MUHAMMED ABDUH'UN BAZI İTİKADÎ GÖRÜŞLERİ
Ağırlıklı olarak 18. yüzyıldan başlatılan ve ivme kazanarak 19 ve 20. yüzyılları da önüne katıp sürükleyen Modernizm, o "seyl-i hurûşân", enteresandır, en büyük yıkıcı etkisini İslam Dünyası ve Müslümanlar üzerinde gösterdi.
Grek-Hristiyan izdivacının acı meyvesi olarak dünyaya geldiği coğrafyayı, yani Kıta Avrupası'nı ve onun "doğal uzantısı" Amerika'yı (ABD) mecburen hariç tutarak konuşursak, diğer kültür ve medeniyet havzalarında bu boyutlarda bir çalkalanmaya yol açmayan Modernizm'i İslam Dünyası'nda böylesi "etkileyici" ve hatta "belirleyici" kılan neydi?
Modernizm'in İslam Dünyası'nı "kuşatmaya" başladığı ilk dönemlerin ve ardından gelen süreçlerdeki karmaşanın oluşturduğu toz-duman ortamından biraz sıyrılarak meseleye soğuk kanlı bir biçimde baktığımızda, belki de en baştan sorulması gereken şu soru ağırlığını hissettirmektedir: Acaba Modernizm'i üzerimizde bu denli etkili ve söz sahibi kılan, bizzat onun doğasında var olan kuvve/ler miydi, yoksa onunla muhatap olduğunda birden cin çarpmışa dönen ve "şu işi bir anlayalım" diyerek Modernizm'i sorgulamak yerine, bir "sevk-i tabii" ile dönüp kendi dinlerini ve tarihsel tecrübelerini "sorgulama" kolaycılığını seçen Müslümanlar'ın yaşadıkları özgüven bunalımı mıydı? Bir diğer deyişle Müslümanlar'ın, kendi din anlayışları ve tarihsel tecrübeleri konusunda zaten bir problemleri mi vardı?
Kanaatimiz odur ki, Modernizm'i İslam Dünyası'nda her bakımdan hakim mevkiine taşıyan, onun kendi doğasından getirdiği özelliklerden ziyade, Müslümanlar'ın yukarıda işaret ettiğimiz kolaycı, yüzeysel ve temelden yanlış tavrı olmuştur. Zira böyle bir badirede yapılması gereken şey, karşı karşıya bulunduğumuz bu cereyanın ve ortaya attığı iddiaların alabildiğine köklü ilmî ve tarihsel analizi olmak gerekirdi. Ona hayat veren temel kabullerin, olaylara, olgulara ve tarihe getirdiği bakış açılarının "niçin" ve "nasıl"ları yerine biz, kendi anlam haritalarımızın Modernizm ekseninde "meşru" olup olmadığını tartışmaya açtık!
Bu, doğrudan kendi kimliğimiz üzerinde bizzat kendi rızamız(!) ile başlatılan bir soruşturma idi. Ne var ki, soruları soran da, cevapları veren de aslında biz değildik. Her iki ameliyeyi de Modernizm yaptı; doğunun miskin çocukları ise bu babda, ellerine tutuşturulan metni tercüme edip ezberledikten sonra kendilerine (bize?) ait kavramlar kullanarak irticalen konuşuyor görüntüsü verdiler...
Bu söylediğimizin, yani Modernizm öncesi İslam Dünyası'nda yaşanan problemlerin Modernizm'in haklılığına ve doğruluğuna temel ve gerekçe kılınmasının yanlış olduğu tezinin sağlamasını en kolay yoldan şöyle yapmak mümkündür:
Modernist anlayışın doğruluğunu kanıtlamak maksadıyla (ya da neticede buna hizmet edecek tarzda) Modernist/Reformistler tarafından İslam Dünyası'nın mevcut görüntüsüne gönderilen sorgulamalar, aslında Modernizm'e hiç kapı aralamadan, "sistem içinde" kalarak kendi devinim mekanizmalarımız vasıtasıyla da yerine getirilebilirdi. Nitekim tarihin muhtelif dilimlerinde İslam coğrafyasında ilmî, ahlakî, idarî... alanlarda baş gösteren çözülmeler ve kaymalar karşısında kendi kültür dinamiklerimizi harekete geçirerek fonksiyon icra eden "mücedditler"in yaptığı aslında "işi aslına irca etmek"ten başka birşey değildi. Ömer b. Abdilazîz (r.a)'den (ilk yüzyıl) başlatılarak Şah Veliyyullah Ahmed b. Abdirrahîm ed-Dihlevî'ye (18. yüzyıl) kadar getirilen liste içinde tecdid geleneğinin temsilcileri tarafından gerçekleştirilen icraatların ve geliştirilen bakış açılarının tahlili, İslam Modernistleri'nin temel hamlelerinin niçin yanlış olarak görülmesi gerektiğini ortaya koyacaktır.
Bu yazının amacı böyle bir tahlile girişmek olmadığından, burada bununla iştigal etmeyelim ve meseleyi ilgili çalışmalara havale ederek esas maksada gelelim.
M. Abduh'un düşüncesinin temel dinamikleri
Kiminin "Erken Modernizm", kiminin de "Modernizm Öncesi Islah Hareketleri Dönemi" olarak ifade ettiği 18. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyılın sonlarına/20. yüzyılın başlarına kadar geçen dönem içinde görüşleri öne çıkan ve etkisi günümüze değin süren önemli isimlerden birisi olan Muhammed Abduh, tıpkı yaşadığı dönemde olduğu gibi günümüzde de görüşleri etrafında yoğun tartışmaların yaşandığı bir şahsiyet olarak bu yazının asıl konusunu oluşturacaktır.
