Acımı paylaşmaktan; bir köpeğin kediden, bir kedinin fareden nefret ettiği kadar nefret ediyorum. Yalnız bende, kendi iç dünyamın karanlığında kalmalı acı. Adını hiç kimseye söylemediğim, hiçbir mecliste bahsini etmediğim, kendisine bile kendisini sevdiğimi söylemediğim bir sevgili, evet bir sevgili gibi… Yalnız içimde, daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı, çitlerini kırıp çiçeklerini koparmadığı, ahşap evine mancınıklarla betonlar fırlatıp ruhunu parçalamadığı o şehirde kalmalı acı.
Abi, araya girmezsem kendimi, jerry’i elinden kaçırmış tom gibi hissederim.
Buyur azizim.
"Acı" derken tam olarak neyi kastediyorsun? Fiziksel bir acı olmadığını anladık. Peki bu acı ne tür bir acı? Yani… Demek istediğim bu değil, yani sormak istediğim. Tam noktasını bulmak isterdim fakat, müşkülatımı ifadede tam bir fiyaskoyumdur maalesef.
İnan sevgili gölge bunu ben de bilmiyorum. Sen, sorarken ne kadar zorlanıyorsan, cevap verirken ben de o kadar güçlük çekiyorum. Fakat acı dediğim şey öyle bir kuş ki, yüzlerce kanadı var. Yani… Evet, bu yeterli sanırım.
Abi, şuna inan biz birbirimize benziyoruz. Neyse abi sen devam et.
Soğuk kış gecelerinde, kar taneleri pencereme vururken, yorganın altında, duyanın kahkaha zannedeceği hıçkırıklarla sarsılırken; yorganın dışına, odanın içine, evin bacasına, dünyaya taşmamalı acı. Karın yağdığını görmemeli gözler. Sabah uyandığında, birdenbire etrafın bembeyaz olduğunu görmeli…
İşte bu abi. Kimseye çaktırmamalıyız. Müthiş bir şey. (Ben ara sıra araya girerim abi, sen bana bakma.)
Hayır. Tutmamalı kar. Yağdığını da bilmemeliler. Bilirlerse kardan adam yapar, burnuna havuç takar, kar topu oynarlar. Acımla dalga geçilmesi… Bir şeyler oluyor… Soramıyorum da… Sorarsam söylerler diye korkuyorum. Ne diyordu Üstad, duran saatlerle ilgili : "Bir insan öldüğü vakit nasıl gömülüyorsa, bir saat de durunca onu göz önünden kaldırmak lazım. Zira ölüye rağmen hayat ve saate rağmen zaman yürümektedir." Bu insanlar hayatın devam ettiğini bile bile beni gömmüyorlar.
Abi, yani öyle şeyler söylemeye başladın ki, ben ufaktan kaçsam mı diye şey ettim. Yani yanlış anlama seni dinliyorum ama beni korkutmaya başladın.
Yardım etmek istiyorum gölge!.. Eski püskü ceketim, delik pabuçlarım, yamalı pantolonumla; gözlerinden süzülen yaşlar toprağa değdiğinde ölülerin titrediği kimsesiz bir küçük kızın saçlarını okşayıp, avuçlarına saçları adetince altınlar saçmak istiyorum. Bir hayalet olmak… Geceleri şehrin her yerini gezmek, bu kadar canavar arasında hala kaldıysa masumları görmek, onların elinden tutmak… Üç tane masum için binlerce canavarı pataklamak… Önü karanlık olanlara ışık tutabilmek… Anlıyor musun gölge! Yardım etmek istiyorum.
Abi…
Kendime gülüyorum gölge! Bu nasıl bir şey biliyor musun? Bacakları tutmayan bir felçlinin, yattığı yataktan, yürüyen insanları koşturmak istemesi gibi bir şey. Geçen sabah ne gördüm biliyor musun gölge! Bugüne kadar gördüklerim arasında beni sarsanlar listesinde ilk on’u zorlayan bir şey… Yağmurlu bir sabahtı… Biraz serin… Evden dışarı daha yeni çıkmıştım ki karşıma o çıktı. Yerde, ben geceleri yatağımda sağ tarafıma dönüp de yattığım gibi yatıyordu. Bir kedi… Ölü bir kedi… Aklıma, taksinin altında kalarak can veren prenses geldi. Ve onun ezik vücudunu sepete koyarken hüngür hüngür ağlayan Huriye Hanım… Bir zaman ayrılamadım oradan. Yağmur şiddetini hayli artırmıştı… Ölü kedinin üzerine bardaktan boşanırcasına yağıyor, onun yumuşak vücut tüylerinden sert toprağa damlacıklar akıyordu. Üşümüyordu artık. Her zaman kaçtığı sudan da kaçmıyordu. Dehşet, dehşet bir manzaraydı bu… Orada hissettiklerimi sana anlatamam gölge!.. Ne anlatmak isterim ne de anlatabilirim.
