altını çizdiği-gibi, eser îslâm Sosyolojisi üzerine bütün bir şema sunmak iddiasında değildir. Şeriatı de farkındadır bunun: «söyleyeceklerim, bu konu hakkında son söyleyeceklerim değildir. Bugün söylediklerimi yarın değiştirebilir veya tamamlayabilirim.» Ne var ki, cesur ve özgün zekâsıyla, baştan başa taze kavramlar getirmiştir konuya. Kitaptaki yazıların hepsi kelimenin gerçek anlamıyla sosyolojik değildir. Ama meseleler sosyolojik bir bakış açısından ele alındıkları için esere bu adı verdik.

 

Temmuz 1973'de basılan On The Sociologieof Islam içinde şu yazılar var:

 

Giriş, Hamid Algar: biobibliografik taslak, imzasını saklayan bir dost; İslâm'ı anlamak için; İnsan ve İslâm; Tevhidci Dünya Görüşü; Antropoloji: hilkat-ı Adem, Allah'la iblis, yahut Ruh'la balçık; Tezadı; Tarih Felsefesi: Habil ile Kabil; Sosyolojinin Diyalektiği; İdeal Toplum: Ümmet; İnsan-ı kâmil: halifetullah.

 

İslâmı Tanımak

 

Hüseyniye-yi İrşad'da verilmiş iki dersin tercümesi (1968). Son zamanlarda birçok aydınlar aynı lakırdıyı tekrarlıyor: «laf zamanı geçti. Yanıp yakılmanın mânâsı yok. Şimdiye kadar ellerimiz bağlı şikâyet ettik hep. Konuşmaya paydos. Herkes çevresini veya ülkesini İslah etmekle işe başlamalı».

 

Sosyologumuz katılmıyor bu görüşe. Şimdiye kadar acılarımızı gün ışığına çıkarmış değiliz. Yaptığımız sadece gevezelik. Psikolojik ve sosyal meselelerimizi doğru dürüst koyamadık ortaya. Hastalıklarımızı teşhis edemedik.

 

Hatip ne kadar haklı. Türkiye'nin derdi de aynı kısır, aynı marazi [boşboğazlık değil mi? Hürriyete kavuştuk kavuşan çenelerimiz düştü. Sabahtân akşama kadar konuşuyoruz ama ana dertlerimizden hiçbiri-[ne dokunmadık. Dedikodu, gıybet. Ziya Paşa, halimizi bir asır önceden keşfetmiş:

 

Anlar ki verir lâfile dünyaya nizâmât

 

Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde.

 

Şeriatı diyor ki: Biz dine dayanan bir toplumuz. Ama halâ bilmiyoruz dinimizi. Kasırgalı bir denizdeyiz. Pusulamız yok. Ben hocayım. Talebelerime kaynak gösteremiyorum. Ne kadar yüz kızartıcı. Dilimizde ne Hz. Ali ne Selman-ı Pak hakkında tek kitap yazılmamış. Bize bir Hıristiyan tanıtmış Hz Ali'yi (Georges Jourdaq); Ebuzer'i sünni bir dindaşımızdan öğrenmek zorundayız (Cevdet as Sahhar).

 

Salman-ı Farisi... onu da bir Fransız sayesinde tanıyoruz. Nasıl olur da tahlil ve tartışma dönemi sona erdi diyebiliriz? Konuşma ile eylem, nazariye ile uygulama iç içe değil mi? Hz. Peygamber de öyle yapmıyor muydu? Evet, yanıp yakılmayla çok zaman kaybettık." Dertlerimizi ilmin ışığında çözümlemeliyiz. İslâmiyet düşüncemizin faaliyetimizin, amelimizin temeli olmalı.

 

Oysa ne kadar garib. Ülkemizde Kur'an'ı iyi bilenlere «fâzıl» deniyor. Fâzıl islam tarihini, Hz. Peygamberin ve sahabelerin hayatını bilen, Kur'an'ı yorumlayan ve açıklayan kişi. Ne yazık ki ikinci sınıf bir bilgin sayılıyor, İran'da. İslam dünyasının talihsizliği kendini tanımaması, kendi değerlerine yabancılaşmış olması, ne istediğini bilmemesidir. Demek ki ilk görev dinimizi öğrenmek, islamı tanımanın birçok yolları var: biri, Allah’ı tanımak ve onu diğer dinlerin mabutlarıyla karşılaştırmak. Başka bir yol, Kur'an'ı tanımak ve diğer semavî kitaplarla mukayese etmek. Bir başka yol da, İslam Peygamberinin kişiliğini incelemek ve onu tarih boyunca yaşayan büyük ıslahatçılarla karşılaştırmak. Sonra İslam’ın yetiştirdiği önde gelen kişileri incelemek ve onları öteki dinlerin ve düşünce mekteplerinin sivrilmiş kişileriyle mukayese etmek.

