İlmi Ledün (Ledünnî İlim)

Başlatan: mukarrabin Tarih: 27.04.2011 14:32 Cevap: 7

MU
27.04.2011 14:34
#1

Bu ilim, ancak Allâh Teâlânın lutfetmesiyle nâil olunan tamamen Hak vergisi, vehbî bir ilimdir.

 

Kurân-ı Kerîmde bu ilim hakkında bizim katımızdan, bizim tarafımızdan bir ilim mânâsına gelen « مِن لَّدُنَّا عِلْمًا » ifâdesi kullanılmıştır. Ledünnî ilim tâbiri de buradan gelir.

 

Esâsen, Cenâb-ı Hakkın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-e bildirdiği hakîkatler, üç kategori teşkil eder. Bunların birinci kategorisindeki gerçekler, ancak nûr-i nübüvvetle idrâk olunabildiğinden, bunlar, Allâh Teâlâ ile Onun yüce Peygamberi arasında bir sır olarak kalmıştır. Böyle gerçekleri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından hiç kimseye ifşâ etmemiştir.

 

Allâh Teâlâ ile Rasûlü arasında böyle ifşâsı câiz ve mümkün olmayan, ifşâ edilse bile anlaşılma imkânı bulunmayan gerçeklerin mevcûdiyeti, bâzı hadîs-i şerîflerin mazmûnundan anlaşılmaktadır. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

 

Şâyet bildiklerimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız. (Buhârî, Küsûf, 2; Müslim, Salât, 112) buyurmuştur.

 

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

 

Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz. (Münâvî, Feyzül-Kadir, IV, 8)

 

buyurmuştur.

 

Cenâb-ı Hakkın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-e bildirdiği ikinci grup bir hakîkatler manzumesi de vardır ki bunlar, ancak aklen ve rûhen yükselmiş, havâs veya havâssül-havâs tâbir olunan ehil ve istîdâdlı zevât tarafından -doğru olarak- kavranabilir. Bu kategorideki gerçekleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı büyük sahâbeye nakletmiş olduğu tarihî bir gerçektir. Bunların sadırdan sadıra intikâli, bir ananedir. Zîrâ, satıra geçtiği takdîrde ehil olmayanların da bunlara muttalî olmak ve -yanlış anlamaları sebebiyle- hatâya sürüklenmek ihtimalleri mevcuddur. Bununla birlikte kişinin bu hususta kalbî istîdâd ve iktidârı kadar mesûliyeti vardır. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmek mecbûriyetindedir.

 

Cenâb-ı Hakkın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-e bildirdiği hakîkatlerin üçüncü grubunu teşkîl edenler ise, şerî gerçeklerdir. Bu kategorideki bilgiler hakkında, bütün insanlık âleminin, îmân ve amel mükellefiyeti vardır. Bu sebeple de Cenâb-ı Hak bu hükümleri asgarî seviyedeki kullarını da dikkate alarak, onların da tâkat getirebileceği bir şekilde takdîr etmiştir. Bunlar, herkese lâzımdır ve umûmun mükellefiyetini tâyin sebebine binâen, âleme ilân olunmuştur.

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına zaman zaman kıyâmete kadar olacak hâdiseler husûsunda îzâhlarda bulunur, ancak ashâbın pek çoğu bunları lâyıkıyla kavrayamazdı. Bir kısmı da unutup giderdi.

 

Ancak yukarıda ifâde etmiş olduğumuz gibi bazı ehil kişilere anlaşılması güç birtakım hakîkatleri haber verdiği ve bunların pek çoğunun da sırf sadırdan sadıra intikal ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlar, umûma lâzım olmadığı gibi, pek çok kimsenin idrâk ve ihâtasını aşan gerçeklerdir. İstîdatlılar arasında böyle bilgilerin teselsülünün, herkese hitâb sûretiyle değil, çoğu kez sadırdan sadıra, yâni ehil bir ferdden, diğer bir ehil ferde intikâl sûretiyle gerçekleştiği târihî bir ananedir.

 

Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Aliye ilâveten sahâbeden İbn-i Mesûd, Ebû Hureyre, Muaz bin Cebel ve Haris bin Mâlik -radıyallâhu anhüm- de bu husûsî ilme âit bâzı sırlara mazhar olanlardandır...

MU
27.04.2011 14:36
#2

Allâh Teâlâ, kendisinden hakkıyla ittikâ eden, beşerî irâde ve arzularını ilâhî irâdeye râm edebilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akılların tartamadığı birçok lutuflarda bulunur. Nitekim yüce Rabbimiz, böyle muttakî kullarına husûsî bir ilim ve hikmet lutfettiğini Kurân-ı Kerîmde şöyle bildirmektedir:

 

يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

 

Ey îmân edenler! Eğer Allâhtan ittikâ ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırd edecek bir ilim, firâset ve anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allâh, büyük lutuf sahibidir. (el-Enfâl, 29)

 

Ey îmân edenler! Allâhtan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lutfetsin (el-Hadîd, 28)

 

Hadîs-i şerîfte de:

 

Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir. (Ebû Nuaym, Hilyetül-Evliyâ, X, 15) buyurulmuştur.

