LAURENT MIGNON
KALDIRIMLAR’DAN MONNA ROSA’YA
Tanrı arayışı, aşk ve şiir, Necip Fazıl Kısakürek’in ve Sezai Karakoç’un eserlerini yorumlamak için üç anahtar kelimedir. Bu yazıda Necip Fazıl’ın ‘Kaldırımlar’ ve Sezai Karakoç’un ‘Monna Rosa’ adlı çağdaş mesnevi olarak adlandırabileceğimiz şiirlerinde tanrı arayışı ve aşk konusunun nasıl işlendiği incelenecektir.
Necip Fazıl Kısakürek şiiri bir hakikat arayışı olarak tanımlar. Şubat 1983’te Erkekçe aylık dergisine verdiği bir demeçte gerçek şiirin mutlak hakikati bulma çabası olduğunu ve Allah’ın mutlak hakikat olduğunu söylemişti.(1) Bu sözlerle Çile adlı şiir seçkisinde yer alan ‘Poetika’ başlıklı manifestosunun önemli bir savını tekrarlamış oluyordu:
‘Şiirin, ister O’na inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek, ister bilmeyerek, O’nu aramaktan başka vazifesi yoktur.’(2)
Sezai Karakoç’un şiir anlayışı da Necip Fazıl’ınkine benzer. O da ‘Kaçsa da, inkâr etse de, sanatın hep Tanrı’ya doğru olduğunu’ düşünmektedir.(3) Müslüman olmasalar da batılı sanatçıların, özellikle edebiyatçıların, metafizikçi olduklarını ve bir şeyin arayışında olduklarını birçok yazısında belirtir. Karakoç’un ilk kez 1976’da yayınlanan Batı Şiirlerinden adlı çeviri seçkisi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Sadece Fransızca yazan şairleri içeren bu kitaptaki eserler şiirin devamlı bir tanrı arayışının ifadesi olarak sunulmaktadır. Tıpkı Necip Fazıl gibi, o da sanatçıların, inançlarına veya inançsızlıklarına bakmadan, aynı metafizik arayışta olduklarını söylemektedir. Sanata böyle bir yaklaşımın bir hoşgörü ifadesi veya tam tersine bir yobazlık ifadesi olup olmadığı burada tartışabileceğimiz bir konu değildir. Hatta bu yaklaşım Kur’an-ı Kerim’in ‘Eş-Şuara’ suresinin şairle ilgili 224.-227. ayetlerinin bir yorumu olarak da değerlendirilebilir. Şaşkın şaşkın dolaşan bu şairler de, ismini telaffuz edemeseler de Tanrıyı aramaktadırlar ve ararken onu anmaktadırlar:
224. Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.
225. Baksana onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.
226. Ve onlar yapamayacakları şeyleri söylerler.
227. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakından bileceklerdir.
Necip Fazıl’ın ve Sezai Karakoç’un bir başka özellikleri ise Allah ile birleşme arzusunu terennüm eden tasavvuf edebiyatını çağdaş şiirin verdiği imkânlarla yeniden yorumlamalarıdır. Başka dini geleneklerin gizemci edebiyatları gibi tasavvuf edebiyatı da yaşadığımız, varlığını duyularımızla fark ettiğimiz doğal dünya ile ancak sezgi yoluyla algıladığımız metafizik evren arasındaki ilişkileri yorumlama denemesidir. Ayrıca gizemci edebiyat yaşadığımız dünya da insanoğlunun macerasına bir anlam bulmaya çalışır. Bu yaklaşıma göre, gözle görülen, yaşadığımız dünya semavi, metafizik dünyanın mükemmel olmayan bir yansımasıdır. Bu yansıma hatalıdır çünkü hata ve karmaşaya sebep olan duyular tarafından algılanmaktadır. Mutasavvıfın amacı dış görünüşlerin ötesine bakarak dünyanın gerçek anlamını keşfetmek ve bu şekilde ilahi sevgili ile birleşmektir.