 

Zamanımız aydım bir düşünce mektebi olarak ele almalıdır İslamı... Ferde ve topluma hayat veren, yarının insanlığına da yol gösterecek olan bir düşünce mektebi. Hepimize düşen bir görev bu, ferdî ve şahsî bir görev. İslamın bir çok boyutları, birçok yönleri var. Herkes kendi çalışma alanında yepyeni bir görüş açısı bulabilir. Benîm çalışma alanım din sosyolojisi. Islama dayanan bir din sosyolojisi kurmak istiyorum. Kaynağım: Kur'an'daki istilahlarla islam edebiyatı.

 

Araştırmalarımı yaparken şunu fark ettim: Kur'an'da, varlığından şüphe bile etmediğimiz nice bakir konular var. Peygamberin âdet ve yön-teminden ilmî bir tarih ve sosyoloji nazariyesi çıkarabiliriz. Yanlış anlaşılmasın. Kur'an'dan bazı âyetler veya Peygamberin bazı davranışlarını ele alarak onları çağdaş ilmin ışığında incelemeye kalkmadım. Kur'an'ın kozmolojiyle ilgili âyetlerini fizik yardımıyla, yahut Kur'an'daki tarihi veya sosyolojik âyetleri sosyolojinin ışığıyla aydınlatmak pekâlâ mümkündü. Yapmak istediğim çok başka bir şey. Ben Kur'an'dan tarihle, sosyal ilimlerle, insan ilimleriyle ilgili bir sürü yem konu ve temalar çıkarmaya çalıştım. Düşüncelerimin kaynağı bizzat Kur'an veya bizzat islamiyet. Karşıma bir tarih ve sosyoloji şeması, bir felsefî nazariye çıktı kendiliğinden. Sonra onları tarih ve sosyolojiyle karşılaştırdım. Ve yüzde yüz doğru buldum.

 

Kur'an'ın yardımıyla keşfettiğim, insan ilimleriyle ilgili birçok mühim konular var. Bu ilimler şimdiye kadar ele almamış» onları. Biri, hicret konusu «Hatem-il Enbiya Muhammed» adlı kitapta konunun yalnız tarihî boyuttan ele alınmıştır: kavimlerin bir bölgeden başka bir bölgeye göçmesidir incelenen. Kur'an'ın hicret ve muhacirler konusundaki üslubundan, Peygamberin hayatından ve îslâmın ilk döneminde girişilen hicret kavramından çıkardığım netice, hicretin İslâmlarca zannedildiği gibi sadece tarihi bir hadise olmadığıdır.

 

Hicret denince İslamların anladığı Peygamberin emriyle belli sayıda sahabelerin Mekke'den Habeşistan'a ve Medine'ye göçmeleridir. Yani, onlara göre, coğrafî veya siyasi sebepler yüzünden ilkel veya yarı medeni bir kavmin bir bölgeden başka bir bölgeye göçüşünü belirten tarihî bir kavramdır. Müslümanlar için hicret, Peygamberin hayatında cereyan etmiş bir vakadır sadece. Ben öyle düşünmüyorum. Kur'an'dan çıkardığım mânâ, hicretin derin bir felsefî ve sosyal prensip olduğudur.

 

Tarihte bildiğimiz 27 medeniyetin hepsi bir hicretten sonra ortaya çıkmışlardır. Başka bir deyişle, hiç bir ilkel toplum, yaşadığı yurdu bırakıp başka bir ülkeye göçmeden medenileşmemiştir.