 

Bir hadîs-i kudsî de şu mealdedir:

 

Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum. (Buhârî, Rikâk, 38)

 

Görüldüğü üzere farzları âdâb ve erkânına riâyet ederek ihlâsla edâ ettikten sonra, aşk, şevk ve vecd ile gönülden yapılan nâfile ibâdetler, Cenâb-ı Hakkın böyle muhteşem lutuf ve ikrâmlarına birer vesîle teşkîl etmektedir. Bunun için nefsin süflî arzularına karşı koyarak haram ve şüphelilerden sakınmalı, sünnet-i seniyyeyi hayat tarzı edinmelidir. Bu lutuflara nâiliyyet için bedenî hazları hadd-i lâyığında (gerektiği ölçüde) tutup, rûhî âlemi inkişâf ettirmelidir. Çünkü bu öyle büyük bir lutuftur ki Cenâb-ı Hak, insanın beşerî zaaflarıyla perdelenen idrâkini, doğruya, gerçeğe, hikmete açıverir. İnsan her hâl ve hareketinde ilâhî irâdeye göre adım atar. Teşhis ve tahminlerinde isâbet eder. Sebep ve bahâneler, zâhirî görüntüler, irâdesi Hakkın irâdesinde erimiş böyle bir kulu aldatamaz. Kul, hâdisâtın içyüzünü keşfetmeye ve ileri görüşlülüğe nâil olur.

 

Kalbe gelen ilhâmlarla isâbetli tahmin ve teşhiste bulunmanın yanısıra bir de akla gelen ve zihne doğan hoş ve ince fikirler vardır ki bunlar kelimelerle değil, çoğu zaman işâret ve rumuzlarla ehline bildirilen, kalb ahvâline dâir rakîk mânâlardır. Bunlara latîfe veyâ bunun çoğulu olan letâif tâbir olunmuştur. Bu mânâlar, Hak Teâlânın mâneviyat yolundaki sâlih kullarına lutfettiği işâret ve rehberlerdir.

 

Ayrıca, Cenâb-ı Hak, sâlih kullarına düştükleri müşkil durumlarda gâibden gelen seslerle îkâz etmek sûretiyle de yardımda bulunabilir. Buna hâtif denilmiştir ki sâhibinin görülmediği, gizliden gelen sesler demektir. Sâlikin kalbinde ortaya çıkan ve onu Hakka dâvet eden seslerdir.

 

Şu hâdise, hâtiften ses işitmenin bir hakîkat olduğuna delâlet eder:

 

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettikten sonra Onu gasletmek isteyen ashâb, acabâ diğer ölülerimiz için yaptığımız gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-i elbisesini çıkarıp da mı gasledelim, yoksa elbisesi üzerindeyken mi yıkayalım, diye ihtilâfa düşmüşlerdi. Bu ihtilâf üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in, elbisesi çıkarılmadan yıkanacağı, gâibden gelen bir sesle bildirilmiştir...

 

...

MU
27.04.2011 14:37
#3

Allâhu Teâlâ, peygamberleri vâsıtayla insanlara, Kitâbı, Hikmeti ve diğer bilmediklerini öğretmiştir. Bu tâlim, bazen açıktan, bazen de ledünnî olarak doğrudan kalbe gelen ilhâmlar şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak bu hâller, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi çoğu zaman insan idrâkiyle kavranması güç bir keyfiyette tezâhür ettiğinden, insanların ekserisine meçhûl kılınmıştır. Fakat ledünnî ilmin hak ve hakîkat olduğu Kurân ve sünnetle sâbittir.

 

Nitekim Kurân-ı Kerîmde12 ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in bâzı hadîs-i şerîflerinde anlatılan, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm- arasında cereyan eden şu hâdise, ledünnî ilmin muhtevâsından muhteşem pırıltılar aksettirmektedir:

 

Hazret-i Mûsâ ve ona inananların peşine düşmüş olan Firavun ordusu, İsrâiloğullarının gözleri önünde Kızıldenize garkolmuştu. Bu ilâhî lutfun ardından Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- kavmini topladı. Onlara çok fasih, belîğ ve ateşli bir vaaz verdi. Öyle ki dinleyenlerin kalbleri yumuşadı, gözleri yaş döktü. Kavmi, Hazret-i Mûsânın ilim ve mârifetteki derinliğine hayran kaldı. İçlerinden biri, bu sohbetin feyziyle mest olarak:

 

Ey Allâhın peygamberi, dünyada senden daha âlim bir kimse var mı? diye sordu.

