“Biz gençler de yürekleri kollarından,
Ve kolları kılıcından güçlü olan,
Bu cihangir ataların
Yetiştiği bu toprağın erleriyiz”
YURDA KUL YURDAKUL
( MEHMET EMİN YURDAKUL )
Yazar: Gülender DEMİR
Türk milleti kendi öz diline buğulu camlar ardından bakıyordu. Pusa bulanmış, yabana pusatlanmış bir Türkçe vardı avuçlarda. Dilimiz; Arapça, Farsça kelimelerle boğulmuş millet kendi sedasına hasret kalmıştı. Böyle bir dönemde ‘milli şair’ o buğulu camları kalemiyle silmeye çalıştı. Edebi Türkçülüğü meslek edinip, hasreti vuslata erdirmek için kalem kuşandı. Ben de haddim olmayarak bu savaşın nidalarından bahsetmeye çalışacağım.
Türkçü, Turancı, milliyetçi hüviyet sahibi, Türklüğün asil kanını damarlarında zerre zerre taşıyan Emin Yurdakul 1869 Mayıs’ında dünyaya geldi. Babası Balıkçı Salih Reis oğlunu Türk’e yakışan yaşam biçiminin emrettiği üzere “ zalime Yavuz mazluma Yunus olma” anlayışıyla, Battal Gazi Destanları ile yetiştirdi. Öğrenimine sırasıyla Sübyan Mektebi, Askeri Rüştiye ve Mülkiye Mektebi’nde devam etti .Bir süre Hukuk Mektebi’nde okuduysa da kimi aksilikler yüzünden öğrenimini yarıda bıraktı.
Yurdakul okullara çok az borçlu olduğunu söyler. Nitekim okul hayatında Said Bey, Abdurrahman Şeref Efendi gibi şahıslarla tanıştıysa da Yurdakul’un edebi şahsiyetinde onların siluetini dahi görmek mümkün değildir. Onun şahsi ve edebi kimliğinde yer eden asıl şahıs Şeyh Cemaleddin Afgani’dir. Afgani, uyuklayan İslam âlemini uyandırıp harekete geçirmek, İslam kavimlerine milli şuur vererek, hayat hakklarını anlatmak gayesiyle dolu bir İslam eridir. Şeyh’in İstanbul’a yerleştiği dönemde Mehmet Emin de onun istikrarlı müdavimlerindendi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma dönemi, Yunan Harbi, ikinci meşrutiyet ve milli mücadele… Türk Milleti’nin sabrının zorlandığı iltihaba gebe yaralarının sızladığı bir dönem. Gözyaşları sahipsiz, çığlıkları sessiz bir millet düşünün. Bir millet ki Yunus gibi Mevlana gibi vatan evlatlarına hasret. Türklüğünden utanan aciz sırtlanların türediği böyle bir dönemde Dömeke tepesinden bir nida:
“Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur
Sinem özüm ateş ile doludur
İnsan olan vatanının kuludur
Türk evladı evde durmaz giderim
Muhammed’in kitabını kaldırtmam
Osmancık’ın kitabını kaldırtmam
Düşmanımı vatanıma saldırtmam,
Allah’ın evi viran olmaz giderim” diye inledi, inletti ki bu ses Avrupa’ya ve Dünya Türkleri’ne kadar ulaştı. Altı asır vardı ki Türk’e hiç bu kadar Türk gibi seslenen olmamıştı. Milletim kendi sesini duydu, silkelendi ve kendine döndü. Milli mücadelenin bu şuurda devam etmesi için Yurdakul kalemini kınından çıkardı. O halkın içinde yaşıyordu, dönemin şairleri gibi hayatı İstanbul ve çevresinden ibaret değildi. Anadolu insanını tanıyor; kimsesizin, fakirin, çaresizin derdiyle dertleniyordu. Onlar gibi konuşup onlar gibi dinliyordu. Mitingler düzenliyor, Türk Milleti’nin kulağında Türkçe’yi inletiyordu. Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgalini protesto etmek amacıyla tertiplenen Sultan Ahmet Mitingi’nde “Demir ve ateş; kardeşler ben bunlarla hiçbir vatan ve ırkın yok olduğunu işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlaka, zengin bir şiir ve edebiyata, dini ve milli ananelere, ırk ve vatan hatıralarına malik olan bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor” diyerek bir kez daha gönüllere taht kurdu.
