Engin Ardıç

Başlatan: Beylerbeyi Tarih: 21.05.2009 19:11 Cevap: 72

BD
21.05.2009 19:11
#1

Türkân Hanım'ın esrarı... In ın ın ınnn!

 

Ama ben sıkıldım yahu bu ahmaklıklardan... Türkân Saylan'ın cenazesinin 19 Mayıs günü kaldırılmasından "ilahi" anlamlar çıkarmaya kalkanlar var. Tanrı bize birşeyler söylemeye çalışıyormuş.

"Benim sevgili kulum Tayyip değil Türkân'dır" demeye çalışıyor herhalde...

Türkân Hanım 18 Mayıs sabahı öldü, cenazesi 20 Mayıs'ta kalkacaktı, öyle karar verilmişti, gelenek de böyleydi... Sonra uyandılar, bir gün öne çektiler, 19 Mayıs'a denk düşürdüler "daha anlamlı" bir gösteri yapabilmek için, hepsi bu.

27 Mayıs'a kadar sallayıp başka bir anlam da verebilirlerdi yani...

Bu şark kurnazlığından, bu alaturka tilkilikten derin ve "metafizik" sonuçlar çıkarılıyor... 19 Mayıs aynı zamanda Atatürk'ün doğum günüymüş, bir Kemalist ölür, bir Kemal doğarmış, yeniden doğarız ölümlerde falan filan.

Ayıptır yahu...

19 Mayıs, Atatürk'ün doğum günü değildir. Samsun'a çıkışının yıldönümüdür.

Çok önemli görülmediği için, 1937 yılına kadar bayram mayram niyetiyle de kutlanmamıştır. Atatürk 1936 yılında, bir akşam sofrasında, orada bulunan "zevatı mutade'ye" sorduğu zaman, 19 Mayıs'ın neyin yıldönümü olduğunu hatırlayabilen bir tek, ama bir tek arkadaşı çıkmamıştır!

Ama yeni kuşaklardan bu gizlenmiş ve sanki bu bayram 1923 yılından beri kutlanmaktadır gibi bir hava yaratılmıştır.

Atatürk'ün doğum günü belli değildir. Kendisi de bilmezdi.

"Bu niçin bir 19 Mayıs olmasın?" diye bizzat kendisi önermiştir...

Yani, "simgeseldir".

"Beni bir 29 Ekim günü doğmuş kabul ediniz" deseydi, öyle sayılacaktı.

Hep merak ederim: Niçin Atatürk'ün Samsun'a indiği 19 Mayıs günü bayram olarak kutlanır da, asıl Samsun'a gitmek üzere yola çıktığı, İstanbul'dan ayrıldığı 16 Mayıs günü değildir bu bayram?

Erzurum Kongresi'nin, ya da Sivas Kongresi'nin toplandığı günler niçin bayram yapılmamıştır da, artık kesin tarihini bile kimseciklerin hatırlamadığı, yalnızca o illerde vakti gelince anılan, biraz da "âdet yerini bulsun" diye geçiştirilen birer "gün" olarak kalmışlardır?

Bu ne keyfe keder, ne sallapati bir ülkedir yahu?

Atatürk hastalanıyor, "beni Türk doktorlarına emanet ediniz" diyor, Fransa'dan Prof. Dr. Noel Fissenger getirtiliyor... (Bizim geyikler bu adamın adını hep "Fisanje" yazarlar, Lausanne'ı Lozan, Sevres'i Sevr yazdıkları gibi.)

Türkân Hanım 14 Mayıs günü ölseydi ne yapacaktınız?

"Karşıdevrimcilerin iktidara geldikleri günün yıldönümünde gitti, yani onu öldürdüler" mi diyecektiniz?

Ya da 22 Temmuz'a kadar yatsaydı hasta yatağında...

"AKP'nin seçimi kazanmasına yüreği ancak iki yıl dayanabildi" yazacak budala çıkar mıydı?

Çıkardı vallahi, hiç şaşmam.

Bunlar, çağdaş, akılcı, bilimi rehber edinmiş Atatürkçü arkadaşlar!...

Bir de öyle olmayanları düşünün.

 

21 Mayis 2009

NE
21.05.2009 22:39
#2

Geçenlerde katılmak zorunda olduğum bir toplantıda Türkan Saylan'ı andılar.. "Aramızdan ayrıldı, O nu saygıyla anıyoruz" dendi ve ardından alkış,ıslık kıyamet koptu..Şimdi alkış tamam hani bi nebze,gördüğümüz,alışkın olduğumuz bi matem şekli (!) de ıslık da ne oluyor? Madem siz bu kadının ölüşüne üzülüyorsunuz,alkışlayarak ve ıslık çalarak mı gösteriyosunuz bunu? Ardından da "Türkiye laiktir,laik kalacak" sloganı..Taşı kaldırsanız altından mağara çıkabilir..Hiçbir harekete,yoruma şaşmamak şart oldu neredeyse...

BD
22.05.2009 17:29
#3

Türk değilim eğriyim, tembelim

 

Ülküm de alçalmak, geri gitmektir... İlkem küçüklerimi dövmek, büyüklerime terbiyesizlik etmektir...

Böyle "ant" olur mu? Böyle saçmalık, böyle rezillik olur mu?

Olmaz. Ama tersi oluyor. Çok da doğal karşılanıyor.

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım... İlkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir... Ülküm yükselmek, ileri gitmektir... Varlığım Türk varlığına armağan olsun!

Bunu 1933 yılında Dr. Reşit Galip yazmış. 1933 yılından önce böyle bir "öğrenci andı" falan yok, 1937 yılından önce bir 19 Mayıs bayramı olmadığı gibi... Reşit Galip o tarihte milli eğitim bakanı. Ant, ilk kez 23 Nisan 1933 günü bütün ilkokullarda okunmuş.

1933 nisan ayı... Hayret, tam da "Alman başbuğu" Hitler iktidara geldikten üç ay sonra... Tesadüfün böylesi!

Diktatör Kenan Evren'i bu bile kesmemiş, 12 Eylül döneminde öğrenci andına bir bölüm daha ekletmiş: Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türk'üm diyene! ("İlkem" yerine "yasam", "özümden" yerine de "canımdan" derdik biz, onu da değiştirmişler.)

Şimdi gene ufak çapta bir kıyamet kopacak gibi, çünkü yeni milli eğitim bakanımız Nimet Çubukçu, andın kaldırılmasını tartışmaya açmak istiyor.

Bu tartışmaya memnunlukla gireriz ve de en son söyleyeceğimiz lafı en baştan söyleriz: Bu ant, kaldırılmalıdır!

Gerekçe olarak "Kürt çocukları" ileri sürülüyor, bunlara zorla "Türk'üm" dedirtilirse, rencide olurlarmış...

Böyle bir gerekçeye hiç gerek yoktur, bin dereden bin su getirmek de anlamsızdır. Kimseye hesap verecek değiliz.

Bu ant, "demokratik ülkelerde çocuklara böyle bir ant içirme uygulaması olmadığı için" kaldırılmalıdır. Başka bahane gerekmez.

Türk olmayanlar doğru ve çalışkan değildirler... Küçüklerini korumaz, büyüklerini saymazlar... Yurtlarını, uluslarını sevmezler... Çocuklara bu mu öğretilmek isteniyor?

Bugün Almanya'da "varlığım Alman varlığına armağan olsun" diye bir slogan atılsa ortalık birbirine girer. Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsanız, önce Türkiye'den "faşizm tortularını" silip temizleyeceksiniz.

Milli bayramlarda gençlere yaptırılan Mussolini, Hitler ya da Stalin "gösterilerini" kaldırmak gibi. Bunların yerine gençlere spor "müsabakaları" yaptırmak gibi.

Ya da okullarda "bayrak törenlerine" son vermek gibi... Bayrak töreni askeri okulda yapılır. Sivil okulda abestir. Fransa'da öğrencilere pazartesi sabahı bayrak töreni yaptır, başına dert alırsın.

Ama sivil çocukları da "doğuştan asker" olarak yetiştirmek istiyorsan o başka tabii... O zaman Avrupa Birliği'nin de sana vereceği yanıt "başka kapıya" olacaktır.

Bu öğrenci andı da, çocukları "küçük birer faşist" olarak yetiştirmek üzere uydurulmuş bir "beyin yıkama" çabasıdır. Her sabah papağan gibi tekrarlana tekrarlana hiçbir anlamı kalmaz, ama farkında olmadan çocuğun kişilik yapısını biçimler.

Siz onu bunu boşverin de bana söyleyin bakalım: Türkiye'nin "normal" bir ülke olmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz?

İstiyorsanız, bu pürüzleri temizleyeceksiniz. Başkasına yaranmak için değil, kendi geleceğiniz için, daha da önemlisi, çocuklarınızın geleceği için.

 

22 Mayis 2009

BD
23.05.2009 13:41
#4

Nah yargılanır!

 

Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok, herkes de farkında: Cumhurbaşkanları da yargılanır diyenler, cumhurbaşkanının adı Abdullah Gül olduğu için, gıcık kaptıklarından, ona "uyuzluk" etmek amacıyla böyle diyorlar. "Efendim ben salt hukuk açısından..." falan numaralarını kimse yutmaz.

 

Oysa anayasa bu konuda son derece açık seçiktir ve meselenin tartışmaya açılacak bir yanı bile yoktur: Cumhurbaşkanı, ancak "vatana ihanet" suçundan yargılanabilir, başka hiçbir suçtan dolayı yargılanamaz!

 

Milletvekili dokunulmazsa, cumhurbaşkanı "haydi haydi" dokunulmazdır. Ayrıca "madde-i mahsusa" gerek yoktur.

 

Beğenmiyorsanız, hesabını "anayasayı son derece kötü yazan" has adamınız Orhan Aldıkaçtı'dan soracaktınız!

Adı ister Abdullah olsun, ister Ahmet, ister Süleyman, ister Turgut, ister Kenan, ister Fahri, ister Cevdet, ister Cemal, ister Celal, ister İsmet, ister Kemal... Yar-gı-la-na-maz! Ancak "darbe yaparsanız" ve bunda da başarılı olursanız yargılarsınız, Celal'e yaptığınız gibi. Anayasayı çiğner, sonra da anayasayı çiğnediği gerekçesiyle adam asarsınız!

"Vatana ihanet" davasına bakabilecek mahkeme de ancak ve ancak Yüce Divan'dır, taşra adliyesi değil.

 

Bazı uyanıklar, "bir punduna getirip Gül'ü Çankaya'dan indirebilir miyiz" çabasındalar ama havalarını alacaklar... Deniz Baykal da Turgut Özal'ı Çankaya'dan "onursuzca" indireceğini söylemişti, bu çirkin terbiyesizliğin utancıyla kaldı.

 

Amerika'dan örnekler vermeye çalışmak da "beyhude gayrettir" çünkü burası Atatürk'ün kurduğu bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyeti'dir. Burada Amerikan Anayasası değil, Türk Anayasası geçer. "Uluslararası doktrin böyle demiyor" savunması da gülünçtür. Hangi alanlarda uluslararası hukuka saygı gösteriyorsunuz da şimdi nalıncı keseri gibi kendinize yontmak istiyorsunuz? Hani "siz size benzerdiniz" yahu? Hani siz yedi düveli takmazdınız?

 

Adı Abdullah ya, vur abalıya... Atatürk'e dokunabilir miydiniz? İnönü'ye dokunabilir miydiniz?

 

Diyelim ki İnönü makam arabasıyla Kızılay Meydanı'nda bir yayaya çarptı, adam öldü (ki büyük oğlu Ömer bunu da yapmıştı)... Hangi babayiğit soruşturma açabilirdi? (Ay yoksa memlekette dikta falan mı vardı?)

Cumhurbaşkanı isterse cinayet bile işleyebilir.

 

Çeker tabancasını kırk kişiyi vurur devirir, polisin gözünün önünden elini kolunu sallaya sallaya geçer gider. Kılına bile dokunamazsınız. Gözaltına alamazsınız, tutuklayamazsınız, yargılayamazsınız.

 

Çünkü "mutlak sorumsuzdur", vatana ihanet dışında.

 

"Cumhurbaşkanı olmadan önce işlediği öne sürülen bir suç söz konusu..." diyeceksiniz. Cumhurbaşkanı olduğu sürece, gene dokunamazsınız.

 

Kırk kişiyi öldürmüş, ertesi gün de cumhurbaşkanı seçilmiş olsun, fezleke bekler. Zaman aşımı işlemez, görev süresi bittiği anda süreç kaldığı yerden devam eder.

 

Bu kadar basit, bu kadar açık seçiktir yasa. "Böyle mi olmalıdır" konusunu oturun haftalarca tartışın. Hatta Hukuk Fakültesi'nde çocuklara ödev olarak verin, üzerinde düşünsünler.

 

Eh, size anayasayı değiştirelim dedik, hiç yanaşmadınız...

 

Şimdi yapabileceğiniz iki şey var. Biri, mazotu çekip çekip "darbe isterim" diye kaşınmak...

 

İkincisi de, "Gül'ün eşinin başı bağlıdır, 'Kürt açılımı' falan filan diye de ileri geri konuşuyor, demek ki vatana ihanet içindedir" diye bir terane tutturmak. Oradan vurmaya çalışmak.

 

Siz onu da yaparsınız, hiç şaşmam.

 

23 Mayis 2009

YA
23.05.2009 16:41
#5

Allah'ın kulu gibi İrtica yüklü(!) isimi bir Cumhurbaşkanı bunların Kemalist(Ateist) Devlet Ütopyasında yok ya,ondan bu sızlanmaları...Yakında başlarlar,Atamızın kemikleri sızlıyor edebiyyatı yapmaya...Hepimiz Saylan'ız diye bale de yaparlar...Hrant oldular,Ermeni oldular,Saylan oldular...(Sisi ölünce de Sisi olurlar mı merak ediyorum..):)

BD
25.05.2009 12:30
#6

Çiğnenecekse biz çiğneriz, size ne oluyor?

 

Murat Belge canalıcı bir soru atmış ortaya, bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti!

Diyor ki: "1924 Anayasası'yla İstiklal Mahkemeleri kurulabilmiş ve takır takır işlemişse, aynı anayasayla DP'nin Tahkikat Komisyonu kurması nasıl suç olur?"

Bu komisyonun anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle üç kişi asıldı bu ülkede. Köpek, bebek, kadın donu ve cımbız meselesi gibi şaklaban suçlardan asacak değillerdi ya, buna dayanarak astılar.

Biz de elli yıldır hep şöyle düşündük: Evet, asılmamaları gerekirdi, adamlara yazık oldu ama o komisyon işi de olacak iş değildi canım...

Öyle miydi?

Anayasada böyle bir komisyon "tanımlanmamıştı", peki İstiklal Mahkemeleri, yani "olağanüstü bir devrim mahkemesi" tanımlanmış mıydı?

Gerçek şu ki, CHP ellili yılların sonlarına doğru "bir daha seçim kazanamayacağını" anlamış, son derece hırçın muhalefet yaparak, ülkeyi gererek, sinir bozarak darbe kışkırtmaya koyulmuştu... Basın da buna çanak tutuyordu... (Son yıllarda yaptıklarıyla bir karşılaştırın isterseniz.)

İktidar, CHP'nin "darbe kışkırtıp kışkırtmadığını" araştırmak amacıyla mecliste bir komisyon oluşturdu (tahkikat, "araştırmalar" demek)...

28-29 Nisan 1960 öğrenci ayaklanmaları bunun üzerine patlak verdi. Öğrenci liderleri, aynı zamanda CHP gençlik kolları militanlarıydı, olayların arkasında CHP vardı.

Komisyon da tam da bunu araştırıyordu işte... Üstelik bir yaptırım yetkisi de yoktu. Mahkeme falan değildi. Kimseyi asacak kesecek hali de yoktu.

Fakat ayaklanma amacına ulaştı. Adnan Menderes, komisyonun dağıtıldığını açıkladı. Yani yenilgiyi kabul etti. İş bitmiş, CHP kazanmış sayılırdı.

Ama bu açıklama çok geç, ancak 26 Mayıs akşamı geldi... Darbeye sekiz saat kala... Ok yaydan çıkmıştı!

O günden bugüne hep tartışılır: Menderes Tahkikat Komisyonu'nu daha önce, mayıs ayı başlarında ya da ortalarında kapatsaydı, erken seçime gideceğini söyleseydi, darbe yapılabilir miydi, yapılamaz mıydı?

Fakat Tahkikat Komisyonu'nun "haklı olabileceği" hiç dillendirilmedi...

Daha doğrusu, "haksız olmayabileceği" hiç düşünülmedi.

Menderes o dönemdeki "yargıya güvenemediği için", açık konuşalım, yargıyı "CHP yanlısı" bulduğu için kendi göbeğini kendi kesmeye kalkmış, araştırmayı yasamaya yaptırmıştı...

Eh, Salim Başol ve Altay Ömer Egesel de ne kadar güvenilir olduklarını sonradan kanıtladılar doğrusu!

Ama İstiklal Mahkemeleri o zaman yürürlükte olan anayasaya aykırı değilse, bu komisyon da değildir. Yok eğer Tahkikat Komisyonu anayasa aykırıysa, İstiklal Mahkemesi de aykırıdır.

Kimin ruhu kimin ruhundan özür dileyecek?

Laf aramızda, darbe yapmak, yani yürürlükteki anayasayı ortadan kaldırmak, sonra da dönüp o anayasayı çiğnedi diye adam asmak hangi mantığa sığar? O zaman Milli Birlik Komitesi üyelerinin de intihar etmeleri gerekirdi!

Yoksa, Aristo mantığı, diyalektik mantık falan gibi bir de "bürokrat mantığı" mı vardır okullarda okutulmayan?

Baksanıza, şimdi o mantığa göre cumhurbaşkanları da yargılanırmış bal gibi!... Yani, anayasa çiğnenebilirmiş!

İsterseniz "Nevzat Tandoğan mantığı" diyelim: "Bu memlekette anayasa çiğnenecekse onu da biz çiğneriz arkadaş!"

 

ENGİN ARDIÇ-25 Mayis 2009

BD
05.06.2009 15:46
#7

Ve sular ve bardaklar ve fırtınalar

 

Kaçınız Suriye sınırını gördünüz?

Ya da şunu sorayım: Kaçınız mayın gördünüz?

Ben elli yedi senedir bu ülkede yaşıyorum, Suriye sınırını görmedim. Askerlik yaptım ama hiç mayın da görmedim. Filmlerden bilirim.

Bunun bir "eksiklik" olduğunu da hiç sanmıyorum, "orada bir köy var uzakta" edebiyatı ilkokul öğrencileri içindir.

Benim gibi milyonlarca vatandaş var.

Ve de Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi ya da temizlenmemesi onları hiç ilgilendirmiyor.

Öyle olmasaydı, Zeynep Tokuş'un tek celsede boşanma haberi gazetelerde manşet yanına yerleşmezdi (mayınlar yirmi ikinci sayfada)...

Ama gazeteciler sahtekârlık ediyorlar.

Politikacılar da öyle.

Hükümet bu mayınları temizleme işini bir İsrail firmasına verecekmiş, onlar da temizleyecekleri araziyi kırk dört yıllığına kiralayıp orada tarım yapacaklarmış. Yüzlerce köylüye de iş bulunacak. Mesele bu.

Asker "ben yapamam" dedi. Türkiye'de bu mayınları temizleyecek teknoloji de yok, sivil babayiğit de. İş çaresiz yabancıya kaldı.

İktidar bu konuda "dediğim dedik, çaldığım düdük" tavrını sürdürdü, kanun meclisten tabii ki geçti, bu arada muhalefet de sırf muhalefet etmiş olmak için kıyametleri kopardı.

Dinci basın, mayınları İsrail temizleyeceği için ayağa kalktı, bir Suudi firmasına verilse gıkları çıkmayacak...

Faşolar, topraklarımız satılıyor diye dellendiler, ellerinden gelse bütün yabancı sermayeyi kovalayacaklar, aç oturacağız.

O sınıra iki milyon Yahudi yerleştirilecekmiş, bunlar Türkiye'yi böyle böyle ele geçireceklermiş...

İsrail'in toplam nüfusu yedi buçuk milyon.

Suriye sınırına gideceklerine İstanbul'a gelseler de üzerine ölü toprağı serpilmiş adalar canlansa...

Kürtçülük yapan liberaller de "PKK üyeleri ölmesin, şeker de yiyebilsinler" kafasında gidiyorlar! Bir tek Kürt'ün burnu kanasa Türk ordusu karşısında onları bulacak!

Ve de hayatında Suriye sınırını Yeşilçam, mayın tapasını da Hollywood serüven filmlerinde ancak görmüş gazeteciler, yazıyorlar babam yazıyorlar...

Tıpkı, sabahtan akşama kadar Serdar Ortaç dinleyip sonra da Leyla Gencer hakkında yazdıkları gibi...

Hükümetin yaptığı her iş, hükümet tarafından yapıldığı için "bizatihi" kötüdür. Ama bu şimdilik kaydıyla böyledir. Hükümet bizim patrona orman arazisi içinde site yapıp birkaç milyon dolar daha kazanma fırsatı verse, eh o zaman Suriye sınırını da istediğine verebilir, sakınca kalmaz...

Ne dersiniz? Suriye sınırı yabancı firmaya mı kiralansın, solculuk edip emekçi halka mı dağıtalım, sağcılık edip toprak ağalarından birkaçına kıyak mı yapalım?

"Bana ne yahu" mu dediniz?

Sizi gidi göbeğini kaşıyan ve bizim gazeteyi yeterince satın almayan ampul kafalılar sizi... "Bizimkiler" gelip şöyle on-on beş yıl gitmeyince görürsünüz gününüzü! Kodesten çıkabilirlerse gelecekler.

 

Engin Ardıç / Sabah / 5 Haziran 2009

BD
19.06.2009 17:17
#8

Kravat takmayan Anıtkabir'e giremesin

 

Kıyı boyunca sıralanmış şirin kasabalarıyla ünlü bir yöremizden kopup gelmiş bir şarkıcı (bunların şirin olmayanı hiç mi yoktur yahu?), Anıtkabir'e kimlerin girebileceğini, kimlerin giremeyeceğini belirtmiş: "Çorabı kokan girmesin" demiş, "çünkü dezenfekte etmek gerekecek"...

 

"Çok doğru söylemiş" diyecek çok kişinin çıkacağını adımız gibi bilmesek, "yörenin renklerine uygundur" deyip geçerdik.

 

Ama konu ciddi. Fıkralarla açıklanamayacak kadar ciddi. Bu konuda hükümetin, genelkurmayın, askeri ve sivil savcıların, ayrıca değerli köşe yazarlarımızın görüşlerini bekliyoruz.

 

Bir kere, şarkıcı, Ankara'ya yolu düşen bazı kişileri "oraya kadar gidip de Anıtkabir'e hiç uğramamakla" suçluyor. Bizi uyarıyor, ki sonra uyarmadı demeyelim.

 

Olur mu? Langa'nın hıyarı, Yedikule'nin marulu, Arnavutköy'ün çileği, Kanlıca'nın yoğurdu, Beykoz'un paçası, Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı... Ankara'nın nesi meşhur? Yalnızca havası ve tavası mı? Denizi meşhur değil ya bu şirin beldemizin... Politikacısı ve gazetecisi meşhur... Başka?

 

Ankara'ya gidince (bakanlıklarda iş takibine tabii), Anıtkabir'e de mutlaka gidilecektir. Bu konuda gerekli kanun ve yönetmeliklerin bir an önce çıkarılmasını istiyoruz. "Anıtkabir giriş bileti" gösteremeyenlerin Esenboğa'dan, gardan ve garajlardan çıkış yapmalarına izin verilmemelidir.

 

Ankaralılar "zaten" orada oturduklarından, ayrıca Anıtkabir'e hiç uğramadan da yıllarca yaşayabilirler. Onlar "muaf" tutulacaklardır.

 

Bilet dedik... Anıtkabir'e uygun bir ücret mukabili (gelir vergisinden düşülmek kaydıyla) bilet de kesilebilir ve bu fonda toplanacak para, cumhuriyet mitingleri finansmanında kullanılmak üzere Atatürkçü Düşünce Derneği'ne teslim edilebilir... Böylece devrin cumhurbaşkanından para istemelerine de gerek kalmayacak, kıllık edenlerin sesleri kesilecektir.