Yeni mutasavvıf şairler hala görülen gerçeğin ötesinde olanın peşindeler. Ancak onlarla geleneksel mutasavvıf edebiyatçıların arasındaki fark eselerinde dış görünüşün tasviri ile ilgilidir. Klasik tasavvuf edebiyatının mekânı üsluplaştırılmış doğa idi. Bazen düzensizliğin, çirkinliğin ve güzelin bir arada olduğu vahşi bir ortam, bazen de gerçek güzelliği yansıtan bir bahçe idi. Ancak bu güzellik yok olma ve yeniden doğma yoluyla bozuluyordu. Bu mekânlarda gerçek dünyayı simgelemelerine rağmen, insanoğlunun toplumsal hayatının ve tarihinin hiç izi yoktu. Gerçi yeni mutasavvıf şair de gizemci arayışını üsluplaştırmış bir mekânda başlatır. Ancak o artık devri ve yeri belli olmayan bir mekânda değil, çeşitli öğelerle belirtilen yaşadığımız yirminci yüzyılda Türk şiirinde yer alan gerçekçilik devriminin ürünüdür. Duyularla algıladığımız dünyanın ötesinde olanın arayışı bile acımasız bir maddi gerçeğin koşullarında başlar. Bu gelişme önlenemezdi. Şair tekke ve sarayın rahat ortamını terk ettikten sonra yaşadığı dünyayla yüzleşmek zorundaydı.
Aşk, Sezai Karakoç’un sadece şiirlerinin değil, kurumsal yazılarının da önemli bir konusudur. Belki de aşk ile neyi kastettiğini en güzel şekilde 1996’da yayınladığı Mevlana Celalüddin Rumi’ye adadığı, çalışmasında ifade etmiştir:
‘Bütün bu sevgililer, asıl sevgiye, kalıcı tek sevgiye, ebediliğe layık sevgiye bir basamak, bir başlangıç, bir hazırlıktır. Nice ruh bu basamaklarda yorulur, tükenir. Ama bütün bu basamakları aşan gönül ve ruh mutlak sevgiye, Tanrı sevgisine ulaşır, ona bağlanır, ondan ötesinin güz yaprakları döküldüğünü görür.’(4)
Aslında Mülkiye dergisinde ‘Sanatkârın Aşk Tarafı’ adlı makalede kırk üç sene önce benzer bir fikri ifade etmişti. Orada da aşkın veya objesinin sadece bir vasıta olduğunu yazmıştı, ‘hayat ötesi için, geniş veya dar anlamda hakikat için.’ (5) Ayrıca aynı makalede de aşkın karşı cins mensubuna duyulan ve sadece cins mensubu olmaktan gelen hususi temayülü kastettiğini yazmıştı.(6) Bu oldukça önemli bir nokta idi çünkü Karakoç’un ve büyük ihtimalle Necip Fazıl da sözlerin altına imzasını atabilirdi, aşk anlayışı mesnevilerde terennüm edilen aşka yakın olduğunu gösterir. Mesnevilerde gizemci arayışın ilk (beşeri) aşamasında Leyla veya Şirin gibi sevgilinin cinsel kimliği açıktır: Divan edebiyatındaki cinsel açıdan belli olmayan sevgili imgesinin aksine mesnevilerdeki sevgililer kadınlardır, burada söz edeceğimiz Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Kaldırımlar’ ile Sezai Karakoç’un ‘Monna Rosa’ adlı şiirlerinde olduğu gibi.