 

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ise hoşuna giden bu suâle Allâh bilir demeksizin:

 

Hayır, böyle bir kimse bilmiyorum. diye cevap verdi. Bu sûretle bir zelle13 işlemiş oldu. Allâh Teâlâ bu cevâbı hoş görmedi ve o esnâda Hazret-i Mûsâya vahyederek:

 

İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, o senden daha âlimdir. Ona, husûsî bir ilim (ledünnî ilim) vermişimdir. buyurdu.

 

Mûsâ -aleyhisselâm- bu ilmi öğrenmek arzusuyla:

 

O iki denizin birleştiği yere kadar durup dinlenmeksizin gideceğim, (gerekirse) senelerce yürüyeceğim dedi. (el-Kehf, 60)

 

Daha sonra kızkardeşinin oğlu Yûşâ bin Nûn ile yola çıktı. Seyahat esnâsında bâzı tecellîler yaşandı. Nihâyet aradıkları şahsı buldular. Kurân-ı Kerîmde bu buluşma şöyle bildiriliyor:

 

Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona nezdimizden bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim (ledünnî ilim) öğretmiştik. (el-Kehf, 65)

 

Mûsâ -aleyhisselâm-a vahiyle işâret edilen bu zât, bir kayanın üzerinde yeşil bir hırkaya bürünmüş vaziyetteydi. Hazret-i Mûsâ yaklaşıp selâm verdi ve:

 

Ben Mûsâyım. dedi.

 

Hızır14 -aleyhisselâm- da:

 

Demek Benî İsrâil peygamberi Mûsâ sensin. dedi.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-:

 

Bana Allâh tarafından, insanların en âlimi olarak bildirilen zât sen misin? diye sordu.

 

Hızır -aleyhisselâm- cevâben:

 

Yâ Mûsâ, Allâh sana bir ilim vermiştir, o bende yoktur; bana bir ilim vermiştir, o da sende yoktur. dedi.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-, Hızır -aleyhisselâm-a:

 

Allâhın sana öğrettiği rüşdü (hakîkate ulaştıracak ilim ve hikmeti) bana da öğretmen için sana tâbî olabilir miyim? (el-Kehf, 66) dedi.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-, Hızır -aleyhisselâm-dan bu ilmi tahsîl etme arzusunu böylece bildirdi. Görülüyor ki bu ilmin tahsîli için âyet-i kerîmede geçtiği üzere tâbî olmak gerekiyor. Zîrâ bu ilim sadırdan sadıra intikâl edecektir. Bunun için de bir maiyyet, yâni maddî-mânevî berâberlik mecbûriyeti vardır.

 

Mûsâ -aleyhisselâm- zâhiren anlaşılması mümkün olmayan, kendisine acâip ve garâipten görülen bâzı hakîkatlerin hikmetini Hızır -aleyhisselâm-dan öğrenmek istiyordu. Hızır -aleyhisselâm- ise Musâ -aleyhisselâm-a:

 

Doğrusu sen benimle berâberken sabretmeye aslâ muktedir olamazsın! İç yüzünü bilmediğin bir bilgiye nasıl sabredeceksin? (el-Kehf, 67-68) dedi.

 

Hızır -aleyhisselâm-, aslında daha bu sözüyle, Hazret-i Mûsânın psikolojik durumu hakkında ilk keşfi yapmış, Ona kendini anlatmış oluyordu ki, bu hâl sonunda gerçekleşecekti. Çünkü bu ilim büyük bir sabır istiyordu ve Mûsâ -aleyhisselâm- ise çok hareketli bir hayattan geliyordu. Burada Hazret-i Mûsânın alacağı ders, ilâhî hakîkat ilmi karşısında kendi mevkîini ve acziyetini görmekti.

 

Mûsâ -aleyhisselâm- ise ısrarla:

 

İnşâallâh beni sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim. (el-Kehf, 69) dedi.

 

Hızır -aleyhisselâm-:

 

Mâdem bana uyacaksın, ben sana bir şey söylemedikçe, hiçbir konuda bana suâl sorma! (el-Kehf, 70) dedi.

 

Bunun ardından sâhilde berâberce yürüdüler. Nihâyet iki kardeşe âit bir gemiye bindiler. Hızır -aleyhisselâm- kendilerinden ücret bile almayan bu sâlih kimselerin gemisini delmeye başladı. Mûsâ -aleyhisselâm- heyecanla:

 

Gemi halkını boğmak mı istiyorsun! Niye deldin gemiyi? Bu geminin sahipleri zâten fakir kimseler, buradan ekmek paralarını çıkartıyorlar. Bu gariplerin gemisinden ne istedin? Doğrusu çok şaşılacak bir iş yaptın! dedi.

 

Hızır -aleyhisselâm- ise evvelki îkâzını hatırlatarak:

 

Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi? cevabını verdi.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-:

 

Unuttuğum bir şeyden dolayı beni hesâba çekme; bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma. dedi.