 

Şeriati, hicretin beşer tarihindeki büyük önemini uzun uzadıya anlattıktan sonra, tarih felsefesinin en mühim ve en karanlık meselesini ele alıyor: toplumların değişme ve gelişmesini sağlayan temel etken nedir? İslam için, tarih ve sosyolojinin esas ve şuurlu belirleyicisi nasdır. Nas, kucaklayıcı bir mefhum, hiç bir sınıf farkı gözetmeden halkın bütünü. Ayrıca üç temel etken de var: Kişiler, gelenek, rastlantı. Her toplumun sabit bir temeli, kendine göre bir yolu vardır: gelenek. Kur'an, toplumun kaçınılmaz bazı kanunlara dayandığını bildirirken, insan sorumluluğunu da bir tarafa bırakmaz. İnsan toplumun kurallarını iyi tanımalı ve bu kurallardan faydalanarak toplumun gelişmesine yardımcı olmalıdır. İnsanın topluma hakim olan kurallar hakkındaki bilgisi arttıkça, toplumu değiştirme yeteneği de artar. «Ne kaderiyye, ne cebriyye. Evet hürüz, ama hürriyetimizi kullanabilmek için tabiatta daha önceden var olan kanunları bilmek ve onlara uymak zorundayız. Peygamberler bile, yeni kurallar yaratmamış. Sosyoloji açısından, peygamberlerin diğer önderlere üstünlüğü, dünyadaki ve tabiattaki ilahî kuralları çok iyi bilmeleri ve topluma almaçlarını daha iyi kabul ettirebilmeleridir.

 

Yazar bu tesbitlerden sonra, yeni bir konuya geçiyor:

 

 

 

İslamı Tanımak İçin İzlenecek Yöntem

 

Evet, yalnız inanmak büyük bir değer taşımaz. İnandığımızı bütün boyutları ile bilmemiz de lâzım. islâmı öğrenmek için tek yönteme: saplanmak hatâdır. İslâmın bir çok boyutları var. Önce, insanla Tanrı münasebeti. Bu münasebeti incelerken felsefî bir yöntem kılavuzumuz olmalı. İslâmın bir başka boyutu, insanın dünya üzerindeki hayatı meselesidir. Bu alanda kılavuzumuz, beşeri ilimlerin kullandığı yöntem olacaktır. Sonra İslam, bir toplum ve bir medeniyet kurmuş olan bir dindir. İslâmın bu cephesini aydınlatmak için Tarîh ve "sosyolojinin" yöntemlerinden faydalanacağız. Kur'an'ın önce, edebî ve lengüistik bir yönü var. Mütehassıslar bu yönü inceden inceye araştırmışlardır. Kur'an'ın bir başka boyutu, felsefe ve îman.. asırlardan beri üzerinde durulan konular. Kur'an'ın şimdiye kadar üzerinde durulmamış olan bir yönü de, tarih, sosyoloji ve psikoloji ile ilgili kısımlarıdır.

 

Şeriati sosyolog olduğu için araştırmacıya iki yöntem öneriyor. Filhakika, bir dini incelemekle büyük bir adamı tanımaya çalışmak iki yoldan yapılabilir. Birinci yol; ele aldığımız kişinin eserlerini incelemek. İkinci yol, hayatına eğilmek. Dinin tebliğ ettiği düşünceler mukaddes kitabındadır. Dinin biyografisi ise, onun tarihidir.

 

Demek ki İslâmı ciddî olarak öğrenmenin iki yolu vardır:

 

1— Kur'an'ı İslâm düşüncesinin icmali olarak ele alıp incelemek,

 

2— Hz. Muhammed'den günümüze kadar geçen bütün tarihi, islâm tarihini esas alarak incelemek.

 

İslâmı öğrenip anlamak için bir yöntem daha vardır: tipoloji yöntemi. Sosyolojide çok kullanılan bu yaklaşıma dayanarak her dine uygulanabilecek bir yöntem geliştirdim. Bu yönteme göre, her dinin beş ayırıcı özelliği var:

 

1 —Dinin Tanrısı veya tanrıları,

 

2 —Dinin peygamberi yâni o dinin mesajını ileten insan,

 

3 —Dinin kitabı,

 

4 —Peygamberin ortaya çıktığı ve hitap ettiği zümre,

 

5 —Dinin büyük temsilcileri.

 

Şu halde, bu yönteme göre,

 

1 —İslâm’ı tanımak için önce Allah'ı bilmek gerekir., Allahlı, tabiata bakarak, tabiat üzerinde düşünerek

 

de tarayabiliriz. Felsefe, keşif ve hikmet yöntemi. Benim teklif ettiğim yol: tipoioji. Allah'ın hususiyetlerini, vasıflarını incelemek. Allah'ın sıfatlarını ciddi olarak öğrenmek için, Kur'an'a ve hadislere eğilmeliyiz. Sonra, diğer dinlerin mâbûdlarına bakmalıyız. (Ahuramazda, Yahova, Zeus vs.).

