Kurân-ı Kerîm Eğitimi
Hayatta binbir imtihan hâdiseleriyle karşı karşıya olan insanoğlu, kendi iç âleminde ciddî bir şuur ve tefekkür iklîmine girmek zorundadır. İnsanın idrâk gücünü aşan ebediyet yolculuğunun muammâsını sırf âciz bir akıl ile çözmenin imkânsızlığı ise meydandadır. Bu yüzden hayatın bu girift imtihan yolculuğunda beşer idrâkinin, ilâhî beyanların irşadına şiddetle ihtiyâcı vardır.
Her şey beslenme ve terbiye kanununa tâbî olduğu gibi akıl ve hisler de din şuuru ve îmân feyzi ile beslenmeye, ilâhî terbiye altına girmeye mecburdur. Aksi hâlde akıl ve hisler, rehber olacağı yerde dumûra uğrar ve sâhibini felâkete yönlendirir. Bu hayat yolculuğunun meçhullerini mâlum kılan, sorularını çözüme kavuşturan, karanlıklarını aydınlatan; akıl ve kalb için her bakımdan tatminkâr delilleri ihtivâ eden yegâne ilâhî kitap, Kurân-ı Kerîmdir.
Kurân-ı Kerîm, insanoğluna evvelâ; Sen, Allâhın kulusun, Kurân beyyinesi (apaçık delilleri) ile yaşa, Kurân beyyinesi ile öl! telkîninde bulunur. Ebedî huzûra kavuşmanın yolunu gösteren, yerin ve göklerin lisânını duyuran
Kurân-ı Kerîm, insanları zulmetten nûra çıkarmak için kalb-i pâk-i Muhammedîye indirilmiş ilâhî bir kitaptır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Onun kalbinden âleme sergilenmiş olan Kurân-ı Kerîm, beşeriyetin en önemli iki nûr kaynağıdır.
Kurân-ı Kerîm, kâinâtın yaratılış gâyesini ve insanın varlık hikmetini beyân edip kâinattaki ilâhî nizâma âhenktar bir hayat yaşamamızı tebliğ eden bir fermân-ı ilâhîdir. Cenâb-ı Hak, âyet-i celîlelerde insan, Kurân ve kâinattaki ulvî mîzâna şu şekilde temâs buyurmaktadır:
Rahmân olan Allâh, Kurânı öğretti. İnsanı yaratıp beyânı tâlim etti. (er-Rahmân, 1-4)
Cenâb-ı Hakkın âyet-i kerîmede evvelâ Kurânı öğretip, sonra da insanı yaratmasından bahsetmesi, yaratılış hikmetinin diğer bir ifâdesidir. Bu ifâde, insanın sâir mahlûkâttan farklı olarak yaratılış gâyesinin kulluk olduğunu bildirmekte ve aynı zamanda Kurân karşısındaki mesûliyetimizi hatırlatmaktadır. Zîrâ insanın gerçek haysiyet ve şerefi Kurân ile yaşadığı ve onun ahlâkına büründüğü nisbettedir. Bunun için de Rahmân olan Allâh, insanlarla alâka kurma lutfunda bulunmuş ve bunun için de kullarına en büyük emâneti olmak üzere Kurân-ı Kerîmi göndermiştir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
Sizden birisi eğer Rabbinin kendisiyle konuşmasını arzu ederse Kurân okusun. (Deylemî)
Cenâb-ı Hak, hidâyet rehberi olan Kurânı idrâk edebilmesi için de insanoğluna beyân kâbiliyeti vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerin devâmında şöyle buyrulur:
Güneş ve ay bir hesapla (harekette). Yıldızlar ve bitkiler hep secdede. Semâyı bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzânı koydu (ki siz de ders alıp) ölçü dışına taşmayasınız. Öyleyse siz de ölçüyü adâletli kullanın da (dünyâ ve âhiret) mîzânında zarara uğramayın. (er-Rahmân, 5-9)
Bir başka sûrede de şöyle buyrulmaktadır:
Yedi kat göğü bir biriyle tam uyum içinde yaratan Odur. Rahmânın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak. Gözün, bir kusur bulamadığından eliboş ve bitkin bir hâlde geri döner. (el-Mülk, 3-4)
Rabbimiz âyet-i kerîmelerde kâinattaki muazzam kudret akışlarını akıl sâhiplerine sergilemektedir. Düşünmek gerekir ki, uzayda dolaşan ve hızları, kütleleri, yörüngeleri farklı, milyarlarca gök cismi, pek ince bir nizâma tâbî olmasalardı, bu kâinât bir saniye bile varlıkta kalabilir miydi? Milyonlarca yıldan beri bu muazzam hareket ve faâliyete rağmen hiçbir aksaklık ve ârıza görülmüş müdür?
