Osmanlının bayram kutlamalarında bile sıcaklığın yanı sıra bir azamet de vardı. Ziyaretler, el öpmeler, harçlık vermeler hep bu azametin parçalarıydı ve bayramlar geleneksel bir sistem içinde kutlanırdı.
Eski bayramların temel eksenini toplumsal sevgi oluşturma emeli teşkil ederdi. Hediyeleşme-yardımlaşma ve paylaşma bu maksadın ayrıntılarıydı.
Zengin sofraları zaten ramazan boyunca iftar saatinden imsake kadar açık olur, isteyen destursuz içeri girip karnını doyururdu. Kimse ne dinini sorardı, ne milliyetini, ne de oruç tutup tutmadığını... Bunları Allah sorar derlerdi, kulun kula sorması gereken üç soru var: 1. Aç mısınız?.. 2. Yorgun musunuz?.. 3. Harçlığınız var mı?
Özellikle bayram günleri, İslâmın kardeşlik hükmünün hayatı bütünüyle kuşattığı günlerdi.
Verecek hiçbir şeyi olmayanlar bile din kardeşlerine gülümser, böylece sadaka sevabı alırlardı.
Kısacası, İmparatorluk Medeniyetinin çocukları hiçbir konuda başıbozuk değildi Her şey kurallar çerçevesinde gerçekleşirdi Hayat geçici hevesatın değil, ebedi hayatın hizmetindeydi Hayat, yaradılışın amacı olan insanın hizmetindeydi.
Yürek pusulaları kıbleyi gösterir, evler dâhil her şey kıbleye dönük olurdu.
Bayramlar bu çerçevede yaşanan bir hayatın güzellemeleriydi. Ama bayramın da amacı vardı: 1. Sevmek; 2. Yardımlaşmak
Bu iki temel öğe, Peygamber-i Âlişan Efendimizin vahye dayalı olarak getirdiği Yürek İnkılâbının da özü ve özetiydi zaten.
Efendimiz büyük inkılâbını dört temele oturtmuştu:
1. Sevmek;
2. Vermek;
3. Görmek;
4. Hoşgörmek.
Sevmeyen veremezdi. İşte bu yüzden bayramlar sevme ve sevgiyi dışa vurma günleriydi.
Bu çerçevede küsler barıştırılır, bayrama sevgi eksenli bir anlayış içinde el ele girilirdi.
Bunu sağlamak için de, Osmanlı mahallesinin ombudsmanları bayram öncesinde mahallenin küslerini tespit eder, gide gele uzlaşma noktaları bulur, küsleri barıştırıp bayrama mutlu bir şekilde girmeleri sağlanırdı. Bu gelenek toplumsal barışın temelini teşkil ederdi.
Mahalleler de barışık toplumun yeşerme alanlarıydı.
Sevmek maddesi böylece hayata geçtikten sonra sıra vermeke gelirdi.
Bunun adı infaktı. (İnfak: Malını Allah yolunda, sırf Allah rızası için sarf etmek). İnfakın sınırları o denli genişti ki, bunun bir ucunda devlet, bir ucunda saray, bir ucunda vakıf müesseseler ve imaretler (bedava yemek yenen yerler) bulunurdu
İnfak o kadar yaygındı ki, Osmanlı Devletini gezen Avrupalı gezginler Dilencisiz bir toplumsal yapıdan söz etmek zorunda kalırlar, kendi ülkeleri adına utanırlardı.
Eski İstanbulda bayram hazırlıkları takriben onbeş gün önceden başlardı. Alışverişler yapılır, gerekiyorsa çocuklara ayak ölçülerine göre potin (ayakkabı) siparişi verilir, seçilen kumaşlar evde özenle dikilir (hazır olarak hiçbir şey satılmazdı), yakın akrabalar için işlemeli mendiller, yemeniler ve iç çamaşırları bohçalanırdı.
Ayrıca kurabiyeler, lokmalar, lokumlar dökülür, rengârenk şekerlerden bir ikram sofrası oluşturulurdu.
Ama her konuda olduğu gibi bu konuda da mahalleli yetimlerle fakirlerin önceliği vardı. Alışveriş esnasında önce onların ihtiyaçları dikkate alınırdı.
Mahallenin yetim çocuklarıyla fakirlerine dağıtılacak elbiselikler bohçalanır, yanlarına bir miktar gıda maddesi ile nakit para konur, ramazanın son haftasına kadar sahiplerine ulaştırılırdı.
Ancak ondan sonra ailedeki çocuklara elbise dikilirdi. Onları evde çalışan hizmetliler ve ailenin kadınları takip ederdi. Erkekler en sona bırakılırdı.
Bayram sabahı besmele ile kalkılır, abdest alınır, temiz esvaplar giyilir ve çocukların ellerinden tutularak bayram namazına gidilirdi. Camilerde anonim yürekten çıkan tekbirler kubbeleri sarsarak Allaha ulaşırdı.
Bayram namazından sonra mezarlıklar ziyaret edilirdi. Ancak ondan sonra eve dönülürdü. Bu yaşayanların geçmişlerine duydukları sevgi ve saygının bir ifadesi idi.
Eve dönülünce ev halkıyla bayramlaşma ve hediyeleşme faslı başlardı. Evin reisi (aynı zamanda yaşlısı) bir köşede durur, ev halkı el öperek önünden geçer, her el öpen hediyesini de alırdı. Varsa evin hizmetkarları da hediye alır, ev halkından ayırt edilmezdi.
Ardından evin reisi konağın selamlık (erkeklere mahsus bölüm) kısmına geçer, gelmeye başlayan akrabaların ve mahallelinin tebriklerini kabul ederdi.
Eskilerimiz, Iydiniz said, ömrünüz mezid olsun diyerek bayramlaşırlardı.
Yani, bayramınız saadetli, ömrünüz bereketli olsun! efendim.