 

İkincisi... Anıtkabir'e nasıl başörtülü girilemezse, kirli, lekeli, yağlı iş tulumuyla ve sıradan, gündelik giysilerle de girilemez. (Cüppe, potur, mes lastik zaten asılma nedenidir!)

 

Takım elbise şart değilse de, ceket ve kravat zorunluluğu getirilmelidir. Koyu renk, tercih nedenidir. Sakal tıraşı ve kısa saç da önemli bir farklılıktır. Bunlara sıra beklemeden girmek gibi birtakım ayrıcalıklar sağlanabilir. Bıyık, ince olmak kaydıyla (memur bıyığı) serbesttir.

 

Bu memlekette bir zamanlar kravat takmadan Ulus'tan Sıhhiye'ye geçmek, Tünel'den Beyoğlu'na çıkmak bile yasaktı. Dirlik düzenlik vardı. Karşıdevrimciler iktidara gelince ortalıkta kravatsız gezen serseri sayısı çoğaldı. Memleket elden gitti. Memleket yeniden ele geçirilmeli, pardon, ele gelmelidir.

 

Nasıl Köy Enstitüleri yeniden açılıp "eğitim şart" ilkesi yeniden yürürlüğe konmak zorundaysa, burada da giyim kuşam, devrimlere uygun olmalıdır.

 

Fakat kadınlara kravat taktırmak hiç de hoş olmayan birtakım "cinsel sapma çağrışımları" yaratabileceğinden, onlarda oturak şapka, tango etek, fırfırlı bluz, kürklü yaka, bilekten bantlı iskarpin gibi otuzlu yılların modasına uygun giysiler yeterli sayılabilir... Burada da saçlara maşa çekilmesi ve ince kaş, tercih nedeni olacaktır.

 

Anıtkabir içinde ve "müştemilatında" göbeğini kaşıyan da hapis cezasıyla kendine getirilsin.

 

Atatürk, bu ülkeyi size Anıtkabir'e gitmeyesiniz diye mi emanet etti?

 

Gerçi, "beni görmek mutlaka yüzümü görmek değildir, benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir" demişti ama Atatürk'ün bu ilkesini çiğneyebiliriz arkadaşlar! Fakat 1953 yılından, yani Anıtkabir inşaatı bitirilip hac ziyaretine açılmadan önce yaşayanları "cahiliyye devri" insanları sayalım, onlara günah yazmayalım.

 

Engin Ardıç - Sabah

 

19 haziran 2009

YA
19.06.2009 22:10
#9
Bilet dedik... Anıtkabir'e uygun bir ücret mukabili (gelir vergisinden düşülmek kaydıyla) bilet de kesilebilir ve bu fonda toplanacak para, cumhuriyet mitingleri finansmanında kullanılmak üzere Atatürkçü Düşünce Derneği'ne teslim edilebilir... Böylece devrin cumhurbaşkanından para istemelerine de gerek kalmayacak, kıllık edenlerin sesleri kesilecektir.

:( :( :)

BD
22.06.2009 13:31
#10

No, you can't

 

Abant toplantılarından biri daha yapıldı, politikacılar, bilim adamları, yazarlar katıldılar. Konu her zamanki gibi "demokratikleşme sancısı", siyasi partiler, ordu, anayasa.

Açılışı yapan Bolu Valisi, konuşmasında, yeni ve "sivil" bir anayasa gerektiğini ısrarla belirtmiş (ağzına sağlık) ve de sözlerini Obama gibi bitirmiş:

"Yes, we can."

Evet, yapabiliriz, demek.

Kusura bakmasın ama biz de şöyle diyeceğiz:

"No, you can't".

Daha doğrusu, cümleyi şöyle geliştirelim:

"Unfortunately, you won't be able to do it."

Hayır, yapamazsınız, ne yazık ki yapamayacaksınız, yaptırmazlar.

İktidar partisinin, bu koltuk dağılımıyla, yeni bir anayasa hazırlayıp mecliste kabul ettirecek gücü yoktur. MHP'nin "türban açılımı" falan gibi konularda verdiği destek, "samimi" değil, başbakanı zor durumda bırakmak için çevirilmiş ustaca bir manevradır. Başbakan bu tuzağa düştü, daha doğrusu, geri duramadı, adım atmak zorunda bırakıldı ve kaybetti.

Bu meclisten "sıfırdan" bir anayasa çıkamaz, çıksa çıksa "tadilat" çıkar. O da "geri döner"...

Çünkü CHP'nin en ufak bir değişiklik girişimine "şarlayacağı" ve hemen Anayasa Mahkemesi'ne gideceği bellidir.

Anayasa Mahkemesi geçen yıl, kanunları "içerik yönünden" yargılama yetkisi bulunmadığı halde bunu yapmış, yani göz göre göre anayasayı çiğnemiş, yüksek yargı yasamanın yerine geçmiştir. Bürokrasinin beğenmediği hiçbir anayasa değişikliği bu merciden "geçemez"... Bürokrasinin neleri beğenmeyeceği de bellidir. Darbe marbe tartışılıyor ya, sessiz sedasız darbe oldu bile!

Üstelik, TBMM kendini bir "kurucu meclis" yerine koyup, eskisini iptal edip sıfırdan bir anayasa da hazırlayamaz, onun da böyle bir yetkisi yoktur.

Halkoyuna başvurup, yeni bir anayasa hazırlayacak "ikinci ve paralel bir meclis" oluşturmaya çalışmak da, ihtilal demektir.

Yeni bir anayasa, hele bu basınla ve Aydın Doğan Beyefendi işinin başında olduğu sürece de mümkün değildir. Bürokrasiye şirin görünmek için taş koyacaktır.

Biz hep yeni anayasanın özgürlükçü, demokratik falan filan olmasını istiyoruz ama toplumda bunu istemeyen, istemeyecek güçleri yabana atıyoruz. Toplumda bu konuda "konsensüs" monsensüs yoktur. Faşisti bol bir memlekettir burası...

Halk, bürokrasiye kafa tutacak güce erişmiştir, ama onu "yerli yerine koyacak" gücü yoktur. Bu kadarcığı bile Türkiye için büyük bir aşamadır ama yeterli değildir.

Belki başka bir seçim döneminde, başka bir meclis tablosu oluşursa, daha kapsamlı bir tadilat...

Ama, belki... Görünür bir gelecekte yeni bir "silip süpürme" ihtimali de yoktur. İktidar partisinin oylarını yüzde ellinin üstüne çıkarma ve çatlak sesleri kesme ihtimali sıfırdır.

Üstelik anayasalar, sanıldığının ya da inandırılmak istendiğinin aksine, anlaşmayla hazırlanmazlar.

Toplumda o dönem kimin borusu ötüyorsa, anayasayı o yapar. Anayasa değişikliği, toplumda "esaslı bir altüst oluş" gerektirir. Onun ardından gelir. Şu anda kimsenin borusu bu kadar ötmüyor, ufukta bir "alabora" da görünmüyor.

Sistem, kilitlenmiştir.

Maybe another time... Maybe in other, quite different conditions, Mr. Governor.

 

Engin Ardic- 22 Haziran 2009

BD
27.06.2009 11:49
#11

Rezillikten vazife çıkaralım arkadaşlar

 

Kimsenin seyretmediği çarçur bir televizyon kanalı, kendisine "reyting" getirecek dâhiyane bir dümen bulmuş... Programın adı "İmana Gel"...

Her programa bir "ateist" çıkaracaklarmış, ayrıca bir imam, bir papaz, bir de haham... Budist rahibi de var... Ateist kendi görüşünü savunacakmış, din adamları da onu ikna etmeye çalışacaklarmış... Bu bir yarışma. Fikir babası, pardon, fikir anası, Sisi namıyla maruf Seyhan Soylu. Programı yönetecek olan da ("moderatör" diyorlar ama "moderatris" demeleri gerekirdi), neredeyse yirmi yıllık dostum, eski mesai arkadaşım Gülgün Feyman.

Epey küfür yediler tabii...

Diyanet İşleri Başkanı da bu girişimi "şaklabanlık ve soytarılık" olarak niteledi.

Şimdi bir şey söylesem hem Gülgün bacıma ayıp olacak, hem de Seyhan bacım kızacak. Kendisinin "Nurseli İdiz yönetiminde cumhuriyet kadınları defilesiyle" dalga geçmiştim de, çok bozulmuş, "benden daha erkek" olduğunu belirtmişti!

Eh, ben erkekten anlamam. Benim o tarafım yoktur. Konunun uzmanı öyle diyorsa, öyledir herhalde... Bir de penis yazarına sormak gerekir ama ona kıyamam, bu işe karışmasın. Bu yaştan sonra ona buna penisimi gösterip geçer not istemek bana ağır gelir. Genç olsam neyse de...

Bu Seyhan polis okulundan "matrut", yani atılma, fakat Ergenekon örgütüyle (pardon, kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen ve mahkeme kararı henüz verilmediği için şimdilik varolmadığı varsayılan örgütle) pek içli dışlı bir şahsiyet...

Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz gibi şahsiyetleri "fabrike edip" 28 Şubat patırtısını yaratmak amacıyla kullandığı söylenmişti.

Merak ettiğim, yarışmacı buldu diyelim (Richard Dawkins'i çağırmasın, bir de tercüman gerekir), şaklaban ve soytarı din adamını nereden getirtecek?

Televizyonda bir miktar var ama onlar kendi kanallarını bırakırlar mı?

Kimsenin üstünde durmadığı avanta şurada: Bu yarışma, ödüllü! Kazanan, kendisini ikna eden din adamıyla birlikte yurt dışına gönderilecek. Papaz kazanırsa Roma'ya, haham kazanırsa Kudüs'e, imam kazanırsa Mekke'ye seyahat! (İyi ki katolikle yetinmişler, çünkü ortodoks papazı kazansaydı yarışmacıyla birlikte stüdyodan çıkıp alt tarafı bir dolmuşla Fener'e gidip geleceklerdi. Fener'de "Aziz Yıldırım'la tanışıp Mehmet Topuz'u da yakından görmek isteyecek" saf ve temiz vatandaşlar bile çıkabilirdi.)

Karanlıkta kalan noktalar da var: Hıristiyan olacakların vaftiz suyunu kim ısıtacak? İslam'ı seçeceklerden sünneti eksik ya da yarım kalmış olanları sevabına sünnet de ettirecekler mi? Herhalde Sisi bakar, kararı o verir.

Kendime ateist süsü verip katılsam mı acaba? Öyle olmadığımı herkes biliyor ama bu dümenle hem "bir kısım basınla" barışırım, hem Gülgün'le hasret gideririz.

Çünkü "kendini Budist rahibine ikna ettirirsen" ucunda Tibet gezisi varmış! Oraları hiç görmedim de...

Dönünce ağzımı çalkalar, tövbe istiğfar eder, iman tazelerim, avanta gezi de yanıma kâr kalır.

Tüyoyu aldınız, haydi uyanıklar, doğruca katılma başvurusuna!

Ben bilet alır kendim giderim, sizin için bu fedakârlığı da yapacağım.

Not: Roma bu sıcakta hiç çekilmez, stüdyoda sakın katolik olmayın.

 

Engin Ardic / 27 Haziran 2009

BD
28.06.2009 20:59
#12

Bekir'inki gibi yazı

 

Bodrum'da bir uyuşturucu çetesi çökertilmiş, Savaş Ay bildiriyor. Kimsenin çöktüğü falan yok, üç-beş gariban torbacının tıpkı Deniz Seki gibi başı yanacak, o kadar...

Bunlar malı satarken birtakım "kodlar" kullanıyorlarmış. (Kötü bir gazeteci "gizli kodlar" yazar, kodun açığı nasıl oluyorsa?)

Esrara "CD" diyorlarmış, kokaine de "DVD"... Daha "kelek" kaldığı için hapa da "kaset" tabir ediliyor...

Gerçi "gogo, kubar, zıvana, çarşaf, harman" gibi birtakım kodlar biliyorduk ama onlar "demode" olmuşlar, uyuşturucu dünyası çağa ayak uydurmuş. Ne de olsa satışı Bodrum'da yapıyorlar. Alaçatı'da yapsalar esrara Tuğçe, kokaine de Berk demek gerekebilirdi.

Benim koleksiyonumda üç bin kadar CD, iki bin kadar da DVD var, polis yanlış anlayıp da basarsa uğraş dur!

"Bu mallar sizin mi Engin Bey?"

"Ben satıcı değil dinleyiciyim memur bey! Eğitim şart."

"Sizde hap var mı, hap?"

"Vardı ama hepsini elden çıkardım, eski teknoloji..."

Esrara CD, kokaine DVD deyince, kadına da "kitap" demek şart oluyor tabii... Çete değil, Doğan-Raks ortaklığının D&R mağazası mübarek!

"Philippa Gregory geldi mi?"

"Sarışın mı esmer mi?"

"Okumak için soruyorum kardeşim... Kitap, kitap..."

"Zaten kitap gibi karı ağabey, çevir çevir oku!"

Tersten gidersek, "sarı bomba" tabir edilen bazı haplar da kavram kargaşası yaratabilir:

"Sarı bomba var mı koçum?"

"Ben pezevenk miyim ulan? Şurada namusumla uyuşturucu satıyorum." (Tabir gerçektir, bir mahkemede hâkime ifade olarak söylenmişti.)

Aynı mantıkla, kumara da "politika" diyelim, olsun bitsin.

"Başbakan, genelkurmayın döper açılışını kentle gördü."

"Paşa zonda... Gran şlem sanzatu oynuyor, karşı tarafın elinde koz var mı?"

"Yok yahu, blöf yapıyor, iki asla konuşuyor... İkinci elde batar..."

"Bak, başbakan kontr çekti... Paşa sürkontr çekerse zor duruma düşecek..."

Eskilere de bu yaklaşıma uygun isimler bulabiliriz.

Kenan Evren'e "papaz" diyelim mesela...

Tansu Çiller elbette "kız" olur.

Mesut Yılmaz da "bacak".

Süleyman Demirel'e de "pis yedili" dersiniz, mesele kalmaz.

 

Engin Ardıç- 28 Haziran 2009

BD
01.07.2009 12:27
#13

Nimet Hanım devrim yapıyor

 

Galatasaray Lisesi'nde on iki yıl okudum, ilk, orta, lise... On iki yılda bir tek gün bile kravat takmadım okul içinde.

Zaten "bir tür tersten mahalle baskısı" da vardı okulumuzda ve kravat takmaya, iki dirhem bir çekirdek gezmeye kalkan alay konusu olurdu.

Bizde "forma" yoktu. Göğüs cebi GS armalı lacivert ceketimiz vardı ama kâğıt üzerinde... O da imparatorluk devrinden, Mekteb- i Sultani günlerinden kalma "arkaik" bir anıydı (eskiden "gayın-sat" tabii bu harfler)... İlkokul çayları dışında hiçbir arkadaşımın sırtında bir tek gün görmüş değilim.

Robert Kolej, Alman Lisesi gibi "iyi" okullarda da yoktu. Batılı eğitimcinin kafası böyle saçmalıklara basmazdı. Onlar faşizmi 1945 yılında bitirmişlerdi.

Haaa, kız okullarında, Notre Dame de Sion'da falan vardı ama orada amaç kızların cinsel çekiciliğini ortadan kaldırmak, onları çirkinleştirerek bizim gibi çakalların sulanmalarını önlemekti... Allah için biz de hiç yapmadık öyle kaka şeyler!

Ceket ve kravat, "maarif mekteplerine" mahsustu.

Çünkü biz birey olarak yetişiyorduk, onları robot yapmak istiyorlardı.

Ankara'nın bize bu açıdan gücü yetmiyordu... Sıradanlaştırmak için çok çalışmışlar ama Galatasaray'ı öldürememişlerdi!...

Meslek hayatımın başından beri, sivil okullarda forma, önlük vb. gibi uygulamaların son bulması için mücadele ettim. Bu benim şerefimdir.

Şimdi bu işi başarmak Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'ya nasiptir. Kendisini ayakta alkışlıyorum, arkamdan itin kopuğun ne diyeceğini bile bile...

Nimet Hanım (pardon, bürokrat olsaydım Sayın Çubukçu diyecektim), çocukları rahat bırakacak. Onlara zorla kravat taktırmayacak, ceket giydirmeyecek. İlkokullardan da önlüğü kaldırıyor. "Toza toprağa bulanmalarını önler" gibi ahmakça gerekçeler ortadan kalkıyor. Çocuklar karafatma gibi dolaşmayacaklar. Nimet Hanım hap kadar çocuklara faşist yeminler ettirilmesini de önleyecek. Çocuklar artık varlıklarını bize armağan etmeyecekler, tam tersine biz kendi varlıklarımızı, büyümeleri, gelişmeleri için onlara armağan edeceğiz.

Nimet Hanım, "çocukların kendilerini özgür ve mutlu hissetmelerini" istiyor. Çocuklar baskıdan, ana-babalar da gereksiz masraftan kurtulacaklar. (Fakat yanlış bir adım atar da "daha hafif bir tür forma" getirmeye kalkarsa iki elimiz de yakasında olur... Herkesin kravat takmasıyla, diyelim herkesin "çiçekli gömlek" giymesi arasında hiçbir fark yoktur. Amaç, "tek tip" ilkesini ortadan kaldırmak olmalıdır.)

Bu bir devrimdir. Nasıl askerin sivil mahkemelerde de yargılanabilmesi bir devrimse, bu da bir devrimdir.

Bu gibi devrimleri ne hikmetse "göbeğini kaşıyan cahil halkın oylarıyla seçilen karşıdevrimciler" yapıyorlar bu ülkede!...

Karşıdevrimci Nimet Hanım bu yolda... Haydi, bozkır devrimcilerini görelim... Ne diyeceklerdir, nasıl karşı çıkabileceklerdir?

"Forma, gençlerimizi kutsal bir vatan görevi olan askerliğe hazırlar" mı diyeceklerdir? "İsmet Paşa'mızdan bize yadigâr kalmış bir cumhuriyet uygulamasıdır" mı diyeceklerdir? "Tornadan çıkmış tek tip insan yetiştirmek istiyoruz" mu diyeceklerdir? "Çocukları zapt-ü rapt altına almak, çatlak sesler çıkarmalarını önlemek gerekir" mi diyeceklerdir?

Yoksa, kendilerini solcu sanıp "forma sınıf farklarını ortadan kaldırır" mı diyeceklerdir, toplumda yapamadıkları eşitlemeyi okulda çoluk çocuğa zorla uygulatıp?

Evet, göbeğini kaşımayan temiz aile çocuklarının tepkilerini görelim...

 

Engin Ardıç / 1 Temmuz 2009

BD
02.07.2009 17:04
#14

Baklavacının kızı

 

İstanbul belediye reisi oğlunu evlendirdi. Arka sayfalardan birinde tek sütunluk haber değeri var, belki o bile yok.

Lakin gelinin babası baklavacıymış.

Bunun üzerine, belediye reisinin de muhallebici olduğu hatırlatıldı.

Hayır efendim, içeri geçip tavukgöğsü yapmıyor, kolları sıvayıp sahana yumurta da kırmıyor, pilavın yanına yoğurt da koymuyor, ünlü Saray Muhallebicisi'nin sahibi.

Adam aynı zamanda hem yüksek mimar, hem de sanat tarihi doktorası var ama bu nitelikler "göbeğini kaşıyan" boklamasına pek uymadıkları için göz ardı edilebilirler tabii!...

Böylece aşağıladıklarını sanıyorlar: Baklavacının kızı, muhallebicinin oğluna varmış... Eh, fırıncının kızı da balıkçının oğluna varır, evin beslemesi de bakkalın çırağına kaçar!

Hani, biracının şahidi şıracı, meyhanecinin arkadaşı... Buna getirmek istiyorlar.

Nikâh da Sütlüce'de kıyılmış, ne kadar süfli... Becerip de Divan'da bir kokteyl verememişler.

Bir kesim basının "tıyneti" bu işte... (Tıynet Osmanlıca bir kelimedir, demek ki ben de gericilik yapıyorum.)

Tazakkum ettikleri kazandibi, keşkül, sütlaç falan boğazlarından gelsin demiyorum, belki de muhallebici gibi "banal" ortamlara girmiyorlar, rejim yaptıkları için baklava, künefe, şöbiyet, Sütlü Nuriye falan da yemiyorlardır. (Bu tür dükkânlarda ayrıca "dilber dudağı, hanım göbeği" gibi belden aşağı tatlılar ve "vezir parmağı, sultan sarması" gibi gerici yiyecekler satılmakta, üstelik ramazan aylarında rahmetli haminnemin namaz başörtüsünü çağrıştıran "güllaç" gibi dinci tatlılar da verilmektedir, ordu göreve!)

Geçen belediye seçimlerinde Kılıçdaroğlu'nun reklamını yapmak için yırtınan bazı arkadaşlara, "belediye" kelimesinin ne anlama geldiği öğretilmelidir.

Belediye, şehrin kendi kendini yönetimidir.

Bu yönetim de o şehrin esnafından oluşur. Bunlar atanmazlar, seçilirler. Batı'da köyler kasabalara dönüştüklerinde, kasabanın "zenaat erbabı", nalbant, çömlekçi, hancı falan, yani burjuvaziye dönüşmekte olan esnaf, feodal senyörden bağımsız olarak kendi yerel yönetimini kurmuştu...

Dolayısıyla, bir şehrin gündelik işlerini elbette o şehrin muhallebicisi, baklavacısı, kahvecisi, kasabı, manavı yönetecektir. Tüccar ve sanayici o şehrin efendisidir. Merkezden gelecek bürokrat idari işlere, asayişe bakar.

Ama bizde belediyeye de "Ankara'dan gönderilecek memur kılıklı bir adam" isteniyor. Bürokrasi kaçak et kesimini de kovalasın, bayat balık satanı da sıkılasın, geneleve gidip para vermeden kaçanı da yakalasın! Hiçbir şey bürokrasinin denetiminden çıkmasın.

Çünkü zart zurta alışılmış, dayak arsızı olunmuş...

Hani şöyle SSK Genel Müdürlüğü'nden falan emekli, aynı zamanda "saylav" yani milletvekili, oturaklı, kerli ferli bir adam... Eşeklik etmeyip bizim patronun küçük ortağına da orman arazisinde inşaat ruhsatı versin.

Anlı şanlı cumhuriyetimizin anlı şanlı ilk döneminde olduğu gibi "hem vali, hem belediye başkanı, hem de CHP il başkanı" olursa da tadından yenmez!

Cahil halka bırakırsan, göbeğini kaşıyan ayı gidip ezici bir çoğunlukla muhallebiciyi seçiyor işte...

Bu kafayla da bir yandan hem döner döner avucunuzu yalarsınız, hem de esnafa gereksiz yere hakaret etmek küçüklüğü utanç belgeniz olur.

 

 

Engin Ardıç / 2 Temmuz 2009

BD
05.07.2009 11:53
#15

İki tarz-ı tefsir

 

Başlığı, durup durup bize saldıran ite kopuğa uyuzluk olsun diye Osmanlıca attık, büsbütün kudursunlar diye... Herhalde ne anlama geldiğini sormayacak kadar Osmanlıca'nız vardır... Dolmuştan "müsait" bir yerde inen, "evrak" hazırlayan, "ikametgâh" senedi çıkarttıran, "ruhsat" alan vatandaş bu başlığı da anlar.

Konuya gelelim. TÜSİAD, yani büyük sermayenin, özellikle de İstanbul sermayesinin sesi, askere sivil yargı yolunu açan kanun değişikliğinin "aceleye getirildiğini" söylemiş. Reformlar hızlandırılmalıymış ama bu reform hızlandırılmamalıymış. Enine boyuna tartışılmalıymış ki sulandırılsın, tıpkı Ergenekon davası gibi.

Dernek söylemez tabii, lafı ağzından çıkaran, başkanları Arzuhan Doğan Yalçındağ.

İmdi... (Alın bir Osmanlıca kelime daha)... Buna iki çeşit yorum yapılabilir. Yapalım.

Bir: Yüzeyden yorum.

"Hayırlı kerimenin yeri" pederinin dizinin dibidir. Armutlar da diplerine düşerler. Arzuhan Hanım elbette öyle söyleyecektir, çünkü babası hükümete düşmandır. Nedenini belki elli kere yazdık. Ailece sergiledikleri, laiklik kavgası değil, çıkar kavgasıdır.