Cihânı, uçsuz-bucaksız semâyı, binbir nîmetiyle yeryüzünü mîzanlarla donatan ve idâre eden Cenâb-ı Hak, kâinât mîzânından sonra Kurân ile mîzân olmayı bildiriyor ki, mümin, dünyâ ve âhiret mîzanlarına göre istikâmetlensin.
Cenâb-ı Hak bize Kurân-ı Kerîmi bir hidâyet rehberi, şifâ ve rahmet olarak armağan etmiştir. Bir mümin için de en büyük dünyâ ve âhiret nîmeti, Kurân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyenin muktezâsına göre rûhânî bir hayat yaşayabilmek ve ömür boyu Kurânın hizmetinde bulunabilmektir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
Kim, Kurânı öğrenir, öğretir ve içindekilerle amel ederse, Kurân ona (kıyâmet gününde) şefâat eder ve onu cennete götüren rehber olur. (İbn-i Asâkir)
Ayrıca; Sizin en hayırlılarınız, Kurânı öğrenen ve öğretenlerinizdir. (Buhârî, Fezâilül-Kurân, 21) buyuran Allâh Rasûlü
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetine her hâlükârda Kurânın tâlîmine gayret etme husûsunda zirve bir numûne olmuştur. Nitekim Ebû Talhâ -radıyallâhu anh- diyor ki:
Birgün mescide girdiğimde Peygamberimizin açlıktan karnına taş bağlamış olduğu hâlde, ayakta suffe ehline Kurân okuttuğunu gördüm. (el-Hilye, 1/342)
Ebû Ümâme -radıyallâhu anh- da şöyle anlatıyor:
Birisi Peygamber Efendimize geldi ve:
Yâ Rasûlallâh! Falan oğullarının hisselerini alıp sattım, şöyle şöyle kâr elde ettim. dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
Sana bundan daha kârlı bir şeyi haber vereyim mi? dedi. Adam:
Öyle bir şey var mı? diye sordu.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
Kurândan on âyet öğrenen, senden daha kazançlıdır! buyurdu.
Bunun üzerine adam gitti ve hemen on âyet öğrenip geldi ve bunu Rasûlullâha bildirdi. (Taberânî, Heysemî: 7/165)
Âhiret kazancının dünyâ kazancına göre ölçüye sığmaz kıymette ve ebedî olduğunu bilen ashâb-ı kirâm, ebedî saâdet sermâyesi kazanmanın lezzet ve halâveti içinde idiler. Çünkü nebevî terbiyesi altında bulundukları Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştu:
Her ziyâfet çeken, ziyâfetine insanların gelmesini ister. Kurân da Allâhın ziyâfetidir, ondan uzak durmayınız. (Beyhakî)
Ashâb-ı kirâm da Kurân husûsundaki bu nebevî hassâsiyeti hayat düstûru edinmişlerdi. Taberânînin nakline göre; Abdullâh bin Mesûd -radıyallâhu anh- birisine bir âyet okutur (öğretir) ve:
Bu âyet, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır. derdi. Sonra da bu sözünü Kurânın her âyeti için tekrar ederdi.
A
Kurân-ı Kerîmin kâmilen tahsîli için şu üç merhaleye riâyet edilmelidir:
a. Doğru Bir ekilde
Yüzünden Okuma;
Tilâvet ve Tecvid.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
Kurânı tâne tâne oku.
