28 Şubat Kararları İçtihattır ve İçtihat Edenler de Düşüncelerinde Masumdurlar
Yine aynı dönemde MGK kararlarını dayatanların sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini, bu nedenle yaptıklarından dolayı masum olduklarını, hatta bu kararlara içtihat mantığıyla da yaklaşılabileceğini, isabet ettilerse iki sevap etmedilerse bir sevap alacaklarını ifade ediyor Gülen:
“ Soru: MGK kararlarının siyasetteki yeri nedir sizce?
Cevap: … Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza, algılamalarımıza göre şu gelişmelerde rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)
28 Şubatla Uçurumdan Geriye Dönülmüştür
“Fakat tıpkı bir kangren olmuştu… Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.” (Yasemin Çongar’la Röportaj; Milliyet; 31.08.1997)
Asker Anayasanın Gereğini Yapıyor Üstelik Sivillerden de Daha Demokrattır
Fethullah Gülen, askerlerin anti demokrat olmadıklarını, anayasanın gereğini yaptıklarını, çok mantıklı davrandıklarını, hatta sivillerden daha demokrat olduklarını sözü hiç dolandırmadan apaçık ifade ediyor:
“… Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Biraz evvel arz ettiğim mülahazalar açısından herhalde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde. Fakat çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan…” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)
Asker MGK’da İnsaflı ve Demokratik Bir Tavır Takındı
Aşağıdaki mülakatında görüldüğü gibi Fethullah Gülen 28 Şubat kararlarından sadece bir ay sonra askerin tavrını şiddetle savunuyor. ‘Eğer kötü niyetli olsalardı oturup da meseleyi altı saat boyunca konuşmazlardı, yumruğu masaya vurup bu iş böyle olacak der, çıkarlardı.’ diyor. Bu nedenle askerin çok yumuşak ve insaflı davrandığını, anti demokratik yollara başvurmadığını ısrarla vurguluyor Fethullah Gülen.
“Askeriye gerçi gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi.
Demek ki, devlet başkanının huzurunda meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)
MGK Anayasal Bir Kurumdur ve Anayasanın Gereğini Yapıyor[/b]
Gülen; MGK’nın gökten zembille inmediğini, anayasal bir kurum olduğunu, kanun dışı bir iş yapmadığını ve yaptıklarının anayasanın bir gereği olduğunu çok net söylüyor:
“Fakat şurası da bir gerçek ki milli güvenliğin hali hazırdaki konumu anayasal bazı esaslara dayandırılmıştır. Milli Güvenlik Kurulu her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor yani, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın gerektirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür.” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)
Burada daha ilginç olan bir başka nokta ise; 1998’de Fethullah Gülen’in onural başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından kendisine “hoşgörü ödülü” verilmek istenen ancak kendisinin reddettiği dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Fethullah Gülen’in bu demecinden sadece 22 gün önce (25 Mart 1997) MGK kararlarıyla ilgili olarak ilk kez konuştuğunda neredeyse aynı ifadeleri kullanıyordu: “MGK anayasal bir kuruluştur. Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır.” Bu bir tesadüf müdür yoksa ağız birliği midir? Takdir okuyucunun!