İki: Daha derinden yorum.

Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk milleti kurmadı. Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti adına hareket eden askerler kurdular, bazı sivil memurlar da onlara yardımcı oldular.

Bu yüzden de ordu hep "ayrıcalıklı" kaldı. Memleketin efendisi köylü falan değil, oydu.

HER DEVLETİN BİR ORDUSU VARDI AMA TÜRKİYE'DE, TAM TERSİNE, ORDUNUN BİR DEVLETİ VARDI!

Aslında bu yeni ve beklenmedik bir gelişme de değildi, çünkü Osmanlı'da da bir "süper bürokrat sınıfını" oluşturanlar hep ayrıcalıklı olmuşlardı. Gelenek sürmekteydi.

Türkiye'de aristokrasi yoktu, onun yerine, aristokrasi gibi davranan memur zümresi vardı.

Burjuvazi de vardı ama bunlar gayrımüslimlerdi.

Gerek İttihat ve Terakki Fırkası, gerekse Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, bir yandan bu gayrımüslim burjuvaziyi tasfiye ederken, bir yandan onun yerine bir "Türk burjuvazisi" yetiştirmek istedi.

Ama kör topal, eli kolu bağlı ve kendisine çizilen sınırlar içinde kalmak şartıyla! İktidara ortak olmaya, hele onu hepten ele geçirmeye kalkmadan! İktidar onlara verilemezdi, eğitim şarttı. Koskoca ilkokul öğretmeni varken, sanayici kaç paralık adamdı?

Bu yüzden de bu "besleme sermaye" hep zayıf, hep Ankara'dan ödü kopan, sopanın ucunu görünce pısan bir "zengin zümresi" olarak kaldı. Bürokrasiye ilk ciddi başkaldırı olan Serbest Fırka'yı da, Demokrat Parti'yi de İstanbullu zenginler değil, Anadolu eşrafı örgütlemiştir.

Artık kasnaklar iyice çatırdıyor... İstanbul'un "laikçi" sermayesinin rüşdünü ispat edip de beceremediğini, Anadolu'nun dindar sermayesi başarmak istiyor.

İşte bunun için Anadolu kaplanı "Türk aristokrasisine" karşı son derece cesur, İstanbullu çıtkırıldım da son derece ürkektir.

Bu bir devrim sürecidir... Fransa'nın iki yüz yirmi yıl gerisinden gelen alaturka bir devrim süreci. (Eh, ne yapalım, biz bize benzeriz!)

Bizde ele geçirip yıkılacak bir "Bastille kalesi" olmadığı için de, kavga başka platformlarda cereyan eder. Öncelikle mecliste... Fransa'da da aslında öyle olmuştu.

"Aristokrasinin ayrıcalıklarını ortadan kaldıran" o ünlü 4 Ağustos 1789 geceyarısı oturumuyla, yüksek rütbeli askerin ayrıcalığını ortadan kaldıran 24 Haziran 2009 geceyarısı oturumu arasında böyle bir benzerlik vardır.

Bu filmde Marie-Antoinette'i de Arzuhan Hanım mı oynayacak? İyi şeye heves etsin.

 

Engin Ardıç / 5 Temmuz 2009

BD
06.07.2009 10:44
#16

Senin işin de zor ha Zafer

 

Hep yanlış ata oynamasıyla ünlü bir gazetemiz, Mustafa Sarıgül'ü yağlamış da yıkamış... Gazeteyi Şişli belediye sınırları içinde yayınlayınca, demek ki "dükkâncı esnafının" belediye reisiyle iyi geçinmesi de şart oluyor!

Sarıgül şu anda DSP üyesi ama yeni bir parti kuruyormuş: TDH... Türkiye Değişim Hareketi...

Adında "parti" kelimesi geçmeyince halkımız bunun bir parti olduğunu anlamakta zorlanacağından, bunun sonu da YDH'ye benzemesin sakın? Yeni Demokrasi Hareketi diye bir "şey" vardı doksanlı yıllarda... Yüzde 0.48 oy toplamıştı.

Sarıgül çok daha iddialı. "Yüzde 18 alırız" diyor.

Bunu nereden mi anlamış? Ordu ilimizde yaptığı mitinge tam on bin kişi katılmış da ondan. Üç bin kişi de kendisini havaalanında karşılamış. (Yaklaşık elli bin kişinin bir milletvekili çıkardığını hatırlarsak, on bin seçmen Sarıgül'ün sandıktan ya kolunu çıkarır ya bacağını.)

Zaten Sarıgül de partiyi 18 ay içinde kuracakmış. Sıcağı sıcağına 2011 seçimlerine denk getirecek.

Seçmenden çok umutlu, çünkü bir vatandaş onun sözlerinin "kaburgalarını ısıttığını" söylemiş!

Bu durumda partisinin adına MP de diyebilirdi: Mangal Partisi.

İktidara gelirse, belki ana muhalefet de "kanatçılardan" oluşur. (Hayatta oy vermem, aramızda fraksiyon farkı var, bendeniz "çöp şişçiyim" efendim.)

Şaka bir yana, Mustafa Sarıgül'ün Şişli ilçe sınırları dışında nereden kaç oy alabileceğini gerçekten merak ederim.

Bu oyları alabilmek için halka ne söyleyeceğini daha da merak ederim.

Henüz bulup da söyleyebildiği bir şey yok, on sekiz ay içinde aklına birşeyler gelir herhalde.

Tövbe, var, var.

Sloganı var, "varlık ve bereket". Ayrıca değişim de istiyormuş.

"Mustafa Üstündağ'ın, Orhan Eyüboğlu'nun ve Bülent Ecevit'in prensiplerine dayalı olarak, Erdal İnönü'nün devlet adamlığı ve Turgut Özal'ın pratik çözümleriyle yola devam edecekmiş"...

Abooov...

"On-on beş kişiyi meclise sokabilirsem belki CHP ile birleşmeyi gündeme getirip eski partimin başkanlığına tekrar oynama şansı bulurum" deseydi, Türkçe konuşmuş olacaktı.

Kendisine başarılar dileriz.

"Kadromuzu halk belirleyecek" demiş. Halktan biri olarak ve de haddim olmayarak, Mahsun Kırmızıgül'ü başkan yardımcısı, Yılmaz Morgül'ü de genel sekreter yapmasını öneririm.

Programını iyice oluştursun da, bazı basın mensuplarının şu "Hilton arazisine ve orman içine inşaat yapma" projeleri hakkında neler düşündüğünü de bize bildirsin.

"Pratik çözüm" severmiş ya... O bakımdan yani...

 

Engin Ardıç / 6 temmuz 2009

BD
13.07.2009 20:41
#17

Çakma Peron

 

Zafer Mutlu'nun askerleri, artık "son umutları" olan Mustafa Sarıgül'ü "ittirme operasyonuna" hız verdiler... İktidara getirmeleri hiç olacak iş değil ya, Deniz Baykal'ın yerine geçirmeyi yeniden bir deneyebilseler zafer kazanmış sayılacaklar, mutlu olacaklar...

Bazı çevrelerde "Baykal giderse CHP iktidar olur" gibi yanılgılı bir saplantı vardır. Dertleri zevk edinmiş, yanılmaya doymaz olmuşlardır.

Bazı çevreler de "oh oh, oyları kırsın, yesinler birbirlerini" diye ellerini ovuşturuyorlar ama...

Sarıgül, Kastamonu'nun Daday ilçesine İstanbul'un Şişli ilçesinden "yüzlerce araçlık" bir konvoyla gitmiş ve ilk mitingine "bin" kişi toplamış.

Bu bin kişiyi görünce heyecanlanan Sarıgül, "1974 yılında ben de böyle sizin gibi Ecevit için haykırıyordum" demiş...

Şu anda, kurmayı düşündüğü partisi TDH'nın durumu da, Ecevit'in 1974 yılındaki durumuna benziyormuş.

Son olarak Musul, Kerkük, Gümülcine, Dedeağaç gibi biryerleri almış değil ama elbette gizli bir bildiği vardır!

Sarıgül, hazırlattığı reklam panolarında da "çareyi buldum, geliyorum" diyor...

Bu çarenin ne olduğunu sormuştuk.

Açıkladı: Bir kere, partinin kadrosu, "profesyonellerden" değil, bakkallardan, kasaplardan, manavlardan oluşacakmış.

Eh, fırıncıdan parti başkanı olunca, içişleri bakanı adayı bekçiden, dışişleri bakanı da postacıdan olacak tabiatıyla... Bayındırlık bakanı zaten hazır, inşaat izni bekliyor.

İkincisi, parti "daha merkezde" bir parti olacakmış...

Olmadı. Birçok kişi yeni bir "sol" parti beklerken, hiç olmadı.

Fakat mitinge İnönü'nün torunu Hayri İnönü de katılmış. Zaten Sarıgül de İnönü'nün (İsmet'in değil, Erdal'ın) "devlet adamı ve bilim adamı anlayışının" kendisine rehber olduğunu söylüyor.

Bir "siyaset dehası" olduğu utanmadan yazılmış Erdal İnönü birçok ahmak tarafından "solun lideri" sayıldığına göre, partiyi de sol kabul edelim, kimse kırılmasın.

Sarıgül, "pergelimiz 360 derecedir" demiş. Haklıdır. Bir üçgenin iç açılarının toplamı da 180 derecedir ama üçgenine göre de değişebilir ha!... Fakat okka, bakınız o her yerde dört yüz dirhemdir. "Bayrağımıza, toprağımıza bağlı, inançlarımıza saygı duyan, herkesi kucaklayacak" bir parti geliyormuş...

Bir soru üzerine, Obama'nın daha süt kuzusu olduğunu, alt tarafı senatörlük yaptığını, oysa kendisinin milletvekilliği yapmış olduğunu hatırlatmış... Obama'yı dikkatle izliyormuş, zamanı gelince bütün bunları Obama ile konuşacakmış...

"Bon pour Kastamonu" laflar... Tamam da baba, şu çareyi söyle, çareyi...

Kervan yolda düzülür, çare de seçime kadar bulunur elbet.

Sarıgül için bazı basın mensupları "Türkiye'nin Peron'u" da dediler. Diktatör adayı yani...

Eh, o zaman kendisine bir de "Evita" lazım olacak.

Aylin Hanım'dan ayrılmış olduğuna göre, kimdir bu, Sarıgül'ün olağanüstü yakışıklılığına ve karayağız karizmasına dayanamayacak şanslı kadın?

Üstelik Eva Duarte gibi eski bir sinema oyuncusu olması gerekir... Şarkıcı da idare eder.

Gazeteci arkadaşları kolları sıvasınlar, aramaya başlasınlar, çevreleri geniştir

 

Engin Ardıç / Sabah- 13 Temmuz 2009

BD
16.07.2009 14:41
#18

bu adam bir alem dostlar.:)

CHP'li kılığına girdim

 

Son günlerde "kılık değiştirme gazeteciliği" pek gözde ya, ben de "CHP'li" kılığına gireyim dedim... Fotoğraf çektiremediğim için kuru kuru okuyacaksınız, kusura bakmayınız.

Önce bakkala telefon ettim (yok, masraf olmasın diye kendim gidip söyledim), sabahları bizim eve gönderdiği bütün gazeteleri iptal etmesini, bundan böyle yalnızca Cumhuriyet göndermesini tembihledim. Pazar günleri ek olarak bir de Milliyet.

Sonra evdeki bütün yabancı içkileri döktüm. Tekel yapımı olmayan hiçbir içkiyi eve sokmamaya karar verdim.

Viskiyi bıraktım, rakıya döndüm. Rakının da, hani üstünde Atatürk'ü andıran smokinli iki adam bulunan cinsine...

Sonra hatırladım: Adnan Menderes de ondan içerdi... Vazgeçtim.

Elimdeki bütün dövizleri bir devlet bankasına gidip "resmi kurdan" bozdurdum. Zarar ettim ama devletime feda olsun... Bundan böyle, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın o ünlü manzumesine uygun davranacağım: "Dolar kullanan yurttan atılır!"

Bütün dış gezi programlarımı da iptal ettim, yaptırmış olduğum rezervasyonları bozdum. Devletin dövizleri çarçur olacaktı. Döviz, harcamak için mi kazanılırdı?

Fakat avantadan bir durum olur da hani "üniversite falan gönderirse" reddetmem doğrusu...

Yılda bir kereden fazla yurtdışına çıkmam ama... Benim emekçim, benim memurum ona bile güç yetiremiyor, ne işim var yurtdışında? Bu fakir ülkenin birikimi böyle böyle ziyan ediliyor.

Hanımı sıkıladım: Bundan böyle eve kivi, mango, papaya falan gibi "Turgut Özal'ın memlekete soktuğu" yabancı meyveler asla alınmayacak! Hele Çikita muz, zinhar... Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı falan tercih edilecek. Ne güzel kavunlarımız karpuzlarımız var... Çünkü yerli malı yurdun malıdır ve herkes onu kullanmalıdır.

Elbiseler de Sümerbank'tan. "Marka" yok, bizim gardroba artık marka giremez. Mevsim yaz olmasa, Karaca'ya gidip doksan dokuz liraya bir de "baklavalı Atatürk kazağı" alacaktım, 1937 model...

Ben de "Frenk gömleğimi" giyip Cağaloğlu'na indim, Atatürk'ün Büyük Nutuk'unu ve İnönü'nün Hatıralar'ını ciltçiye bıraktım. Çarşıkapı'dan beyaz peynir aldım. Pastırma pahalı, o aybaşına... Hele bir emekli maaşımı alayım da Ziraat Bankası'ndan...

Dönüşte asla Demirel'in yaptırdığı Boğaziçi Köprüsü'nü ya da Özal'ın yaptırdığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nü kullanmadım, vapura bindim. Vapurda çay içtim, onu da çok pahalı buldum. Vapurda karşıma çıkan türbanlılar sinirimi büsbütün bozdular.

Beni istediğim noktada indirmeyen dolmuş sürücüsüne de küfür ettim. Göbeğini kaşıyan bu tür ayılar yüzünden memleket ne hale gelmişti...

Arabaların egzost kokusunu derin derin içime çektim ama eski Ankara havasıdır.

Eve geldim, "Atatürk'ün Sevdiği Şarkılar"ı koydum. Kasetini... CD kullanmıyorum, eskiden CD mi vardı? Sevgili Deniz Baykal'ın başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi'nin vereceği yeni iptal kararını heyecanla beklemeye başladım. Radyoda eskisi gibi "denizcilere ve havacılara bilmemkaç sayılı tebliğ" olsa onu da dinleyeceğim. Radyo tek kanal olsa daha da mutlu olacağım. Belki bir sabaha karşı, tok sesli bir albaydan, kardeş kavgasına nasıl son verildiğini ve öngörülen Atatürk devrimlerinin nasıl "sür'atle tahakkuk ettirileceğini" de duyarım...

Haaa, bir de, dincilere uyuzluk olsun diye, yarından tezi yok bir köpek yavrusu alacağım.

Belki ona mektup bile yazarım, laf ebeliğiyle köşe dolar.

 

Engin Ardıç / Sabah / 15 Temmuz 2009

BD
18.07.2009 12:16
#19

"Gardrob Atatürkçüsü" derlerdi

 

Gençler ancak kitaplardan bilirler, bir zamanlar Cevdet Sunay diye bir cumhurbaşkanımız vardı...

Genelkurmaybaşkanlığından cumhurbaşkanlığına "doğrudan geçiş" yapılan dönemlerin eski Türkiye'si...

Halk arasında kendisine takılan ismi yazmayalım da mahkemelik olmayalım.

Bu Cevdet Sunay'ın, daha başka birçok marifeti arasında, "Akdeniz Oyunları'nı açıyorum" şeklindeki kısa, öz ve anlamlı konuşması çok ünlüydü örneğin, 1971 yılında... Açılış konuşmasını elindeki kâğıttan okumuştu.

Dedim ya, gençler nereden bilecekler?

Gene o sıralar, beni dehşete düşüren bir iş daha yaptı.

Hayır, hepimizi dehşete düşüren 12 Mart darbesindeki tutumunu kastetmiyorum.

Bir manevra vardı, ordu manevrası, ya da "tatbikat", yıl 1970 ya da 1971... Olur ya... Kırmızı kuvvetler, mavi kuvvetleri ister istemez yenecekler...

Sunay, bu manevrayı hem ordunun "fiili" eski komutanı, hem de yeni "teorik" komutanı sıfatıyla izliyor, izleyecek elbette...

Cumhurbaşkanımız bu manevraya "sivilleri" giymiş olarak geldi, sivil sayılıyor ya...

Fakat üzerindeki sivil kıyafet, otuzlu yılların Atatürk kıyafeti! Kafada kasket, sırtında dıştan cepli, beli kuşaklı "avcı ceket", ayağında da "golf pantolon"... Hani paçaları çorabın içine sokuluyor...

Elini de, Atatürk'ün bu kılıkta katıldığı bir manevra fotoğrafında gördüğü şekilde, göğsüne sokuyor.

Ufuklara, piyade talimnamesinde belirtildiği şekilde "sert ve fakat mütebessim" bakıyor...

Daha beterleri henüz karşımıza çıkmamıştı. Daha kötü günler görmemiştik. Henüz, birileri hakkında "yeniden evlenmek istiyorum ama Latife adında bir hanım arıyorum" gırgırları yapılmıyordu... Henüz, "doktor, öleceksem raporuma 'siroz' yaz" diye dalga geçilmiyordu bu tür adamlarla... Konya'ya gidip "ben de imam çocuğuyum", Rize'ye gidip "ben de balıkçı çocuğuyum", Adapazarı'na gidip "ben de köfteci çocuğuyum" diyenlere, "aman, sakın Soğukoluk'a gitme" denilmiyordu...

En fazla, bir "çivit" markası hatırlanıyordu...

Gençler anlamazlar ama ben de yaşlılar hatırlayıp acı acı gülsünler diye yazdım. Nicedir yazmak istiyordum nitekim, nasip kısmet bugüneymiş.

Yıllar sonra bir kere daha dehşete kapıldım.

"Triko kralı" Hayrettin Karaca, "Atatürk kazağı" üretmiş, doksan dokuz liraya satıyordu. Otuzlu yılların modası tabii, kolsuz, baklava desenli... Hani "Küçük Ülkü'yle" oynarken falan giydiği...

Eski belgesel filmler siyah-beyaz oldukları, kazağın gerçek renkleri bilinemediği için de, siyah-beyaz!

Bu kazaktan birçok kişi aldı. Kimisi resim çektirip gazetede yayınladı. Giyince Atatürkçü oluyorlardı.

Banka reklamında da kullandılar, bir çocuk, bu kazağı giymiş olan Atatürk'e "aaa, senin de bizim gibi eline diken batar mı" diye soruyordu...

Mücadelemiz, bazı şerefsizlerin ileri sürdükleri gibi Atatürk'le değildir, asla...

Kimlerle, hangi kafayla, hangi zihniyetle olduğunu gördünüz.

Bunlara "gardrob Atatürkçüsü" derlerdi eskiden. Halk arasında "gardolap" da denir.

Anlamak istemeyenlerin bile anlayabilmeleri için daha kaç kere yazmam gerekiyor?

 

Engin Ardic / Sabah / 17 Temmuz 2009

BD
18.07.2009 12:21
#20

Mega giga püsür

 

Kendini olduğundan daha fazla göstermek, eskiden ayıptı... Olduğuyla böbürlenmek bile ayıptı. Alçakgönüllülük erdemdi.

Ama bu, "kapitalizm öncesi Türkiyesi'nin" erdemiydi. Bizi de bununla yetiştirdiler.

Bu yüzden, görgüsüzlüğün ve şımarıklığın mubah olduğu, bütün değerler sistemi çökmüş ve yerine sağlıklı bir yenisi konulamamış yeni Türkiye'de "enayi" durumuna düştük.

Bize öyle öğrettiler, örneğin onun için de bir tek gün bile "şurada şu saatte kitaplarımı imzalayacağım, hepinizi beklerim" yazmak terbiyesizliğini yapmadım.

Kitabımın yayınlandığını bile duyurmadım.

Çünkü reklam yapmak benim görevim değildi, hele kendi reklamımı...

Olağanüstü bir "allak bullak olma" sürecini yaşayan Türkiye'de şimdi bir "upgrade" modası var.

Türkçe-İngilizce kırması "piç bir dille" konuşmak da erdem sayıldığından, öyle yazdım.

Kapıcılar "apartman görevlisi" oldular, bekçiler "güvenlikçi", hizmetçi "temizlik yardımcısı", banka memuru "bankacı"... Sağırlar işitme özürlü oldular, dilsizler konuşma özürlü, keller de tarama özürlü...

Bu "kibarlık" sanılıyor ve eski tanımlar kullanılınca hakaret gibi algılanıyor.

Örneğin "karı" demek yasak, "eş" diyeceksin... "Bizim Ahmet'in karısı" dersen kaba adamsın. Feministler de bozulurlar, "erkek şovenisti domuz" olursun.

Lakin bu gidişat, dünya kapitalizminin "insanları pohpohlayarak sömürme" anlayışına da uygun. Üç kuruş ücrete köle gibi çalıştırılan gariban memure, "bankacıymışım meğer" diye sevindiriliyor.

Spor sayfalarını, daha doğrusu futbol sayfalarını pek izlemediğim için unutmuşum, geçen akşam Galatasaray'ın yedek kadrosunun tel tel döküldüğü Tobol Kostanay maçını seyrederken hatırladım: Bildiğimiz UEFA Kupası, bundan böyle "Avrupa Ligi"... Daha önceleri de "fuar şehirleri kupasıydı"...

Avrupa'nın ikinci sınıf takımlarının katıldığı ikinci küme maçları bunlar, ama halklar "bu da önemli bir kupadır" diye kandırılıyorlar.

Nitekim birinci küme maçları da eskiden "şampiyon kulüpler kupası" olarak anılırdı, sonra "Şampiyonlar Ligi" oldu.

Hiç geri kalır mıyız, aynı saçmalığı biz de benimsedik.

Bildiğimiz birinci lig, "süper lig" oluverdi.

Bildiğimiz ikinci küme de, birinci lig! Üstelik bunlar, parayı bastıranın adıyla anılıyorlar.

İkinci kümede oynayan gariban, "meğer ben birinci lig oyuncusu olmuşum" diye sevinecek. "Ekmeğimi de falanca banka veriyormuş"...

Eee, kötü oynayan takıma nasıl "aleyhte tezahürat" yapacaksınız peki? Eskiden "kümeye, kümeye" diye bağırırdınız, şimdi "birinci lige, birinci lige" diye mi tempo tutacaksınız?

Şarkıcılar için de geçerli değil midir bu "upgrade" çılgınlığı? "Mega, giga, ultra" falan derken Eski Yunanca'da da Latince'de de kelime tükendi...

Yok yok, züppelere tüyo vereyim: Daha sırada "tera, peta, exa, zeta, yota" var...

Ama "Peta star Ajda" pek ağıza hoş gelen bir tanım değil.

Peki, "sanat güneşinden" daha iyi söyleyen birisi çıkarsa "sanat nötron yıldızı" ya da "sanat kızıl cücesi" mi olacaktır? Ama bunun için Türk San'at Musikisi sevenlerin fizik de bilmeleri şarttır.

Güzellik kraliçeleri de "Miss World" olmaktan "Miss Universe" olmaya terfi ettiler...

Demek ki Jupiter gezegeninde de, Andromeda galaksisinde de ondan daha güzel kız yokmuş! Öyle mi, nereden biliyorsunuz, gittiniz de mi gördünüz?

Tövbe tövbe, dilimize çevirip "Bayan Evren" deyince de bambaşka bir şey akla geliyor...

 

Engin Ardic / Sabah /18 Temmuz 2009

BE
29.09.2009 21:41
#21

Ne zamandır takip edemediğim için burada da paylaşma fırsatı bulamıyordum. Neyse ki bugün tekrar başladık hadi hayırlısı. İyi okumalar.

 

Parti kurmadan yaşayamazlar

 

Rahşan Hanım, Allah daha da uzun ömür versin, tam 86 yaşında. Ve parti kuruyor.

Evinde yardımcısı olmadan "çay partisi" vermekte bile zorlanacak yaşlı bir hanımefendi, siyaset yapıyor...