‘Kaldırımlar’, Necip Fazıl Kısakürek’in en çok bilinen şiirlerindendir ve birçok antolojide bu şiirin birinci bölümü şairin sanatsal gelişmesinin ilk dönemini temsil etmek için kullanılmaktadır. Şiir ilk önce 1927 yılında yayınlandı ve bir sene sonra Kaldırımlar adlı şiir kitabına dâhil edildi. Yabancılaşma, yalnızlık, ölüm ve gizemci arayış gibi Necip Fazıl’ın başlıca konularını irdeleyen sıra dışı bir şiirdir. Bir başka özelliği ise şairin İslam’a bağlılığını ilan ettiği 1934 yılından önce yayınladığı Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932) eserlerinde yer alan ve sonradan reddetmediği şiirlerinden olmasıdır. Bilindiği gibi o dönemin şiirlerine karşı hem içerik hem de üslup açısından oldukça kritik, hatta olumsuz bir tutum göstermiştir. Bu eserleri nasıl değerlendirdiğini bir daha okumakta fayda vardır:
‘Mal sahibi bensem, bunları istemediğim, tanımadığım ve çöplüğe attığım bilinsin… Attıklarım, aldıklarımdan çok olan eski şiirlerimi yenileriyle demetledikten ve bu kitapta derledikten sonra meydana gelen şu kadar parça şiir, şu ana kadar şairliğim tam ve eksiksiz kadrosu oluyor. İşte şiir kitabım, bu, hepsi bu kadar ve bu kitaba gelinceye dek başka hiçbir şiir, bana, adıma ve ruhuma mal edilemez. Buna rağmen nasıl kitaplık çapta bir eser vücuda geldiği, meydanda.’(7)
Necip Fazıl’ın bu büyük değişiminden önce yazdığı şiirler, anlatıcının duyu, duygu ve özlemleri üzerinde yoğunlaşır ve daha çok bireysel konuları işler. 1934 sonrasın şiirlerinde ise, roman ve oyunlarında olduğu gibi, dini, toplumsal ve siyasi temaları tercih etmiştir. İlk dönemin ürünleri birçok eleştirmene Charles Baudelaire’in şiirsel evrenini hatırlatır. Mesela Yedi Meşale edebiyat topluluğunun kurucularından şair Ziya Osman Saba (1907-1957), 1933’te Varlık dergisinde yayınlanan bir yazısında Necip Fazıl’ın Ben ve Ötesi adlı eserinde Kötülük Çiçekleri’nin kokusunu duymanın daima mümkün olduğunu yazmıştı.(8) Ne yazık ki bu makalesinde ‘İstanbul’un şairi tam olarak ne kastettiğini yazmaya uygun görmemişti ve belki de, bu iddia, daha doğrusu bu ifade, sadece güzel bir söz oyunuydu. 1936’da Yeni Türk Edebiyatı’nda Vasfi Mahir Kocatürk de Baudelaire’in Necip Fazıl’ın üstündeki olası etkisinden söz eder. Bu yazının önemli bir yönü, tıpkı Baudelaire’in dizelerinin ondokuzuncu yüzyılda çağcıl hayata bir tepki oluşturdukları gibi Necip Fazıl’ın metafizik şiirinin de o dönemin Türk edebiyatında bir ihtiyaca cevap verdiğini öne sürmesidir. (9) Vasfi Mahir’in yargısı çok açık değilse de en azından Necip Fazıl’ı bir Türk Baudelaire’i olarak ilan etmeden bu ili şairin kendi edebi geleneklerindeki önemlerini belirtmektir. Konusal açıdan Kısakürek’in ilk dönem şiirlerinin Baudelaire’i eserleri ile ortak yönleri yok değildir. İkisi aşk ve nefret, arzu ve red, kösnüllük ve çetinlik, günah ve pişmanlık, unut(ul)ma isteği ve bilinçliliğin devamlılığı, ilahi olanı arayış ve kendi alçaklığının bilinci gibi zıt kavramlar üzerinde şiirlerini inşa ederler.
İlahi olanı arayış hem Baudelaire’in hem de Necip Fazıl’ın eserlerinde bir kadına duyulan aşk ile simgelenir. Charles Baudelaire’in gizemci şiirlerinde sevgili, platonik bir ilişki kurduğu Madame Sabatier’dir. Sevgilinin tasvirinin gerçek bir kişiye dayalı olması, sevgilinin özgeçmişsel bir boyutu olması, Baudelaire’in ve Necip Fazıl’ın gizemci şiirleri arasında önemli bir farktır. Aşk anlayışları da oldukça farklıdır. Baudelaire sevgilinin vücudundan söz etmez. Ona yönelik şehvani hiçbir arzuyu ifade etmez. Baudelaire’in gözünde şehvet ve kösnüllük gizemci arayışa engel oluşturan bir günahtır. (10) Bu elbette çok Hıristiyan bir yaklaşımdır. Sevgili bir koruyucu melektir, bir ilham perisi, hatta Hazret-i Meryem’dir. O bir rahatlık ve huzur kaynağıdır. Mutasavvıfların anlatıcı için bir hüzün ve huzursuzluk kaynağı olan beşeri sevgilisinin karşıtıdır. Baudelaire’in eserlerinde kutsal ile kösnül olan ayrı tutulur. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un aksine, o ilahi aşk arayışına varan hem fiziksel hem de psikolojik yönleri olan bütüncül bir aşkı anlatmaz.