 

Tam bu sırada bir serçe kuşu gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır -aleyhisselâm-, bu manzarayı Mûsâ -aleyhisselâm-a göstererek şu teşbihte bulundu:

 

Allâhın ilmi yanında senin, benim ve diğer mahlûkâtın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.

 

Bir müddet sonra gemiden indiler ve birlikte yürümeye başladılar. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladılar. Hızır -aleyhisselâm-, hemen o çocuğu öldürdü.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-:

 

Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın katlettin ha! Gerçekten çok fena bir şey yaptın! dedi.

 

Hızır -aleyhisselâm- ise yine aynı şekilde mukâbele etti:

 

Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?

 

Mûsâ -aleyhisselâm-, verdiği sözde duramamanın büyük mahcûbiyeti içinde:

 

Eğer bundan sonra da bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten, sana ileri sürebileceğim mâzeretlerin sonuna ulaştın. dedi.

 

Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek bir şeyler istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındığı gibi, üstelik onlara bir de kötü muâmelede bulundu. Hazret-i Mûsâ ve Hızır -aleyhimesselâm- köyden çıkarken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvar gördüler. Hızır -aleyhisselâm-, kerpiçle o duvarı yeni baştan örüp doğrulttu. Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm-:

 

Kendilerine geldiğimiz hâlde bize ilgi gösterip ağırlamayan, açlığımızı dindirecek bir-iki lokmayı bile bize çok gören şu insanlara sen bedâva iş yapıyorsun. Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alabilirdin. dedi.

 

Hızır -aleyhisselâm- ise şöyle dedi:

 

Artık birbirimizden ayrılma vakti geldi. Şimdi sana, sabredemediğin üç hâdisenin içyüzünü haber vereceğim:

 

O deldiğim gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu göstermek istedim. Çünkü onların arkasında, bütün sağlam gemileri gasbetmekte olan bir kral vardı.

 

Erkek çocuğa gelince; yarın âsî biri olacaktı. Onun ana-babası ise, sâlih kimselerdi. Bunun için çocuğun onları azgınlık ve nankörlüğe sürüklemesinden, onlara eziyet etmesinden korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

 

Doğrulttuğum duvar ise, köydeki iki yetim çocuğun idi. Altında da onlara âit bir hazine vardı. Çocukların babası, sâlih bir kimseydi. Rabbin murâd etti ki, o iki çocuk, güçlü çağlarına erişsinler ve Rablerinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben, bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, sabredemediğin hâdiselerin içyüzü budur...

 

...

MU
27.04.2011 14:47
#4

Bu kıssadaki hikmetli, ibretli ve esrarlı noktalara dâir pek çok şey ifâde edilmiş ve şerhler yapılmıştır. Bu mevzudaki hikmet dolu nüktelerden birkaçını şöyle ifâde edebiliriz:

 

Ledünnî ilim, hâdisâta, zâhirî şartların, beşerî kıstasların ötesinde, keyfiyeti çoğu insanlara meçhul bir nizâmın ölçüleriyle bakıştır.

 

Meselâ bütün ilimlerde suâl, öğrenmenin en mühim anahtarı kabul edilirken; bu ilimde ise suâl, îtiraz, münâkaşa ve münâzara yoktur. Buna mukâbil, sükût, sabır ve teslîmiyet vardır. İşlerin nihâyetine ve netîcesine bakılır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söyler:

 

Hak şerleri hayreyler

 

Zannetme ki gayreyler

 

Ârif ânı seyreyler

 

Mevlâ görelim neyler

 

Neylerse güzel eyler!

 

Deme niçin şu şöyle

 

Yerincedir o öyle

 

Var sonunu seyreyle

 

Mevlâ görelim neyler

 

Neylerse güzel eyler!

 

Kıssada geçen gemi seyahatinde sâlih gemici kardeşler, Hazret-i Mûsâ ve Hızır -aleyhimesselâm-dan ücret almamışlardı. Bu sûretle Hak dostlarına yapılan küçük bir iyiliğin büyük bereketiyle karşılaştılar. Gemileri, telâfisi mümkün küçük bir zarar ile gasbolunmaktan kurtuldu. Yâni kendisiyle ihsânda bulunulan helâl sermâye, zâyî olmadı.

 

Yine geminin kusurlu kılınarak kralın gasbına mânî olunması, işârî mânâda, kişinin ömür deryâsında yüzen gemisi mevkiindeki nefsini kusursuz gördüğü takdîrde kibir ve ucub girdabında mânen helâke sürüklenebileceği, bu sebeple de dâimâ acziyet ve kusurunu îtirâf hâliyle mânevî kayıplardan sakınması gerektiği şeklinde şerh edilmiştir.