Abi müsaade edersen bir şey sormak istiyorum! Hani…
Aldırmıyorum artık gölge! Bak, sana biraz halimi anlatmaya çalışacağım. Bu, her zaman yapmak istediğim fakat hiçbir zaman yapamadığım bir şeydir. Şimdi, rica ederim yanağını uzatır mısın!
Ne.. Neden abi?
Tokat atacağım.
Bu delilik… Hayır, asla buna izin vermem.
Ben de çok meraklı değilim sana tokat atmaya. Hem, sana tokat atmak için kolumu havaya kaldıranda otuz kasım birden hareket edecek. Bu, yorucu ve ağır işi neden yapıyorum sanıyorsun… Halimi ifade için elbette.
Tamam abi, ama lütfen yavaş vur.
Küt…
Ahhhhhh…
Acı duydun değil mi? Yanaklarında toplanan büyük bir sancı, topuklarına kadar tüm vücudunu sardı. Seni üzdüm… Seni kırdım… Bunu bir sözle, bir tavırla, bir tepkiyle, bir tuzakla, bir iftirayla, bir küçümseyici bakışla da yapabilirim. Yine tüm vücudun acıyla inler. Şimdi lütfen diğer yanağını uzat!..
Abi…
Hayır, bana güven…
………………
Demin vurdun, şimdi de sevgiyle okşuyorsun; bir yanıma kova kova çöp döküp, diğer yanıma gül dikiyorsun abi…
Sevindin değil mi? Kalbin bir fare yavrusu kadar, bir minik kırlangıç kadar hafifledi. Seni sevdim, seni umutlandırdım… Bunu da bir sözle, bir tutumla, bir hediyeyle, bir tebessümle, bir değer vermeyle, bir gönül okşamayla yapabilirdim. İşte sevgili gölge!.. Artık öyle bir hale geldim ki; ne acı duyuyor ne de seviniyorum. Bayezid Bestami Hz.lerinin bir sözü var. Duymuşsundur belki : "Bir zaman güldüm, bir zaman ağladım. Ve şimdi, ne gülüyor ne ağlıyorum." Bu büyük Allah Dostunun, bu büyük sözünün belirttiği manadan milyonlarca kilometre uzak olduğumu izaha ne hacet… Harika, harika bir söz…
"Tasavvuf Bahçeleri"nde görmüştüm ben de bu sözü abi.
Yağmurun, üstünde hiçbir şey bitirmediği bir taş parçasından farksızım gölge!.. Ne üstüme konan sineklerin ne de üstümden akan pürüzsüz ırmakların farkındayım. Kuşlar, dallarımda dünyanın en güzel şarkılarını söylüyor, kurtlar kıtır kıtır yapraklarımı yiyor. Motor sesi mi bu, yoksa balta mı? Biri beni köklerimden kesiyor gölge! Yere devrilmeden farkına varmayacağım.
Tamam da abi şu…
Sana tokat attığım için pişmanım gölge! Neden biliyor musun?