(el-Müzzemmil, 4)
Hadîs-i şerîfte de Kurânı güzel okumaya şöyle teşvik edilmektedir:
Kurânı gereği gibi güzel okuyan kimse, vahiy getiren şerefli ve itaatkâr meleklerle beraberdir. Kurânı kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır. (Buhârî, Tevhîd, 52)
Yine birgün, Rasûlullâh
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
üphesiz insanlardan Allâha yakın olanlar vardır! buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:
Ey Allâhın Rasûlü! Onlar kimlerdir? diye sorunca Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-şöyle buyurdu:
Onlar, Kurân ehli, Allâh ehli ve Allâhın has kullarıdır! (İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)
Küleyb bin ihâb anlatıyor:
Bir defasında Ali bin Ebî Tâlib -radıyallâhu anh-, Kûfe mescidinden yüksek sesler duyunca ne olduğunu sordu. Kendisine:
Birtakım kişiler Kurân okuyup okutuyorlar. denildi.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
Ne mutlu bunlara! Bunlar, Rasûlullâh nezdinde insanların en sevgilileri idiler. dedi. (Taberânî, el-Evsat)
Görüldüğü üzere, Kurân-ı Kerîmi öğrenip öğretme hizmeti, Allâh ve Rasûlünün muhabbetini kazanmaya en büyük vesîlelerden biridir. Yine ehl-i Kurânın Allâh ve Rasûlünün nezdindeki şeref ve kıymetini bildiren şu târihî tablo da çok ibretlidir:
Uhud Harbi sonunda ashâb-ı kirâm:
Yâ Rasûlallâh! ehidlerimiz pek çok. Bize ne yapmamızı buyurursunuz? diye sordular.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
Derin ve geniş kabirler kazınız, her kabre ikişer, üçer koyunuz! buyurdu. Ashâb:
Önce hangilerini koyalım? diye sorunca Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
En çok Kurân bileni önce koyunuz! buyurdu. (Nesâî, Cenâiz, 86, 87, 90, 91)
b. Kurân-ı Kerîmi
Anlayabilmek.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kurânda insanlara her türlü misâli verdik. (ez-Zümer, 27)
Kurân-ı Kerîmin üçte birinden fazlası peygamberler ve diğer bâzı zevâta âit kıssalardan ibârettir. Ebedî saâdetimiz için bu kıssalardan ibret alıp, bildirilen ilâhî tâlimatlara riâyet etmemiz ve bu ölçüleri hayatımıza yansıtmamız zarûrîdir.
Yine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde kullarına sorar:
And olsun Biz, Kurânı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?
(el-Kamer, 17)
Onlar Kurânı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi? (Muhammed, 24)
Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerîmin gereği gibi idrâk edilip hâdiselerin Kurân mantığı ile tefekkür edilmesini emretmektedir. Bu bakımdan, saâdete de sefâlete de vesîle olabilen aklı, vahyin muhtevâsında istikâmetlendirmek şarttır.
Diğer bir âyet-i kerîmede de:
Kurân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin. (el-Arâf, 204) buyrulmaktadır.
Yâni ilâhî merhamete nâiliyyet için Kurâna edeb ile yaklaşmak, onu huşû ile dinlemek ve titizlikle yaşamak gerekmektedir.
Rivâyete göre Ebû Hamza
-radıyallâhu anh-, Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anh-a:
Ben Kurânı çok hızlı okuyorum. Kurânı üç günde hatmediyorum. dedi.