 

2— Kur'an'ı öğrenmek. Kur'an hangi konularla ve nasıl ilgileniyor. Kur'an hakkında aydınlık bir fikre eriştikten sonra O'nu öteki dinlerin mukaddes kitaplarıyla karşılaştırmalıyız (Tevrat, İncil, Vedalar, Avesta).

 

3— Hz. Peygamberin kişiliğini öğrenmek. (Hem insan, hem de peygamber olarak kişiliği). Sonra da öteki dinlerin peygamberlerine veya kurucularına göz atmalıyız.

 

4— İslamiyet hangi şartlar içinde doğmuştur. Peygamberin çevresi ve hitap ettiği zümre. Kimlerle savaştı. Filhakika Ibrahimi peygamberlerin görevi, son Peygamber de dahil mevcut din dışı iktidara isyan etmektir. Hz. İbrahim, putları baltasıyla parçalar. Hz. Musa, elinde asası, Firavunun önüne dikilip, tektanrıcılık adına firavuna savaş açar. Hz. İsa, Roma İmparatorluğu ile işbirliği yapan yahudi din adamlarına karşı mücadele eder. İslâm peygamberi de, risaletinin başlangıcından itibaren, aristokrasiye, köle sahiplerine, Kureyş ileri gelenlerine, Taifli toprak sahiplerine karşı bir mücadele başlatır.

 

5— İslâm’ın tarihe armağan ettiği büyük insanları tanımak. Meselâ Hz. Hüseyin'i değerlendirmek için, onu iki islâm büyüğü ile karşılaştırmak çok öğretici olur. İbni Sina ve Hallac-ı Mansur. Böylelikle, felsefe, tasavvuf ve İslâm arasındaki farkları da anlamış oluruz.

 

İbni Sina büyük bir filozof ve âlimdir. Ama insanların akıbeti ve kucağında yaşadığı toplum üstadı "hiç ilgilendirmez. Biricik düşüncesi ilmi araştırmalardı. Kim ona para bağışlarsa, başının üstünde yeri vardı.

 

Hallac'a gelince. O da alev alev yanan bir adamdı. Yanan adamdan sorumluluk beklenmez. Bir toplumda herkes İbni Sina ve Hallac gibi olsa sefalet ve yıkım ortalığı kaplar. Oysa, içinde birkaç Hüseyin ve bir kaç Ebu Zerr bulunan bir toplum istikbâle güvenle bakabilir.

 

İnsan ve İslam

 

Çağdaş medeniyet bir hümanizm hummasına tutulmuş. Sözde, dinler insanı ezmiş, onu Tanrıya kurban etmişler. Hümanizm, Tanrı karşısında insanın soyluluğunu haykıran bir felsefe olmak iddiasında.Acaba İslâm’ın insan anlayışı böyle bir iddiayı güçlendirmekte midir,

 

Adem kıssasına bir göz atalım. Allah, meleklere, «yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım» diye seslenmiş. İslam’a göre, insanın bütün görevi bu ilahi hitaptadır, bütün görevi ve bütün haysiyeti.

 

Allah bu vekili yaratmak için nesnelerin en değersizini seçer balçık.Sonra da ona kendi ruhundan üfler. Demek ki insan, iki boyutlu bir varlık: çamur ve ilâhi ruhun bileşimi. Bir yönü ile çamura, aşağılığa, çürümeğe. durgunluğa meyleder. Öteki yönü ile yükseğe zirveye, Allah'a. Bu iki kutup arasındaki mücadele, insan yolunu kesin olarak seçinceye kadar sürüp gider; İnsanı böylece yarattıktan sonra, Allah ona isimleri öğretmiştir. İnsan, isimlerin sahibidir artık. Demek ki balçıktan yaratılan insanın ateşten yaratılan meleklere üstünlüğü bilgidir. İşte gerçek hümanizm.

 

(Yanlış anlaşılan bir başka gerçek de şu: Allah, Havva'yı, Adem' in kaburgasından değil, özünden yaratmıştır). Sonra Allah bütün mahlukâtı toplamış, onlara «emanet»i devretmek istemiştir. Hepsi de red etmiş, emaneti yalnız insan kabul etmiştir. Bu emanet, Şeriati'ye göre, iradedir. İnsan hür iradesiyle, yeryüzündeki bütün varlıklardan üstün kılınmıştır. İyi veya kötü olmakta, balçığa veya Allah'a meyletmekte hürdür. Boyun eğme veya isyan etme hürriyeti.