Askeri Darbeler Kimi Zaman Gereklidir
Fethullah Gülen, Ali Ünal’ın veya diğerlerinin iddia ettiği gibi darbelere karşı olmadığını, darbeleri büsbütün reddetmemek gerektiğini, darbelerin çok da isabetsiz olmadığını yoruma mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Üstelik ülke olarak mevcut iyi halimizi(!) bile 12 Eylül darbesine borçlu olduğumuzu söylemekten çekinmemektedir:
“Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vazu nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi bir yerlere çekmek istiyorlardı. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkum edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.” (İnter Star TV / 6 Temmuz 1995)
‘Asker Muhtıra Verdi’ deyip Askerin Günahına Girmeyin
Fethullah Gülen 28 Şubat’ta askerin muhtıra verdiğini söylemenin askerin günahına girmek olacağını, görünürde böyle bir şey olmadığını, ihtimaller üzerinden ise konuşmamak gerektiğini söylemektedir:
“Fakat insanların müzmeratına (günahına) girerek onları bir şeye mahkûm etmek doğru değildir. Muhtemellere hüküm bina etmek suizan kapısını açar. Ve muhtemellerle mahkûm edilmedik insan kalmaz. Bu açıdan buna muhtıra denmez. Muhtıra bir gücün başka bir tarafta iş yaptırması, birine karşı açıktan açığa bu yapılsın şeklinde tavır koymasıdır.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)
Darbeler Hep Kötü Niyetli Olmamıştır Fakat Darbecilik Bir Uzmanlık Alanıdır
Fethullah Gülen darbelerin her zaman kötü niyetle yapılmadığını, darbenin kimi zaman bir gereklilik olduğunu, fakat herkesin darbe yapma becerisi olmadığını, bunun bir uzmanlık alanı olduğunu, ancak zamanının ve zemininin iyi hesaplanması gerektiğini şu sözlerle ifade ediyor:
“Darbeciler hep su-i niyetli (art niyetli) olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir (tedavidir), Arap atasözü vardır. ‘Dağlama en son çaredir.’ Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönüyle kader-denk noktasında bir değerlendirmedir. Bu götürebilir de, yerinde bırakabilir de.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)
Askerden Yana Hiç Endişeniz Olmasın
28 Şubat kararlarından bir ay sonra Gülen, Türk milletinin asker millet olduğunu, askerin ve askerliğin bütün benliğimizi kuşattığını, bu nedenle askeri bağrımıza basmamız gerektiğini ve askerden yana hiçbir endişeye kapılmamak gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:
“Türk milleti asker bir millettir. O kadar askerle bütünleşmiştir ki, yeri geldiğince Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Çanakkale’den Kıbrıs’a uzanan çizgide askerlik vak’ası bütün şuuraltımızı etkilemiştir. Bugün de Güneydoğu’da seve seve canlarını vererek şehid düşen askerlerimiz vardır. Bunlar milletimizin askere olan manevi bağlarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kim ne derse desin asker millet, askerini sever, bağrına basar ve o asker ocağına peygamber ocağı nazarıyla bakar. Kimsenin hiç endişesi olmasın.” (Samanyolu TV / Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke İle / 29.03.1997)
Fethullah Gülen ordu ile arasında bir gerginliğin olmadığını, kendisinin askeri çok sevdiğini, hatta asker olmak istediğini; eğer askerin bir rahatsızlığı söz konusu ise bunun askerden değil kendisinden kaynaklandığını, askerin laiklik ve cumhuriyet noktasında çok hassas olduğunu ve bu nokta da haksız sayılmadığını ifade ediyor:
“Bir kere orduyla aramızda bir gerginlik olduğunu kabul etmiyorum. Ben kim oluyorum ki böyle gaziler evladı şehitler namzedi bir orduyla arasında gerginliğe hak versin. Burada orduya karşı saygı duyuyorum derken de bazıları acaba mülahazası ne diye aklına gelebilir. Ama benim atalarım asker. Edirne’de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem. Ailemde hep asker kahramanlıkları duydum. O kahramanlık yanının etkisiyle okuyup asker olayım diye düşünmüşümdür.