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- ise ona şu mânidar karşılığı verdi:
Bakara Sûresini düşünerek, tertîl ile bir gecede okumam, bana senin okuduğun şekilde okumamdan daha hayırlı görünüyor. (Beyhakî)
Süleyman Dârânî -kuddise sirruh- da, Kurân-ı Kerîm hakkındaki duygu derinliğini şu sözleriyle ifâde eder:
Ben bir âyet okurum, dört-beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başka bir âyete geçemem. (Gazâlî, İhyâ)
Iyâs bin Muâviye, Kurân-ı Kerîmi tefekkürsüz okuyanlar için şu teşbîhte bulunur:
Kurânı okuyup da onun mânâlarını, inceliklerini bilmeyen ve düşünmeyen kimse, karanlık bir gecede hükümdardan kendisine bir mektup gelen, fakat mektupta ne yazdığını okuyup öğrenemediği için kendisini korku saran kimse gibidir. Kurânın mânâ ve inceliklerine intikâl eden kimse de, lamba getirip ortalığı aydınlatarak mektubun içindekileri okuyan kimse gibidir. (Kurtubî, el-Câmî, I, 26)
Kurân, Cenâb-ı Haktan bütün insanlığa gelen hidâyet mektubudur. Bu mektupla kullarını Dârüsselâma, yâni cennete dâvet etmektedir. Bu dâvete icâbet için, Kurânı düzgün okuyabilmek, muhtevâsıyla duygu derinliğine varabilmek, feyizli ve canlı bir Kurân hayatı yaşayıp kalb-i selîm sâhibi olmak gerekir. Kurânın muhtevâsına vâkıf olmanın zarûretini Rabbimiz şöyle bildirmektedir:
And olsun ki, size, içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akıllanmaz mısınız? (el-Enbiyâ, 10)
Gerçekten bin dört yüz sene evvel ümmî bir peygamberin muhâtab olduğu ve pek çok fennî hakîkatlere de temâs eden
Kurân-ı Kerîm, her ilmî keşif ile teyid olunagelmiştir. En seçkin ilim adamlarının ciddî araştırmalar netîcesinde hazırladıkları ansiklopedilerin bile devâm eden fennî ilerleme karşısında zaman zaman hatâları ortaya çıkar ve günün ilmî seviyesine göre düzeltme ihtiyacı doğar. Hâlbuki Kurân-ı Kerîm asırlardır hiçbir ilmî tekzibe uğramadığı gibi yapılan ilmî keşifler dâimâ Kurânı teyid edegelmiştir. Yâni beşerî ilim dâimâ Kurânın ardından gelmekte, Kurânın ulvî beyanları beşer ilmine öncülük etmektedir.1
Kurân tâliminde bu hususların da öğrenilip öğretilmesi, zamanımız insanının İslâmı daha doğru ve sağlam bir sûrette kavramasına vesîle olacaktır. Zîrâ günümüzde birçok insanın idrâki, neredeyse hakîkati bilimle ispatlanabilir gerçeklere hasredecek derecede şartlanmış durumdadır.
c. Kurân-ı Kerîm
İstikâmetinde Yaşamak.
Ashâb-ı kirâm, Kurânı okuyor, anlıyor, gönül âleminde hazmediyor ve hayatlarına tatbik ediyorlardı. Hazret-i Ömer
-radıyallâhu anh-:
Bakara Sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim. buyurmuştur. Yâni Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir bakıma bu sûrenin ancak on iki senede tatbikâtına muvaffak olabildiğini ifâde etmektedir. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-ın misâli ashâbın sayısız misâllerinden sâdece biridir. Demek ki onlar, Kurânı sâdece okumakla kalmıyor, anlayıp yaşamaya çalışıyorlardı. Onların Kurân tilâvetleri, -günümüzde olduğu gibi- muhtevâsına vâkıf olmadan sâdece okuyup geçmek veya sırf mevtâya okumak için değildi.
Nitekim Ebû Ömer, Kurân hâfızını şöyle târif etmektedir:
Kurân hâfızları Kurânın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle istikâmetlenendir. (Kurtubî, el-Câmî, I, 26)
Abdullâh bin Mesûd
-radıyallâhu anh- da, ehl-i Kurânın kimliğini şu şekilde tespit etmiştir:
Kurân ehli, insanlar uykuda iken gece kalkıp ibâdet etmesiyle, halk yeyip içerken oruç tutmasıyla, başkaları gülüp eğlenirken kederlenmesiyle, insanlar gülerken ağlamasıyla, halk birbirleriyle kaynaşırken susmasıyla, insanlar kibirlenirken tevâzuuyla tanınmalıdır. Kurânı ezberlemiş kimsenin ağlaması, üzgün durması, düşünceli, vakarlı, bilgili ve suskun olması gerekir. Kurân okuyucusu, katı yürekli, gafil, çığırtkan ve hemen öfkelenen biri olmamalıdır.