 

Demek ki,

 

1— Bütün insanlar sadece eşit değil, kardeştir. Eşitlik, hukuki bir kavram. Kardeşlik, aynı fıtrat ve mizaçta olmaktır. Derisinin rengi ne olursa olsun, bütün insanlar tek bir soydan gelmektedir.

 

2— Erkekle kadın eşittir. Yaratıcıları birdir, soyları bir.

 

3— İnsanın üstünlüğünü yapan bilgisidir. Adem isimleri öğrendiği için melekler ona secde etmişlerdir.

 

4— İnsan, hürdür. İster balçığa, ister Allah'a yönelebilir.

 

5— Hür olduğu için sorumludur. Akıbetini kendi elleriyle biçimlendirmek zorundadır.

 

Tanrı ile İblis'i, tabiatta birbiriyle savaşan iki güç olarak kabul eden diğer dinlerin aksine, îslâm, kâinatta tek bir gücün hâkim olduğunu öğretir Allah… Şeytan, insanın içindedir. Yani dualizm (ikilik) tabiatta değil, insanın iç dünyasında» insanın Allah'a meyleden yönüne rakiptir. Demek kî idrakimizi doyuracak düşünce, mizacımızın her iki yönünü kucaklayan düşüncedir. Hem balçığız, hem de ilahî ruh. İslâm dışı medeniyetlerin talihsizliği, bütünü kavrayamayışlarında. Ya büsbütün ahirete yönelmiş, dünyaya gözlerini kapamışlar; yahutta yalnız bu dünyaya inanıp, ahireti yok saymışlar. Çin ve Hind, dünyayı hor görmüş; Roma, sadece bu dünyaya saplanmış. Hz. İsa, bilhassa ahirete dikkati çekmiş. Orta Çağ, bir yandan savaşların, kan dökücülüğün, bir yandan da manastırın, inzivaların çağı. Avrupa medeniyeti, Rönesans'tan bu yana, dünyevî bir medeniyet. Çağdaş insanın ömrü, pullanacağı araçları üretmekle geçiyor. Batı medeniyeti öylesine gayesiz, Öylesine dünyevî hale düşmüştür ki, neredeyse yeni bir İsa bekleniyor. Oysa insan iki boyutlu bir varlık. İki boyutlu bir dine ihtiyacı var. İnsanlığa kaybettiği dengeyi kazandıracak olan bu din İslâmiyettir.

 

Allah, Müstakimdir, Cabbardır, Kahhardır. Ama Rahmandır, Rahimdir, Gaffardır da. Kur'an-ı Kerim, dünya hayatiyle doğrudan ilgilenir, Tevrat gibi. Ama, ruhun tasfiyesine, terbiyesine, ferdin ahlaki gelişmesine de büyük önem verir.

 

İslâm peygamberi de, hem bozguncularla savaşan, dünyada yeni bir toplum, yeni bir medeniyet kurmak isteyen bir şahsiyettir; hem de takvayı her şeyden en üstün tutan bir âbid.

 

Sahabelere gelince; hepsi de, hem siyaset, hem ibadet insanıdırlar. Başka bir deyişle, eli kılıçlı, büyük birer adalet, merhamet, şefkat ve tefekkür adamları.

 

 

 

Tevhidci Dünya Görüşü

 

Tevhidci dünya görüşü, kainatı bütün olarak ele alır: bu dünya öteki dünya, tabiat tabiatüstü, madde-mânâ, ruh beden diye parçalamaz. Şirkci dünya görüşü ise, kainatı dağınık, zıtlıklarla, çeşitliliklerle, çatışan, çekişen, çelişen, çarpışan kutuplarla, eğilimlerle, geleneklerle, gayelerle, iradelerle dolu ahenksiz ve dağınık bir yığın olarak ele alır. Bana göre dünya, bir amacı, bir ideali olan, kendisine irade ve şuur bağışlanmış canlı bir varlık. İnsan da dünya gibidir: küçük, izafî, eksik bir dünya.

 

İnsanın Allah'lar tabiatın tabiat ötesiyle ve Allah'la münasebeti, lamba alevinin lamba ile münasebetine benzetilebilir.