Askere karşı bir sevgim var. Bir rahatsızlık varsa o benim bazı tavırlarımdan kaynaklanmış olabilir. Ordu bazı konularda hassastır, duyarlıdır. Onlar da zamanın ve kendi bildiklerinin tesirlerinde bazı yorumlar yapıyorlardır. Onlar laiklik ve cumhuriyet gibi hassas konularda vazifeleri ve sorumlulukları gereği daha fazla hassas olma durumundadır. Bazı manipülasyonlar bu hassasiyete çarpınca böyle şeyler olabiliyor.” (Milliyet / Özcan Ercan’la Röportaj / 5 Nisan 1998)
Cumhurbaşkanı Demirel de Sorumluluğunun Bilincindedir
Görüldüğü gibi Fethullah Gülen MGK’nın üç sacayağından birini oluşturan askerin 28 Şubat’ta hiçbir kabahatinin olmadığını ifade etmekte ve her yaptığını onaylamaktadır. Diğer sacayağını oluşturan ve MGK’ya da başkanlık eden dönemin cumhurbaşkanının da sorumluluğunun bilincinde olduğunu ve ona güvendiğini ifade ederek bütün suçu, günahı ve kabahati diğer sacayağını oluşturan REFAHYOL hükümetine yıkmaktadır:
“… Ben Türk toplumuna tavsiyede bulunma durumunda, konumunda değilim, ama düz bir vatandaş olarak hislerimi ifade etmede de bir beis görmüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız bu mevzuda kendi sorumluluklarının şuurundadır. Zannediyorum dengeye çok hizmetleri olacaktır.” (Kanal D / Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat / 16.04.1997)
Darbenin Genelkurmay Başkanı Karadayı’ya Hoşgörü Ödülü
Fethullah Gülen hareketi, kendisini kurtarmak için ne yapacağını şaşırmış vaziyettedir o dönemde. Darbecilerin gözüne gireceğim, onların hışmından kurtulacağım diye; darbe yapmış silahlı bir yapının başındaki isme hoşgörü (!) ödülü vermeye kalkıyor. Fakat Gülen hareketin onurunu(!), yine darbeci generalin kendisi hoşgörü ödülü teklifini reddederek kurtarıyor:
“Kaya, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’ya, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Yılın Hoşgörü Ödülü’nü vermek istediğini de Çevik Bir’e söyledi. Bu talep de reddedildi.” (Nazlı Ilıcak; Her Taşın Altında “The Cemaat” Mi Var?; sf. 154)
Darbenin Komutanı Almadı Ödülü, O Zaman Başkomutana Verelim
Darbenin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın hoşgörü ödülü teklifini reddetse de Gülen hareketinin o müthiş azmini (!) kırmaya muvaffak olamaz. Madem darbenin komutanı ödülümüzü kabul etmedi, biz de bu ödülü Başkomutana vermezsek namerdiz, derler ve başarılı da olurlar. Başkomutan Demirel, toplantıya katılmakla ve ödülü almakla marjinal (!) düşüncelere bir mesaj vermiş oluyormuş, engin tecrübeleriyle birlik mesajı veriyormuş ve burada sarf ettiği sözler özel anlam taşıyormuş:
“Sayın Cumhurbaşkanı da teşrifleriyle bunun altını çizdi. Kamu vicdanına mutabık davrandı ve milletin sesine tercümanlık yaparak cumhurun reisi olduğunu bir kere daha fiilen gösterdi. ‘Ülkemde yaşayan kim olursa olsun, kuzeylisi, doğulusu, batılısı hangi etnik köken, inanç ve mezhepten olursa olsun hepinizi kucaklıyorum’ sözü marjinal düşüncelere bir cevap niteliği taşıyordu. Engin tecrübeleriyle huzursuzlukları aşmasını bilen Cumhurbaşkanımız uzlaşmaya devletin de taraf olduğunun altını tekrar tekrar çizmiş oldular. Cumhurbaşkanımız, ‘İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Bu plaketi ülkenin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna verilmiş sayıyorum. Çünkü ben Türk devletini, milletin birliğini, bütünlüğünü temsil ediyorum’ sözleri özel bir anlam taşıyordu.” (Zaman Gazetesi; 27.12.1997; http://tr.fgulen.com...t/view/2599/11/)
Koskoca(!) Gülen hareketinin bir kurumu olan koskoca(!) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından, darbeden yeni çıkmış koskoca(!) Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca(!) Cumhurbaşkanı’na koskoca(!) hoşgörü ödülü verilecekse; bu ödülü elbette ve mutlaka koskoca(!) Fethullah Gülen Hocaefendi(!) verecektir. Bu sözler mealen Zaman Gazetesi ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na ait. Doğrusu bize de sorulsaydı, biz de Fethullah Gülen’den başkasını layık görmezdik böyle bir şerefe(!):
“Demirel’e şükran plaketini Fethullah Gülen Hocaefendi’nin takdim etmesi?