(el-Hilye, 1/130)
Allâhın râzı olacağı bir kul olabilmek için Kurânın kalbde yer etmesi zarûrîdir. Kurân istikâmetinde yaşama hassâsiyetinden gâfil kalanlara, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere Hazret-i Peygamberin şikâyeti çok ürperticidir:
Peygamber (kıyâmet günü) der ki: «Ey Rabbim! Kavmim bu Kurânı büsbütün terk ettiler.» (el-Furkan, 30)
Hadîs-i şerîfte ise kıyâmet günü Kurânın temessül ederek şu şekilde şikâyette bulunacağı bildirilmektedir:
Her kim Kurânı öğrenir de (mushafı asar) onunla ilgilenmez, ona bakmaz (onunla istikâmetlenmez) ise, kıyâmet günü gelir, Kurân o kişinin yakasına yapışır ve:
«Yâ Rabbî! Bu kulun beni hapsetti. Beni terk edip benden uzak durdu. Benimle amel etmedi. Benimle onun arasında Sen hüküm ver.» der. (Âlûsî)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in nebevî ahlâkına bürünerek numûne bir nesil olan ashâb-ı kirâmın Kurâna düşkünlükleri de bizler için ibret olmalıdır. Onlar, Kurân ahlâkına bürünerek, Kurânî hakîkatlerin cennetinde yaşadılar. Kurânın ulvî sadâsını dünyânın dört bir yanına ulaştırmak için mallarını, canlarını cömertçe fedâ ettiler. Onların Kurân tilâvetleri sâdece lafızların telaffuzundan ibâret değildi. Onların okuyuşu, Kurânın hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbederek, ondaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaşayarak bir okuyuş idi. Zîrâ Kurândan gerçek mânâda istifâde, ancak bu sûretle mümkündür.
İşte İslâmın ilk dönemlerinde Müslümanlar Kurân-ı Kerîmi böylesine bir hürmet, muhabbet ve hassâsiyetle okuyup mânevî ve rûhânî seviyelerini zirveleştirdiler. Onların hâlleriyle hâllenen ârifler, sâlihler, zâhidler, âşıklar ve sâdıklar, canlı bir Kurân oldular. Fakat ne hazindir ki günümüzde Kurânı kendi sığ idrâklerine ve menfaatlerine göre şekillendirmeye çalışan kişiler bulunmaktadır. Onların hâli,
âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:
Allâhın âyetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsânî istekleri) satın aldılar da (insanları) Onun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür! (et-Tevbe, 9)
Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
İşte bu (Kurân) da mübârek bir kitaptır. Onu Biz indirdik. Ona uyun ve (Allâh)tan korkun da size rahmet edilsin. (el-Enam, 155)
Hadîs-i şerîfte:
Eğer Kurân, bir deri içine konup da ateşe atılsa yanmaz. (İbn-i Hanbel, IV, 151, 155) buyrulmaktadır. Bu hadîsin bir mânâsı da Kurân-ı Kerîmi ezberleyip ahkâmına riâyet eden kimse cehennemde yanmaz. demektir.