Hanımefendinin özel sektörde, kamu sektöründe, devlette falan herhangi bir iş geçmişi, memuriyeti, bir mesaisi, bir parlamento hayatı, başarı ya da başarısızlıkları, "bireysel tarihinde" herhangi bir eylemi yok, bütün özelliği Bülent Ecevit'in eşi olmuş olmak...

Ve parti kuruyor. Bizim hanımın köşe yazarlığına heves etmesi gibi bir şey...

Canım kendisi "fiilen" görev almayacakmış, bir tür "fikir anası" olarak kalacakmış. Partiyi, DSP'den kopan bir avuç Ankaralı kuracak, içlerinde Türkiye'nin en zeki adamı olduğu söylenen sevgili kardeşim Emrehan Halıcı da var.

Bunlar niçin parti kuracaklarmış? Çünkü eski partileri DSP, hanımefendinin deyimiyle "Ecevit çizgisinden" uzaklaşmış.

O partinin, DSP'nin, yeni seçimde Meclis'e girmesi bile mümkün görülmüyor... Bunlar gireceklermiş.

Partide sağcılar da olacakmış, solcular da... Bu bile işin "ciddiyetsizliğini" göstermeye yeterli.

Ecevit çizgisi nedir? Sol olduğunu ileri süren ama solla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan sert bir milliyetçilik... Üstelik de "beceriksizlik" kavramıyla bütünleşmiş... O çizgi bugün "Silivri aydınlarına saygılar sunan" avukat Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli tarafından mükemmel şekilde yürütülüyor.

Ortalıkta yeterince "nasyonal" var, buna bir de "sosyalist" mi eklenecek?

Yani bunlar seçmenden oy alıp iktidara gelecekler... CHP'ye, MHP'ye ve DSP'ye yüz vermeyen seçmen bunlara verecek, Rahşan Hanım belki de cumhurbaşkanlığına oynayacak, Emrehan da "bilgi yarışmalarından sorumlu devlet bakanı"... Yıl da tabii bu arada 2026'yı falan bulacak. Rahşan Hanım 103 yaşında...

Bunun böyle olmayacağını bile bile niçin parti kurarlar?

"Devlet yardımını kapmak için" desem, ceplerine indirecek değiller ki, o parayı gene parti işlerinde kullanacaklar...

Başka türlü yaşayamadıkları için.

Ankara'da başka türlü yaşanamadığı için diyelim ya da...

Elde edecekleri tek başarı, seçime kadar Meclis'te "iki koltuk" sahibi olmaktır (Emrehan ile Recai Birgün), hepsi budur. Bunun ne anlamı, ne yararı vardır? Ufuk Uras iki senedir orada oturuyor, ne faydası ya da zararı görülmüştür? Baskın Oran kazansaydı o da öylece oturacaktı.

Eee, değer mi?

Hayatında başka bir şey yoksa, değer. Mala davara değilse bile sana faydası dokunur. Biyografine yazılır, ansiklopediye girersin. "Vikipedi"de adın geçer. "Tıklanma" sayın artar. "Kıyak emeklilik" hakkı da kazanırsın.

"Bile bile lades" olmanın gülünç umarsızlığının üstünde hiç durmazsın, tabela partileriye uğraşmanın, akıntıya kürek çekmenin gereksiz abesliğine hiç aldırmaz, sorarlarsa "memleketi yöneteceğim" falan diye de atar tutarsın. Daha da uçuyorsan, devrim yapacağını bile söylersin.

Rahşan Ecevit'in kuracağı söylenen DHP'yi, yani Demokratik Halk Partisi'ni yürekten kutlar, başarılar dilerim. "Kuaför Vili'den ayrılan manikürcü Perihan" misali, CHP'den ayrılan DSP'ye şimdi de ondan kopan DHP ekleniyor.

Hele Mustafa Sarıgül de, basın şaklabanlarının umdukları şekilde "gürül gürül bir sel gibi" gelsin de, oylar azıcık daha kırılsın! Birbirlerini çelmeleyip hepsi birden elbirliğiyle AKP'ye çalışsınlar. Bunu söylediğimiz için bize de küfür etsinler.

Bir de "10 Aralık Partisi" vardı, o ne oldu yahu? Bizi partisiz bırakmayınız. Komedi filmi seyretmek için ille para harcayıp bilet mi alacağız?

 

Engin Ardıç / Sabah / 23 Eylül 2009

BE
02.10.2009 23:52
#22

Bunun altı, üstü, bir de yapısı varmış

 

Bu memlekette iki sene önce bir "referandum" yani halk oylaması yapıldı, bundan böyle cumhurbaşkanını halkın seçmesi, hem de yüzde 70 gibi "ezici" bir çoğunlukla kabul edildi.

Öyle mi, değil mi? Öyle.

Çok meraklılar için kesin oranları da hatırlatalım: Katılım yüzde 67.5, evet oyları yüzde 69.1, hayır oyları yüzde 30.9...

Böyle mi, değil mi? Böyle. Biz beğensek de böyle, beğenmesek de böyle.

Tövbe, yüzde 70 değilmiş yahu, 69'un "küsuratı" varmış, biz yuvarlamışız... Bak nasıl mahcup olduk şimdi...

Öyle ya da böyle, sonuç belli mi? Belli... Kesin mi? Kesin.

Şimdi buna karşı çıkmak, "cumhurbaşkanını gene meclis seçsin" demek, "halkın kararını tanımıyorum" anlamına mı gelir, "yasayı çiğneyelim" anlamına mı gelir, ona da siz karar verin.

Ama Deniz Baykal bunu "telaffuz" etti. Sayın Baykal (şimdi Deniz Bey desem Ankara'da hakaret gibi algılanır), cumhurbaşkanını meclis seçsin diyor.

Gerekçe olarak elbette bazı basın serserileri gibi "göbeğini kaşıyan ayılar öbür yönde oy verdiler" diyemiyor...

"Referandum sonucu geçersiz sayılsın" da diyemiyor... "Sabih Kanadoğlu gene bir hokkabazlık yapsın da durumu kurtarsın" da diyemiyor...

Hele "ordu göreve" falan, hiç mi hiç diyemiyor...

Bunları diyemeyince, cumhurbaşkanını halkın seçmesinin "altyapısının bulunmadığını" ileri sürüyor!

Bunun altının yapısı nasıl bir yapıdır acaba? Kadayıfın altı gibi kızarması gereken bir şey midir?

Yani yurt genelinde ulaşılamayan beldeler, sandık kurulamayacak noktalar falan mı var? Yüksek Seçim Kurulu'nun el atamayacağı dağ başlarından eksik ve sağlıksız oylar mı gelecek? Yeterince oy pusulası mı basılamayacak, yoksa cumhurbaşkanı adayları "iletişim sorunları" yüzünden ücra yerlere seslerini mi duyuramayacaklar? Seçmen, adayları mı tanıyamayacak, partisini mi bilemeyecek? Bugüne kadar aynı şartlarda yapılan seçimler seçim değil midir? Onlar ne olacaktır?

Yoksa Sayın Baykal "halkın eğitimsiz ve bilinçsiz olduğunu, kime oy vermesi gerektiğini idrak edecek düzeye gelmediğini" mi söyleyecektir?

Kendisine her seferinde ısrarla ve fakat "içi kan ağlaya ağlaya" oy verenlere bakılırsa bu mesele epeyce tartışmaya açıktır...

Sayın Baykal'ın sözünün ardında durmasını, bir adım daha atıp bu görüşünü doğal mantığına ve sonuçlarına ulaştırmasını, "radikalize" etmesini bekleriz. O da şudur: "Eğitim şart. Önce halkı eğitmeli, sonra demokrasiye geçmeliydik. Recep Peker haklıydı, İnönü acele etti."

Aslında bu kadar ince eleyip sık dokumaya, lafı evirip çevirmeye gerek de yok...

"Türkçe'sini" söylesin de o da rahatlasın biz de rahatlayalım. O da şudur:

"Eyvah! Halk seçerse gene 'bunlar' kazanacaklar!"

Engin Ardıç / 02 Ekim 2009 / Sabah

BE
18.10.2009 02:01
#23

Eğitim şart!

 

Cumhuriyet Bayramı yaklaşıyor ya, devlet ayrı kutlar, belediyeler ayrı kutlarlar.

Devletin kutlaması, generallerin merasim üniformalarını, politikacıların da silindir şapka ve fraklarını giyip Anıtkabir'e gitmeleri şeklindedir. Seksenli yılların başlarında, bir yakınım, silindir şapka, pelerin ve eldivenleriyle Kenan Evren'i televizyonda gördüğünde "sihirbaz Mandrake'ye benzemiş" demişti...

Evde söyledi, uluorta konuşsaydı kendini kodeste bulurdu.

Sıradan vatandaş, bayramı genellikle "evde, televizyon başında", yani pijama ve terlikle kendi kendine kutlar. Hani, spiker uzun boşlukları nasıl dolduracağını bilemez de aynı cümleyi on yedi kere tekrarlar ya, işte onlar... Hani tören alanına giren göstericiler de hep "adeta bir çiçek gibi" açılırlar...

Belediyeler de, kimsenin pek aldırmadığı birtakım "etkinlikler" düzenlerler işte...

Kutlamalar görkemli de geçse, görkemsiz de geçse, nasıl olsa ertesi gün basında bayramın "coşkuyla" kutlandığı yazılacaktır. Bütün yurtta, dış temsilciliklerimizde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde, törenlerle.

"İlgi cılızdı" falan yazarsan başına dert alırsın. Bu yalnız 29 Ekim için değil, 23 Nisan ve 19 Mayıs için de geçerlidir.

Gece de "fener alayları"... Bu fener alayından kimin ne zevk aldığını bir türlü anlayamadım, çünkü otuzlu yılların Nazi gösterilerini "fazlasıyla" andırır. Demokratik ülkeleri bırakın, Sovyetler Birliği'nde bile "meşalelerle gece yürüşü" görülmemişti.

Efendim, kulağıma geldiğine göre, CHP'li belediyelerimizden biri, bu yıl Cumhuriyet Bayramı'nı "Atatürkçü bir şekilde" kutlamaya karar vermiş...

Hayır, İstanbul'un ilçeleriyle ilgisi yok, bir taşra belediyesi. İstanbul'da pek kimse kalkıp da belediye kutlamasına gitmez.

Bu tür etkinlikler, hoparlörden "bir adet sarı inek bulunmuştur" türünden anonsların yapıldığı küçük yerlerde önemlidir çünkü başka dişe dokunur bir etkinlik pek yoktur yıl boyunca...

Peki, Atatürkçü etkinlik nasıl olur?

"Atatürk'ün sevdiği şarkıları" çalarak mı? Ama onların hepsi "alaturka"...

Elbette, tango yaparak! Alafranga...

Fakat tango zordur. Sulandırılmış Türk tangosu daha kolaydır ama, gerçek tango, Arjantin tangosu çok zordur, öğrenmesi de aylar sürer. Tamam, "sekiz temel hareket" diyelim ki kolaydır ama sonrası... Her babayiğit yapamaz.

Hele bir "ganço" figürü vardır ki (kanca)... Partönerinin iki bacağının arasından ayağını hızla uzatıp, yani havayı tekmeleyip hemen kıvırarak geri çekeceksin... Bir erkek yapacak bunu, bir kadın...

Yani hanım topuklu ayakkabısıyla hedefi tutturamazsa, gitti senin takım taklavat!

Efendim bu bizim CHP'li belediye tango gecesi düzenlemeye karar vermiş ama, bir de bakmışlar ki, başkan da, meclis üyeleri de, belediye görevlileri de dahil olmak üzere, aralarında tango bilen hiçkimse yok! Pes vallahi, bu nasıl Atatürkçülük?

Bayrama da iki hafta kaldı şunun şurasında... Hemen öğrenmeye karar vermişler.

Şimdi harıl harıl tango çalışıyorlar...

Önce kendileri öğrenecekler, sonra geceye gelen vatandaşlar olursa onlara da... oracıkta nasıl öğretecekler, Allah bilir!

Çünkü cahil halkı önce eğitmek gerekir. Eğitim şarttır.

 

Engin Ardıç / 17 Ekim 2009 / Sabah

BE
05.11.2009 21:47
#24

Filizli Köşk'ün esrarı

 

Yaşlı bürokratların bir direniş kalesi var, adı da Osmanlıca: Encümen- i Daniş... Danışma Komisyonu...

Devletle işi biten ama bunu kendine yediremeyen, hayatın defterinden düşen ama bunun farkında olmayan, soluğu orada alıyor. Kimsenin kendilerine bir şey danıştığı falan yok ama danışılmak istiyorlar işte... "Akil adam" havalarına girme çabasındalar. Kendi kendilerine komisyon kurmuşlar.

Bunlar cumhuriyet ve Atatürk çocuklarıdır ama Osmanlıca konuşmaya da bayılırlar. Örneğin cumhuriyette "bey, paşa, ağa" gibi lakapların kullanılması yasaktır ama hiçkimsenin bir paşaya "General Başbuğ" ya da "General Özkök", "General Büyükanıt" diye seslendiği görülmemiştir. (General Evren midir, Kenan Paşa mıdır? Karar verin. Veremiyorsanız, toplum mühendisliği yapmayın.)

Bunların, ülkemizde "köşk kültürü" vardır ya, bir de köşkleri bulunuyor: Filizli Köşk.

Eh, Çankaya Köşkü var, Pembe Köşk var, bir de filizlisi olsun... Alternatif köşk! Köşksüz yaşanır mı?

Bu köşk Ankara'da değil, pis padişahların pis başkenti İstanbul'un Göztepe semtinde... Filizli Köşk'ün asıl sahibi de Abdühamid'in sekreteri Tahsin Paşa'dır ha... Ayıp ayıp, yakışıyor mu cumhuriyet çocuklarına "kızıl sultan yandaşının" evine yanlamak? Köşk dediğin, "sözde soykırımda" Kasapyan ailesinin her nedense "boşalttığı" köşk olur, gidilir oturulur. Ya da eşraftan Uzunoğlu Mehmet Bey hediye eder, geçilir yerleşilir.

Bulabildikleri köşkten "bir şeyler yapmaya" çalışıyorlar işte... Güçleri yettiğince... Kimi zaman da kulüplerde ya da orduevinde "ucuz rakı" içerek... Emekli maaşı ancak buna yetiyor.

"Merkez sağda birleşme projesi" de bu "ihtiyar çaresizliğinin" meyvesi.

AKP aşırı sağ oluyormuş ya, bunlar merkez oluşturacaklar. (Çünkü efendim, boşluk varmış boşluk.) Eh, CHP'yi de merkez sol sanan birçok ahmak yok değil, denge kurulacak!...

Hatta, bu merkez sağ iktidara bile gelecek! Elbette Hüsamettin Cindoruk ya da Mesut Yılmaz gibi çok yıpranmış isimlerle değil, Süheyl Batum gibi yepyeni, pırıl pırıl bir genç önderle!

Batum başbakan, Yılmaz cumhurbaşkanı...

Abdüllatif Şener'i de yanlarına çekeceklermiş...

"Soldan" da Celal Doğan'ı alırsın, ne güzel denge kurarsın... Seçmen de eşek olduğu için yutar.

Arkanda da Demirel'in gölgesi...

Rojin'in Kürtçe televizyonda konuklarını karşılarken dediği gibi: Way way way!

Oysa, "bizzat" en kaşarlı DYP taraftarları bile umutsuz bu sefer...

Bu çocukça girişimlerin hiçbir yere varmayacağını çok iyi biliyorlar.

Emekli bürokratların emekli politikacılarla bu son flörtüyle, "Ergenekon Partisi" diye dalga bile geçiyorlar. Daha ciddi olmak isteyen "Devlet Partisi" diyor.

Tonton ihtiyarlar iktidara gelecekler ve Deniz Baykal'ın da desteğiyle (o hep ana muhalefet!), Silivri'yi boşaltacaklar...

Seçmen bunlara oy yağdıracak... Erdoğan mahvolacak, Gül bitecek...

Memleket kurtulacak!

Hele Sarıgül de yola çıksın... Tamamdır bu iş.

İnsanlar emekliliklerinde neden bu saçmalıklarla uğraşırlar da çiçek sulamak, torun gezdirmek, prafa oynamak, ıhlamur içmek, sabah yürüyüşü yapmak, bakkaldan ekmekle gazeteyi alıp gelmek, çayı demleyip hane halkını kaldırmak, ya da anılarını yazmak ve yutarcasına Turgut Özakman okumak gibi çok daha gerçekçi ve sağlıklı uğraşlarla yetinmezler, hep merak ederim.

 

Engin Ardıç / Sabah / 4 Kasım 2009

BE
13.11.2009 23:34
#25

Atatürk egemenliği halka mı vermişti?

Hep öyle derler, 10 Kasım dolayısıyla gene yazmışlar: "Egemenliği sultanların elinden alıp halka verdi"...

Eh, cumhuriyet de bu demek değil mi?

Oysa... "Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir" cümlesi "egemenlik halkındır" anlamına gelmez. Tıpkı, "Halk Cumhuriyeti" denilen komünist ülkelerde halkın iktidarla uzaktan yakından ilgisinin olmadığı gibi...

Millet başka bir kavramdır, halk başka. Hele yönetici sınıf, bambaşka.

Egemenlik halka verilmiştir de, daha cumhuriyetin ikinci yılında, iktidar partisi dışında bütün partiler niçin yasaklanmıştır? Gazeteler niçin kapatılmıştır?

Egemenlik halkındır da, tek parti diktası aralıksız yirmi yıl niçin sürmüştür?

Niçin bir ara (1930) halkın da fikri sorulmuş (Serbest Fırka) ama bundan hemen vazgeçilmiştir?

Yoksa Atatürk egemenliği halka vermek istemiştir de bürokrasi mi engel olmuştur?

Egemenlik ancak cumhuriyetle halka geçiyorsa, 1908 yılından 1920 yılına kadar kesintisiz açık olan Osmanlı Mebusan Meclisi nedir, briç kulübü mü?

Misak-ı Milli, söz konusu Osmanlı meclisinde "padişah adına" mı ilan edilmiştir?

Atatürk devrimler için halka danışsaydı, yani referanduma gitseydi, kaçta kaçı evet oyu alabilirdi?

Atatürk egemenliği görünürde millete, ama aslında bürokrasiye mi vermiştir yoksa?

Denilecektir ki, başka türlü yapılamazdı...

Tamam.

Ama neyin ne olduğunu bilin de öyle konuşun.

 

Engin Ardıç / Sabah / 13 Kasım 2009

BE
23.11.2009 22:06
#26

Yelkenler suya

 

Onur Öymen ağzından bir laf kaçırdı, daha doğrusu CHP'nin kafa yapısını ve ideolojisini belki kendisi de farkına varmadan kabak gibi ortaya döktü ya...

Kemal Kılıçdaroğlu onu önce alkışladı... Belki de farkında olmadan. Belki de "otomatik"...

Sonra uyandı... Aman aman, Öymen neler demişti öyle?...

"Hemşerilerinin" gazabından korktu. Belki de, gerçekten solcu olduğu, Ankara'da tepiştiği ama henüz bir "Ankara memuruna" dönüşmemiş olduğu gençlik günlerini hatırladı...

Öymen'in istifasını istedi. Öymen hiç aldırmadı. Çünkü bir Kemalist'in CHP'den bu nedenle istifası gerçekten de gülünç olurdu. Öymen, tam da olması gereken yerdeydi! (İleride hoşluk olsun diye MHP'ye de geçebilir. Aralarında bir "fraksiyon" farkı vardır alt tarafı.)

Bazı Kürtler, bazı Aleviler ve bazı yazarlar Öymen'in üstüne çullandılar. CHP kuyrukçusu bazı yazarlar da Öymen'i korumaya çalıştılar. Onu "bizim çocuk" saydıkları için.

Deniz Baykal, işin tadının kaçtığını görünce, duruma el koydu.

Öymen'i yanına alıp "mesaj verdi"...

Bunun üzerine Kılıçdaroğlu sustu. Tövbe, susmadı, ağız değiştirdi. Kendi çıkardığı sorunu, "AKP-DTP işbirliği ve yandaş medyanın" üstüne attı. Çark etti. Geri bastı. Lafını yuttu. Tükürdüğünü yaladı. Ortalığı Öymen ve kendisi karıştırmışlardı ama CHP'ye "çirkin bir tuzak" kurulmuştu ne hikmetse... Devirdiği "Parvus Efendi" çamından sonra, bir saçmalık daha...

"Kimse tahriklere kapılmasın" diye Demirel tarzı boş laflar bile çıktı ağzından.

Çünkü, Deniz Baykal'ın tepesi atarsa, Kılıçdaroğlu bir daha milletvekili olamazdı!

Aforoz edilirse yanardı. Biterdi. Siyasi efendini kızdırmayacaktın.

Örneğin bir diğer vitrin süsü, Nurettin Sözen, bugüne kadar hiç ağzını açmış mıydı?

Hakçası, bu durumda, Kılıçdaroğlu'na düşen, basıp istifayı gitmekti. Milletvekilliğinden ayrılmayacaktı tabii, yalnızca partiden.

Baykal'a diklenmeyi bilebilseydi "kendi kamuoyunda" çok puan toplayacaktı...

Öymen'e "gereğini yap" diye efelenen adam, kendisi gereğini yapamadı!

Bu durumda, eğer sanıldığı gibi bir adam olsaydı, Kılıçdaroğlu'na düşen, Sarıgül'ün kuracağı partiye geçmekti: CHP Light...

Ne güzel, hem de partinin daha kurulmadan bir mebusu olurdu Ankara'da, bu tür şeylere çok önem veren Ankaralı arkadaşlar da "irdelerlerdi" uzun uzun...

Kılıçdaroğlu bunu yapamadı. Siyasi çapı yetmedi.

Cahil olmasaydı, ünlü Fransız özdeyişini, örneğin Adolphe Thiers'in 1871 yılında Paris Komünü'ne karşı uygulamış olduğu "reculer pour mieux sauter", yani "daha iyi sıçramak için önce geri çekilmek" ilkesini hatırlardı... (Fransa'da bulunmuştu, Fransızca bildiği varsayılıyordu üstelik, ama ne tarih biliyordu ne de siyasi tarih.)

Şimdi, eminim, ona "Gandhi Kemal" adını takmış ama okuyucu zorlanmasın diye Gandhi'yi de Gandi yazmış birçok zavallı "biz de seni bir şey sanmıştık be Kılıçdaroğlu" diye ağlaşmaktadır...

Bir şey olmadığını sekiz ay önce söylemiştim, bana kızmıştınız!...

"Halka inmiş görünmek" için çizme giyip çamurlara dalan, "halk otursa otursa burada oturuyordur" diye Kâğıthane'de kiralık ev tutan adam, genel başkanın "nasıl olsa kazanamaz" düşüncesiyle, "böylece daha fazla da sivrilmemiş olur" rahatlığıyla, kuyrukçu basının da baskısıyla, kendisi hiç mi hiç istemese de zorla belediye başkan adayı edilmiş adam, ne olacaktı?

Çıkmaz ayın son çarşambasında Çalışma Bakanı.

İstanbul'u Allah korumuş.

 

Engin Ardic / 22 Kasim 2009 / Sabah

W-
12.12.2009 13:32
#27
Yoksa Atatürk egemenliği halka vermek istemiştir de bürokrasi mi engel olmuştur?

 

:):):)

sende hep gül ;)

BE
13.12.2009 14:07
#28

Biraz da gülelim

 

Biliyorsunuz, birçok "köşeci" arkadaş, yazılarını fıkralarla süslüyor... Bunu yalnızca pazar günleri yapan da var, bundan hemen her gün kendini alamayan da...

Amaç elbette okuru rahatlatmak, gevşetmek, eh bu arada yazılarını fıkralar "sayesinde" daha da okunur duruma getirmek, yani "ayak alıştırmak" gibilerden köşeye "göz alıştırmak."

Bizim böyle bir sorunumuz yok ama bugün pazar. Gülelim, gülümseyelim, çünkü son günlerde buna çok ihtiyacımız var.

Fakat bizi fıkralarıyla "besleyecek" kimsemiz de yok. Sayın Yıldırım Tuna'yı tanımıyoruz.

Biz de geçmişe döndük, eski "Ülkü" dergilerini falan karıştırdık, bugün buraya Sayın Reşat Şemsettin Sirer'i konuk etmek istedik.

