Fatih'in Aziz Ruhuna......

Başlatan: adles Tarih: 18.07.2008 00:11 Cevap: 5

AD
18.07.2008 00:11
#1

Umudun Son Kalesi

 

-Fatih'in aziz ruhuna-

1.

Müjdeleyene selâm olsun! Selâm olsun müjdelenmişe de! Ve hepsinin evvelinde ve hepsinin üzerinde müjdeyi en yüce kalbe indirene de şükürler olsun!

O (cc) ki, vakti gelince dürülüp bükülecek olan atlasla donattı kubbeyi.. bir gün kararıp dökülmesi mukadder kandiller astı sonra.. geceyi ve gündüzü birbirine sarıp, birini 'geçim' diğerini 'örtü' yaptı.

Sonu gelmez sanatıyla tezyin etti küre-i arzı. Dağları sağlam kazıklar olarak dikti yerin bağrına. Hayat veren maiyle doldurdu arzın ekser kısmını. Ve diğer mevcudatı yarattı ardından sanatına âyine olsun, yeryüzünün halifesine hizmet etsin diye. Ardından; 'Gizli Hazine'yi bilecek olan, bilmekle vazifeli olan geldi.

Binler hamd ü senâ olsun o Rabb’e ki, 'Kelâm'ı verdi arzın halifesine. Kelâmla düşündük Rahmân'ı; Kelâmla anlayabildik Sâni-i Zü'l-Celâl'in zaman ve mekâna vurduğu mührü. Aczimizi onunla anladık; tazarru ve ilticamız da onunla oldu. Kelâmla hitabetti bize Hak. Çağırdı, uyardı. Günde beş kez kelâm vardı bezm-i ilâhîde. Hâsılı kelâm Hakk'ın en güzel hediyesiydi.

Sonra mamur olsun diye cihan, nihayetsiz 'tekvin' ummanından bir katre olarak 'icat' ihsan edildi Âdemoğluna. O da mücevherlerle donattı arzın dört bir yanını. Zamanı ve mekânı etrafında toplayan, büken, şekillendiren büyük şehirlerdi onlar.

Bu şehirlerin adları asırlarca dolaştı insanların dilinde. Kaderimiz onların etrafında şekillendi, insanoğlunun dünya macerasının mihenk taşlarıydı onlar. Kimi bağlarıyla düştü âlemin diline, kimisi burçları ve surlarıyla… Zaman içinde Müdebbir ya yok etti onları veya hepsini değiştirip birbirine benzetti. 'Bir anda sönüverdiler.'

'Ey yârân gürz-i felek bî-insaf ü âmâdır' der şâir.

Velâkin o inci kendi fethini müjdeleyecek şahsın hürmetine, bu istilâ ve sarsıntılardan korundu.

'Ey şehr-i anka-mizaç hüsnünün vechi çoktur

Çoklar aramış amma sende nihayet yoktur.'

Ey suyun iki yakasındaki yekpare inci; ey müjdeye mazhar olan, cihanın kalbi, insanlığın yüz akı selâm sana. Selâm sana binlerce yılın yükünü omuzlayan taptaze şehir. Yedi iklimin kendisinden ferman aldığı, sahneden çekilince cümle âlemin yolunu şaşırdığı, şanlı maziyi şahsında toplayan, yeni bir doğuşa beşiklik edecek şehir, selâm sana.

 

2.

'Payitaht-ı ebedî dinle kim neler söyler

Sanma bahsi mazidir, hem de âtiyi söyler.'

Ben doğuşun şehri İstanbul! Hatırlıyorum kasvetli bir uykudan uyandığımı bir mayıs sabahı. Hatırlıyorum elli üç gün, elli üç gece çevremde kıyamet koptuğunu. Ak küheylan üstündeki genç süvarinin uykusuz gecelerini kimse benim kadar bilmedi. 'Ya ben bu şehri alırım, ya bu şehir beni!' dediğini duydular; ama içindeki ateşi, gözlerindeki ışığı bir ben gördüm. Bir ben duydum uykusuz uzun geceler boyu alnını yere koyup 'Hâlâ alamadım ey Müjdeci!' diye mahcubiyet gözyaşları döktüğünü. Kimin rahlesine diz çöktüğü, her gece bir benim mâlûmum.

Günler, geceler uzayıp gittikçe, yüreğim, yüreğiyle birlikte daraldı. Bahtına yıldız yağmış, âlemin görüp görebileceği en şanlı mihmandârı bulduğunda, gönlümüz birlikte nurlandı. O zaman tanıdım genç süvari geldiğinden beri kulaklarıma çarpan "Allah" nidasını.

Tanıdım ve diz çöktüm şanlı Fatih'in önünde. Açtım nice cihangirin inkisar-ı hayalle önünden döndüğü kapılarımı.

Anladım ki, bu benim kaderimdir. Anladım ki, asırlar önce su kuyuları başında açılan sancağı taşımak sırası bana gelmiştir. Anladım ve ağladım; Güllerin Efendisi'ni tanıdım çünkü, hasreti bağrıma düştü. Sancağı ilk açanın hasreti ilmek ilmek örüldü gönlümde. Artık kabına sığmayan bir sevdalıydım ben.