Nitekim şu hadîs-i şerîf bu hakîkatin bir başka ifâdesidir:
Kurân okuyunuz! Çünkü Allâh, Kurânın kabı olmuş bir kalbe azâb etmez. (Deylemî)
Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu müjdelere mukâbil:
İçinde Kurândan bir şey bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir. buyurarak, biz ümmetini îkâz etmişlerdir. Gönüllerimizin, içinde hiçbir hayat emâresi görülmeyen kurak bir çöl hâline gelmemesi için, bizlere en büyük ilâhî emânet olan Kurânı okumak, anlamak ve yaşamak sûretiyle dâimâ baş tâcı etmemiz gerekmektedir. Ona karşı vazîfelerimizde ihmâlkârlık göstermek ve ona lâkayd kalmak, ebedî hüsrânın en dehşetli sebeplerinden biridir. Bu itibarla, merhum Âkifin şu beytindeki îkâzı hatırımızdan çıkarmamamız gerekir:
İnmemiştir hele Kurân bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!..
Hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun bir numaralı sâikı, Kurân-ı Kerîm hizmetindeki gayretten ibârettir. Asıl bereket bundadır. Zamanımız, böyle azim ve gayretlerin hayâtî bir ehemmiyet arz ettiği bir devirdir. Bu zamanda bütün ümmetin yeniden silkiniş ve öz benliğine dönüşünü temîn edebilecek olan asıl hizmet, Kurân-ı Kerîme müteveccih alâkaya revâç verebilmektir.
Yabancı bir lisân öğrenmek için binbir emek verilip kolejler arasında kıyaslar yapılırken, Kurân Kurslarını göz ardı ederek -hattâ küçümseyerek- yavrularımızı o ilâhî kelâmdan ve onun rûhâniyetinden mahrûm etmemiz ne hazîndir. Halbuki en güzel muvaffakıyet, öldükten sonra mânevî hayâtımız için akar temin edecek, arkamızdan duâcı olacak, hayırlı bir nesil bırakmaktır.
İnsanların ekseriyetle maddeye râm oldukları zamânımızda Kurân Kurslarının kendilerini yenilemeleri, yalnız tilâvet öğretmeye münhasır kalmamaları da zarûrîdir. Kurânın muazzez muhtevâsından, bilhassa peygamberlere âit kıssalardan ve bu kıssalardaki ilâhî mesajlardan haberdâr etmek sûretiyle îmân heyecânının takviye edilmesi elzemdir. Ayrıca Allâh Rasûlü
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-in siyeri üzerinde de yoğunlaşılmalıdır. Çünkü O, örnek yaşayışıyla Kurânın canlı bir tefsîri mâhiyetindedir. Siyer-i Nebîye lâyıkıyla vâkıf olmak ve onu hakkıyla tâlim edebilmek için de, yaşayış ve ahlâk itibâriyle Allâh Rasûlünün izinden yürüyüp Ona benzemeye çalışmak gerektiği âşikârdır.
Günümüzde birçok sporcu ve artistlerin hayat hikâyeleri dahî ezberlenip örnek alınırken, hakîkat ve saâdet yolunun rehberleri olan peygamberlerin yalnız isimlerini bilmek, onlar hakkındaki Kurânî mesajlardan ibret almamak ne hazin bir vâkıadır.
Kurân muallimlerinin -bilhassa günümüzde- talebelerine daha çok ihtimam göstermeleri zarûrîdir. Talebelerine tesir için muhabbet iksîrini kullanarak kendilerini sevdirmeleri gerekir. Zîrâ bilgisiz ve muhabbetsiz bir eğitim, ancak yorgunluk ve usanç getirir.
Ayrıca Kurân-ı Kerîm, bütün ilimlerin hikmet tarafını icmâlen muhtevî olduğu için Kurân muallimlerinin günümüzdeki ilmî ve fennî hakîkatlerden haberdâr olmaları da şarttır. Merhum Âkife âit şu mısralar, Kurân karşısındaki bu mesûliyetimizi ne güzel hulâsa etmektedir:
Doğrudan doğruya Kurândan alıp ilhâmı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı!..
Cenâb-ı Hak, ebedî saâdet ve hidâyet rehberimiz olan Kurân-ı Kerîmin lafızlarını hâmil, ahkâmıyla âmil, esrârıyla kâmil bir mümin olarak yaşayıp kıyamet günü Kurânın hüsn-i şehâdetine ve şefaatine erebilmemizi nasîb ve müyesser eylesin!