2 - Ruhun Terakkisi
Kıymetli mektubunuzu okumakla şereflendik. Bu yolun büyüklerinden bazıları, Allaha her ân âgâh olduklarını, uyku esnasında bile O'nu daima hatırda tuttuklarını haber vermişlerdir. Bunun nasıl olacağını soruyorsunuz. Bunu anlatabilmek için önce birkaç şeyi bildirmek lazım:
İnsan, ruhu bu cesetle birleştirmeden önce terakki edemez, ilerleyemezdi; kendi makam ve derecesiyle hudutlu, mahpus gibiydi. Fakat, ruhu cesedi indikten sonra insana tekâmül hassası, yükselme kuvveti verilmiştir. Bu hassadır ki, onu melekten üstün ve şerefli saymıştır. Allah, lûtfen ve ihsanı neticesi, ruhu, bu hissiz, hareketsiz, karanlık, hiçbir şeye yaramayan ceset ile birleştirdi.
Ruh ışığını, karanlık cesetle birleştiren, madde olmıyan, zaman ve mekânla kayıtlı olmıyan ruhu, maddî cesetle birleştiren, onları bir arada tutan Allah ne büyüktür... Bütün büyüklük ve üstünlükler yalnız O'na mahsus... O'nda hiçbir eksiklik olmaz. Bu sözün mânasını, ilmini, iyi kavramak lâzım...
Ruh ile ceset, her bakımdan birbirinin zıddı olduğundan, bir arada kalabilmeleri için, Allah, ruhu nefse âşık etti ve bu sevgi onların birleşmesine sebep oldu. Kur'an, bu hâli bize haber veriyor:
Meâlen,
''Biz insanın ruhunu, güzel bir surette yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik.''
Buyurulur. Ruhun bu dereceye düşürülmesi ve bu aşka tutulması kötülemeğe benzeyen bir medihtir.
İşte ruh, nefse karşı bu aşkı sebebiyle, kendini nefs âlemine attı, ona tâbi ve esir oldu. Hattâ kendinden geçti, aşkını unuttu, ''emmare nefs'' halini aldı; sanki en aşağı derecesiyle nefs oldu.
Ruh, herşeyden daha lâtif olduğundan, her ne ile birleşirse onu hâline, şekline, rengine girer. Kendini unuttuğu için, evvelâ kendi âleminde iken Allaha olan bilgisini de kaybetti, cahil ve gâfil oldu; nefs gibi, cehalet karanlığı ile karardı.
Allah çok merhametli olduğu, kullarına çok acıdığı için, Peygamberler gönderip, bu büyük davetçiler vasıtasiyle, ruhu kendine çağırdı; sevgilisi olan fâsid nefse uymamasını ona emretti. Ruh, bu emri dinleyerek, nefse uymazsa felaketten kurtulur; nefsen yüz çevirmez, madde dünyasından ayrılmamak isterse, saadetten uzaklaşır, yolunu şaşırır, karanlığa batar gider. Demek ki, ruh, nefsle birleşmiş, hattâ kendisini unutup nefs halini almıştır. İşte ruh, nefsle birleşmiş, hattâ kendisini unutup nefs halini almıştır. İşte ruh, bu halde kaldıkça, nefsin gafleti, cahilliği, ruhun da gafleti, cehaleti olur. Yok eğer, ruh, nefsten yüz çevirir, ondan soğur, kendi gibi bir mahlûku sevmekten kurtulup sonsuz var olan, hakiki bâkiye âşık olup bu aşk ile kendinden geçerse, zâhirin, yani nefsin gaflet ve cehaleti, bâtına yani ruha, sirayet etmez, Allah'ı bir an unutmaz. Nefsin gafleti ona nasıl tesir eder ki, o nefsten tamamen ayrılmış, zahirden batına hiçbir yol kalmamıştır. İşte bu vakit, zâhir gaflette iken batın uyanıktır, her an Rabbi iledir. Meselâ badem yağı, badem çekirdeğinde bulunduğu müddetçe ikisi de aynı şey gibidir. Yağ, posadan ayrıldıktan sonra, hassaları başka her bakımdan ayrı iki şey olurlar.