Bir yerde Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanına bir ödül verilecek, bu ödül de uzlaşı ve hoşgörü eksenli olacak ve Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de orada bulunacak. Sayın Cumhurbaşkanına başka kim takdim edebilirdi ki bu ödülü.” (Zaman Gazetesi; 27.12.1997; http://tr.fgulen.com...t/view/2599/11/)
MGK Sekreteri ve Hava Kuvvetleri Komutanı İle Yunanistan’a Atatürk Lisesi
28 Şubat darbesinin en vahşi ve kasvetli yüzünü gösterdiği 1998 yılında İslami çevrelerin kimisine operasyon üstüne operasyon yapılıyor, kimisi çok zorlu şartlarda direnişe ve mücadeleye devam ediyor, kimisi de dağılan parçalarını toplamaya ve ayakta kalmaya çabalıyor. İşte milli görüşçüsünden hak yolcusuna, tarikatçısından radikal İslamcısına kadar bütün İslami kesimlerin yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda; Fethullah Gülen, MGK’nın Genel Sekreteri – ki sonradan BÇG’nin beyni konumunda olan Hava Kuvvetleri Komutanı da olacak – ile irtibata geçip Yunanistan’a “Atatürk Lisesi” açmanın derdiyle yanıp tutuşuyor:
“Soru: Yunanistan’da okul meselesi nedir?
Cevap: Konuyu şimdiki Hava Kuvvetleri Komutanımız İlhan Kılıç Paşa biliyor. O zaman MGK Genel Sekreteriydi kendisi. Patrik hazretleriyle bir görüşme yapmam söz konusu olmuştu, kendisinin Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için siyasiler nezdindeki girişimlere destek vermemi isteyeceğini biliyordum. Ortodoks dünyasının din görevlilerinin Türkiye’de eğitim görmeleri vicdanen de, siyaseten de doğruydu bana göre. Karşılık olarak Selanik’te Atatürk adına bir lise açılmasına izin verilmesini sağlamasını istemeyi düşündüm. Bu düşüncemi Kılıç Paşa’ya ilettim, yerinde bulmaları üzerine Patrik Hazretlerine yansıttım. Ama netice alınamadı.” (Radikal / Avni Özgürel’le röportaj / 21 Haziran 1998 / http://tr.fgulen.com...nt/view/3742/5/)
Fethullah Gülen’den Çevik Bir’e İçeriği Zillet Dolu Mektup
Bu konunun içeriğine geçmeden önce Yıldıray Oğur’un 05.03.2012 tarihli “28 Şubat’ın Çevik Paşası Bir’in İsrail Aşkı” başlıklı yazısının okunmasını tavsiye ederiz. Tabi Yıldıray Oğur’a da ‘Çevik Bir’le ilgili her şeyi yazdın da neden Gülen’in ona yazdığı mektuba değinmedin?’ diye sormak gerekir. Zira bu mektubu kartel medyasından herhangi biri yazsaydı, hem liberallerin hem de muhafazakâr dindar kesimlerin haklı olarak dilinden hiç düşmezdi. Fakat bu mektubu yazan Fethullah Gülen olunca görmezden geliniyor, görülse bile tevil ediliyor, hayra yoruluyor, taktik deniyor, başka çare yoktu deniyor vs.
Fethullah Gülen daha mektubun girişinde Çevik Bir’e, övgü üst sınırını da aşarak bize göre zilletten başka bir sözcükle ifade edilemeyecek methiyeler diziyor ve Bir’in yüksek hoşgörüsüne (!) şöyle sığınıyor:
“Genel Kurmayımızın çok değerli ikinci Başkanı
Sayın Komutanım
Son günlerde medyamızda yeniden gündeme gelen ve yanlışlıkla ismimle birlikte anılan okullarla ilgili olarak, şu birkaç satırla huzurlarınızı işgal edeceğim için yüksek af ve hoşgörünüze sığınıyorum…
Değerli Komutanım, Kahraman ordumuzun şerefli bir mensubu ve en yüksek rütbede bir komutanı olarak takdir buyuracağınız üzere… ” (http://yenisafak.com...im/16/dizi.html)