 

Hızır -aleyhisselâm-ın mâsum bir çocuğu öldürmesinde de hikmetler vardır:

 

İnsanoğlu, kalbindeki çoluk-çocuk, ana-baba, kardeş ve arkadaş sevgileri gibi beşerî fakat mâsum sevgileri, lâyık olduğu kıvamda tutup Allâh sevgisinin ötesine geçirmemelidir. Aksi hâlde bunlar, insanı aslî maksadından alıkoyar, hattâ onu yoldan çıkarır.

 

Cenâb-ı Hakkın yüce isimlerinden biri de er-Rakîbdir. Bu ise Allâh Teâlânın, sevdiği kullarının kalbindeki Allâh sevgisinin üstüne başka sevgilerin gölgesinin bile düşmesine râzı olmaması demektir. Yâni Allâha muhabbet, ortak kabul etmez.

 

Hâlbuki vaktiyle Yâkub -aleyhisselâm- da, oğlu Yûsufun alnındaki nübüvvet nûrunu sezmiş ve kalbinde ona karşı şiddetli bir muhabbet akışı olmuştu. Yâkûb -aleyhisselâm-ın, oğluna aşırı muhabbet ve düşkünlüğü gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti. Netîcede ise mâlûm olduğu üzere oğluyla arasına uzun ayrılık yılları girdi. Fazla muhabbet, ardından acı bir firâk getirdi.

 

Bâzı büyük hakîkatler, sosyal verâset yoluyla halkın harc-ı âlem malı hâline gelir ve topluluğun müşterek kültür mahsullerine akseder. Aslında putlaştırılan sevgilerle ilgili olan bu nükte de, bir halk türküsüne çok muhabbet tez ayrılık getirir şeklinde aksetmiştir.

 

Gerçekten çok ibretli ve hikmetlidir ki Hızır -aleyhisselâm-ın öldürdüğü çocuğun anne-babası da, elbette çocukları doğduğunda sevince garkolmuş, öldüğü zaman ise büyük bir mâteme bürünmüşlerdi. Hâlbuki çocuk yaşasa kendisiyle beraber ana-babasının dünyâ ve âhiretini mahvedecekti. Karar, anne-babaya bırakılsa ölmesini hiç istemezlerdi. Fakat merhameti sonsuz olan Cenâb-ı Hak, o sâlih kullarını, bir ana-babanın evlâdına beslediği sevgiden daha çok sevdiği için, o çocuğun ölümünü takdîr buyurup yerine sâlih bir evlâd vermekle onları aslında lutuflandırdı. Ölen çocuk, mâsum olarak bu âlemden âhirete intikâl ettiği için onun fânî dünyâ hayatına mukâbil, ana-babasıyla birlikte ebedî bir âhiret hayatı da korunmuş oldu. Yâni kahır sûretinde gelen bir lutuf ile zararın küçüğü, büyüğüne tercih edilmişti.

 

Demek ki kulların hâdiseleri değerlendirmesi, ilâhî hikmete vâkıf olamadıkları için ekseriyetle yanlıştır.

 

Yüce Rabbimiz Kurân-ı Kerîmde şöyle buyuruyor:

 

وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

 

Hoşunuza gitmeyen bir şey çoğu kere sizin için hayırlı olabilir. Yine sevdiğiniz bir şey de çoğu kere hakkınızda şer olabilir. Allâh bilir, siz bilemezsiniz. (el-Bakara, 216)

 

Günahsız, mâsum bir insanın katli, pek tabî ki büyük bir cürümdür ve şeran kısas gerektirir. Fakat bu kıssadaki gibi bir örneğin, şerî hükümlerin tasvip etmediği bir şekilde ve sırf bâtın ilmine dayanılarak gerçekleştirilmesi, zâhirle mükellef olan ümmet-i Muhammed hakkında mümkün değildir. Bu yüzden kalbî ilme sâhib büyük zâtlar da, zâhirî sebepler teşekkül etmeksizin harekete geçmez, sebepler dünyâsından ayrılmazlar. Şerî hükümlerin sınırları herkes için vazgeçilmez ölçülerdir.

 

Mûsâ -aleyhisselâm- şeriat sahibi bir peygamberdir ve onu tatbîk etmekle vazîfelendirilmiştir. Hızır -aleyhisselâm- ise Allâhın bildirdiği bir ilim dâhilinde hareket etmektedir. Yâni yaptıklarını kendi arzusuyla değil, Rabbinin emriyle yapmaktadır. Mûsâ -aleyhisselâm-ın, Hızır -aleyhisselâm-a îtiraz etmesi ise, Allâhın koyduğu hudutları gözetmek içindir. Bu kıssayı Kurân-ı Kerîmde insanlara bildiren de yine Yüce Rabbimizdir. Demek ki kıssadaki hâdiseler, zâhiren şerî gerçeklere muhâlif gibi görünse de hakîkatte birbirini tamamlayan farklı tezâhürlerdir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- bu tecellîlerin sırrını öğrenince îtirazı bıraktı. Anladı ki şeriat beden, hakîkat de rûh gibidir. Şerî kâideler herkese şâmil olduğundan, insanların ekseriyetinin bâtınî gerçeklere vâkıf olamamaları sebebiyle mükellefiyetleri de sırf zâhirî sebeplere göredir.