Herkes bilsin istedim bu sevdayı. Ordular saldım cihanın dört bir yanına. O'nu aradım; O'nu duyurdum; O'nu haykırdım: Duy ey Bahr-ı sefîd (Akdeniz), duy ey nazlı Budin, bereketli Nil! Duy beni Şark'ın efsanesi Bağdat, zengin Şam; şahit on sekiz bin âlem:

'Ben O'nunla varım, O'nu sevdikçe varım; O, beni sevdikçe varım.'

Ah bilmezsiniz bir sefer dönüşü hiddeti cihanı titreten cihangirin ayaklarını nasıl öptüğümü. Bilmezsiniz gözlerimin yaşını, yüreğimin bir kuş gibi nasıl çırpındığını. Çırpınmamak mümkün müydü ki, O (sas) geliyordu, O'nun (sas) kokusu geliyordu. Artık hep bende kalacaktı. Ben sancağın ebedî yuvasıydım artık.

Ben dirilişin şehri, hatırlıyorum; cihanın gözbebeği olduğum günleri. Nice şöhretli kralların, sultanların iki dudağımdan çıkacak bir söze tâbi olduğunu unutmadım. Unutmadım köhne Bizans'ın İstanbul olduğunu. Hani o hiddetinden herkesin korktuğu Yavuz Selim Han ki önünde yürüyen 'Âlemin Efendisi'ydi. Hâlâ hatırlar surlardaki her bir taş, Muhteşem Süleyman'ın muzaffer ordusunun önünde şehre dönüşündeki coşkuyu. O demlerdi benim, ben olduğum demler. Zafer her karışıma sinmiş, alışılmış bir hâlet-i rûhiye olmuştu. Bir yanda şiirin zirveleri, gazeller söylerdi, lâciverdi akşamlarda; bir yanda Sinan, kıymetli mücevherlerle donatırdı gök kubbemi. Sancağın şavkı kâinatın gözünü kamaştırıyordu. Yıldızlar ikbali söylerdi benim için.

'Âlem nuruma hayran felek bana yâr idi

Efsus ikbalden sonra mutlak idbar var idi'

 

3.

Ben düşüşün şehri, istemesem de hatırlıyorum ikbalin zevalini. Muzaffer orduların başı önde dönüşünün hüznü bendedir. Vatandan kopan her parça benden de çok şeyler götürdü. Rengi döndü devranın; artık muradım üzre devretmez oldu felek. Cihanın hazinelerinin bi-hadd ü hesab aktığı ben, günden güne alelâdenin ve mahrumiyetin boyasıyla boyandım. Benim için geceler uzun, günler geceden farksız oldu. Fatih'in şehri olan bana, müdafaa ve muhafazayı düşünmek zûl idi. Heyhat ki onu da yapamadım. Küffar gemileri sularıma demirlediği günkü feryadımı duysaydı insanoğlu, mekânı dağlar olurdu. Kapımda kul gibi bekleşenler böyle mi gelecekti karşıma. Kudretin ve azametin şehri ben böyle zavallı böyle bîçare, böyle eli kolu bağlı mı kalacaktım. Ne ağır imtihandı bu Ya Rabbi!

'Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini?'

(N. Kemal)

Ses verdi sesime anne toprak. Anadolu'dan kopan fırtına tek umudumdu benim. Artık yüreğim Anadolu'da atıyordu... Elim yetmese de ona, dua dua onunlaydım.

'Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbî

Sen'in uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbî

Tâ ki ezanlarla yükselsin müeyyed nâmın

Gâlib et çünkü bu son ordusudur İslâm'ın!'

(Y. Kemal)

Duyuldu niyazım; daha fazla çiğnetmedi harim-i ismetimi namahreme Hak. Bir kez daha girdi kapılarımdan muzaffer ordular. Amma bu giriş başkaydı. Artık hüküm bende değildi. Yerden kalkacak diye sevindiğim sancak hâlâ yerdeydi. 'İyi adamlar, iyi atlara binip gitmişlerdi.'

Ben düşüşün şehri; umudumu kaybetmedim. Sancak düştüğü yerden kalkar çünkü.

Bekliyorum küskün ve kırgın giden atlıların dönecekleri günü. Şafak sökmesi yakındır; karanlık had safhada; ışığın tam vaktidir.

'Sökün etsin atlılar gittikleri yerlerden

Kalksın düştüğü yerden solmaz eskimez sancak'

 

(Arkadaşlar bu yazı değerli Edebiyat Öğretmenim Mehmed Said Güven'in kaleminden çıkmıştır.Sızıntının damlalar bölümünde yayınlanmıştı, sizlerle paylaşmak istedim...)

AD
08.08.2008 00:27
#2

şu canım yazıyı kimse okumadı mı ya ? :D

HA
08.08.2008 20:01
#3

Okudum, gerçekten güzel yazmış kalemine sağlık...

BU
09.08.2008 16:18
#4
şu canım yazıyı kimse okumadı mı ya ? :D

 

Ağlama adles kardeşim, üzme bizi bak :D Seni teselli edeyim bari; burada az okunmuştur belki ama, Sızıntı'dan epey okuyan olmuştur inşallah. Yani her şartta okunmuştur bu yazı:D

...

 

ALİ

AD
10.08.2008 13:52
#5
Ağlama adles kardeşim, üzme bizi bak :D Seni teselli edeyim bari; burada az okunmuştur belki ama, Sızıntı'dan epey okuyan olmuştur inşallah. Yani her şartta okunmuştur bu yazı:D

...

 

ALİ

ah çok sağolun eksik olmayın :D