Mektubun devamında Gülen kurdukları okulların Türkiye Cumhuriyeti’nin laik yapısına aykırı bir faaliyette bulunmadığını, okulların da Türkiye adına lobi faaliyeti yapmaktan başka bir amaç gütmediğini, bu okulların zaten devlete ait olduğunu, fakat yine de istedikleri zaman okulları devlete devredebileceklerini, kendilerinin de ne zaman isterlerse okulları şereflendirip teftiş edebileceklerini çok uysal(!), efendi(!) ve nazik(!) bir üslupla dile getiriyor:
“Tamamen Türk eğitim sistemine bağlı olarak faaliyet gösteren bu okullarda eğer, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, bağımsız ve sosyal bir hukuk devleti özelliğinin aksine bir faaliyet varsa, devletimizden önce ben, bu okulların açılmasını teşvik etmiş bir olarak kapatılmalarını teşvik ederim… Bununla birlikte, devletimiz, zaten kendisinin olan bu okulları dilediği zaman devralabilir. Kaldı ki, bu okullar zaten devletimizin olduğu için, böyle bir devirden söz etmek bile abestir…
Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş (üstlenmiş) şanlı ve kahraman ordumuzun seçkin ve şerefli bir mensubu ve Genel Kurmayımız’ın İkinci Başkanı olarak, ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz… ” (http://yenisafak.com...im/16/dizi.html)
Bu mektubu okuduğunda insan sormadan edemiyor. Biz Çevik Bir’i bir general olarak bilirdik. Ne zamandan beri Milli Eğitim Bakanı, siyasetçi, hükümet temsilcisi veya eğitimden sorumlu bürokrat oldu. Bilen varsa söylesin Allah aşkına. Teslimiyetçi politikalar izleyerek okulları devlete teslim etme girişimi ayrı bir konu. Bize göre de okullar zaten devletin, hem de derin devletin himayesinde gelişmiştir. Nitekim birçok yerde Gülen MİT’in okulları desteklediğini söylüyor. Ayrıca Özal ve Demirel gibi devletin tepesindeki birçok ismin okullara kefil olup destek mektupları yazdıklarını biliyoruz. Fakat tuhaf olan durum şu ki eğitimle ilgili bir meselede Gülen neden Başbakan’a veya Milli Eğitim Bakanı’na değil de Genelkurmay ikinci başkanına, darbenin ve BÇG’nin mimarlarından birine başvuruyor. Nazlı Ilıcak’ın aktardığına göre Çevik Bir de bu teklifi Milli Eğitim Bakanı’na götürmeleri gerektiği cevabını vermiş nitekim:
“O görüşmede Kaya, Bir’e, ‘Gülen’in, okulları, Milli Eğitim Bakanlığı’na devretmeye hazır olduğunu’ söyledi. Çevik Bir, Kaya’ya, ‘Bunun yeri burası değil, Milli Eğitim Bakanlığı’na gideceksiniz’ cevabını verdi.” (Nazlı Ilıcak; Her Taşın Altında “The Cemaat” Mi Var?; sf. 154)
Şimdi “Gülen’in bu davranışı, siyasi muhatapları hiçe sayıp darbecileri gerçek siyasi muhatap kabul etmek ve hatta biat etmek anlamına gelir.” dersek; yanlış mı söylemiş oluruz, iftira mı atmış oluruz? BÇG’nin baş mimarlarından birini ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevine nail olmuş, üstelik şerefli(!) ve seçkin(! )’ olarak bize sunan Fethullah Gülen; nasıl olur da darbe karşıtı ve hatta darbe mağduru olur. Ali Bulaç, Ali Ünal ve diğerleri bizimle alay etmeden buna bir cevap vermeli.
“Madem öyle 28 Şubatın bir mağduru(!) olarak hâlâ ABD’de sürgünde(!) yaşadığı ve 1999’daki Gülen ve hareketine yönelik başlatılan kampanyalara ne demeli?” sorusuna aşağıda detaylı gireceğiz.
Gülen Çevik Bir’e olan hürmet, muhabbet ve teslimiyetinde hızını alamamış olacak ki; darbecinin bir mektupla vaktini meşgul ettiği için edepsizlik ettiğini, bunun için özür dilediğini beyan ediyor ve en derin saygılarla yeni yılda da (1998 yılı) Çevik Bir’e sıhhat ve afiyet diliyor:
“Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde (edepsizliğinde) bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabûlünü arzederim efendim.