 

Diğer taraftan köylülerin tardetmelerine rağmen Hızır -aleyhisselâm-ın muhatab oldukları bu kötü muâmeleye bakmadan ve hiçbir maddî menfaat ummaksızın köyde yıkılmak üzere olan bir duvarı tâmir etmesi, aslında yetimlerin himâyesinin ne derece mühim bir vecîbe ve yüksek bir fazîlet olduğunu tebârüz ettirmek içindir. Ayrıca helâl kazancın da zâyî edilmeyeceği hikmetinin ifâdesidir. Hakîkaten sâlih kulların helâl kazançları, Allâh tarafından korunur, zâyî olmaz.

 

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- duvarın altından çıkan bu hazine hakkında şu bilgileri vermektedir:

 

Hazîne, altından yapılmış bir levha idi. Üzerinde şu yedi satır yazılıydı:

 

1. Ölümü bilip de gülen kimseye şaşarım.

 

2. Dünyânın fânî olduğunu bilip de ona rağbet eden kimseye şaşarım.

 

3. Her şeyin bir kader ile tâyin edildiğini bilip de elden çıkan şeye üzülen kimseye şaşarım.

 

4. Hesâba tâbî tutulacağını bildiği hâlde mal toplayan kimseye şaşarım.

 

5. Cehennem ateşini bildiği hâlde günâh işleyen kimseye şaşarım.

 

6. Allâhı yakînen bildiği hâlde, Ondan başkasını anan kimseye şaşarım.

 

7. Cenneti yakînen bildiği hâlde dünyâda istirahat ümid eden kimseye ve şeytanı düşman olarak bildiği hâlde ona itaat eden kimseye şaşarım. (İbn-i Hacer el-Askalânî, Münebbihât, 29)

 

Yine bu kıssada işârî mânâ ile, Hazret-i Mûsâ ve Hızır -aleyhisselâm-ın buluştukları iki denizin birleştiği yerden maksad, zâhir ilminde Hazret-i Mûsânın, bâtın ilminde de Hızır -aleyhisselâm-ın derin bir deryâ misâli olmalarıdır...

 

...

MU
27.04.2011 14:49
#5

Hazret-i Mûsânın ledünnî ilmi tahsîl maksadıyla Hızır -aleyhisselâm-a tâbî olması, tasavvuftaki mürîd-mürşid münâsebetlerine benzerlik bakımından da hayli dikkat çekicidir. Bu bakımdan denilebilir ki bir kimse, ilimde Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- kadar derin olsa dahî, kendisinde bulunmayan bir ilmi tahsîl için tevâzû ve mahviyet içerisinde mânâ sultanı Allâh dostlarının önünde diz çökebilmeli, onların irşâdını taleb edebilmelidir.

 

Sevgili Peygamberimize:

 

Yâ Rasûlallâh! Kurânda ve sünnette çözümünü bulamadığımız bir meseleyle karşılaştığımızda ne yapalım? diye sorduklarında o Varlık Nûru:

 

Onu, fakihlere ve âbidlere (sâlihlere) sorun ve onların istişâresine arz edin. O konuda şahsî

 

görüşünüzle amel etmeyin. (Heysemî, Mecmauz-Zevâid, I, 178) buyurmuştur.

 

Büyük fıkıh âlimi, müctehid, İmâm Şâfiî Hazretleri, gönül ehli bir kimse olan Şeybân-ı Râî Hazretlerinden mânevî istifâde için önünde bir talebe gibi büyük bir edeple diz çöker, bâzı hususları istişâre ederdi. Talebeleri:

 

Yâ İmâm! Sizin gibi bir âlim nerede, Şeybân nerede? Bunca hürmet ve iltifâtın hikmeti nedir? diye sorduklarında, o büyük İmâm:

 

Evlâdlarım! Bu zât bizim bilmediklerimizi bilir! derdi.

 

Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Main de, bazı meseleleri Mârûf-i Kerhîye başvurup ondan sorarlardı.

 

...

MU
27.04.2011 14:52
#6

Mânâ üstadlarına zâhirî ilimleri değil, kalbî ilimleri tahsîl için gidilir. Çünkü onlar, Allâha ulaştıran yolların rehberleridir. Nitekim, nice büyük tefsir, hadis, fıkıh âlimleri, tasavvufa intisâb etmiş, bilmedikleri incelikler husûsunda Hak dostlarını rehber edinmişlerdir. İbn-i Âbidîn, Âlûsî ve diğerleri gibi

 

Dünyanın en büyük hukukçularından biri olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri de, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin sohbetinden tefeyyüz etmiştir.