Kendisi, İnönü'nün, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'u "harcayarak" Köy Enstitüleri'ni emanet ettiği kişidir.

Bakalım velinimeti hakkında neler yazmış?

"Milli Şef'in insana hayret veren zihin kuvvetlerinin meydana gelişinde ve onun mütefekkir oluşunda esaslı amil elbette yaratılışındaki başkalık ve üstünlüktür."

Peki, Ahmet Emin Yalman, hani şu "liberal gazeteci" ne diyor?

"Türk yurdunda bir aile samimiyeti, sevgi ve emniyet havası yaratan Milli Şef, Türk ailesinin tabii reisidir."

"İttihatçı" gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın da demiş ki: "İsmet İnönü'nün kişiliğinde müşfik bir aile babasına kavuşan Türk milleti onu milletin babası olarak da kabul etmiştir."

Şu satırlar da Ahmet Kutsi Tecer ustamızdan: "Milli Şef, milli hayatımızın uyanık başıdır. Türk milletinin bahtını avucunda tutar, kendi kişisel iradesini açıkladığında milletin özgürlük ve egemenlik aşkını da açıklar. Milletin ülkülerini dile getiren, herkese doğru yolu gösteren ve bütün fikirleri bir arada toplayan kişidir. Milli Şef'in sözleri milleti için bir ışık tesiri yapmakta ve bu nedenle onun sözleri bütün milletin ağzından çıkmış sözler olarak kabul edilmektedir."

Cahit Tanyol hocamız da, İnönü'nün yayımladığı bir bildiri hakkında şu görüşlerini dile getiriyor:

"Milli Şef insanlığın ferdi değil maşeri yönünü temsil eden, toplumun bir din gibi ortaklaşa kabul ettiği bir kahramandır. Bu beyanname Türk nesrinin, Türk edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Bu beyannamenin her satırı üzerinde uzun uzun durmak, her kelimenin kalbini teker teker yoklamak gerekir. Milli Şef'in iradesinde bütün süslerden sıyrılmış bir sükun konuşmakta... Onda insanı yormayan, saran, kuşatan bir büyü seziyoruz. Asıl şaşılacak şey, onun büyük sanat adamlarına has olan bu engin dili, hiçbir söz hünerine, hiçbir muhayyile oyununa lüzum görmeksizin yapabilmesidir. Yirmi bir yılın kalbini ve kulağını bazen atılgan, bazen sakin, bazen coşkulu hamlelerle dolduran Türk inkılabı bu beyannamede yatıyor. İşte İnönü'nün sanatçılığı ve bu yazının mucizesi burada."

Fazla uzatmayalım, iki soru soralım.

Bir: CHP'nin niçin asla hiçbir serbest seçimi tek başına kazanamamış olduğunu ve de kazanamayacağını hâlâ merak ediyor musunuz?

İki: Şu okuduklarınızı birisi çıkıp Recep Tayyip Erdoğan için yazsa, Aydın Doğan'ın adamları onun kemiklerini sıyırıp atmazlar mı?

 

Engin Ardıç / Sabah / 13 Aralık 2009

BE
18.12.2009 08:41
#29

Kelle

Atatürk'ün yirmili yıllarda "aşırı sigara ve kahve içmekten" iki kere kalp krizi (ya da spazmı) geçirdiğini öğrendiğim zaman şaşırmıştım...

Çünkü bize öğretilmemişti.

Fakat "rakı içtiğini" bilmeyen vatandaş, herhalde yoktu...

Düşmanları onu eleştirmek için sık sık hatırlatırlardı bunu, dostları da bununla övünmek için. Rakı içince ya "zındık" olunuyordu ya da "ilerici". Örneğin bir Emre Aköz'e "sen rakı içen adamsın, nasıl Kemalist olmazsın" diye kızılabiliyordu...

Sirozdan ölmüş Atatürk'ün ölüm yıldönümlerinde de içki satışı yasaklanıyordu.

Akciğer kanserinden vefat etseydi Tekel sigara üretimini mi durduracaktı?

Bu ülke, gülünç bir ülkeydi.

Bu ülkede ilginç kelleler gezdirilirdi...

Aynı kafa, "sürekli Havana purosu içen" Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara'ya da kızıyordu!

Gülüyorsunuz ama gerçektir, altmışlı yıllarda bunu çok duyduk. Devrimci dediğin, Türkiye'den Küba'ya ithal edip Birinci sigarası içmeliydi!

Şimdi de bir gazeteci, Can Dündar, "Atatürk'ü içki sofrasından kalkmayan bir kişi olarak gösterdiği" gerekçesiyle yargılanmak isteniyor. Şu ünlü "Mustafa" belgeseli...

Savcı, Dündar'a "Atatürk'ün ellerini uzun parmaklı, ince ve zarif olarak göstermediği için" de kızmış.

Günün birinde, "sarışın ve mavi gözlü olarak gösterildiği için" kızacaklar da çıkabilir, "Orta Asya tipine" pek uymaz da...

Çünkü uzun boylu, esmer ve tok sesli arkadaşımız Rutkay Aziz, şu ünlü "Kurtuluş" dizisinde Atatürk'e en uygun oyuncu kabul edilmemiş miydi?

Bilirkişi raporunda, Mustafa belgeselinin "karanlık olması, aydınlık ve optik bir anlatımı bulunmaması, fon müziğinin etkileyici ama melankolik olması" da eleştirilmiş ve "Atatürk'e hakaret" sayılmış. "Sinemada optik anlatım" konusu kafamızı kurcaladı doğrusu. Yüzlerce film seyrettik, şu kadar sinema kitabı okuduk, "optik anlatım" sorunuyla hiç karşılaşmamıştık... Acaba optik anlatım yolunu seçmeyen yönetmen kamerayı kendi poposuna mı tutmaktadır?

Bilirkişi raporunu yazan Sayın Prof. Dr. Ahmet Mumcu'dan, en kısa zamanda, "Yeşilçam yönetmenlerinin kazığa oturtulmaları" yönünde de bir rapor bekleriz!

Behlül de, Bihter'i öptüğü için kovuşturulmalıdır.

Bundan sonra dekupajlı senaryosunda "dış/gece" yazan sekanslar çekecek sinemacılar da ayaklarını denk alsınlar, hele o Çağan Irmak.

Oyuncular da sayıyla kendilerine gelsinler.

Çünkü bu ülkede "Atatürk'ü oynayacak sanatçının içkisi, sigarası, kumarı, zamparalığı, gece hayatı olmamalıdır" diyebilen kafalar da var.

Kim mi? Hani şu, kitabını katar katar alıp okuduğunuz (ya da okur gibi yaptığınız) kişi.

Şu yaşıma geldim, bu ülkenin gülünç mü yoksa acınacak mı olduğuna kesin karar veremedim. Bu konuda bir yargıya varmak için yeni saçmalıkları beklerim.

 

18 Aralik 2009 / Sabah

BE
11.01.2010 13:49
#30

Diplomalı eşekler

 

Cahil insanlar, "okumayı" sihirli bir değnek sanırlar. Okumakla iş bitecektir. Çocuklarını okutacaklar, onlar da büyüyünce, yaşlı ana babalarına "bakacaklardır"... Çocuk, bir tür yaşlılık sigortasıdır.

Bu insanlar, okumak deyince elbette "ders çalışmayı ve sınıf geçmeyi" anlarlar. Ders dışı her türlü okuma zararlıdır, gözleri bozar, kafa karıştırır. Çocuğun harçlığını kitaba değil "boğazına" harcaması istenir.

"Meslek" deyince de akıllarına üç şey gelir: Doktorluk, avukatlık, mühendislik.

Haa, bir de "atom mühendisliği" vardır ki, cahil halk arasında "en makbul, en ileri meslek" olarak kabul edilir. Ne var ki, böyle bir mühendislik dalı yoktur. Ana baba herhalde bundan "nükleer bomba imal eden teknik elemanı" anlamamaktadır, daha çok "uzay" falan gibi çağrışımlar içerir bu saçmalık.

Eh, aile içi hiçbir eğitim de verilmediğinden, bunların okuttuğu çocuk da genellikle diplomalı eşek çıkar. Bunlar, iş bulur çalışırlarsa çalışan eşek, bulamazlarsa işsiz eşek olurlar.

Bunların üniversite hayatlarına küçük bir örnek: Geçenlerde, Dr. Cengiz Aktar, Devlet Bakanı Egemen Bağış'ı bir konuşma yapması için Bahçeşehir Üniversitesi'ne konuk etmiş...

Bağış, Avrupa Birliği'ni ve ilişkilerimizi anlatacak. Konuyla ilgili devlet bakanı.

Ayağına gelmiş, daha ne istiyorsun? Ankara'da peşine düşsen günlerce dolanırsın da işlerinin yoğunluğundan randevu alıp görüşemezsin...

Yuh çekmişler. Konuşturmamışlar.

Adam sanki Bulgar hükümetinin Türkiye'den tazminat isteyen zıpçıktı bakanı...

Çünkü piçkuruları "Avrupa Birliği'nin ne olduğunu biliyorlarmış"...

Biliyorsan dinlemezsin, mecbur musun? Git kantinde kızlarla kakara kikiri yap, sinemaya git, çay iç, ne halt edersen et...

Ya da bakan konuşsun, ondan daha iyi biliyorsan meseleyi, kalk soru sor, eleştir, görüşlerini çürüt, adamı müşkül duruma düşür, onu silkele, perişan et!

Ama konuşturmayınca "eylem koymuş" oluyorlar akıllarınca.

"Avrupa Birliği savaş demekmiş"... Bildikleri bu.

Bakanı konuşturmayınca da "memlekete sahip çıkmış" oluyorlarmış.

Öğrenme arzusu yok, tartışma görgüsü yok, dinleme terbiyesi yok, önyargı var, bağnazlık var, beton kafalılık var. Ne bildikleri de ortada. Bunlar üniversiteyi bitirecekler, anaları babaları da "oğlumuz okudu da adam oldu" diye sevinecekler. (Küçük bir örnek daha vereyim: Dr. Ali Bayramoğlu çocuğun sınav kâğıdını göstermişti de ikna olmuştum, gözümle görmeseydim asla inanmazdım... Bayramoğlu'nun yazılıda sorduğu şu: "İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin dış politikasını özetleyiniz"... Son sınıf sınavı bu, bizim okulda ancak üçüncü sınıf bilgisiydi... Öğrencinin yanıtı tek cümle: "İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye, Atatürk'ün önderliğinde zaferden zafere koşmuştur!"... Bu hayvan birkaç ay sonra okulunu bitirdi, ortalıkta diplomalı siyasal bilimci diye dolaşıyor, belki "hariciyeye" bile girmiştir...)

Bunların yüzünden artık hiçbir gazeteci hiçbir üniversitenin kapısının önünden geçmez oldu. Çünkü konuşturmamakla yetinmiyorlar, bir de saldırıyorlar.

Az daha uyanıkları da, konuşmacıyı "provoke" edip küfür ettiriyor, sonra da tazminat davası açıyor, harçlığını çıkarıyor!...

Sakın ha sakın, hiçbir üniversiteden hiçbir hoca bana bu gibi bir taleple gelmesin.

Nasıl olsa öğrencileri anlatacağım şeyleri benden daha iyi bilmiyorlar mı canım?

 

Sabah / 10 Ocak 2010

BE
14.06.2010 08:38
#31

İkinci Dünya Savaşı'na girmeliydik

 

Aramıza yeni katılan değerli bilim adamı ve yazar Süleyman Yaşar'ın zikrettiği şu cümle kulağınıza küpe olsun: "Eğer yeni dünya düzeninin kurucularından biri olmak istiyorsanız, dünyanın sorunlarıyla uğraşacaksınız."

Yok öyle hem kabuğuna çekilip hem de "yurtta şu, dünyada bu" diye politika üretmek...

İspanya ile, Brezilya ile, Rusya ile ortak adımlar atacaksınız. Oradan oraya koşacaksınız, seğirteceksiniz. Dışişleri Bakanı Türkiye'yi özleyecek, bir süredir ayak basamadığı için...

"Başbakan'ın taa Washington'da ne işi var" diye akılları sıra muhalefet yapan zavallı küçük insanlar da çatlaya çatlaya seyredecekler.

Türkiye, Özal'la başlayan "kabuğunu kırma" döneminde yepyeni bir aşamaya geçti.

Karşı çıkan, "memleketin dövizleri çarçur oluyor" zihniyetiyle bizi gene Kapıkule'nin bu tarafına hapsetmek isteyen zavallı küçük memur kafasıdır. Bu kafa Türkiye'nin hep elini kolunu bağlamıştır.

Fakat artık "otarşi" politikası, yani kendi kendine yetme, kendi yağıyla kavrulma politikası tarihe karışmıştır.

Bize cevap vereceği yerde satır arasında hakaret etmekten başka çare bulamayan sevgili dostumuz Zülfü Livaneli'nin deyimiyle "Ankara rejimi" bitmiştir.

Örneğin yeni rejim artık vatandaşlarına "kolay pasaport veren" ve onların yurt dışına çıkışlarını kısıtlamayan bir rejimdir. Dış politikayla ne ilgisi var mı diyorsunuz? O kadar çok ilgisi var ki, bir paranın arka yüzü gibi...

Dünyada söz sahibi olmak istiyorsanız, dünyaya "bulaşacaksınız"... Dünya meselelerine "fiilen müdahale" edeceksiniz.

Kalkıp Gazze'ye yardım götürmek ve İsrail ordusu tarafından öldürülmeyi göze almak da bunun bir yoludur, hem de onurlu bir yoludur.

İspanya İç Savaşı, 1936'dan 1939'a kadar iki yıl sekiz ay sürdü. Dünyanın dört bir yanından hem aydınlar, yazarlar, çizerler hem de sıradan insanlar, kendi ordusu tarafından saldırıya uğrayan genç İspanyol Cumhuriyeti'ne yardıma koştular. Dövüştüler, öldürdüler ve öldüler.

Öte yandan Alman ve İtalyan birlikleri de karşı cephede, faşistlerin safında çarpıştılar.

Onlar da öldüler ve öldürdüler.

Türkiye ne yaptı? Hiçbir şey.

Önce şaşırdı, İspanya'da "cumhuriyetçilerle milliyetçiler" çatışıyorlardı, nasıl işti bu? Biz hem cumhuriyetçi hem de milliyetçi değil miydik canım?

Sonra da ilgilenmedi. Dönüp bakmadı. Ankara böyle istiyordu. Bir tek Türk, Allah için, ilaç için bir tek Türk, İspanya'ya gitmedi.

Oysa taa 1871 yılında, Paris Komünü ayaklanmasında bile üç Türk vardı, o sıralarda Paris'te öğrenci olarak bulunan Reşat, Mehmet ve Nuri Beyler!

İkinci Dünya Savaşı'nda da çok ustalıklı bir denge politikası izledik, savaşa girmedik, değil mi? Oysa girdik, ama iş işten geçtikten, savaşın sonu belli olduktan sonra ve yalnızca "kâğıt üzerinde"...

Çünkü Almanya'ya savaş ilan etmemiş olan devleti yeni kurulacak Birleşmiş Milletler'e almıyorlardı. (BM, "global" bir topluluk değil, "Almanya'ya karşı çıkmış ülkeler" topluluğudur.)

Niçin, göstermelik de olsa, bir tümen düzeyinde de olsa, hiçbir Türk birliği çarpışmamıştı, örneğin İtalya'da, Polonya ve Çek birliklerinin yanında? Niçin hiçbir Türk kuvveti Batı Trakya'ya yürüyüp Yunan halkının yardımına koşmamıştı?

Yunan halkının elinden o zaman tutsaydık, sonradan Kıbrıs sorunu çıkar mıydı? ("Oraları alsaydık" gibi bir yaklaşım içinde değilim, yanlış anlaşılmasın.)

Çok değil beş sene sonra Kore'ye asker göndermek için yırtınacak Türkiye, niçin "vakitlice" demokrasinin ve özgürlüğün safında, ezilen halkların yanında yerini almamıştı? O zaman Stalin bizden o kadar kolaylıkla toprak ve üs isteyebilir miydi, kendi müttefikinden?

Kokmayacaksın, bulaşmayacaksın, sonra da sana bulaştıkları zaman ağlamaya koyulacak ve gidip Amerika'nın kucağına oturacaksın...

Şimdi de "Araba çoraba" iğrenerek bakacak ve sonra da "Ortadoğu'yla ne ilgimiz var yahu" diye şaşacak mısın?

Unutma, Türkiye artık Somali'ye, Bosna'ya, Afganistan'a "asker gönderen" bir ülkedir.

Bitti sizin rejim, bitti... Baksana, artık sakallıları ve başörtülüleri bile Orduevi'ne sokuyorlar.

Her şey değişti, sen uyu..

 

Sabah / 10 Haziran 2010

BE
16.07.2010 08:36
#32

Katastrof

 

Büyük bir yalanı ısıtıp ısıtıp sürmeye çalışıyorlar, kabak tadı verdiklerinin farkında değiller: Anayasalar "uzlaşmayla" hazırlanırmış... Bu son değişiklik de uzlaşma sonucu ortaya çıkmadığından hayır oyu vereceklermiş...

Hayır. Kim bilir kaç kere söyledik: Anayasa uzlaşmayla olmaz. "Konsensüsle monsensüsle" yazılmaz. Anayasayı, o ülkede o dönemde kimin borusu ötüyorsa, o yapar.

Hele hele Büyük Britanya gibi bir ülkede anayasa hiç yapılmaz bile! Bir "İngiliz Anayasası" yoktur ve hiç olmamıştır. (Çokbilmişler hemen "Magna Carta" demesinler, on üçüncü yüzyılda kralla aristokratlar arasında bir "yetki paylaşımı" belgesidir, o kadar. "Devlet yapısını" düzenleyen bir yanı yoktur.)

Toplum bizimki gibi çok çalkantılıysa, anayasa "dikiş tutmaz" ve sık sık değişir.

Türk anayasalarını bugüne kadar bürokrasi hazırladı ve uyguladı.

Mithat Paşa'nın 1876 Anayasası da bir bürokrat belgesiydi, 1921 Anayasası da, 1961 de, 1982 de...

Kiminde askerin payı daha az, kiminde daha çoktur ama sonuçta bunların hepsi de, ama hepsi de bürokrasi ve onun yandaşları tarafından yapılmışlardır. Mithat Paşa'yla Kenan Paşa arasında olumlu ya da olumsuz bir zümre farkı yoktur.

Türk anayasalarının hiçbiri uzlaşmayla hazırlanmamıştır. 1876 ve 1921 anayasalarından halkın haberi bile olmamıştı. 1961 ve 1982 anayasalarında karşı görüş bildirmek mümkün değildi. 1961 Kurucu Meclisi ve 1982 Danışma Meclisi, meclis falan değil, bürokrasinin "hınk deyicilerinden" oluşmuş ve "sözde sivil tadı verilmiş" güdümlü topluluklardı!

Şimdi ilk kez "sivil anayasa" isteği dile getiriliyor. En domuz postal yalayıcısı, kendine solcu süsü veren en hokkabaz dolandırıcı bile 12 Eylül Anayasası'nı artık kolay kolay savunamıyor.

Ama yalnızca dile getiriliyor işte... Yapılamıyor.

O zaman da, bürokrasinin denetim mekanizmalarından geçirilebildiği kadarıyla bölük pörçük birtakım "rötuşlarla" yetiniliyor.

Çünkü toplumda şimdi AKP'nin borusu ötüyor ama pek o kadar da ötmüyor...

Görünür bir gelecekte de bu gerçek değişmeyecektir. 2011 seçimlerini gene AKP kazanacak ama koltuk sayısı esaslı bir anayasa değişikliğine gene yetmeyecektir.

Öyleyse?

Gücü yettiği oranda gene birtakım "madde rötuşlarıyla" yetinecek ve böylece 2015 yılına gelinecektir. Sonrasını Ahtapot Paul bile kestiremez.

Bir "kurucu meclis" toplama teklifi, basının bürokrat kuyrukçularının "suret-i haktan görünüp işi yokuşa sürme" çabasından başka bir şey değildir. Böyle bir meclisi bu şartlarda toplamaya hiçkimsenin yetkisi yoktur ve TBMM'nin dışında ve üstünde oluşacak böyle bir "süper meclis" girişimi, girişeni "ağırlaştırılmış müebbet hapis" tehlikesiyle karşı karşıya bırakır!

Kaldı ki böyle "muhayyel" bir mecliste kimin neyi nereye çekeceği şimdiden bellidir ve hiçbir sonuca da ulaşılamayacaktır.

Öyleyse?

Hiç istemediğimiz esaslı bir sarsıntı, belki de büyük bir "katastrof" gerekiyor.

Savaşa girip yenilmek gibi...

Hiç istemediğimiz PKK'nın kazanması ve güneydoğu bölgemizin ne yazık ki bizden kopup gitmesi gibi...

Ya da en azından bir şekilde bir "federasyon" çözümünün fiilen yürürlüğe girmesi gibi... (Bu gelişmeye uygun yeni bir anayasa "istimi" arkadan gelmek üzere.)

Ya da "sağ sol demeden balyozu indirecek" yeni bir faşist darbe... O zaman, eskisinden daha beter, daha gerici bir anayasa... (Eh, bu da bir çözüm!)

Ya da, ya da, mevcut sivil iktidarın elini "çok daha fazla güçlendirecek" bir gelişme... Örneğin yeni bir muhtıra, belki birtakım çılgınların başarısız bir darbe girişimi, azıcık da kan dökecek cinsinden... Bunun ardından hemen gidilecek yepyeni bir seçim ve "silip süpürecek" bir oyla, bu kez anayasayı tümden değiştirecek koltuk sayısıyla, diyelim şöyle en azından 400 kişiyle falan gelecek bir halk iktidarı...

Bunların hiçbirinin "olanak ve olasılığı" görünmüyor.

O zaman da başa dönüyoruz: 12 Eylül günü, bu düzenin otuzuncu yıldönümünde, değişikliğe bizden "yetmez ama evet..."

Başka çare yok.

 

16 Temmuz 2010/Sabah

W-
18.08.2010 09:41
#33

Al gülüm ver gülüm

 

Bilirsiniz, subaylarımız "plaket" alıp vermeyi pek severler. Vara yoğa plaket alıp verirler: Kolordu komutanının tümen karargâhını ziyareti, tümen komutanının topçu alayını denetlemesi, hani neredeyse alay komutanının avcı taburunu gezmesi, hep birer "plakete vesile" olur.

Böylece bu ziyaretlere ve teftişlere bir "Atatürk'ün bilmemnereye gelişi" tadı da verilir...

Kenan Evren'in deniz ve kum hakkında bir süre tetkiklerde bulunmak üzere askeri kampı teşrifleri gibi... (Muhterem kamp sakinleri, ben de turist çocuğuyum!)

Emekli subayların evleri, aynalı büfenin önüne sıralanmış, varsa kitaplık raflarına dizilmiş, "Nutuk" ile "Şu Çılgın Türkler", bir de "Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya" önüne yerleştirilmiş plaketlerle doludur... (Eskiden bu kitaplar arasında Doğan Avcıoğlu'nun eserleri de vardı, şimdi pek bulamazsınız.)

"Bu plaketlere harcanan paraya yazık" derseniz sizi vatan haini ilan edecekler de çıkabilecektir.

Subaylar madalya da severler.

Madalyalar içinde en şereflisi olan İstiklal Madalyası'nın apayrı bir önemi ve ağırlığı vardır elbette...

Fakat diğer madalyaların neyi simgeledikleri, neyi ödüllendirdikleri pek anlaşılamaz.

Al örneğin NATO madalyası... Ne yapmış paşa, vurduğu gibi Kızılordu'yu mu dağıtmış?

Laf aramızda: Kanla kazanılmış da olsa bütün Osmanlı madalyalarını bir çırpıda yasaklaması, örneğin Atatürk'ün bile Çanakkale Madalyası'nı bir daha asla takmaması, cumhuriyet rejiminin haksızlıklarından ve ayıplarından biri olmamış mıdır?

Eski Kızılordu komutanları da madalyayı pek severler, pek önem verirlerdi. Fakat işin iyice suyunu çıkardıklarından (Rusya ne de olsa bir Doğu ülkesiydi), üniformalarının ceketlerinde madalyadan boş yer kalmazdı.