‘Kaldırımlar’ bir yeni tasavvufi şiir örneği olarak kabul edilebilir. Bu şiirdeki sevgili klasik Osmanlı edebiyatındaki sevgiliyle bazı özellikleri paylaşır: O da anlatıcıyı çekmekte ve reddetmektedir. O da bir çile kaynağıdır. Ancak onun dış görünüşü çok farklıdır: bir fahişeye benzemektedir.
‘Kaldırımlar’ üç bölümden oluşur. Nedense eleştirmenler, örneğin Mehmet Kaplan, (11) daha çok birinci bölüm üzerinde durmuşlardır. Hâlbuki bu eser üç bölümü ile bir bütün oluşturmakta ve gizemci arayışın üç aşamasını temsil etmektedir. Birinci bölümde fırtınalı bir gecede anlamsızca sokaklarda dolaşan anlatıcının yalnızlığı ve yabancılaşma duygusu üzerinde yoğunlaşılır. Bu bölüm anlatıcının maddi dünya ile manevi dünya arasında bir ayrım yapmasıyla biter. İkinci bölümde anlatıcının kendi vücuduna karşı kazandığı mesafe üzerinde durulur. Üçüncü bölümde ise esrarengiz bir kadın ortaya çıkar ve anlatıcıyı ilahi sevgiliye doğru yönlendirilir.
Kaplan’ın da belirttiği gibi ‘Kaldırımlar’ın getirdiği yeniliklerden biri, bireyin şehirde duyduğu yalnızlık konusunu işlemesidir. Elbette Tevfik Fikret’in ‘Sis’ adlı şiiri de anlatıcının şehre duyduğu yabancılaşma duygusunu işler ancak buradaki önemli fark anlatıcının şehre dışarıdan bakmasıdır. ‘Kaldırımlar’da ise anlatıcı şehrin sokaklarında kaybolmuştur (12) ki bu anlamlıdır, çünkü şiirdeki anlatıcının gizemci arayışı çağdaş dünyayı temsil eden şehrin sokaklarında başlar. Bu şiir çağdaş dünyada gizemciliğin anlamını yitirmediğini de anlatmaktadır.
Şiirin birinci bölümünde okuyucu şiirin yegâne mekânı olan kaldırımlar ile tanıştırılır. Arkasına bakmadan yürüyen anlatıcı yolunun karanlığa saplanan noktasında onu bekleyen bir hayal görür. Hayale bu ilk gönderme önemlidir, çünkü böylece metafizik, yani yaşadığımız dünyanın ötesinden, bir öğe de şiirin başından itibaren belirtilmiş oldu. İkinci dörtlükte ise daha karanlık bir atmosfer yaratılır ve anlatıcının sıra dışılığı üzerinde durulur. Herkes uyumaktayken o yapayalnız sokaklarda yürümektedir. Burada ‘in-cin’ sözü sadece retorik olarak kullanılmıyor. Tıpkı önceki dörtlükte olduğu gibi yine maddi dünyanın yanında manevi dünyanın varlığına işaret ediyor. Üçüncü bölümde anlatıcının korkuları ve sanrıları anlatılır. Devler sokakları kesmiş; kişileştirilmiş evler, gözüne mil çekilmiş bir âma misaliler. Bunlar anlatıcının hayal ettiği unsurlardır. Burada da manevi dünya ile maddi dünya yan yana aynı mekânda tecrübe edilmektedir:
Yürüyorum kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki eni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim bir de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Sonraki dört dörtlükte sokağın karanlığında yok olmak isteyen anlatıcının çilekeş kişiliği kendi sesiyle anlatılır. Son dörtlükte ise yeni bir boyut tanıtılır. İlk kez anlatıcının gövdesinden söz edilir. Gövdesinin ölmesini ister. Anlatıcı kendi ölümünü istemez, vücudunun yok olmasını ister. Kendi gövdesini kendisinden ayrı olarak görmektedir. Hatta son dizede ondan benim diye söz etmez ‘kaldırımların kara sevdalı eş ’i der. Artık anlatıcı ses ile vücut iki ayrı gerçeği temsil etmektedir. Anlatıcı maddi olmayan, gövde maddi olandır:
Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi.
