http://www.tercumaniahval.com/wp-content/u...3%BCvelbaki.jpg
"...Hasta, hastalıktan kurtulmadıkça, aldığı her gıda onun için zehirdir.
İsterse yediği dünyanın en makbul ve faydalı yemeği olsun.
Batınî marazlarda bu kanun, hatta bir derece daha şiddetle hüküm sürer.
Onun içindir ki, düşünülecek ve yapılacak olan şey,
evvela bu marazın giderilmesini fikretmek,
sonra da münasip devalarla ve bilhassa tedriç usulüyle marazı defetmeğe çalışmaktır.
Tıpkı hasta bir bünyenin kuvvetli gıdalarla büsbütün hastalanması gibi,
kalp ve gönül hastalarına ibadet ve namaz gibi hususlar fayda etmek şöyle dursun, zarar verir.
Zira maraz, ( masiva - dünya ve dış alem ) giriftarlığından doğmaktadır ve bu giriftarlıktan kurtulmak,
ancak bu işin gerçek tabibini bulmak ve onun harikulade ince usullerine tâbi olmakla mümkündür..."
"...Böyle olmakla beraber, Şeriatın zahirine bağlı amel,
insanın dış görünüşünde ve yüzünde bir nuraniyet doğurur,
bu nuraniyet zamanla kalbe akseder.
Zaten müminin kalbinde nuraniyet büluğ zamanında kemal halindeyken,
sonraları emirlerinin yapılmaması ve yasakların yapılması
ve bu gidişin devam etmesi neticesinde nuraniyet yavaş yavaş kararmaya başlar.
Eğer bu karanlık, amele ait işlerin bırakılması
ve sadece günah fiillere dalınması neticesinde meydana gelmişse,
tövbe ve istiğfar ile hemen kalkar ve asli nuraniyet hali avdet eder;
fakat yine bu karanlık, iman, yani itikada aid herhangi bir farzdan şüphe
ve onu inkara varan kalbi bir fiilden doğmuşsa,
sonradan dönülmüş olsa bile
kalbde bırakacağı zulmetin izale edilebilmesi pek güç olur
ve ancak iksir kuvvetinde bir veli nazariyle kurtuluş gerçekleşebilir...":
http://img2.blogcu.com/images/s/i/i/siirse..._menzil_002.jpg
"...Zikir ve zikrin tesiri bir denizdir.
Bir deniz ki, kimse dibine varamamıştır.
Dalgalı bir derya ki, dünya onun tek dalgasını görmüyor...
Dünyayı kavrayan bir okyanus ki onu kuşatmaya kâinatın gücü yetmez.
Nihayetine kimsenin erişemiyeceği bir âlem...
Her zerreye nüfuz etmiş, sızmış sahilsiz bir ummân...
Zikir zikredenlerin kalblerinde doğan bir hâl ki, söylemesi, yazması, bildirmesi imkânsız...
Allah'ı bilen kimsenin, dili söylemez olur; kelime bulamaz ki
Anlatabilsin...
Şaşırır kalır; dünyadan ve insanlardan haberi olmaz.
Zikredilen Allah olduğu gibi, zikreden de ancak Odur.
Kendini yine ancak kendisi zikredebilir...
Mahlukların, Onu zikredebilmek haddine mi düşmüş ?...
Ancak İlâhi sıfatlarıyla sıfatlanması için yarattığı insana
kendisini zikretmesini emretmiştir ki herkes,
yaradılışındaki kabiliyeti derecesinde o nihayetsiz,
dalgalı denizden bir şeyler, bir teselli bulsun, rahata kavuşsun...
Veysel Kârani, o deryanın bir damlasıyla teselli buldu.
Cüneyd, o denizden bir avuç suyla doymuş kanmıştır.
Abdülkâdir ( Geylâni ), o denizin ancak kenarına varabilmiştir.
Muhyiddin ( Arabi ) ise diplerden çıkarılmış bir cevherle övünür.
İmam-ı Rabbâni o denizden büyük pay almıştır...
Allah kelimesini teşkile hizmet eden ( elif ), ( lâm ) ve ( he ) harfleri,
bu muazzam kelimenin işaret ettiği hiçbirşeye benzemeyen Zâtı anlatmaya alet ve vasıtalardır.
Bunları söylemek zikir değildir, zikir bu kelimenin neticesi, semeresi olan bir hal ve keyfiyet...
Bu kelimeye zikr denilmesi mecaz yoliyledir, hakiki mânâ ile değil..."
"...
İşte « Allah » isminin hakikatı olan « h »,
nefeslerde sürüp giden
ve O'nun ismine işaret eden o « h »dir ki,
onsuz hiç bir şey hayata hak kazanamaz...
Tasavvuf ıstılahında, hüviyet,
« lâ taayyün-belirsizlik » itibariyle Hakk'ın Zât'ından ibarettir.
O derecede belirsizlik ki, « hüviyet » ifadesi, hüviyet tabiriyle bile kayıtlı değil...
Bu mertebede O'na hiçbir ilim ve idrâk yanaşamaz;
bu itibarla O, « Mutlak Meçhûl »dür..."
{ "... Hamdolsun ki, bu fakir,
mübah olmayan semadan tövbekar,
mübah olandan uzağım..." }
HÛŞ DERDEM