Üstelik Rus gelenekleri uyarınca sivil yöneticiler de general sayıldıklarından (Osmanlı'nın "sivil ve başıbozuk paşaları" gibi) onlarda da bir araba madalya...

Eh, ne de olsa dünya savaşı kazanmış, hem Hitler'i yenmiş, hem koca bir imparatorluk kurmuş adamlardı bunlar...

Batı dünyası bu kadar gösteriş sevmediğinden, Batılı subay madalyanın kendisini takmaz, onu temsil eden "renkli şeritler" taşır göğsünde.

Cafcaf, geri kalmış ülkelere özgüdür.

Dün okudum, memur gazeteleri keyifle yazıyorlar, İlker Başbuğ'a yeni bir madalya verilmiş.

Yok canım, Başbakan Erdoğan tarafından değil herhalde!

Güney Koreliler vermişler.

Tongil Liyakat Madalyası!

Efendim bu Tongil, Kore'de bir köy, pirinci meşhur.

İlker Paşa bu köyü komünistlerin elinden mi kurtarmış acaba? Paşa o tarihte ilkokul öğrencisi...

Hayır efendim, bu madalya paşaya "Kore ile Türkiye arasındaki askeri işbirliğinde temel bir rol üstlendiğinden" dolayı verilmiş.

Altmış yıldır Kore'yle aramızda böyle bir işbirliği var da bizim mi haberimiz yok? Kore'de savaşmış olan sevgili Refik Erduran ağabey biliyor mu böyle bir süregelmiş ilişkiyi?

Bilmaiyorsak niçin bilmiyoruz? Cehaletimizden mi, gizli tutulduğundan mı?

Yok yahu, bizim Hava Harp Okulu "öğrenci mübadelesine" başlamış, oymuş mesele...

Pek de "madalyalık" bir tarafını göremedik ama devlet büyükleri herşeyi bizden daha iyi bilirler. Bu durumda hemen Kore Genelkurmaybaşkanı'na da bir Türk madalyası verilmeli, bu madalya Seul büyükelçimiz tarafından kendisine törenle takılmalı ve konunun Kore basınında ilgi görmesi MİT ajanlarımız tarafından sağlanmalıdır.

Paşamızı kutluyoruz. Göğsünü gere gere yeni madalyasını taksın gitsin, Orduevi lokantasının "general bölümüne" otursun.

Orada Hilmi Bey'i görürse de hiç selam bile vermesin! Arkadaşları öyle yapıyorlar ya...

 

15/08/2010

W-
18.08.2010 09:52
#34

Dışa katlayın!

 

Büyük bir zafer elde ettiklerini, ya da en azından "mevzi kazandıklarını" sanıyorlar...

Mühürde niçin "evet" yazıyormuş? Bu, oy verme sürecini ve sonucu etkilermiş. Oy verecek vatandaşın üzerinde "manevi baskı" yaratırmış. Hayır oyu vermek niyetiyle sandığa giden "temiz vatan evladının" mühürde eveti görünce kafası karışır, sonra maazallah hiç istemediği halde eveti evete bastırıverirmiş...

Şu halk bilinçli mi yoksa cahil mi, bir karar verseler iyi olacak yahu!

Aslında dağdaki çobanın eveti bir evet, Aysun'un hayırı iki hayır sayılsa ne güzel olacak ama... Körolmayasıca Anayasa bütün vatandaşların eşit olduğunu söylüyor işte... Anayasa'yı yaptırırken genç ve güzel mankenleri hiç düşünmedin be Kenan Paşa...

Neyse, mühürleri değiştirtmeyi başardılar.

Yeni mühürde "tercih" yazıyor.

Böylece cahil halkın yanlış yapması önleniyor.

"CHP" ya da "MHP" yazsa daha da güzel olacaktı ama ne yazık ki Yüksek Seçim Kurulu'nun da tarafsız olmak gibi körolası bir yükümlülüğü var.

Fakat elde yeterli sayıda tercih mühürü bulunmadığından, olanaklar ölçüsünde tercih mühürü, bunun darlığı çekilen bazı sandıklarda gene babadan kalma evet mühürü kullanılacakmış!

İşte ne güzel bir şarlama fırsatı!

Muhalefet bu kıyağımı unutmasın: Sonuç evet çıkınca (ki öyle çıkacak) hemen "mühürler aynı değildi" diye iptal istesin!

Yüksek Seçim Kurulu da bu ahmakça talebi ciddiye almasın, bir kere daha madara olsunlar.

Evet çıkacağını gördükçe dellenenler, uyuzlukta çare tükenmez, yeni bir numara daha buldular:

Bu işte niçin mühür kullanıldığını anlamıyorlarmış...

Kalemle bir X işareti konulsa daha iyi olmaz mıymış?

"Eli kalem tutan" CHP'li emekli memurlar hayır oyu vereceklerine, "oturmasını kalkmasını ve de kalem kullanmasını bilmeyen" cahil halk evet oyu vereceğine göre, bu durumda hayır oylarında anlamlı bir artış elde edilebilir vallahi...

Göbeğini kaşıyan ayı atıverir bir çizik pusulanın hayır tarafına, kendi kalesine de gol atmış olur.

Efendim gerekçe olarak açık açık bunu söyleyemeyeceklerine göre, daha akla yakın bir bahaneye sığınıyorlar: Mühürün "bulaşma" tehlikesi varmış.

Pusula katlandığı zaman mühür "karşı tarafa" da bulaşırsa oy geçersiz sayılıyor.

Fakat bu sakınca, iki tarafı keskin bir bıçak gibi: Hayırın evete bulaşması mümkün olduğu kadar evetin de hayıra bulaşması olası...

Bu önlemenin de bir tek çıkar yolu var kardeşim: Oy pusulasını "dışa" katlayacaksın!

Bendeniz yıllardır her seçimde öyle yaparım, size de tavsiye ederim.

Korkmayın, "zarfa bulaşırsa" oyunuz geçerlidir.

Zarflar da artık namussuzca "içi görünür" şekilde yarı saydam yapılmıyorlar çok şükür...

Kimin kime ya da neye oy verdiğini kimse göremez artık.

Görse de kimse kimseden hesap soramaz. O devir geçti.

Korkmayın, artık 1946 seçiminde olduğu gibi sandık başında kulak çekmek üzere hazır bekleyen "bürokrasinin mutemet adamları" bulunmuyor... Oyunu beğenmedikleri zaman "kendine gel, sonra karışmayız ha" diye azarlayamıyorlar vatandaşı...

Size şaka gibi gelir ama bu da yaşanmıştı bu ülkede.

Aklın ve demokrasinin gereği olan "gizli oy, açık sayım" ilkesi geçerli artık.

İsmet Paşa'nın adamlarının en rezil buluşu olan "açık oy, gizli sayım" utanmazlığı çok gerilerde kaldı.

Sabredin, eski Türkiye de çok gerilerde kalacak. Torunlarımız tarih dersinde okuyup şaşacaklar.

SA
19.08.2010 18:21
#35

Kosmopolis

Üç hafta önce bir akşam Yunanistan'da Petros Markaris'le birlikteydik. (Lord Byron'u kendinden geçirmiş o büyülü Sounion burnunda eşek gibi bir mehtap, Poseidon tapınağı şakır yakır ışıkla yıkanıyor, hava sıcak ama esinti var, nem yok, iyi ki İstanbul'da değilim!...) Birlikteydik ama hiç konuşmadık.

Bir düğündeydik. Büyükçe bir masanın bir ucunda o oturdu, bir ucunda ben. İstanbul'da Ergekenon dayağı yemiş ve çok şükür Hrant Dink'ten daha talihli çıkmış gazeteci Andreas Rombopoulos'la çene yapmaktan Markaris'le ilgilenemedim. O da daha çok Profesör Ayhan Aktar'la lafladı...

Hiçkimse akıl edip de bizi tanıştırmadı, benim de adamı biryerlerden gözüm ısırıyor ama tam da çıkaramıyorum... İyi ki de konuşmamışız, "ne iş yapıyorsunuz" diye sorup rezil olmaktan kurtuldum. O beni tanıdı galiba, efendi adam, gülümsemekle yetindi.

Markaris İstanbullu bir yazar. Yetmiş üç yaşında.

Angelopoulos ve Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerin senaristi. Öyküleri, denemeleri de var ama asıl "polis romanlarıyla" tanınıyor. Türkçe'ye de tercüme edildi, kitapçılarda rahatlıkla bulabilirsiniz. "Hafiyesi" de Komiser Kostas Haritos... Karısıyla geçinemeyen, huysuz, saldırgan ve sıkıntılı bir roman kahramanı...

Heybeliadalı ve Tatavlalı (Kurtuluşlu) hemşerim Markaris, Komiser Haritos aracılığıyla Yunanistan'ın medya çevrelerini, reklam sektörünü, "solcu geçinenlerini", Atina trafiğini, çirkin yapılaşmayı, hava kirliliğini vb. yerden yere vuruyor.

"Yunanistan'ın Stieg Larsson'u sayılır" diyeyim, anlayan anlasın.

Bütün kitaplarını aldım, Larsson'un üçüncü cildinden başımı alabilirsem sırayla okuyacağım. (Larsson'u gene "bitmesin" diye yavaş yavaş okuyorum, çünkü bir dördüncü cildi yok ve olmayacak. Larsson son eserinde "İsveç Ergenekonu'nu" anlatmış!)

Markaris'in bir sözü beni çarptı.

"İstanbul, çeşitliliktir" demiş.

İstanbul'u bizden daha iyi bilir. Çünkü biz beş yüz elli yıldır bu şehirdeyiz, "onlar" iki bin beş yüz yıldır!

İstanbul uzunca bir süre öyle olmaktan "kurtarılmaya" çalışıldı.

Ankara yönetimi, İstanbul'u "ulus-devletin herhangi bir taşra kenti" yapmak istedi. İstanbul'a "gıcığı" vardı, çünkü hem işgal görmüştü bu şehir, hem de yirmili yılların ortalarında İstanbul basını diktaya karşı çıkmış, sonunda Takrir-i Sükun Kanunu'yla ancak susturulabilmişti.

İmparatorluk başkenti, cumhuriyet başkenti tarafından "tu kaka" edildi.

1940 yılına kadar çivi bile çakılmadı İstanbul'a.

Kara listeye alındı, üzerine ölü toprağı serpildi.

"Arındırılmaya" da çalışıldı. Ankara'da Ermeni'nin köküne kibrit suyu ekilmişti ama İstanbul'da çok vardı onlardan...

Rumlar ve Ermeniler Anadolu'dan sökülüp atılmışlar, İstanbullu azınlıklara "dokunulamamıştı"... Onlar için de başka yöntemler bulundu ve Kıbrıs olayları bahanesiyle onlar da gönderildiler, gitmeye zorlandılar.

Şimdi İstanbul "intikamını" almaktadır artık.

İstanbul geri geliyor.

"Kozmopolit" kimliğiyle geri geliyor.

İnanmayan çıkıp Beyoğlu'nda bir dolansın. Bir köşede viyolonsel, bir köşede "santur" çalan gençlere baksın. Alevi kardeşlerimizin "türkü barlarına" bir göz atsın. Cihangir kahvelerinde kaç ülkeden kaç dil konuşulduğuna kulak versin. Bağdat Caddesi dolaylarında sürekli oturan Japonlar'ı da görsün.

Siz ne diyorsunuz yahu, erken davranmazsam Remzi ve D-R gibi mağazalarda Fransız müşteriden Le Monde ve Le Figaro kalmıyor... Migros'un bir köşesinde jambon ve "bacon" satılıyor.

Bize bu şehirde yıllarca çocukluğumuzun tadlarını, bir cappucino'yu, bir espresso'yu, bir mortadellalı sandviçi bile unutturmuş olanlara da yazıklar olsun...

İstanbul onlardan köklüdür. Onlardan büyüktür. Onlardan kalıcı olacaktır.

SA
25.08.2010 14:32
#36

Halkın anlayacağı şekilde anlatalım

Çok kişi Anayasa'da neyin değişeceğini bilmiyor. Muhalefet meseleyi ayağa düşürüp "hani benim Receb'im, Receb'im, sana hayır vereceğim, almazsan karakola gideceğim" gibi bir mahalle karısı basitliğine getirip bağladığı için, çok kişi hayır verecek ve sonra da Trabzonspor'a yenilmiş Fenerbahçe düzeyinde üzülecek...

Çok kişi de evet oyu verecek ve "başardık başardık" zihniyetiyle sevinecek...

"On binler hayır dedi" şeklinde şişiniyorlar. Böyle yazıyorlar.

Milyonlar da ne diyecek, görelim bakalım.

Bu arada neler olacak?

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun "yapısı" değişecek.

Bunun "sokaktaki adam" için hiçbir anlamı da önemi de yok gibi görünüyor.

"Anayasa maaşıma zam getirir mi" ya da "toptan ve perakende kayısı fiyatlarını etkiler mi" düzeyinde dolaşanlara gel de anlat bunu...

Olur. Gelelim ve anlatalım.

Bugüne kadar, HSYK kısaltmasıyla tanınan bu kurul, "al gülüm ver gülüm" yaklaşımıyla seçiliyordu...

Ya da "tut beni tutayım seni" anlayışıyla...

Yargıtay ve Danıştay üyeleri HSYK üyelerini seçiyorlar, HSYK üyeleri de Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyorlardı.

"Kapalı devre turnike"... Kendi aralarında iş bitiriyorlardı.

Eğer evet derseniz, HSYK'nın üye sayısı arttırılacak, bazılarını gene Yargıtay ve Danıştay seçecek ama esas olarak illerde görev yapan hâkimler ve savcılar, bir ölçüde de cumhurbaşkanı söz sahibi olacak seçimde.

Yani, "zümre hâkimiyeti" bitiyor. "Yüksek yargının" birbirini kayırma çemberi kırılıyor, yargının asıl "emekçilerine" de söz hakkı veriliyor. Yargının "tümü" temsil ediliyor. Buna üniversitelerin hukuk hocaları ve avukatlar da dahil olacaklar, onlar da söz sahibi olacaklar. ("Söz sahibi olmak istemem" diyen hayırcı avukatın aklından fikrinden şüphe edilir.)

Bir de cumhurbaşkanı tabii...

Bunu sakıncalı buluyor muhalefet ve amigo medyası...

Niçin?

Çünkü şimdilik "Abdullah" seçecek o kurula dört üyeyi.

Allah korusun, sonra CHP'li olmayan birilerini seçiverir... Memleket elden gider...

Cumhurbaşkanı, yani devletin en üst makamı, orduların başkomutanı...

Olur mu efendim? O makamda "bizim adamımız" oturursa iyidir, başkası oturursa kötüdür!

Şöyle memur emeklisi bir cumhurbaşkanı olacaktı ki, memleket kurtulacaktı. Emekli büyükelçi, paşa falan...

"Halk adamı" bize uymaz, halk dediğin cahildir.

Hele "dindar" cumhurbaşkanı hiç uymaz, Atatürk camiye mi giderdi?

Bu kafada giden "hayırcı esnafına" bir soru sormak isterim:

Niçin korkuyorsunuz? Hani seçimi kazanacaktınız? Hani CHP-MHP koalisyonu çantada keklikti? Amigolar öyle yazmıyorlar mıydı? Şunun şurasında sekizon ay bir şey kalmamış mıydı sıkıntılarınızın sonuna?

Kılıçdaroğlu başbakan, Bahçeli başbakan yardımcısı, ondan sonra hayırlısıyla "kasetlerin Baykal" da cumhurbaşkanı olmayacak mı? Garanti değil mi bu iş?

Eh o zaman HSYK'yı da o seçer canım, kendi adamlarını getirir... Fena mı, daha ne istiyorsunuz?

Yoksa bu umutsuz çırpınmalarınızın temelinde "hiçbir zaman kolay kolay seçim kazanamayacak olmanızı" bilmenin gizli umutsuzluğu mu yatıyor?

"Hep onlar kazanıyorlar" çaresizliği, ha?

Tüh, piyasada darbe yapıp sonra iktidarı size teslim edecek arslan parçası da kalmadı...

 

 

ENGİN ARDIÇ

SA
06.09.2010 12:43
#37

İqra!

Masamın üstünde üç kitap duruyor. Okunmak için sıra bekleyen iki yüz kadar kitabı saymıyorum, bunlar güncel ve çok önemli.

Üçü de pahalı değil, üçü de kalın değil, bir kitapsever sıksa referanduma kadar üçünü de bitirir. Ama, referandum için değil, Türkiye'yi tanımak için okuyacaksınız. Oyunuz ne olursa olsun.

Birincisi, Osman Can'ın "Darbe Yargısının Sonu" isimli eseri.

İkincisi, Profesör Süleyman Yaşar'ın "Derin Ekonomi" adlı kitabı.

Üçüncüsü de, Rasim Ozan Kütahyalı'nın "Hepimiz Birimiz Birimiz Hepimiz İçin"...

Osman Can'dan Türk hukuk düzenini ve düzenin nasıl "halka karşı bürokrasiyi korumak ve kollamak" üzerine kurulduğunu öğreneceksiniz. Bu arada birtakım hırboların gözbebeği Mahmut Esat Bozkurt'u da daha yakından tanıyacaksınız... Profesör Yaşar size, hükümeti devirmek için bir tarafını yırtan Aydın Doğan medyasının niçin ve nasıl "kriz lobiciliği" ve "felaket tellallığı" yaptığını, TÜSİAD'ın da Anayasa değişikliğine niçin gönülsüz hatta ters davrandığını anlatacak. "Türkiye battı batıyor" propagandasının hangi amaçla, nereden ve nasıl kaynaklandığını gösterecek. "Ekonomi batsın yeter ki bunlar gitsin" kafasında olanların içyüzünü açıklayacak. Kütahyalı da, ordunun tavrını, Ergenekon'un derdini ve Kürt dramını size özetleyecek.

Okuyun. Benim yazıları boşverin, oturun bunları mutlaka okuyun.

 

Bir de taraflı olsaydın be kardeşlik...

Al işte, dakika bir gol bir... Bakın şimdi, Osman Can nasıl yerden göğe kadar haklı çıkıyor:

Bülent Serim diye bir adam varmış. Anayasa Mahkemesi'nin eski genel sekreteriymiş. Ben tanımıyorum, hukukçular bilirler.

Bu adam geçen gün bir mektup mu ne yazmış Aydın Doğan'ın postalcılarından birine, biryerlerde konuşma mı ne yapmış, demiş ki:

"Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesiyle medya tamamen susturulacak, laiklik karşıtı eylemler artarak sürecek, 2011 seçimlerinde oy satın alma yöntemleri kullanılarak seçimler kazanılacak, başkanlık sistemine geçilecek, cumhuriyet İslami bir yapıya kavuşturulacak, federasyona geçiş için gerekli düzenlemeler yapılacak, bugüne kadar örtülü olarak ABD'nin kullandığı egemenlik AB'ye devredilecek..."

Bu adam, doksanlı yıllarda Anayasa Mahkemesi'nin genel sekreteriydi!

Muhterem sanki genel sekreter değil, Kılıçdaroğlu'nun "ofis boyu"...

Hukukçu falan da değil üstelik, maliye kökenli bir bürokrat. Hesap uzmanı, yüce mahkemede!

Hani "Anayasa'yı değiştirip mahkemeye hukukçu olmayanları atayacaklar" diyorlar ya, bakın bakalım kim kimi ne zaman getirmiş yerleştirmiş?

Yalnızca bu adamın varlığı ve söylediği sözler bile, Anayasa'nın niçin değişmesi gerektiğini özetler.

Anayasa Mahkemesi'ne "sızabilen" bu tür adamları Anadolu Kulübü'nün briç masalarına ya da tarihin uygun sepetine göndermek için, referandumda oyum evettir.

 

ENDİN ARDIÇ

BE
15.09.2010 10:01
#38

Lüzumsuz adam

 

Hiç korkmasınlar, zil takıp oynayacak değilim. Üstlerine çıkıp tepinmeyeceğim. Bu yazının başlığının "Düdük makarnaları, beni hatırladınız mı?" olacağını aylar öncesinden söylemiştim, aha sözümden döndüm. Onlara acıdım.

Sözkonusu kişileri, zavallılıklarıya başbaşa bırakıyorum.

Şimdi kimisi zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyor (huylarıdır), kimisi hiçbir şey olmamış havasında kuyruğu dik tutma derdinde (sanki kaç yıldır başka bir şey yapıyorlar), kimisi günah keçisi arıyor, kimisi işinden kovulma korkusunda, kimisi hep yaptığı gibi gene CHP'yi "kurtarmaya" çalışıyor.

Kurtaramazlar.

Burada "elini atsa sakalını bulamayan derbeder, kendine hayırı olmayan gariban, becerip de kendi oyunu kullanamayan zavallı mı halktan oy isteyecek" edebiyatını Internet geyikçisi gençlere bırakalım... Biz gülmekten yorulduk, çenemize ağrı girdi, isteyen doya doya sürdürsün.

"Yirmi birinci yüzyılda CHP'ye gerek var mı?" sorusunu sormaya kimse cesaret edemiyor!

Efendim işte demokratik açıdan güçlü muhalefet lazım, falan filan...

Bu partinin niçin "şöyle doğru dürüst bir lider" bulup çıkaramadığından yakınıyorlar. Aynı endişe, CHP'nin "kan kardeşi" MHP çevrelerinde de var, "nerede şöyle Türkeş gibi bir başbuğ" yakınmaları...

Çıkmaz, çıkamaz.

Çünkü böyle bir "ihtiyaç" yoktur toplumda.

1919 yılında bir kurtarıcıya ihtiyaç olduğu için toplum bir önder doğurmuştur.

Yetmişli yıllarda ülkeyi "12 Mart havasından çıkaracak" bir politikacıya ihtiyaç duyulduğu için Ecevit öne çıkmıştır. (Bir çuval inciri berbat etmiştir, o ayrı.)

Türkiye, şimdi ve bundan böyle Bayar-Menderes-Demirel-Özal çizgisinde yürümek istiyor. Bürokrasi tarafından yönetilmek istemiyor. "Başında memur" istemiyor yani. (Laf aramızda, hiçbir zaman da istememişti, berikiler de hep "sopayla" geldiler.)

Onları da, Osman Ulagay'ın deyimiyle "aşacak" bir öndere ihtiyacı vardı, buldu.

Bürokrasi kuyrukçularından "Erdoğan'ı da aşacak" bir lider çıkmaz, çıkamaz. Ulagay boş konuşmaktadır.

Ne Kılıçdaroğlu, ne Baykaloğlu, ne onun bunun oğlu kurtarabilir CHP'yi... Ne Mustafa Sarıgül, ne Mahsun Kırmızıgül, ne Yılmaz Morgül... (Kılıçdaroğlu dedikleri adam da, alt tarafı, Alevi oylarının kaçmaması için "iyi sıhhatte olsunlar" tarafından bulunmuş ve zorla koltuğa oturtulmuş bir "çakma başkan", o kadar... Fakat "batı kıyılarından" da korktular ki, Dersim'in Kureyşani aşiretinden bir Kürt Alevisi'ni, Horasan'dan gelmiş Kayı boyundan katıksız Türk diye pazarladılar!)

Kurtaramaz, çünkü "kurtulmaması" gerekmektedir.

"Tarihi misyonunu" tamamlamış, büyük başarıların yanısıra çok büyük hatalara da imza atmış, devrini bitirmiştir.

Bir vali, "CHP'nin 1950 yılında kapatılması gerekirdi" derken aslında bunu demek istemişti, lafı düzeltmeyi beceremedi, kötü söyledi, adamın üstüne çullandılar.

Bürokrasinin altı yüz yıllık "hâkimiyeti" bitmektedir, siz isterseniz "vesayet" deyiniz, aynı kapıya çıkar.

Türkiye artık "o kabuktan" çıkmıştır.

Bu büyük bir devrimdir. Türkiye için asıl devrim budur ve 1930, 1950, 1965, 1983 peşrevlerinden, denemelerinden sonra asıl şimdi başlamıştır.

Ama elbette siyaset sahnesinde bir "aksesuar" olarak CHP kalacaktır. Fransa'da devrimden iki yüz yirmi yıl sonra bile kralcılar yok mudur? Neredeyse, hayatının son yıllarında Bodrum'da turistlerle resim çektiren rahmetli Zeki Müren gibi, bizimkiler de "anı" ve "renk" olacaklardır.