 

Tevhidci dünya görüşünde, varlığın iki izafî yönü vardır: görülen yön, görülmeyen yön. Tabiat, işaretler ve kurallar (ayat ve sünen) dizilerinin birleşmelerinden oluşmuştur. Okyanuslar, ağaçlar, gündüz ve gece, dünya ve güneş, zelzele ve ölüm, hastalık, gündüz ve gecenin birbirini kovalaması, tabiat kanunları, hatta insanın kendisi., bunlar hep işaretlerdir. Frenkçesi fenomen. Deneylerimizle, aklımızla, sezgilerimizle edinebileceğimiz bilgiler «görünüşler âlemi»ne aittir, varlığa değil. Başka bir deyişle, ilmin konusu varlığın işaretleri ve belirtileridir. Din, ilim veya felsefe kitapları içinde, tabiattaki nesneleri, olayları ve süreçleri işaret olarak adlandıran, yalnız Kur'an-ı Kerim. Gerçeği tanımak için bu işaretlere eğilmek gerekir. Antik mistisizm'den çok, çağdaş ilmin yaklaşımına benzeyen bir anlayış. Vahdet-i vücud değil, tevhid-i vücud. Tevhid inancına göre, tarihde de, toplumda da, insanda da çokluk ve zıtlık yoktur. Tevhid, tabiatın tabiat ötesiyle, insanın tabiatla, insanın insanla kaynaşması.

 

Bu inanç, mevcudatta çelişki kabul etmez; ne hukuki, ne içtimai, ne ırki, ne milli, ne mahalli, ne de iktisadı tezad. Çelişkiler ancak müşrik dünya görüşüyle, düalizm'le, teslis'le, politeizm'le bağdaşabilir. Müşrik dünya görüşü, sınıflar ve ırklar arasında ayırım yaparak, şirk tohumları ekmiştir. Birden fazla Tanrıya inananlar, neden yaratıklar için de aynı şeyi kabul etmesinler? İlahlar arasındaki çatışma, insanlar arasındaki çatışmanın gerekçesi değil mi? Oysa tevhid inancı, kainattaki bütün parçaların, süreçlerin ve olayların tek hedefe doğru ahenk içinde geliştiklerini kabul eder. İnsan her hangi bir dünyevî güce değil, yalnız, mevcudata hükmeden şuur ve iradeye bağlıdır. Mevcudat, bir daire çevresinde dönüp durmaktadır. Tek şuur, tek irade, dairenin merkezi. Demek ki insan, tek güçten korkar, tek hakime hesap verir, tek kıbleye yönelir. Tevhid inancı insana vekar ve hürriyet bahşeder. Yalnız Allah'a kulluk eden, bütün yalancı güçlere başkaldırır, tama' zincirlerini kırar, küçültücü korkulardan azad olur.

 

Tarih Felsefesi: Kabil ve Habil

 

İslâm düşünce mektebine göre, tarih felsefesi bir çeşit tarihi determinizm'e dayanır. Tarih, birbirini kovalayan bir olaylar ırmağı. Olaylar da insanın kendisi gibi diyalektik bir çatışmaya tâbidir. Birbirine zıt, birbirine düşman iki öğe arasında aralıksız bir savaş, hilkat-i ademle başlar, her ülkeyi ve her çağı kapsayan bu kavganın bütününe tarih diyoruz. İnsan soyunun zaman içindeki akışıdır tarih. İnsan soyu bir mikrokozmostur, hilkatin en kâmil ifadesi. Tabiat, insanda kendi şuuruna varır. İnsanoğlu ilerledikçe tabiat da mükemmelleşir.

 

Başka bir deyişle, insan irade-i ilahiyenin bir tecellisi; bütün varlıkların mutlak iradesi ve şuuru. Antropolojiye göre Tanrının yeryüzünde temsilcisi. Demek ki tarih tesadüfün eseri olamaz, olaylar tarafından biçimlendirilmemiştir, serüvenlerin oyuncağı değildir: boş, amaçsız, mânâsız serüvenlerin.

 

Tarih de bir gerçektir, dünyadaki bütün gerçekler gibi. Belli bir noktada başlar, belli bir noktada sona erecektir. Bir amacı, bir yönü olmak gerekir.