 

Ebû Hanîfe Hazretlerinin mâneviyat ehline büyük hürmetini ifâde eden şu hâdise de pek mühimdir:

 

Anlatıldığına göre, birgün Hak dostlarından İbrahim bin Edhemin yolu İmâm-ı Âzam Hazretlerine uğradı. Ebû Hanîfenin etrafındaki talebeler İbrahim bin Edheme küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam bu hâli gördü ve İbrahim bin Edheme:

 

Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz! diye seslendi.

 

İbrahim bin Edhem mahcûb bir edâ ile selâm verip geçti. İbrahim bin Edhem oradan ayrılınca, İmâm-ı Âzama etrâfındaki talebeleri sordu:

 

Bu kimse efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl efendimiz der?

 

Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu cevâbı verdi:

 

O, dâimî bir sûrette Allâh ile meşgûl, biz ise işin kîl u kâliyle

 

Öte yandan her hususta olduğu gibi ledünnî ilmin tahsîlinde de ilâhî tâyinle konulmuş olan âdâb ve erkâna riâyet etmek gerekir. Bu âdâbın en mühimlerinden biri, kulun acziyet ve hiçliğinin şuurunda olarak tevâzua bürünmesidir.

 

Nitekim, «Kelîmullâh» şânına mazhar ve ülül-azm bir peygamber olan Mûsâ -aleyhisselâm-, Kavmimle uğraşmam lâzım, bana Tevrat kâfîdir, zâten vahye muhâtab biriyim, Cenâb-ı Haktan istesem O, bana bu ilmi doğrudan öğretmeye kâdirdir dememiş; yüksek bir tevâzû sergileyerek murâd-ı ilâhîye tâbî olmuştur. Böylece, gelecek insanlığa bu husûsta bir ölçü ve davranış mükemmelliğinden bir örnek sunmuştur.

 

O âlimi bulmak için gerekirse yıllarca yürümeye kararlıyım. demesi de bunun açık bir delîlidir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-ın Hızıra karşı gösterdiği bu tevâzu, ilim ve mârifet tâlibi herkese güzel bir nümûnedir.

 

Cenâb-ı Hak dileseydi Hızır ile Musâ -aleyhisselâm-ı hemen karşılaştırabilirdi. Hâlbuki onları, meşakkatli bir yolculuk sonunda karşılaştırmayı murâd etti. Demek ki bu yolda, aşk ve istiğrak içinde bir azim, kararlılık ve gayret ile lutf-i ilâhî gerekiyor.

 

Aynı zamanda Hazret-i Mûsâ ile Hızır arasındaki bu hâller, bâtın ilminin de sebeplere ve usûle uygun olarak, bir üstaddan alınması gerektiğine işârettir. Yâni bu ilme ekseriyetle, sebebsiz, rehbersiz ve mürşidsiz olarak ulaşılamaz. Ancak Veysel Karânî Hazretleri gibi Üveysî meşreb olanlar istisnâdır. Bu yolda maksada ulaşmak için büyük bir azim ve yüce bir himmete ihtiyaç vardır.

 

Öte yandan Hazret-i Mûsânın Hızır -aleyhisselâm-dan ilim tahsîl etmek istemesi; Nasıl olur da bir velî, büyük bir peygambere ders verebilir? şeklindeki bir suâli akla getirebilir...

 

...

MU
27.04.2011 14:56
#7

İşte bu durumda şu husûsa dikkat edilmelidir ki, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-ın Hızır -aleyhisselâm-dan ilim tahsîl etmek istemesi, onun hiçbir ilim ve mârifete sahip olmadığı, kendisine keşf ve ilhâmdan hiçbir nasîb lutfedilmediği mânâsına gelmez. Bu hâl, herhangi bir hususta daha kâmil olandan, o husûsun tahsîli gibidir.

 

Meselâ Mîmar Sinanın mîmârîdeki ilmî dirâyet ve kâbiliyeti, Süleymâniye Câmii inşâsında çalışan bütün sanatkârlardan hiç şüphesiz daha üstündür. Sinanın o câmîdeki bir mermerci kadar mermeri işleme sanatını bilmemesi, onun için bir kusur olamaz. Çünkü o sanatkârlar da Sinanın tâlimâtı altındadır.

 

Bu itibarla Hızır -aleyhisselâm-ın Musâ -aleyhisselâm-a belli bir müddet üstad olması sebebiyle Musâ -aleyhisselâm-dan üstün olduğu söylenemez. Haddi zâtında burada bir üstünlük mukâyesesi de söz konusu olamaz. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm-, kıyas kabul etmeyecek şekilde farklı vâdîlerdedir. Buradaki hikmet, ilâhî ilim karşısında peygamberler de dâhil bütün mahlûkâtın acziyet içinde olduğu gerçeğinin bütün insanlığa gösterilmesidir.