İşte bu hâle yükselmiş, bahtiyar bir kimseyi, bazen, tekrar bu âleme indirirler. Allaha ârif ve âlim olduğu halde bu maddî âleme döndürülen o mübarek kimsenin şerfli varlığı vasıtasiyle, âlem, nefslerin karanlığından kurtarılır. Böyle ulvî bir kimse, insanların arasında bulunur, görünüşte herkes gibidir; fâkat ruhu hiçbirşeyi sevmez, hattâ hatırlamaz. Çünkü ezeldeki Allah bilgisi ve sevgisiyledir ve istemediği halde onu bu âleme döndürmüşlerdir. Ruhun terakkisi, neticede, sahibini bu hakikat memuriyetine eriştirir.
Böyle bir müntehî, görünüşte, başkaları gibi Allahtan gafil mahlûkların sevgisine tutulmuş sanılır. Halbuki, hakikatte, onlarla hiçbir benzerliği yok... Bir şeyin sevgisine tutulmakla, ondan soğuyup yüz çevirme alâkası arasında çok fark var... Şunu da bildirelim ki, böyle bir müntehînin yaratıklara olan âlaka ve sevgisi, kendi meylinden dolayı ve kendi ihtiyarında değildir. O, dünyaya rağbet etmez; ancak, Allah, bu âlakayı istemekte ve beğenmektedir. Başkalarının sevgisi ise, kendilerindendir ve Allah bu alakalardan razı değildir, onu beğenmez. Diğer bir fark da, başkaları, bu âlemden yüz çevirip Allahı tanımak ve sevmek derecesine kavuşabilirler. Müntehînin halktan yüz çevirmesi ise, imkânsız... Halk ile olmak, onun vazifesidir. Ancak, vazifesi biterse, o zaman onu, bu muvakkat dünyadan ebedî âleme ve oradaki hakikî makamına naklederler.
Tarikat büyükleri, davet makamı ile irşat derecesini başka başka anlatmışlardır... Çokları, ''Halk arasında, hak ile olmaktır.'' dedi. Sözlerin başkalığı, söz sahiplerinin hâl derecelerinin başka başka olmasından... Herkes, kendi makamına göre söylemiştir. Herşeyin doğrusunu, Allah bilir.
Cüneyd-i Bağdadi'nin, ''Nihayete varmak, başlangıca dönmektir.'' buyurması, yukarıda bildirdiğimiz dâvet makamına uygun bir tariftir. Çünkü, başlangıçta hep mahlûkat görülmektedir.
Nitekim;
''İki gözüm uyur, fakat kalbim uyumaz.''
Meâlindeki hadîs, Peygamberler Peygamberinin Allaha olan daimi bağlılık ve uyanıklığının değil, belki kendilerinin hâllerine karşı gafil olmadığını, uyanık bulunduğunu bildirmekte... Bunun içindir ki, Peygamberlerin uyuması abdestini bzomazdı. Peygamber, ümmetini korumakta bir sürünün çobanı gibi olduğundan, bir ân ümmetini unutması Peygamberlik makamına uygun olmaz.
Bunun gibi;
''Allah ile öyle vakitlerim oluyor ki, o zamanlarda aramıza hiçbir üstün melek ve Peygamber giremez.''
Meâlindeki hadîsin ifade ettiği hâl, her zaman değil bazandır. Böyle anlarda Peygamberin, yaratıklardan yüz çevirip ayrılması icabetmez. Çünkü, Allah, ona tecelli etmektedir; yoksa O, mahlûkatı unutup tecellileri aramakta değildir. Mâşukun âşıka cilvesi gibi olup, âşık, mâşukun peşinde, arama halinde değildir.
Ruhun terakkisiyle varılan bu mertebede, mahlûklara dönülünce, önce kalkmış olan perdeler geri gelmez. Onlar bir defa açılmıştır. Arada perde olmaksızın, onu, yarartıklar arasına salıp mahlûkların uyandırılmasına, kurtulmasına vasıta kılarlar. Böyle kimse, büyük bir padişaha çok yakın devlet adamı gibidir. Bununla beraber kendisine millet işlerini görüp dertlerine çare olmak vazifesi de verilmiştir.
Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek, İmam-ı Rabbân-î Mektûbat