İkinci bölümde anlatım tekniği değişir. Birinci bölümde kendi vücuduna karşı mesafe kazanmış olan anlatıcı sanki ondan bağımsız bir varlıkmış gibi vücuduna direkt olarak hitap eder. Birinci bölümde anlatıcı başlıca aktördü. İkinci bölümde ise o sadece bir gözlemcidir. Birinci bölümde anlatıcının içinde yan yana olan maddi ve manevi boyutlar ikinci bölümde bölünmüş olarak karşımıza çıkar. Gövdesi eti ve kemiğiyle sokakların malıdır. Kaldırımlar kadar özgürdür anacak bu özgürlük olumlu değildir, çığlığa benzetilmektedir. Bu bölümün sonunda da yine ölümden söz edilir ancak artık ölüm arzu edilmemekte, doğal bir sonuç olarak görülmektedir.
Üçüncü ve son bölümde ise, anlatıcı yine gelişen olayların içinde etkin bir şekilde yer alır. İlk dörtlükte gece, anlatıcıyı davet eden vecd içindeki esmer bir kadın olarak tanıtılır. Bu kadının kimliği oldukça esrarengizdir. Geceleyin kaldırımlarda dolaşması ve genç erkekleri davet etmesi onun bir fahişe olabileceğini düşündürür. Ancak vecde ve hayale yapılan göndermeler onun metafizik bir varlık olabileceğini de gösterir:
Bir esmer kadındır ki kaldırımlarda gece
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler
Simsiyah gözlerine, bir an gözüm değince
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.
Ancak genel olarak Necip Fazıl’ın eserlerinde kadın karakterlere baktığımız zaman bu iki anlamlılık kaldırılabilir. Onun eserlerinde kadınların ya tamamen gizemci öğelerden oluşan ya da tam tersine boş, namussuz ve çirkin yaratıklar olduğunu görürüz. Şiirlerdeki erkek anlatıcılar oldukça karmaşık, zıt istekleri olan insanlarken, kadın karakterlerde bu karmaşıklık yoktur. Genel olarak, roman olsun, tiyatro olsun ve şiir olsun bütün eserlerinde kadın tek boyutlu bir tipi simgeleyen karakterlerdir.
Sonradan reddetmediği şiirlerinde onlar sadece Allah’a doğru götüren manevi boyutu olan yaratıklardır. Kadına bakışına dair birçok yazıda zikredilen ‘Kadın’ adlı şiirinde onları şöyle anlatır: ‘Kalıp değil, bir fikir…’ Fiziksel olan (kalıp) ile manevi olan (fikir) arasındaki zıtlık apaçıktır. ‘Kadın’ şiiri kadının Allah’a giden yolun bir timsali olduğu söylenerek ile biter. ‘Kaldırımlar’ın son bölümündeki kadının da daha çok ruhani bir varlığı olduğu ikinci dörtlüğün son dizesi ile anlaşılır.
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp
Kadının manevi varlığı anlatıcının maddi kalıbının karşısına çıkarılmaktadır. Bu etten kalıp kadına yetişememektedir. Bu da önemli bir gelişmedir. Birinci bölümde aktarılanların aksine, anlatıcı artık anlamsız yürümemektedir, bir varlığın peşinden gitmektedir. Sevgiliye yetişememesi, onunla birleşemez klasik edebiyattaki âşıkların çilesini hatırlatır. Hem divan şiirinde hem de mesnevilerde âşık sevgilisiyle birleşememektedir. Ancak buradaki sevgilinin Leyla ve Şirin’den büyük farkı onun bir prenses olmamasıdır: O geceleyin sokaklarda dolaşarak genç erkekleri çağırır, tıpkı bir fahişe gibi.