Abi sen de beni hiç takmıyorsun ama…
Pişmanım çünkü tokattan daha güçlü ve olayı direk idrak etmen de daha kestirme bir örnek geldi aklıma. Fakat bu, yanağın kızardıktan sonra oldu maalesef. Bu konuda hakkını helal ettiğini varsayıyorum. "Sefiller"de geçen bir sahneden bahsedeceğim. Genç bir adam yolda yürürken, bir duvar dibine oturmuş, üstü başı yırtık, üşüyen bir kız görür. Gider, atkısını kızın omuzlarına koyar. Kız, yerden başını kaldırıp, manasızca adama bakar. Bu bakış iki üç saniye kadar sürer ve kız başını tekrar öne eğer. Sonra genç adam yürür ve yoluna gider. Sahne bu… Ardından Hugo devreye girer ve şunu der : "Sefaletin öyle bir derecesi vardır ki, sefil bu noktaya ulaştıktan sonra artık ne bir iyiliğe teşekkür eder ne de bir kötülüğe karşılık verir." "La vraie vie est absente…" gölge! "La vraie vie est absente…" "Gerçek hayat burada olmayandır; var olup da burada olmayan…"
Abi,bir arkadaşım vardı, pek beceremese de şiir falan yazardı. Aklıma o geldi şimdi. Onun yazdığı bir şiir… Şiirde bazı nasihatler, garip ithamlar, esrarlı vaatler var. Kendisi bu şiir hakkında : "Hiç anlaşamadığım birine, kendime yazdım." demişti bi defa. Bunu seninle paylaşmak istiyorum abi. Yalnız, yanlış anlama lütfen; burada bahsedilenin sen olduğuna dair bir imada bulunmayacak, bu düşünceyle bunu sana okumayacağım. Hiç konuşturmuyorsun zaten, bir şeyler söylemiş olurum bu sayede diye şey ettim. Hala sessizliğini koruduğuna göre, lafım kesilmeyecek sanırım. O halde başlıyorum :
Geçen yıllara göre, erimeyen demirsin.
Ben değil onlar diyor, zannetme ki erirsin.
Haksız da sayılmazlar, elbiseni bilirim,
Modayı hiçe sayar, kaba şeyler giyersin.
Farklı düşünmüyorsa, seni tanıyanlar da,
Demek ki ipe sapa gelir bir şey değilsin.
Daha geçen söyledi komşunuz Belma nene;
Kendinden utanmadan ona yaşlı demişsin.
Sana kızmakta, zengin Rüstem Amca da haklı.
Hem parasızsın hem de kızını istemişsin.
Savunman da hazırmış duyduklarıma göre,
Cebinle olmasa da gönlünle zenginmişsin.
Günümüz bu konuyu çoktan rafa kaldırdı,
Kuzum yeniliklerden sen de habersizmişsin.
Köyden ne zaman gider diye soruyor herkes.
Hepsi bir tarafa da, hadi buna ne dersin?
Bana sorarsan eğer, ne düşünürsün diye,
Kalsan üzülmem ama gitsen iyi edersin.
Anlayacağın dostum, köylüler cenazene,
Yine de uğramazlar, maliye para versin.
Şimdi asıl konuya dönelim istiyorsan.
"Konumuz da ne?" deme, biraz düşünmelisin.
Belma nene bir hayal, Rüstem amca da öyle.
Ne kimseye yaşlı der, ne bir kızı seversin.
Köylü aldırış etmez, kalsan da bir gitsen de.
Ölürsen, duyan herkes gelecektir bilirsin.
Bütün bunlar da nedir, hayır, farklı bir şey var,
Sanki masummuş gibi, bunu nasıl söylersin.
Bu gerçek bir uydurma, olmamış bir olan bu.
İmkanı yok aksini iddia edemezsin.
Belma nene’yi kırdın, incittin insanları.
Öfkeni salıverir, tuttuğunu üzersin.
Rüstem Amca’nın kızı, uzaktan el sallar, sen,
Olmayacak şeylerin peşi sıra gidersin.
Milleti cenazene getirecek maliye,
Seni nerden tanısın, şuna bak sende kimsin?
Yaşarken, altın gibi, iyilik dağıtırsan,
Sanırım meyvesini cenaze günü yersin.
Asıl konuya şimdi, asıl şimdi dönelim,
İçi bomboş bir dolap… Tıpkı onun gibisin.
Bu da ne diyor diye yüzüme bakıp durma,
Çok iyi idrak ettin, evet tam da öylesin.
İçine bir şeyler koy artık bu boş dolabın.
Neler koyacağını iyice bilmelisin.
Önce sabır, sonra aşk… Güzel ahlak, iyi huy…
Hepsini yan yana ve güzelce dizmelisin.
Oradan çıkardığın bütün kötülükleri,
Ayağının altında öfkeyle ezmelisin.
Ben o güzel ismini değiştir demiyorum,
İçinde görünmeyen o her neyse değişsin.
Neden mi? Neden… Evet… Cevabı zor bir soru.
Bunu anlamak için belki de ölmelisin.
İşte böyle abi. Abi… Abi nerdesin… Ulan şiir okurken niye gözlerimi kapatırım ki… Üçüncü satırda kaçmıştır kesin. Küstü galiba…