 

Nerde başlamıştır? insanın kendisi gibi tezatlarla... Antropoloji bölümünde gördük: insanoğlu balçıkla ilahi ruhun bileşimidir. Adem kıssasından da aşikâr bu. Acem kıssası insanlığın da kıssasıdır, kelimenin gerçek ve felsefî manasıyla insanlığın. İnsan, Adem'in içindeki ruhla balçık,Allah'la Şeytan arasındaki kavgayla başlar. Peki tarih nerede başlar? Kalkış noktası nedir? Kabil ile Habil arasındaki kavga değil mi?...

 

Adem'in oğulları insandılar, beşerdiler, tabii idiler ama birbirleriyle savaş halindeydiler. Biri ötekini öldürdü ve insan tarihi başlamış oldu böylece. Adem'in savaşı öznel bir savaş, kaynağı içte. Ama iki oğlu arasındaki savaş, nesnel, dışarı vuran bir savaş. Kısaca, Kabil ve Habil hikâyesi tarih felsefemizin kaynağı; nasıl ki Adem kıssası insan felsefesiyle ilgili görüşlerimizin kaynağı idi. Kabil ve Habil arasındaki savaş, tarih boyu, tarihi bir diyalektik olarak karşımıza çıkan iki zıt cephe arasındaki savaştır. Şu halde tarih de insan gibi diyalektik bir süreç. Zıddiyet Kabil'in Habil'i öldürmesiyle başlar. Bana göre Habil çobanlığa dayanan bir ekonominin temsilcisidir, özel mülkiyetten önceki bir düzenin Kabil ise tarım sisteminin, ferdî veya tekelci mülkiyetin temsilcisidir.

 

Sosyolojinin Diyalektiği

 

Sosyoloji de bu diyalektik üzerine kurulmuştur. Toplum da iki sınıftan oluşur: Kabil'in sınıfıyla, Habil'in sınıfı. Tarih, toplumun zaman içinde aldığı yol. Temel toplum yapılan, kölelik, serflik, burjuvazi, feodalizm ve kapitalizm değildir. Toplumda ancak iki türlü yapı olabilir: ya toplum kendi kendinin efendisidir, herkes toplum için çalışır; yahut da ferdler mülk sahibidir, herkes kendi başının çaresine bakar. Şeriati, bu bölümde, Marx'ın iktisadî yapı anlayışına karşı çıkıyor. Ona göre toplum, tarih boyunca, iki sınıftan oluşur: Kabil kutbu, Habil kutbu.Kabil kutbu, yönetici, kral, mülk sahibi, aristokrasi. Sonraları bu kutub üç ayrı boyut kazanır: Kur'an'da firavun, siyasî iktidarın; Karun, iktisadî iktidarın; Ballam da resmî din adamlarının sembolüdür.

 

İdaal Toplum: Ümmet

 

Ümmet, ortak bir inancı, ortak bir amacı paylaşan insanlar topluluğu. Ulus, ırk, halk gibi mefhumları toprak birliğini, kanı, maddî çıkarları toplumun temel ölçüleri diye alırlar. Oysa İslâm için mühim olan, fikri sorumluluk ve ortak bir hedefe yürümektir. Ümmet, bu irade birliğinin ifadesidir.

 

Ümmet'in alt yapısı, iktisadi hayat. Çünkü, «dünyevi hayatı olmayanın manevi hayatı olamaz». Ümmet düzeni eşitliğe, adalete, halk mülkiyetine, Habil düzenindeki sınıfsız toplumun ihyasına..dayanır.Ümmet için, sınıfsız toplumun ihyası, sosyalizm'de olduğu gibi bir amaç değil, bir ilke.

 

Kâmil İnsan

 

Tabiata gözlerini kapamaz İdeal insan, onu anlamaya çalışır. Elinde Sezar'ın kılıcı vardır, göğsünde Hz. İsa'nın kalbi. Sokrates'in kafasıyla düşünür ve Hallaç gibi sever Allah'ı. Hem Descartes’in hem Pascal'ın sözlerine kulak verir. Buda gibi, halkın içindedir. Spartaküs gibi, kölecilere baş kaldırır. Hz. Musa gibi, cihad ve kurtuluş mesajı taşır.

 

Kâmil insan, güzellik, fazilet ve hikmetle dolup taşan, sonsuz bir irade. Üç özelliği vardır: doğruluk, iyilik ve güzellik, başka bir deyişle bilgi, ahlâk ve sanat. Cihad ve içtihad, şiir ve kılıç, yalnızlık ve inanç, duygu ve akıl, kudret ve aşk adamıdır o. Allah'ın halifesi tarihin sonuna, tabiatın nihai sınırına gelip dayanmıştır. Diriliş başlamak üzeredir.