Şiirin üçüncü kısmında anlatıcının kıskançlığına ve acısına şahit oluruz. Şiirin son kısmında sevgilinin kimliğine dair sır çözülür. Anlatıcı ancak öldüğünde onunla birleşebilecektir ki bu arzuladığı kadının manevi kimliğini açıkça gösterir. Etten kalıp sevgili ile birleşmeyi engelleyen bir öğedir. Maddi olmayan bir dünyaya geçişi simgeleyen ölüm misali mümkün kılar. Birinci ve ikinci bölümde anlatılanların aksine ölüm ne bir kaçış yolu, ne de hayatın doğal bir sonucudur. Ölüm başka bir dünyaya, vahdet-i vücuda, bir köprüdür. İlahi sevgili ile birleşme arzusunun son bölümde sonnet formunda ifade edilmesi de anlamlıdır. Sonnet batıdan ithal edilen şiir kalıplarından biridir ve kalıp olarak şaire çok fazla özgürlük bırakmaz. Bu kalıbı seçerek şairin yaşadığı baskıcı ortamı temsil etmek istediği söylenebilir. Sonnet belki de, çağdaş Türkiye’yi temsil etmektedir. Sevgilinin beşeri kalıbıyla bir fahişe olarak gösterilmesi oldukça cesur bir yaklaşımdır ama o da çağdaşlığı temsil eder. Dünya değişmiştir ama ilahi olana hasret aynıdır.
‘Kaldırımlar’ adlı şiiri modern mesnevi diye de adlandırabiliriz. Mecazi aşktan ilahi aşka geçişi anlatan bir şiirdir. Gerçi bu şiir 1927’de ilk yayınlandığında Necip Fazıl’ın ona mistik bir anlam vermiş olup olmadığı tartışılabilir. Ancak şu var ki, onu reddetmediğine göre büyük bir ihtimalle, ama belki de sonradan, onu manevi bir boyutu olan bir şiir olarak yorumlamıştır. Sezai Karakoç da benzeri bir görüşü savunur. Ona göre ‘Kaldırımlar’ şiirinde gizemci bir boyut vardır. Necip Fazıl’ın gizemciliğini şöyle anlatır: ‘Bu mistisizm pasif bir mistisizm değildir ve sadece eşyaya bakıştan doğmaz. Necip Fazıl eşyanın ötesini, eşyanın ve evrenin ‘gizlilikler perdesi’ni aralamaya çalışır.’ (13)
1.Osman Selim Kocahanoğlu, Türk Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul: Ağrı, 1983, 502.
2.Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul: Büyük Doğu, 2000, 474
3.Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, İstanbul: Kaknüs, 424.
4.Sezai Karakoç, Mevlana, İstanbul: Diriliş, 1996, 37.
5.Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, İstanbul: Kaknüs, 321–322
6.A.g.e, 321.
7.Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul: Büyük Doğu, 2000, 11.
8.Osman Selim Kocahanoğlu, Türk Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul: Ağrı, 1983, 35.
9.A.g.e, 49–50
10.Baudelaire’in de kösnül şiirleri vardır. Ama bu şiirlerin mistik bir boyutu yok. Cinsellik ve erotizm egzotism veya estetik zevk yoluyla gerçeklerden bir kaçış yoludur. Kösnüllük acımasızlığın, sapkınlığın ve ümitsizliğin kaynağıdır.
11.Mehmet Kaplan, ‘Kaldırımlar’, Şiir Tahlilleri 2: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, İstanbul: Dergah Yayınları, 1998, 66-75.
12.A.g.e, 69
13.Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 2, İstanbul: Diriliş, 67.
(Monna Rosa'yla ilgili kısım çok yakında.. :rolleyes: )