TÜRK OCAĞI
Yılmaz ruhlu ülkücü ozan, ömrü boyunca halkının ruh ve hayatından ilham alarak ‘kalbine ateş ve alnına alev koymak’ çilesini güttü. Pervane misali o; çileye, ateşe sevdalıydı. Öyle bir ocak olmalıydı ki orada hamlar pişmeli, kıvılcımlar yangınlara dönmeliydi. Bu ocakta İslam’ın Türk erlerinin milli terbiyesi, ilmi ilerlemesi, Türk dilinin olgunluğa erişmesi için çalışılmalıydı. Bu amaçla bu hevesle 1912 yılında Türk Ocağı’nı kurdu ve ilk genel başkan sıfatını da üstlendi. Bu şahlanışla düşmanın kuyruğuna basılmış olacak ki zehirini ocağa akıtmakta gecikmedi. İngilizlerin ocağı işgali üzerine yılmayan, vazgeçmeyen ‘milli şair’ Türk gencini yeniden davasına davet etti. “ Ey genç, bak senin ocağın bugün de seni çağırıyor, onun milli ruhu sana bugün de başka bir mücadele yolu gösteriyor.Biz dağlarla, derelerle, siyasi sınırlarla değil; feyz, ümran, kalem, sanat ile yeni bir vatan çizip ortaya çıkaracağız. Ocağın içinde gözlerin görmediği fakat ruhların sezdiği bir fikir mihrabı vardır.”
Bu çağrı bugün hala çığlık çığlık gökkubbede yankılanıyor. Allah(c.c.) Türk gençlerine bugün de bu çağrıya kulak vermeyi, omuz omuza verip Türk’ü Turan’a erdirmeyi nasip etsin, ülkünün bir olduğu ocakları söndürmesin…
ESERLERİNDE TÜRK KADINI
Bizim milliyetçiğimiz; kafatası, ırk, renk, cinsiyet ayıran bayağı anlayışlardan münezzehtir. Biz milletçe çileyi beraber sırtlar, sevdayı beraber gönülleriz. Gerekirse, bu milletin erkeği cephede can verirken, kadını da örtüyü bebeğinin sırtından alıp merminin üstüne örter. Bu kadın vatanın kara günlerinde ‘meçhule kazılan mezarlardaki serseri hayaller’ kadar matemli olur. Hakeza Mehmet Emin de bu şuuru eserlerine sindirmiştir. Kendi deyişiyle ‘vatan toprağını tepeleyecek düşmanı saçlarıyla boğacak kadar cesur ve metanetli’ asil Türk kadınını eserlerine konu edinmiştir.
O Türk kadınını tepeden tırnağa çok iyi tanıyordu. İstanbul’da büyümüş, Şebinkarahisarlı bir Türk kızıyla evlenmişti. Baba ocağında annesinin halk ninnileri, halk öğütleriyle yetişmiş, eşinin ‘saf ve asil Anadolu ruhunun kaynaklarından da Türklük aşkının kandırmaz Kevser’ini’ içmişti.
Şerife Bacılarla Nene Hatunlarla aşina olduğumuz Türk anasının fedakarlığını Mehmet Emin de şöyle terennüm eder:
Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım,
Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım,
Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit.
Hadi yavrum bugün dertli ninen ağlasın,
Ayrılığın oduyla yüreğini dağlasın,
Kara yerin yüzünde ayağının bastığı,
Dağlar beller leş olsun,
Benim kanlı gözyaşım,
Düşman için kin olsun.
SON SÖZLER…
Mehmet Emin Yurdakul, Türk şiirini İstanbul’dan çıkarıp vatan toprağına yayan, edebi Türkçülüğü meslek haline getiren, bu milleti kadınıyla erkeğiyle en mahremine kadar tanıyan; askeri, ordusu, gelini, güveyi, kahramanıyla gözler önüne seren, doğuya batıya bakmadan Türk’ü Türk’e Türkçe anlatan Türk milliyetçisi, ‘mili şair’dir. 14 Ocak 1944’te İstanbul’da milletine ve ülküsüne karşı başı dik, gönlü rahat olarak hayattan ayrılmıştır.
Allah(c.c.) bu milletin avuçlarındaki mücadele ateşini söndürmesin, bizi böyle vatan evlatlarından da mahrum etmesin.
Vur
Ey Türk vur, vatanın bakirlerine
Günahkar gömleği biçenleri vur
Kemikten taslarla şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur
Vur güzel aşıklar cenazesinden
Kırmızı meşaleler yakanları vur
Şehvetin raksına yetim sesinden
Besteler şarkılar yapanları vur
Vur o katlin kızıl sapanlarıyla
Dünyaya ölümler ekenleri vur
Vur zulmün o kanlı urganlarıyla
Bir kavmi iplere çekenleri vur
Vur aşkın ve hakkın zaferi için
Vur dünya bak senden bunu istiyor
Vur yerde bak tarih senin seyircin
Vur gökten bak Allah sana vur diyor
Vur çelik kolların kopana kadar
Olanca aşkınla şiddetinle vur
Son düşman son kızıl ölene kadar
Olanca aşkınla kuvvetinle vur
Mehmet Emin Yurdakul
( Bu yazı YENİDEN SERDENGEÇTİ DERGİSİ KASIM-ARALIK SAYISINDA BULUNMAKTA OLUP, GÜLENDER DEMİR tarafından kaleme alınmıştır.)