Müzayedelerdeki sararmış kitaplar, müzelerdeki solmuş eski zaman elbiseleri gibi...

 

15 Aralık 2010/Sabah

MA
18.09.2010 11:09
#39

2012 yılında neler olacak?

Yok canım, Marduk falan gelmeyecek... O bir şakaydı.

Bakın neler olacak:

2011 seçimlerini AKP kazanacak. Yüzde 40 ile 45 "bandında" oy alacak. Hükümeti yeniden kuracak. (CHP-MHP koalisyonu olmayacak, patronlarına uşaklık etme gayretiyle bu hayali kuran Babıali leşkerleri gene moraracaklar.)

Aydın Bey ile Zafer Bey, haksız inşaat ruhsatı yerine havalarını alacaklar. Yeşil alanları katledemeyecekler.

Sonra, Recep Tayyip Erdoğan yüzde 50-60 arası oy alıp cumhurbaşkanı seçilecek.

Abdullah Gül de başbakan... ("Yakışır mı Çankaya Köşkü'nde oturmuş adama böyle bir tenzil-i rütbe?" demeyiniz. İsmet İnönü yapınca oluyordu da...)

Bu arada Anayasa değişecek. "Sıfırdan" yeni bir Anayasa hazırlanacak. ("Burhan Bey" çalışmalarını bitirecek.)

"Uzlaşma isteriz" deyip duran hiçkimse, uzlaşmaya yanaşmayacak tabii...

Çünkü bugüne kadar kimin ne dediği, ne yaptığı bellidir. Ne yapacağı da bellidir.

Parlamentoda "taş koyamayınca" bu işi yüksek yargıya yani bürokrasinin öncü birliğine havale etmek isteyecekler gene.

Yüksek yargı "eski sınıfsal reflekslerini" koruyorsa paketi kuşa çevirmeyi deneyecek. Belki, livarda kuyruğu titreten lüfer gibi, son bir çırpınışla AKP'yi kapattırmaya kalkacaklar bile çıkabilir! Onlara hiçkimse gülmeyecektir bile.

Öyle ya da böyle, halkoylamasına gidilecek. Bu arada patron uşakları gene yalan yazacaklar. Kendilerince propaganda yapacaklar.

Düzmece anketler yayınlanacak.

Ve halk yeni Anayasa'yı, "ezici" değil ama "anlamlı" bir çoğunlukla kabul edecek.

"Bu oranı beğenmedik, Kenan Paşa'nın Anayasası gibi yüzde 90 olsaydı kabul ederdik" diyenler çıkacak ama kimse onları ciddiye almayacak.

Ve Türkiye'de başkanlık sistemine... geçilmeyecek, bir tür yarıbaşkanlık sistemine geçilecek.

Fransa gibi!

Fransa yaptığı zaman alkışlayan basın sergerdeleri, Türkiye yapınca kıyameti koparmayı deneyecekler ama onları kimse dinlemeyecek.

Bu da aslında, bugün "fiilen" uygulamada olan sistemin "esas teşkilat hukuku" açısından da bir tür "tescili" anlamına gelecek.

Huysuzlanacaklar için tek çıkar yol, seçimleri kazanıp hem cumhurbaşkanlığı hem başbakanlık koltuklarına "kendi adaylarının" seçilmesini sağlamaktır. Başka yolları olmayacaktır.

Atıyorum, Deniz Baykal cumhurbaşkanı, Kemal Kılıçdaroğlu başbakan, falan...

"Hiçbir zaman olamaz öyle şey" mi diyorsunuz?

Yani hiçbir zaman hiçbir seçimi kazanamayacağınızı kabul ediyorsunuz!

Yoksa bütün ıkıntı ve sıkıntılarınız, o sistemde de bu sistemde de, öyle de böyle de "size ekmek çıkmayacağını" bilmenizden mi kaynaklanıyor?

Bakın sizin gibi düşünen birileri daha var: PKK denilen rezil örgüt.

Yeni Anayasa'yla Kürt halkına sağlanacak özgürlük ve güvenceleri gene "beğenmeyecek" ve asıl derdi olan tam bağımsızlık uğruna iç savaşı sürdürecek.

Bu da Türk faşistlerinin "canına minnet" tabii...

Size bir ağabeylik edeyim, "tüyo" vereyim:

Hükümetin düşmanları, yatsınlar kalksınlar, Üçüncü Dünya Savaşı çıkması için dua etsinler!

O zaman bütün "parametreler" bir çırpıda değişir. Demokrasi rafa kalkabilir, ipler gene bürokrasinin eline geçebilir. Türkiye elli yıl geri gider, sonra da batar.

Hani, Türk uçağını düşürüp suçu Yunan uçağının üstüne atmak ve ortamı gerip sıkıyönetim ilan edilmesini sağlamak falan gibi bir şey canım...

Düşürsenize oğlum bir İsrail uçağı, İran'ın üstüne atıp!

 

18/09/2010

20.09.2010 20:12
#40

Bahçesiz

 

Ekonomiyi batırıp hemen ardından erken seçime gittiklerinde (2002), ortaya çıkan ummadığı sonuç üzerine rahmetli Ecevit "kendi kendimize intihar ettik" demişti...

"Nodallık olasılıkları" falan gibi saçma sapan laflar etmeye başladığı, "kafasının gitmeye yüz tuttuğu" sıralar...

Kendi kendine intihar... Demek ki bunun bir de "el yardımıyla" edilen cinsi vardı...

Hem de vardı vallahi... İntiharda "yardımcı kullanan" bir tek Japonlar'ı bilirdik ama (sen karnına bıçağı saplarken yardımcın da kılıcıyla kafanı uçuruyor), demek ki bazı Türkler de bu yola gidiyorlardı. Üçlü koalisyon "el ele" intihar edebiliyordu.

Bunu Devlet Bahçeli de sevmiş anlaşılan.

Sonuç olarak 2002 yılında kendi kendine intihar edenlerden biri de o değil miydi?

Şimdi, referandumda uğradığı hezimet üzerine, hükümetin "hemen erken seçime gitmesini" istedi.

Yani, bir kere daha intihar edecek. Referandumun gazıyla hükümet yüzde 50 oy toplasa, MHP belki meclise bile giremeyecek!

O karnına bıçağı saplayacak, başbakan da kellesini uçuracak.

Neyse ki başbakan "bu gaza" gelmedi de Sayın Bahçeli'ye on ay kadar daha yaşama olanağı sağladı, "hayat öpücüğü" verdi.

Umur görmüş koskoca devlet adamı Devlet, bu şartlarda yapılacak bir erken seçimde yerlere düşeceğini bilmez mi, göremez mi?

Görür tabii de, "bir şey söylemiş olmak için" konuşuyor.

Ne desin? "Bütün politikalarım yanlış çıktı, aziz Türk milletinden özür dilerim" mi desin?

Ya da, "Tanrı Türk'ü benim gibi politikacılardan korusun" mu diyecek?

Hayır canım, tehditler savurmaya devam edecek.

Çünkü Sayın Bahçeli'nin Türk milletine söyleyebileceği, verebileceği hiçbir şey yoktur.

Hiçbir "projesi" yok, hiçbir "alternatif" önerisi yok.

Nedir MHP'nin, iktidara gelirse yapacakları? Hiçkimse bilmiyor. Kendileri de bilmiyorlar.

Peki, Aydın Doğan ile Zafer Mutlu'nun "olmayacak yerlerde tasarladıkları alakasız sitelere inşaat izni çıkarabilmek ve birkaç milyon dolar daha kazanabilmek için" ısrarla istedikleri CHP-MHP koalisyonu gerçekleşse, o zaman "hükümetin küçük ortağı" sıfatıyla icraatı ne olacaktır MHP'nin? O da belli değil.

Sayın Bahçeli bir "başbuğ" değildir.

İktidar programı, iç savaşı daha da şiddetlendirmeyi önermekten ileri gidemiyor. ("Daha fazla bomba!")

Bunu da en çok PKK istiyor ne yazık ki...

"Ortalama Türk" ile "ortalama Kürt" de savaşın bitmesini istediklerinden, MHP oy alamıyor.

Sayın Bahçeli, ülkücülerin başına yakışmamaktadır. O mevkiin, o koltuğun adamı değildir.

12 Eylül döneminde işkence gören ve bu yüzden Kenan Evren'in Anayasası'na hayır oyu veren ülkücüleri "zavallılar" diye aşağılaması, bunun en basit kanıtıdır. Partiyi ortadan ikiye çatlatması da, liderlik başarısının kanıtı!

Aslına bakarsanız, Sayın Bahçeli, koalisyon ortağı olup da Apo'yu "asamadığı" gün bitmişti...

O günden beri uzatmaları oynuyor.

"Doksan artı en az kaç dakika" daha oynar bilmem ama, Türkiye gelecekte "kerinçsiz" olacağı gibi "bahçesiz" de olacaktır.

 

20/09/2010

BE
22.09.2010 08:45
#41

Yürrüü

 

Stratejileri belli oldu. Önümüzdeki iki yıl boyunca neye saldıracakları anlaşıldı. "Türkiye batıyor, halkımız aç ve sefil" edebiyatı tutmayınca, "şeriat geliyor" palavrası sökmeyince yani şeriat sekiz yıldır bir türlü gelemeyince, "yetim hakkı yediler" gibi çirkin ve çapsız iddialar havada kalınca, "havuzlu villa" teranesi dönüp kendi adamlarına dokununca, tutacakları yol meydana çıktı: Başkanlık sistemini dillerine dolayacaklar.

Şimdiden yazmaya koyuldular. Referandumun hemen ertesi gün başladılar: "Başbakan padişah olmak istiyor!"

Eh, padişah aynı zamanda halifeydi ya... Eşek değilsen satır arasını anlarsın...

Başkanlık sisteminin bir tek Amerika'da yürüdüğünü, diğer ülkelerde "başkan baba" sistemine yani diktatörlüğe dönüştüğünü söylüyorlar.

Haklılar. Bizde başkanlık sistemi hiç olmadı ama Allah'a şükür yakın tarihimizde hiç diktatör de görülmedi!

Bünyemize aykırıdır efendim. Bize hiç uymaz.

Başkan olursa sonra densizin biri çıkar da onu "Milli Şef" ilan ediverir.

Recep Tayyip Erdoğan "ebedi şef", Abdullah Gül de "milli şef" mesela... Bırrr... Düşünmesi bile korkunç...

"Başkanın tarafsız olması gerekir oysa bu adam bal gibi partili" diyorlar ve diyecekler.

Evet, örneğin Atatürk ve İnönü hayatları boyunca hiçbir partiye üye bile olmamışlardı!

"Başkanın bir beyefendi olması gerekir, bu adam Kasımpaşalı" da diyeceklerdir.

Başbakan yardımcısının kafasına Anayasa kitapçığı fırlatan Ahmet Necdet Sezer gibi bir beyefendi, örneğin...

Belki "ruh sağlığının yerinde olması gerekir" de diyeceklerdir.

Nasıl yani, "kargalar geliyor" diyerek masanın altına saklanan Fahri Korutürk falan gibi mi?

Başkan, hükümet üyelerini kendi keyfine göre seçecekmiş...

Evet, Atatürk bakanları, hatta valileri, büyükelçileri bile asla kendisi seçmeye kalkmaz, hükümeti meclisin özgür iradesine ve memurların seçimini de ilgili bakanlara bırakırdı... Aslına bakarsanız mebusları bile seçmezdi de her vilayet seçime girecek kendi temsilcilerine kendisi karar verirdi...

Sistem "yarı başkanlık" olursa da bu sefer "kukla başbakanlar dönemi başlıyor" diye kızacaklardır.

Refik Saydam, Hasan Saka, Şükrü Saracoğlu, Şemsettin Günaltay falan gibi mi acaba?

Tövbe ıstağfirullah, yoksa Fahri Özdilek, Nihat Erim, Ferit Melen, Naim Talu, ya da Bülend Ulusu falan gibi mi?

Başkanı halkın seçmesine çok itiraz ettiler ama referandumda (bundan önceki referandumda) yüzde 70 çıkınca ağızlarını daha fazla açamadılar.

Oysa bu iş cahil halka, genç ve güzel mankenlerle ne yazık ki eşit oya sahip dağdaki çobana, göbeğini kaşıyan kısa bacaklı, kıllı ayıya bırakılır mıydı?

Bırakırsan sonra halk gider Cemal Gürsel ya da Kenan Evren gibi birisini seçiverirdi vallahi...

Bunlar halkın seçimiyle gelmemişler miydi? İşte buyurun. Biz ne dedik?

Halk ne biçim Cevdet Sunay'ın da arkasındaydı... Hatta Faruk Gürler'in de arkasındaydı da namussuz politikacılar mecliste taş koyarak başkan seçilmesini engellemişlerdi... Politikayı politikacılara bırakırsan işte böyle olurdu. Oysa halk Menderes asıldığı zaman ne biçim sevinmişti, değil mi yani? (Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Sayın Tansel Çölaşan öyle diyor.)

Cahil halk işte... Şöyle adam gibi Deniz Baykal'ı seçmez ki başkan diye, saygı duyalım...

Laf aramızda, Atatürk olsun İnönü olsun, hangi serbest seçimi kazanmışlardı yahu?

Ben bilmiyorum, bir hırt çıksın bana öğretsin.

 

22 Eylul 2010

MA
28.09.2010 10:15
#42

Bunlar gerçekten korkuyorlarmış yahu!

 

Hani muhalefetin "korku" üzerine kurulduğu söyleniyordu ya...

"Beni de içeri atacaklar" diye korkup soluğu Amerika'da alan Ergenekon çocukları...

Sanki bakılacak bir yanları kalmış gibi "beni çarşafa sokacaklar" diye korkan "İsmet Paşa kızı" yaşlı teyzeler...

"Kısa bacaklı kıllı adamlar ırzıma geçecekler" diye korkan bunalımlı bayanlar...

"Rakı içirmeyecekler" diye korkan emekli memurlar...

"Patron tirajını yerlere düşürdüğümüz gazeteyi satarsa iş bulamayız" diye korkan kalemşorlar...

"Yazılarımın artık okunmadığını görüp bir de çok para isteyince kapının önüne koydular" diyemediği için utanmadan "beni başbakan kovdurdu" yalanına sığınmaya çalışan esnaf...

Gerçekten korkuyorlarmış, şaka ya da abartı sanıyorduk.

O kadar korkuyorlar ki, "pogroma uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ortaçağ Yahudisi" gibi kendilerine "gettolar" yaratmaya koyulmuşlar!

Hani o çok kızdıkları "haşema otelleri" gibi... Hani Fatih ilçesinin Çarşamba mahallesindeki "kurtarılmış bölge" gibi... Bunlar da "Atatürkçü siteler" oluşturmaya başlamışlar.

İmzasız psikopatların bizlere ağız dolusu hakaretler ettikleri Internet siteleri değil efendim, "oturma" siteleri...

Hani havuzlu falan... Kılıçdaroğlu'nunki gibi.

Hani kapısına iki metreye iki metre beyaz poliüretan bir kulübe koyup içine de uyuklayan bir köylü oturttuğun zaman kiralara zam yapıyorsun ya, işte onlardan.

Bunlardan biri Antalya'da gözlenmiş, ne de olsa tuzlu su kenarıdır.

"Atatürkçü Feyziefe Sitesi..."

Hayır, Çölaşan ailesi orada oturmuyor, onlar Ayvalık'a giderler, "kankalarının" yanına.

Sitenin girişinde (yoksa "nizamiyesinde" mi demeliydim?), kırmızı-beyaz bir tabela... Bayrak rengi, çünkü tabelaları tabela yapan üstündeki kandır, bir site, eğer aidatlar vaktinde ödeniyorsa vatandır... Üstünde diyor ki: "Atatürkçü laik demokratik insanların yaşadığı sitedir"...

Bu hesaba göre bizim evler de hayvanat bahçesidir herhalde.

Üç-beş nöbetini bekçi tutuyor, beş-yedi nöbetini kapıcı ondan devralıyor, gelenim gidenim çoktur vukuatım yoktur komutanım, pardon sayın yöneticim...

Söylenenlere göre de referandum öncesi site yönetimi kapıları tek tek çalıp "hayır" oyu verilmesi için propaganda yapmış.

Yakında sitede "Atatürk çimlere basmazdı", "İnönü aidatını vaktinde öderdi" ya da "Mahmut Esat havuza işemezdi" gibi tabelalar da gözlenebilir.

Merak ediyorum, bu sitede kiralık ev tutmak istesem bana verirler mi yoksa döverler mi? "Demokratik" bir yer ya, o bakımdan...

Tersini düşünün: Kapısındaki yeşil-beyaz tabelada "namazında niyazında dindar insanların yaşadığı sitedir" yazan bir yer... Yönetici de kapıları çalıp "evet oyu verin" diye bastırıyor... İçki içen kiracı almıyorlar, öğle namazının kaç rekât olduğunu bilemeyen misafiri bile sokmuyorlar kapıdan.

Ayyuka çıkacak küfürleri duyar gibiyim. Utanmadan "Türkiye bölündü" yazanlardan hem de...

Yahu bunlar meğerse gerçekten korkuyorlarmış.

İleride "bir adayı ele geçirip oraya yerleşmek" falan gibi formüller de düşünebilirler. Tevfik Fikret ve Servetifünun dergisindeki arkadaşları da bir zamanlar Abdülhamid'den kurtulmak için Güney Afrika'ya kaçıp yerleşmeyi düşünmüşlerdi.

Yeter ki tuzlu su kıyısından uzaklaşmayalım, içerilere girmeyelim arkadaşlar!

Çünkü yüzde 55 oranında evet oyu veren İstanbul dağın başında, yaylanın tepesindedir.

Sizin siteye de...

Dense dense "antik kent" denir yavrum, madem olay Antalya'da geçiyor...

 

23/09/10

MA
28.09.2010 10:17
#43

Atatürk sağ olsaydı

 

Son yıllarda patır patır ortalığa dökülen "karanlık adamlar" başlıca üçe ayrılıyorlar.

Bir: Edepsizlenenler, bağırıp çağıranlar, duruşmalarda hâkime ve savcıya sert çıkanlar, posta koyanlar, tehditler savuranlar... Yani, zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışanlar... Bunların içinde üç günlüğüne açlık grevine yatıp kimsenin iplemediğini görünce dönüp karavanaya yumulanlar da var.

İki: Kalbi sıkışanlar, tansiyonu çıkanlar, şekeri yükselenler, prostatı azanlar... Bunlar da kendi aralarında "doğal nedenlerle" kendiliğinden hastalananlar ve "arkadaş yardımıyla ayağı kayanlar, merdivenden düşenler, mikrop kapanlar" falan olarak ayrıca ikiye ayrılırlar. Ne hikmetse birdenbire "hafızasını kaybedenler, yediği hiçbir herzeyi hatırlamayanlar" olarak diğer bir alt grupları da vardır.

Üç: Utananlar, sıkılanlar, "onurlu" bir yol olarak intiharı seçenler...

Suç işlemek serbest ama sıkıyı görünce şakağına tabancayı dayamak onurlu sayılıyor. Erkekçe ve açık seçik "evet, ben bunları yaptım" ya da "şu, şu, şu kişiler azmettirdi" demek onurlu sayılmıyor. Kol kırılacak, ille yen içinde kalacak.

Bu kafa kaç kişinin başını yedi, fakat bu tutumun "diğer büyük başları" kurtaracağı sanılıyor. Kurtaramayacaktır.

Gene bir denizci yüzbaşı, bir "bahriyeli" kendi canına kıymış.

"Fuhuş çetesi dosyasında" adı geçiyormuş.

Böyle bir çete hakkında çok gizli bir soruşturma yürütülüyor, bazı kişiler içeri alındılar, arkası da gelecek gibi... Bu kişiler, subay!

Neyse ki basın toplantısı düzenleyip "sivil savcı şunları şunları araştırsın, bunları bunları araştırmasın" demeye cüret edecek densiz bir komutan yok başlarında!

Hani, göbeğini kaşıyan kısa bacaklı ve kıllı ayılar sayesinde Anayasa da değişti ya...

Bu çetenin, Ergenekon'la bağlantısı var mıdır yok mudur ben bilemem savcı bilir, bazı yüksek rütbeli subaylara "şantaj yapmak" amacıyla profesyonel kadınlar kullanarak (bu lafa da biterim) gizli fuhuş dosyaları hazırladığı söyleniyor...

Bayat bir yöntem!

KGB yapardı bunu... Kadın gönderip NATO'da görevli yöneticilerin gizlice resimlerini çekerler, sonra da "karına gösteririz haa" tehdidiyle adamı kendilerine "çevirmeye" çalışırlardı...

Batı'da ahlak ölçülerinin ve yaşama biçimlerinin ne kadar değişime uğradığını bilememişlerdi bazı hırbo Ruslar...

"Verin ben kendim göstereyim, fantezi yaparız" gibi cevaplar almaya başlayınca, KGB bu yöntemden vazgeçti!

Bizim bürokraside çok şükür işin bu kadar çivisi çıkmamıştır.

Fakat bunlar şantaj yapacaklar da ne elde edecekler acaba?

Para mı isteyecekler? Memur maaşı belli...

Yoksa, "darbe yapacağız, bize katıl, en azından sesini çıkarma" mı diyecekler?

Tüh be, bize hiçkimse "demokrasi getireceğiz, Ayşe de zaten yola çıktı, sana doğru geliyor" demedi anasını satayım!

Şaka bir yana, bugüne kadar tam on bir subay intihar etti patır patır, balkondan atlayan da var.

Onur meselesi... Şantaj yapmak ayıp değil, gizli örgüt kurmak, darbe planlamak ayıp değil, kadın tedarik etmek ayıp değil, suçu kabul edip cezasına katlanmak ayıp.

Türk ordusunun itibarını, şerefini kurtarmanın, bu pislikleri temizlemenin zamanı geldi de geçiyor paşalarım!

Faraş ve süpürgeyle halının altına iterek değil ama.

"Karısının mal mülk hırsına boyun eğerek hırsızlık yapan paşa" konusunda gösterdiğiniz tutumu ve kararlılığı bu konuda da göstereceksiniz, o kadar.

Haaa, başına dert almamanın, hapislere düşmemenin, sıkıyı görünce şakağına kurşunu basmamanın da bir tek yolu var:

Suç işlemeyeceksin! Bu tür rezilliklere bulaşmayacaksın, taşıdığın üniformanın şerefini koruyacaksın. O zaman "beni sivil mahkeme mi yargılasın askeri mahkeme mi yargılasın" ikileminden de kurtulursun, hiç girmezsin o döngüye.

İkide bir "Atatürk sağ olsaydı" demeye bayılıyorsun, Atatürk sağ olsaydı seni ne yapardı, biliyor musun?

 

24/09/10

MA
28.09.2010 10:20
#44

Bitir beni Kemal :) :) :D

 

Çok tartışılmış bir konudur efendim (kötü yazarlar lafa böyle girerler)... Serbest Fırka meselesi.

Bunun gerçek bir muhalefet hareketi mi olduğu, yoksa bir "muvazaa" partisi mi sayılması gerektiği çok tartışılmıştır. (Eee, senin fikrin ne?)

Bir yoruma göre, Atatürk "şöyle ikinci bir parti kurdurayım da kimler bana karşı, dökülsünler ortaya, bir göreyim" demiştir... Sonra canlarına okumak üzere...

Kimisi de, "memlekette CHP'ye karşı öyle büyük bir tepki vardı ki, Atatürk ikinci bir partiye izin vermekten başka çare bulamadı" der...

Kimi şaşkın da bu partiye izin verilmiş olmasını "Atatürk'ün ve İnönü'nün aslında ne kadar demokrat olduklarının" kanıtı sayar! (Kapanmasına ne diyor?)

Fakat bütün CHP amigoları, Serbest Fırka'nın (ömrü de hepi topu üç aydır, 1930 yılının ağustos ayından kasım ayına kadar) bir "karşıdevrim" hareketi olduğu konusunda birleşirler.

Bunun çeşitlemeleri de vardır: Türkiye'deki üçlü kutuplaşmaya çare bulduğunu iddia eden büyük bir şarkıcı-mütefekkir, geçen gün Serbest Fırka'nın ayakta kalmasına o dönemde "ülke koşullarının hazır olmadığını" yazıyordu. (Kelliğe ve kısırlığa karşı da çareleri var mı?)