Konunun ayrıntılarına girmeden önce bir hususu tasrih etmekte zaruret görüyoruz. Muhammed Abduh, pek çok meselede ortaya attığı –kimi kendine özgü, kimi de daha evvel başkaları tarafından da ileriye sürülmüş– görüşlerle, hakkında, biri ifrat, diğeri tefrit olmak üzere iki ayrı yönelişin zeminini hazırlamış gibidir.
Bir kısım kimseler –tabir caiz ise– "pür modernist" bir yaklaşım benimserken kendilerine onun düşüncelerinden payandalar aramışlar ve zaman zaman da ona, söylemediği şeyleri söyletmişlerdir.
Aşağıda bir dipnotta göreceğimiz gibi Abduh, ağırlıklı olarak "aklî gelişme" bakımından insanlığın "kemale ulaşma evreleri" diyebileceğimiz bir dizi sürecin varlığından bahsetmektedir. Ona göre bu süreçler, İslam'ın gelmesiyle nihayetlenmiş ve insanlık İslam ile birlikte "olgunluk dönemi"ne (sinnu'r-rüşd) ulaşmıştır. Modernistler bu görüşten hareketle Abduh'un, insanlığın artık hazır vahyin verilerine ihtiyaç duymadığı ve kendi kurtuluş kaderini kendisinin çizebileceğini söylediğini ileri sürmüşlerdir...
Oysa aynı dipnotun devamında da göreceğimiz gibi Abduh'ta, tam olarak bu görüşü destekleyen bir ifade bulmak zordur. Bu ancak onun –yoruma açık duran– bazı ifadeleri hakkında akıl yürütmeyle yapılacak çıkarsama neticesinde mümkün olabilir.
Buna karşılık başka bir kısım zevat ise Abduh'un "sahih İslam"a aykırı herhangi bir tavır içine girmediğini, onun bütün yaptığının, insanları Selef akidesine ve Selef döneminde yaşanan İslam'a çağırmak, bid'atlerle mücedele etmek ve Batı dünyası karşısında perişan bir halde bulunan İslam alemini uyandırmak için mücadele etmekten ibaret bulunduğunu ve ondan, bunun dışında herhangi bir tavır ve kavil sadır olmadığını söylemektedirler.
Yukarıda zikrettiğimiz ilk grup, kendi yaklaşımlarını terviç etmek için Abduh'un marjinal görüşlerini öne çıkarırken, ikinci grup ise sahih İslam'a ve Ehl-i Sünnet'e ters düşmeyen yaklaşımlarına[1] vurgu yapmaktadırlar. Bunun sonucunda da ortaya, birbiriyle bağdaştırılması hayli müşkilat arz eden birden fazla Muhammed Abduh portresi çıkmaktadır. Abduh'un bir "modernist" mi, yoksa sadece "ıslahatçı" mı olduğu yolundaki sorunun hala net bir cevaba kavuşamamış olmasında, bu kavramlara yüklenen anlamın sınırlarının açık bir şekilde tesbit edilmemiş olması kadar, Abduh hakkında kalem oynatan kimselerin onu kendi oluşturdukları şablonlar içinde görme ısrarının da rolü büyüktür.
Oysa onu –ve tabii onun adıyla birlikte anılan Cemaleddin Efganî ve Reşid Rıza'yı– ne "kutsallaştırarak", ne de yere batırarak varılacak bir yer yoktur. Kanaatimize göre yapılması gereken, onun, Sahabe neslinden itibaren bu ümmetin muteber ve mutemet imamları ve ulemasınca ortaya konmuş bulunan sahih İslam anlayışına ters düşen görüş ve yaklaşımlarını herhangi bir zorlama tevil ve yoruma kaçmadan "net" bir şekilde ortaya koymak ve böylece "doğru" bir Abduh portresi ortaya çıkarmaktır.
Burada peşinen belirtelim ki bu yazı, böyle etraflı bir çalışmayı hedeflememektedir. Bizim burada yapmaya çalışacağımız şey, onun, bu ümmetin selefi tarafından bize aktarılan sahih İslam'a muhalif itikadî görüşlerinden önemli bulduğumuz bazı hususları tebellür ettirmektir. Onun özellikle Fıkhî alandaki "şazz" görüşleri daha önce pek çok çalışmanın konusu olduğu için burada bunların tekrarını zait görüyoruz.
Ortaya koymaya çalışacağımız hususların tarafsız ve peşin hükümden arınmış bir gözle okunması halinde, Abduh'un, olumlu ve makbul yaklaşımları yanında, birçok noktada kendi içinde çelişkiler taşıyan görüşlere sahip olduğu, bundan da önemlisi, yukarıda işaret ettiğimiz "sahih İslam"la bağdaştırılması mümkün olmayan tavırlar sergilediği görülecektir. Burada peşin olarak vardığımız bu sonucu "önyargılı" bulanlar çıkabilir. Ancak bu okuyuculara, hemen karar vermeden, yazıyı sonuna kadar ve "objektif" bir gözle okumalarını tavsiye etmekten başka yapabileceğimiz birşey olmadığı da ortadadır.