Fethullah Gülen” (http://yenisafak.com...im/16/dizi.html)
Susurluk Olayı ile İlgili Gülen: Devletçilik ve Askere Olan Güven Sarsılmamalı
Fethullah Gülen 28 Şubat darbesinin bir ay sonrasında Samanyolu’ndaki mülakatında Susurluk olayına da değiniyor. Gülen devletin bir hatası söz konusuysa üzerine gidilmeli ancak devleti, devletçiliği delmemeli diyor ve askere, güvenlik güçlerine ve meclise olan güveni sarsmamalı, diye ekliyor:
“Susurluk meselesi bir ayıptır. Bunun üzerine gidilmeliydi. Fakat üzerine gidilirken aynı zamanda düşünülmeliydi. Devletin de içtihat hataları içinde bulunan bir hadiseyse, o hadise teşhir masasına yatırıldığında devleti, devletçiliği, devlet mülahazasını da delme söz konusu olabilirdi. Bu meselenin açıktan açığa yürütülmesi iyi bir devletçilik anlayışıyla telif edilebilir miydi?
Bunun temelinde bizim milli birliğimize, milli bütünlüğümüze devlet telakkimize eğer dokunacak bazı şeyler varsa, bu kapı aralanmamalıydı. O kapıdan girilince şayet askere olan güvenimiz sarsılacaksa, güvenlik kuvvetlerine olan güven sarsılacaksa, meclise olan güven sarsılacaksa, insanlara olan güven sarsılacaksa bunun üzerine biraz daha farklı bir yöntemle gidilmeli ve mesele çözülmeliydi.” (Samanyolu TV; 29.03.1997)
Medya Hem Savcı Hem Hâkim Gibi Davranmamalı
Bugün kendisinden olmayan her kişiyi, her davayı, daha işin başında savcıdan, hâkimden ve en önemlisi halktan ve haktan önce mahkûm edip idam sehpasına yerleştiren Gülen hareketi mensupları ve medyası; Susurluk olayında medyanın haddini bilmesi gerektiğini, bir savcı ve hâkim gibi olayların üzerine gidip devletin kurumlarını zedelememesi gerektiğini söylüyordu. Askerin çok vatanperver olduğunu ve onun böyle devleti sarsabilecek bir işe girişebileceğini sanmadığını, bu iddiayı çok basit gördüğünü de eklemeyi ihmal etmiyordu:
“Ta başından itibaren medyanın her şeyi apaçık en ince noktasına kadar deşeleyip, iddianamesine yerleştiren bir savcı gibi bu işin üzerine gitmesine hakkı var mıydı? İyi bir devletçilik mülahazası içinde bu tasvip edilen bir şey midir?
Suçlular ortaya çıkarılmalı ve ceza verilmeliydi. Medya savcı olmamalıydı, hâkim olmamalıydı.
Vatanperver insanların böyle önemsiz basit mülahazalardan dolayı devletin temelini sarsabilecek, devlet mülahazamızı delebilecek teşebbüslere gireceğine ihtimal vermek istemiyorum.” (Samanyolu TV; 29.03.1997)
FETHULLAH GÜLEN’İN REFAH PARTİSİ VE ERBAKAN HAZIMSIZLIĞI
Gülen ve hareketinin 30 yıldır hiç değişmeyen üç temel özelliği vardır: Birinci özelliği açığıyla gizlisiyle, deriniyle derin olmayanıyla devleti, askeri ve devletin tüm kurumlarını kutsaması, yüceltmesi ve onlara karşı teslimiyeti. Yani devletçiliği. İkincisi devletçiliğe paralel olarak hiçbir şekildi insani ve İslami sınırlar içinde değerlendirilmesi mümkün olmayan milliyetçiliği. Üçüncüsü hem Türkiye’deki hem dünyadaki İslami yapılara; özellikle tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesi veren direniş örgütlerine ve İslami hareketlere karşı inanılmaz rahatsızlığı, hazımsızlığı, hatta kin ve nefreti. Öyle ki İslamcı hareketlere ve direniş örgütlerine Gülen’in bakışı ve duruşu ile ABD, NATO ve İsrail’in bakışı ve duruşu arasında tam bir paralellik söz konusudur.
Biz burada Fethullah Gülen’in kendi yapısının dışındaki tüm dini yapılara ve şahıslara karşı hazımsızlığını Refah Partisi ve Erbakan örneğinde tartışacağız.