 

Peygamberler de bir beşer olmakla birlikte, ilâhî vahye mazhar olmuş, seçilmiş kimselerdir. Cenâb-ı Hakkın bu müstesnâ kulları günah işlemezler. Ancak onlar da âciz birer beşer olmak itibâriyle nâdiren zelle denilen hatâlara düşerler. Cenâb-ı Hak bu sûretle onlara da, kâh ahkâm zâhir olsun diye, kâh insanlığa emsâl olsun diye beşer olmanın acziyetini tattırır ve onları çoğu kez bize meçhûl bir keyfiyette terbiye eder. Burada da Mûsâ -aleyhisselâm- ilâhî ilmin sonsuzluğu karşısında beşerin sâhib olduğu ilmin acziyetini anlayacak, kendisine bildirilmeyen daha nice ilimlerin mevcûd olduğunu görecektir. Kıyâmete kadar gelecek olan insanlık da onun kıssasından birçok ibretler alacaktır.

 

Gerçekten Peygamberler bile nübüvvet gibi büyük bir kudret ve salâhiyete sâhip olmalarına rağmen, kendilerine bahşedildiği kadar ilme vâkıf olmuş ve Hak Teâlânın lutfettiği nisbette de gayba muttalî olabilmişlerdir. Ledünnî ilim vehbî olduğundan, onlar bile Cenâb-ı Hakkın bildirdiğini bilir, bildirmediğini bilemezler. Nitekim Şeyh Sâdînin Gülistanında geçtiği üzere bir kişi Hazret-i Yâkûba:

 

Ey kalbi münevver, akıllı peygamber! Yûsufun gömleğinin kokusunu Mısırdan gelirken duydun da, neden yanıbaşındaki kuyuya atılırken Yûsufu göremedin? diye sorar.

 

Yâkûb -aleyhisselâm- ise cevâben:

 

Bizim bu hususta nâil olduğumuz ilâhî nasîb, çakan şimşekler gibidir. Bundan dolayı murâd-ı ilâhîye bağlı olarak gerçekler bize bâzan ayân olur, bâzan kapanır!.. buyurur.

 

Nitekim, Mûsâ -aleyhisselâm-ın Hızır -aleyhisselâm-dan ilim taleb ederken kullandığı tâbir de, sana verilen ilim şeklindedir. Yâni ilim, kullara değil, Hak Teâlâya izâfe edilmelidir. Bütün ilimlerin mutlak menbaı Allâhu Azîmuşşândır. O, dilediğine, dilediği kadar bundan ihsân eder. Bâzı ilimlerin tahsîli için birtakım zâhirî sebepleri vâsıta kılar, bâzı ilimleri ise bizzat kulunun kalbine lutfeder.

 

Diğer taraftan bir kul, oruçluyken sehven (unutarak) bir şey yese, orucu bozulmaz. Tıpkı bunun gibi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-ın Hızır -aleyhisselâm-a verdiği sözü unutarak ona îtiraz etmesi, beraberliklerinin devâmına mânî olmamıştı. Fakat Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- bu ilimden gelmesi muhtemel nasîbini -mecbûr olmadığı hâlde- bir mahcûbiyet heyecanıyla:

 

Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, beni yanında bulundurma. (el-Kehf, 76) diyerek şarta bağladığı için, netîcede nasîbi bu kadarla mahdud kaldı.

 

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

 

Allâh, Mûsâya rahmet buyursun. Eğer o sabredebilseydi, Allâh Teâlâ onlar vasıtasıyla bize (daha pek çok esrârengiz ve acâib) hâdiseler bildirecekti. (Müslim, Fezâil, 170; Buhârî, Tefsîr, 18/2)buyurmuştur.

 

Demek ki bu yolda sabır ve temkin ehli olmak esastır.

 

Tasavvuf ehlinin bu kıssayla ilgili değerlendirmelerinden biri de şöyledir:

 

Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-a bu seyahatinde refâkat eden genç, Mûsâ -aleyhisselâm-ın kız kardeşinin oğlu ve kendisine îmân edenlerin, yâni ashâbının önde gelenlerinden Yûşâ bin Nûn idi. Bu zât, Mûsâ -aleyhisselâm-ın vefâtından sonra da halîfesi olmuştur.

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hicret yolculuğunda, hakkında hadîs-i şerîfte üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi (Buhârî, Ashâbün-Nebî, 2) buyurulan ve ümmetinin en fazîletlisi olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-ı yol arkadaşı olarak tercih etmişti. Bu misâller, mânevî yoldaki Allâh rızâsı için olan hakîkî dostlukların ehemmiyetini tebârüz ettirmektedir.

 

Binbir sır ve hikmetlerle dolu olan Mûsâ -aleyhisselâm-ın bu kıssası bile, bize ledünnî ilmin muhtevâsından sadece birkaç misâl sergilemektedir...