 

Netice: Şeriati, coşkun bir zekâ ve inanmış bir müslüman. Genç bir yaşta, şarkısını tamamlayamadan hayata gözlerini kapayan, kardeş İran'ın bu pervasız mücahidini bütün buutlarıyla tanıtabildik mi? Sanmıyoruz. Şeriati, önce şairdir. Onu, dilinden okumadığımız için, bu tarafını aksettiremedik. Şeriati, bir ilim adamıdır. İrfan seviyesi şüpheli bir kalabalığa hitab ederken, ilmi ciddiyetini ne kadar koruyabilir! Bizce Şeriati'nin en büyük tarafı, hamiyeti, samimiyeti ve kendini mukaddes bir davaya feda etmesidir. Genç şehide saygılarla.

 

 

 

Kaynak:

 

Kırk Ambar, Cemil Meriç, Ötüken Neşriyat, İst. 1980, s.425-439

 

(aliseriati.com)

YE
14.04.2009 03:33
#46
gönül dostlarım bu ali şeriati denilen adamı okumadım nette şöyle bir baktım birkaç kişiden duydum okumuş adamlardan 1,dereceden şerefsiz diyorlar bu adam kendini peygamber ilan eden köpek değil mi?mehmet şevki eyginin sahibi olduğu bedir yayınevinde bu adamın eserlerinin türkçe ye çevirenlerin hangi akla ve mantığa hizmet ettikleri merak ettikleri yönünde bir yazı okudum.arkadaşlar okuyalım tanıyalım ama etkilenmeyelim bu adam ehli sünnet itikadına aykırı olduğu yönünde bilgim var daha net ve açık bir bilgiye ulaşırsam size aktarabilirim.ama biliyoırum ki bu adam insanları sakata getiriyor.bazı arkadaşlar sempati duymaya başlamışlar gibi de geldi bana AMAN DİKKAT.

BEN ŞUAN BİR KÜTÜPHANE OLUŞTURMA AMCINDAYIM ÖZEL BİR KÜTÜPHANE BİRAZ ARAŞTIRMA YAPINCA PİYASA DA NE ÇOK ŞEREFSİZ OLDUĞUNU FARKETTİM YAYINEVİ YAZAR NE ARASANIZ VAR O YÜZDEN ÖRNEK VERİYORUM BİR KİMYA I SAADET GİBİ BİR ESERİN TERCÜMESİNİ HER YAYINEVİNDEN HER YAZARDAN OKUMAYALIM BEN BEDİR YAYINEVİNİ TAVSİYE EDİYORUM

BİRDE ARKADAŞLAR BEN KENDİ ADIMA KONUŞUYORUM TEMEL BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKRİ BOYUTUMUZA GÜVENEREK İSLAMİ KONULARA GİRMEYELİM VE BU YÖNDE ESERLER OKURKEN BİR BİLENE MUTLAKA SORALIM KAÇIMIZ ELİNE İLMİHAL ALIP KARIŞTIRIYOR Kİ BURADA SAKAT ESERLERİN OLDUĞUNU DUYDUM ÇOK HASSAS KONULAR ALLAH CÜMLEMİZİN YARDIMCISI OLSUN

 

 

Adamı sallada bedir yayınevi ne zaman çıkarmış onun eserlerini link veya resim gösterebilirmisin kardeşim.bizde istifade edelim...

BD
14.04.2009 23:12
#47

İlgili konu gereksiz ve faydasız tartışmalara meydan verdiği için geçici olarak kitlenmiştir. Ali Şeriati diyince Şii bakışa sahiplerin onu göklere çıkarması, muhalif olanların da sırf Şii bir zihniyetle yetişmesinden ötürü bilinçsizce karşı olmasını Büyük Doğu bakışına uygun bulmuyoruz. Üstün fikre böyle ulaşılamayacağı ve gerçekten nasıl ulaşılması gerektiğini de sizlerin ferasetlerinizle, sahip olduğunuz istidadı geliştirdikten sonra varılacağını belirtiyor ve sizleri sükunete davet ederken fikir sahibi olmadan hüküm sahibi olmamanın gereğini vurguluyoruz.

 

Saygılarımızla...