Tam da bu konuda gözden kaçan bir nokta olduğunu düşünüyoruz. Gülen hareketinin en çok palazlandığı dönem; başta milli görüş hareketi ve başörtüsü mağdurları olmak üzere diğer tüm İslamcı yapıların devlet tarafından ezilmeye çalışıldığı döneme denk gelir. Kemalist rejimin ve derin devletin Gülen hareketine yönelik hiçbir girişimi olmamıştır demiyoruz. Ancak Gülen hareketine yönelik yapılan her türlü girişim; yine devletin başka derin unsurları tarafından engellenmiştir. Nitekim somut olarak Gülen hareketi, kayda değer bir zarar görmemiştir. Buradan böyle bir şeyi arzu ettiğimiz anlaşılmamalı. Sadece bir durum tespiti yapıyor ve bir realiteye işaret ediyoruz. Çünkü darbe süreçlerinde Gülen hareketinin izlediği yöntem; “Aman bizi bunlarla karıştırmayın, biz bunlardan farklıyız, biz devlet kutsal görürüz, askere muhabbet ve hürmetimizin sınırı yoktur.” şeklindeydi. Hatta “Egemenler nezdindeki meşruiyetini, kendisinin dışındaki Müslüman yapılar ve şahsiyetler aleyhindeki demeçleriyle sağlamıştır.” dersek, abartmış olmayız. Bu nedenle darbeci zihniyet, Gülen hareketinin önünü açarak diğer İslamcı, dini ve muhafazakâr yapılara karşı kullanmıştır. Bu noktada Ruşen Çakır’ın şu tespitleri kayda değerdir:
Devlet Milli Görüşe ve Diğer İslamcı Yapılara Karşı Gülen Hareketini Destekledi
“Ben Fethullah Gülen’in 28 Şubat’a desteğini ısrarla vurgulayan bir gazeteciyim. Çünkü o tarihte de bunun yanlış olduğunu söylemiş bir insanım. O tarihte de 28 Şubat’a karşı çıktım. Ben tek değilim, benim gibi çok isim var. Bu isimler bugün Gülen’in 28 Şubat’a desteğini eleştirmeye devam ediyorsa çok doğru davranıyorlardır. Ama 28 Şubat’ta Gülen Erbakan’ı eleştirdiğinde işte gerçek Müslüman budur diyenlerin bugün kalkıp Gülen Hareketine 28 Şubatı desteklemiştiniz ne konuşuyorsunuz demesi de ikiyüzlülük…
Gülen ilk çıktığında, Polat Rönesans otelinde ilk iftar yemeğini yaptığında medya dünyası neye uğradığını şaşırmıştı. Korkmuştu, tedirgin olmuştu. Ben o zaman Milliyet’te çalışıyordum. Ufuk Güldemir yöneticiydi. Biz tam sayfa 3 gün yayın yaptık. Daha sonra medyada İslam denilince ne kadar rahatsız olan insan varsa, medya yöneticileri Gülen hakkında övgü dolu yazılar yazdı. Onunla yemekler yiyip, yazılarında yazdılar. Merkez medya birden Gülen hareketini sahiplendi. Neden? Refah Partisi’nin yükselişini engellemek için, başka bir güçle bunu dengelemek için… Hatta önünü açtılar. Arşivler ortada. Refah’a kasetler ile vurulurken; Gülen hareketine anlayış gösterildi. Daha sonra 28 Şubatçılar Gülen’e de sırayı getirince, bir baktık, o güne dek yemek yiyenler, ‘kandırıldık’ diye yazmaya başladı. O meşhur kaset var ya…” (http://www.gazetecil...rdi-48505h.html)
Bu arada şunu da belirtmek gerekir. Derin devletin hepsi birebir aynı kulvarda hareket eden tek tip bir yapı olmayabilir kimi zaman. Nitekim son ayda ortaya çıkan MİT ile emniyet/yargı krizini ve Kürt sorununun çözümüne yönelik güvenlikçi ve müzakereci yaklaşımları da bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Yani 28 Şubat döneminde derin devletin kimi unsurları; Fethullah Gülen ve hareketinin devletçi, milliyetçi, ılımlı ve teslimiyetçi yapısına dahi tahammül edememiş ve fırsatını bulmuşken tasfiye etmek istemiş olabilirler. Ancak bu; derin devletin siyasetiyle, askeriyle, medyasıyla ve yargısıyla Gülen hareketini tasfiye etmek istediği anlamına gelmez. Bu konuya aşağıda daha detaylı ve Gülen taraftarlarında alıntılar yaparak devam edeceğiz.