1925 yılına kadar memlekette bir sürü parti vardı... Sosyalist partiler de, komünist partisi de serbestçe faaliyetteydi...

Tövbe, "padişahçı" parti yoktu. "Cumhuriyetçi muhalefet" vardı, 1924 yılında susturuldu.

Bir yıl sonra da "her türlü muhalefet" susturuldu.

Bunun "yalnızca İnönü'nün isteğiyle ve Atatürk'ün göz yummasıyla" mı gerçekleştiğini, yoksa her ikisinin "ortak irade ve kararıyla" mı olduğunu da pek tartışırlar.

Öyle ya da böyle, hani o hazır olmayan ülke koşulları, yirmili yıllarda "yapay" bir şekilde yaratılmıştır!

1930 yılında ülke koşulları hazır değildi de, 1945 yılında nasıl hazır oluverdiler? Sakın dünya savaşını Amerika kazandığı için olmasın?

Serbest Fırka'nın karşıdevrimci olduğu söylenir ve kanıt olarak da Menemen olayları gösterilir. Bu partinin Menemen'deki ayaklanmayla hiçbir ilgisi yoktu.

Tıpkı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın da Şeyh Sait ayaklanmasıyla hiçbir ilgisinin olmadığı gibi.

Bunlar, muhalefeti susturmak için bulunmuş bahanelerdir.

Sosyalistler mi karşı çıkacaklardı Batılılaşma devrimine, alafranga liberaller mi? Güldürmeyin beni.

Serbest Fırka, CHP'nin (yani bürokrasinin) sekiz yıllık uygulamalarına karşı halkın duyduğu tepkiyi ve hatta öfkeyi bir ölçüde yatıştırmak, tabir caizse "gazını almak" için kurdurulmuş (kurulmuş demedim, kurdurulmuş dedim), ve de üç ay gibi kısa bir sürede çığ gibi büyüdüğü ve güçlendiği için, "Allah korusun" ilk genel seçimde CHP'nin yerine geçebileceği anlaşılınca yokedilmiştir.

İzmir yakılmış olduğu için de halktan en büyük ilgiyi orada görmüştür! (Talihsiz, güzel ve yalnız İzmir, şimdi de geri kaldığı için bu kez ters yönde tepki gösteriyor.)

Bu ne demokratik bir yaklaşımdır ki, bir parti emirle kurduruluyor, sonra da emirle "kendi kendini feshetmesi" telkin ediliyor? Bu ne özgür bir partidir ki, Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım partiye üye ettiriliyor, kendisi üye olmuyor, olduruluyor? (Rahmetli peder beni bir partiye "sokmaya" kalksa evde kavga çıkardı.)

Efendiler, işte CHP ancak bu şekilde iktidara gelebilir ya da orada kalabilir... Ya muhalefeti susturarak, ya da çaresiz kalınca darbe kışkırtarak. CHP hiçbir serbest seçimi tek başına kazanamamıştır ve de kazanamaz.

Yani Sayın Kılıçdaroğlu, hiç öyle Zafer Mutlu'nun askerlerinin gazına gelip de "yüzde 40 alacağım" hayalleri kurmasın. Alamaz.

Geçenlerde de Internet'te serserinin biri "CHP'nin iktidara gelince beni bitireceğini" yazıyordu...

Bitir beni Kemal... Beni bertaraf et... Bana yazık et...

Siz seçim kazandığınızda ben herhalde doksan ya da yüz yaşımı bulurum, o saatten sonra bitirsen ne olur, başlatsan ne olur?

28.09.2010 13:51
#45

bu adam bazen doğruları söylüyor.şaşmamak gerekir çünkü yeri gelmiş şeytanda doğruyu söylemiştir.Ebu Hureyre ra şeytanı yakaladığında ona ayetel kürsinin önemini anlatmıştır.

W-
30.09.2010 16:46
#46

Münferit sulh

 

 

Bendeniz Doğulu olduğum için işim gücüm "geçmişle kavga" etmekmiş. Kendisi Batılı olduğu için geleceğe bakarmış. (Batı okullarında okumuş, biz de taşmektepte medrese tahsili gördük.)

Adam böyle diyor.

Geçmişin doğrusunu bilmeden, onunla hesaplaşmadan bir gelecek kurmaya çalışmak, ancak ciddi bir eğitim görmemiş, kendi kendini yetiştirmiş yarı-aydınlara özgü bir güdüklük olsa gerek.

İzin verirseniz bugün gene geçmişle kavga edeceğim azıcık, huyum kurusun, kendimi alamıyorum...

Şamil Tayyar yeni bir kitap yazdı: "Çelik Çekirdek"... Derin devletin ipliğini bir kere daha pazara çıkarıyor. (Gücü yettiği kadar.)

Şamil tipik bir Doğulu olduğu için derin devletin geçmişine de uzanmış, ortaya "Enver Paşa hükümetini darbeyle indirme teklifini Atatürk'e kimler neden götürdü?" sorusunu da atmış.

Göbeğini kaşıyan Şamil, senin neyine gerek 1917 yılının olayları? Aradan doksan üç yıl geçmiş... Git konsere, bak bakalım yiğidin arslanın nerede yatıyor, Türkiye'nin geleceğine katkıda bulun (beleş girme oğlum, bilet al)...

Bendeniz de bu konuyla kavga edeyim kendi açımdan. Severim.

İttihat ve Terakki'nin ünlü tetikçisi Yakup Cemil darbe yapacak (severler!), Enver'i ve Talat'ı devirecek, daha sonra Alman ittifakından çıkıp İngiltere ve Fransa'yla "tek taraflı barış" anlaşmasının yollarını arayacaktı. Türkiye'yi savaştan çekecekti. (Buna o zamanın diliyle "münferit sulh" deniyordu.)

Bunu planlayan da darbeciydi, devrilecek olanlar da darbeciydiler. Bu bir iç hesaplaşmaydı. (Yakup Cemil dört yıl önce ünlü Babıali baskınında Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı öldürmüştü. O dönemde, adalarda mahkeme kurup sonradan asmak gibi dolambaçlı yollara gitmiyorlar, hemen oracıkta çekip vurup işi kısa kesiyorlardı.)

Atatürk'ün bundan haberi vardı.

Açıktan açığa desteklemedi, ama karşı da çıkmadı.

Çünkü, eğer darbe başarılı olsaydı, onu Harbiye Nazırı yapacaklardı. (Daha sonra, mütarekenin başlarında da bunun için çok uğraştı. Hiçkimse kalkıp da bana "koskoca Atatürk gerici Osmanlı'ya bakan olmayı ister mi canım" demesin, gülmem bile.)

Sustu ve beklemeye geçti. Almanya'nın savaşı kazanamayacağını görüyor, bunun bizim için de yıkım anlamına geleceğini iyi biliyordu, üstelik de Enver'le karşılıklı olarak birbirlerinden nefret ediyorlardı. Kaldı ki, savaşı kaybedersek yıkılacak, kazanırsak da bir Alman sömürgesi olacaktık. Her iki durumda da geleceğimiz berbattı. Tek yol savaştan usturubuyla çekilmekti. (Daha sonra da yeni ve sonuncu Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl'ın deneyeceği ve başaramayacağı gibi.)

Yakup Cemil darbeyi yapamadı, yakalandı, yargılandı ve Kâğıthane'de kurşuna dizildi.

Hiçbir şey kanıtlayamayacakları için Atatürk'e dokunamadılar.

Belki Atatürk Yakup Cemil'in bu işi kıvıramayacağını görmüş, belki "münferit sulh" açılımını müttefiklerin yutmayacağını düşünmüştü... O yüzden, karışmadı. Kendini çekti, bekledi.

Yakup Cemil bir darbecinin yapmaması gereken her türlü "amatör" yanlışı yapmış (oysa bu işlerde çok tecrübeliydi ama ruh sağlığının pek dengeli olduğu söylenemezdi), Meserret Kıraathanesi'nde uluorta bağırıp çağırmış, yan tarafta bilardo oynar gibi yapan Teşkilat-ı Mahsusa ajanları da bunu rapor etmişlerdi. (Oysa merhumun kendisi de aynı örgüttendi, örgüt içindeki "Envercileri" bilmesi gerekirdi.)

İş o kadar ayyuka çıkmıştı ki, bir gün Ömer Seyfettin Meserret Kıraathanesi'nden çıkıp Sirkeci'ye inerken Yakup Cemil'in koluna girmiş, "cancağızım," demişti, "böyle uluorta atıp tutma, başını derde sokacaksın, sen darbeni yap, merak etme, başarılı olursan herkes peşinden gelir!"

Aynı yanlışı, 1962 yılında, Ankara Orduevi'nde rakı içerken uluorta konuşan Talat Aydemir de yapacaktı... Onu kurşuna bile dizmediler, astılar.

Görüldüğü gibi, geçmişi öğrenmenin her türlü macerapereste, hem darbecilere hem de Kılıçdaroğlu üfürükçülerine faydaları saymakla tükenmez.

Buna şarkıcı türkücü esnafı da dahildir.

 

 

30/09/2010

BE
15.10.2010 09:23
#47

Zamansız yazı

 

Bir "ulus-devlet" kuruyorsun... Fiilen yıkılmış bir imparatorluğu yabancılarla da anlaşarak, onların gözetim ve onayıyla tasfiye ediyor, senden kopup gitmiş olan toprakları ve halkları reddediyor (o saatten sonra etmesen ne yazar?), elinde kalan topraklarda yeni bir devlet oluşturuyorsun...

Harika! Mucize!

"Kendinden" saydığın toprakların küçük bir kısmını da istemiyor, onlardan vazgeçiyorsun. Peki, o kadarını da anladık. "Reel politika", acı gerçekler, ancak bu kadarını kurtarabildik, idare edin, geri kalanını da isteyecek gücümüz yok, falan. Tamam.

İmparatorluğun bir kısım halkını hiç tanımıyor, onlara hepten sırtını dönüyorsun, zaten müttefiklerin (yani düne kadar düşmanlarının) eline geçmiş, fiilen sömürgeye dönüşmüşler. Anladık. O dönemde Arap'tan ne bize hayır var, ne de bizim onlara hayrımız dokunabilir, peki.

İmparatorluğun diğer bazı halklarının da senin yaptığını yapmalarını, yani onların da kendi devletlerini kurmalarını engelliyorsun. Devlet kurmak senin hakkın, onların hakkı değil.

Gerekçe olarak, onların "zaten mevcut devletlere eklemleneceklerini" öngörüyorsun. Ayrıca bağımsız bir Anadolu Rum ya da Anadolu Ermeni devleti olmayacak, gidip başkalarına, komşu soydaşlarına "katılacaklar"... Buna karşı çıkıyorsun, güzel.

Kurduğun devlet, bir ulus-devlet.

Ermeni unsurunun bir kısmını öldürmüşler, bir kısmını sürmüşler, Rum unsurunu "göndermişsin", temizlik yapmışsın. Elinde, katlanman gereken bir avuç "azınlık" kalmış, onları tutmak zorunda kalmışsın, ama onlara da baskı yapıyorsun. O kadar ki, adalet bakanın "onların hakkı uşak olmaktır, bize hizmet etmektir" diyebiliyor... Onları bürokrasiye almıyor, daha doğrusu Osmanlı bürokrasisinden temizliyor, yeni kuracağın (kuracağını iddia ettiğin) cumhuriyet bürokrasisine sokmuyorsun. Memur yapmıyorsun. Askere aldıklarının eline "kullanmayı öğrenmesinler" diye silah bile vermiyorsun.

Bunu da, kabul etmesek, hoşumuza gitmese bile "oldu bitti" niyetine anlayışla karşıladık, hadi bunu da, hoşgörmesek bile eleştirmekle yetindik...

Böylece, İttihat ve Terakki diktatörlerinin, dünya savaşında yenileceklerini hissedince düşündükleri son çözüm, son çare, "imparatorluk hevesinden vazgeçip Anadolu'da bir Türk devleti oluşturma, hiç olmazsa bu şekilde ayakta kalma" fikri de gerçekleşmiş oldu. Bunu, yenilmiş, yıpranmış, yerlere düşmüş A kadrosu değil de, temiz kalmış, dipdiri, üstelik yeni bir savaşı da kazanmış B kadrosu başardı. Kabul.

Lakin...

Bir ulus-devlet kurduğunu söylüyorsun...

Peki Kürt kamburunu niçin sırtına alıyorsun?

Onlara başlangıçta "federasyon" sözü verip niçin sonra vazgeçiyorsun?

Nasıl bir devlet bu "iki halklı ama tek ulus-devlet" yahu? Literatürde var mı böyle bir şey?

Federasyon olursa, yapmayı planladığın "radikal Batılılaşma devrimini" onlara kabul ettiremem diye mi endişe ettin?

Yoksa "nasıl olsa zaman içinde baskıyla eritirim" diye mi düşündün?

Eritemedin, adamlar yirmi kere ayaklandılar, bu kamburu bütün ağırlığıyla bize, gelecek kuşaklarına devrettin, ne halt edeceğimizi bilemiyoruz şimdi!

Niçin Lausanne'da pazarlığı "Müslüman halk" üzerinden yaptın da "Türk milleti" üzerinden yapmadın?

Niçin bırakmadın Kürtler de Araplar gibi "gitsinler"...

Lausanne'da Müslüman davası görülecekse niçin Arap da gözetilmedi?

Yok eğer amaç Türk'ü kurtarmaksa niçin Kürt de bu işe katıldı?

Acaba sınırlar da yanlış mı çizildi?

Nasıl çıkacağız şimdi biz bu işin içinden paşam? On binlerce insan öldü paşam...

Kusura bakmayın, iyi bir yazı olmadı bu.

İçinde ne Hanefi Avcı geçiyor, ne Emir Kusturica, ne Arda Turan, ne de Guus Hiddink.

 

Sabah/15 Ekim 2010

RE
21.10.2010 10:43
#48

Ayrılanı kurt kapar

 

 

Kendi başımıza gelince şaşırıyoruz, yakın zamana kadar dünyaya kapalı olduğumuz için bilmedik ve öğrenmedik: Bazı eyaletlerin birlikten "ayrılma hakkının" kavgası yüzünden Amerika'da dört yıl içinde altı yüz kırk bin kişi ölmüştü...

Biz o sayıya çok şükür henüz ulaşmadık ama iktidara Türk faşistleri gelirlerse ve Kürtler bu kez sağlama ayaklanırlarsa korkarım ulaşırız da!

Geçen gün bir laf ettim, "iki halklı tek ulus-devlet var mı" diye, bir Allah'ın kulu çıkıp da var demedi.

Oysa var. Belçika var, İspanya var (üç halklı), İsviçre var, o da üçlü, Finlandiya var, Büyük Britanya bile var...

Belçika yapay bir devlet, Fransa ile Almanya arasında "tampon bölge" niyetine zorla oluşturulmuş (her iki dünya savaşında bu da işe yaramamıştı), şimdi de "AB merkezi" olarak tutulmak isteniyor ama gene de bölünme sinyalleri veriyor.

Yugoslavya da böyleydi, dağıldı.

İspanya'da hem Katalanlar hem de Basklar...

Fransa da, "çeyrek" halk olarak Brötonlar'ı ve Korsikalılar'ı sayarsanız iki buçuk halklı...

Büyük Britanya'da hem İskoçlar hem Galliler, azıcık kalmış İrlandalı'yı da katın, yani "Kelt" unsurunu... Niçin bu halkların takımları futbol şampiyonalarına ayrı ayrı katılırlar, hiç kafanızı kurcalamadı mı? United Kingdom, adı üstüne "birleşik krallık" ama içinde kimlikleri farklı dört ayrı eyalet var. (Buna karşılık Almanya daha bir bütündür. Federasyondur ama yalnızca yönetim açısından. Çünkü tek halktır.)

Demek ki olabiliyor.

Olabiliyor da, nasıl?

Sistemin iki yönlü işlemesi şartıyla.

Bir: Merkez yönetimi çevre halklara özgürlüklerini verecek, kimliklerini tanıyacak. İspanya'da Katalanca kitap yayınlamak, Baskça konuşmak serbest. Galler bölgesinde bütün isimler, bütün tabelalar iki dilde. İskoçya'nın kendi merkez bankası bile var, parasını kendisi basıyor. İsviçre'ye gidenler bilirler, Cenevre-Zürih yolunda Fransızca tabelalar birdenbire bıçak gibi kesilir, Almanca tabelalar başlar. Finlandiya'da iki resmi dil kullanılır, Fince ve İsveççe.

Tanınan haklar hem kültürel olacak, hem de yönetime ilişkin... Bölge yönetimleri ağırlık ve önem kazanacak. Fransa bunu sağlayamadı ama İspanya'da her bölgenin kendi ayrı bayrağı, parlamentosu, hükümeti bile var! (Bunun için ille Katalan ya da Bask olması şart değil, Endülüs de böyle haklara sahip, Galiçya da, Estremadura da.)

İki ve de lakin: Merkez kültürü ister istemez "başat" olmak zorunda!

"Çeşitlilikte birlik" için bu şart.

Haklarını elde etsen de "kıyıda" olduğunu bilecek, merkeze uyacaksın.

Her Katalan hem kendi dilini konuşur, okur yazar ama hem de Kastilyaca, yani "standart İspanyolca" bilmeye mecburdur. Fince iş göremeyen İsveçli azınlık mensubu Finlandiya'da yaşayamaz. Fransızca bilmeyen Bröton ancak köyünde süt sağar. İngilizce'si zayıf Cardiffli Londra'da iş de bulamaz.

Gelelim Türkiye'nin yarınına...

Kürtçe oku yaz, gazeteni çıkar, televizyonunu seyret, kitabını yayınla, okulda dil dersini de al, ama fiziği kimyayı, matematiği Türkçe'den öğreneceksin. Ankara'ya Kürtçe dilekçe yazarsan kime anlamaz. Yalnızca sana özel "Kürtçe SABAH" edisyonu da yapamayız. Gazeteyi "To Proi" olarak bir de Rumca basamayacağımız gibi.

Yani şeker kardeşim, senin asıl niyetin, asıl derdin özerklik mi, bağımsızlık mı, karar ver.

Bağımsız olursan sen kaybedersin. Vize koyarız, Diyarbakır elçiliğimizden izinle gelirsin İstanbul'a, üç aydan fazla da oturamazsın, Avrupa'nın bize yaptığı gibi.

"Kırmızı çizgilerimizi" iyi belle ve de gözünü seveyim onları çiğnemeye kalkma.

Bir de düşün, atağa kalkmış yeni Türkiye'nin vatandaşı olarak kalkınmadan pay mı istersin, dandik bir Afrika ülkesi gibi herşeye sıfırdan başlamak mı?

 

 

 

18 Ekim P.tesi

MA
21.10.2010 11:23
#49

Först leydi

 

Birtakım densizler, Türkiye Cumhuriyeti'nin başkanına "tavır koymaya" cüret edebiliyorlar ve 29 Ekim davetine katılmayacaklarını söylüyorlar.

Gerekçe olarak davetiyede "Türkiye Cumhurbaşkanı" yazılmış olmasını gösteriyorlar ama Ahmet Necdet Sezer'in ona buna yıllarca göndermiş olduğu davetiyelerde de böyle yazıldığı ortaya çıkınca mosmor oldular.

Asıl neden Hayrünnisa Hanım'dır. Onun başının örtülü olması.

Çünkü bu görüntü, kafalarındaki "First Lady" kavramına uymuyor. Leydi dediğin, "Lady Gaga" gibi olmalı! Türban dediğinle de ancak alay edilir, televizyon dizisindeki Dilber Hala'ya bakıp bakıp gülünür. Yaklaşım bu.

Alafranga adamlar ya bunlar (karılarının saçlarından başka neleri alafranga acaba?), köşkteki hanım ille bir "lady" olacak.

Oysa Türk olduklarını hatırlayıp cumhurbaşkanının eşine "hanımefendi" diyebilseler rahatlayacaklar.

Ama bunlar Adnan Menderes'e "beyefendi" denilmesinden de rahatsız olurlardı, çocukluğumdan hatırlarım.

İşin matrağı, o zamanlar "sayın" lafı da henüz icat edilmemişti!

 

 

17/10/2010

MA
21.10.2010 11:25
#50

Çantaya bak! :) :) :)

 

 

Tarih öğretmeni olma hakkına sahip, Türk, Osmanlı ve dünya tarihini bilen, halkın severek izlediği dizilerde başrol oynamış, çalışkan, özverili, disiplinli, yardımsever, özgürlükçü, barışçı ve başarılı bir genç kadınım. Artık daha fazla kullanılmak istemiyorum.

 

Tövbe ıstağfirullah, bendeniz değil efendim, Aysun Kayacı... Böyle demiş.

Ben kadın da değilim, ne yazık ki genç de değilim. Tarih öğretmeni olmaya da hak falan kazanmadım.

 

Televizyona çok çıktım ama dizilerde oynamadım. Kendi hakkımda "çalışkan, özverili, disiplinli, yardımsever, özgürlükçü, barışçı ve başarılı" gibi tanımlar kullanmayı da hayatımda hiç düşünmedim, bizim zamanımızda böyle konuşmak ayıp sayılırdı, artık değilmiş.

Aysun Hanım, tarihe geçmiş olan o ünlü "çobanın oyu" özdeyişiyle artık daha fazla hatırlanmak istemiyormuş. Tarih bilgisiyle ve sanatıyla hatırlanmak isteyebilir.

İşin kötüsü, biz o ünlü özdeyişin "tamamını" hatırladık: "Benim verdiğim oyla ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu bir olabilir mi?"

Bazı köşe yazarlarımızın "kız haklı" demiş olduklarını da...

Unutulmasını istiyorsa hemen unutalım.

Lakin kamu vicdanına söz geçiremiyoruz, o hatırlar.

Tarih öğretmeni olma hakkına sahip olmadığımız için, Sayın Kayacı'ya tarih öğretmeye kalkacak kadar da densiz değiliz. "Kız haklı" demiş olan AÜSBF mezunlarına hele hiç (bu kısaltmaya Google'dan bakınız.)

Sayın Kayacı, demokrasi tarihinin aynı zamanda bir "eşit oya sahip olma mücadelesi tarihi" olduğunu Yeditepe Üniversitesi tarih bölümünde mutlaka öğrenmiştir. (Boru değil, Yeditepe bu... Sevgili dostumuz Zülfü Livaneli'nin müzik bölümünden mezun olduğu Fairfax Üniversitesi'ne hiç benzemez!)

Siyasal'ın kantininde belki anlatmıyorlar.

Orada Pasarofça Antlaşması'nın maddeleri falan öğretilir.

Sayın Kayacı Fransa tarihini elbette çok iyi bileceği için de, Fransa'da "sansiter" oy hakkından "üniversel" oy hakkına geçişin ne kadar uzun zaman aldığını ve bu uğurda ne mücadeleler verildiğini, öğretme hakkını elde edecek kadar öğrenmiştir mutlaka.

Belli bir vergi ödemeyen vatandaşın (ya da tebanın) oy hakkı yoktu...

1830 devrimi, bu vergi eşiğinin yılda iki yüz franktan yılda yüz franka indirilmesi ve böylece küçük burjuvaların da oy kullanabilmeleri için yapıldı. (Basın özgürlüğü kavgası da vardı tabii.) Tarih öğretmeni olmadığım için rakamlarda yanılabilirim, öğretmen düzeltsin.

Fransa'da "ayaktakımına" oy hakkı, ancak 1851 yılında, başkan Louis-Napoleon'un darbesiyle verildi (gene bir aralık ayında, amcasının "18 Brumaire" darbesi gibi, bu konuyla ilgili Karl Marx'ın ünlü kitabı da geçenlerde yeniden yayınlandı ülkemizde, Aysun Hanım mutlaka okumuştur.)

Adı evrenseldi ama, erkeklere... Kadınlara oy hakkı falan nanaydı...

Yani Aysun Hanım 1981 yılında Türkiye'de dünyaya geleceğine 1881 yılında Fransa'da dünyaya gelseydi, oy moy kullanamayacaktı!

Bunun için taa 1946 yılına kadar beklemesi gerekecekti.

Oysa Türkiye'de kadınlar bu hakka 1935 yılında sahip oldular. (Belediye seçimleri için 1930 yılında.) Bizde "kadın çoban" olmadığı için de bu konu o zamanlar hiç tartışılmadı...

Acaba Atatürk niçin çobana bir, öğretmene iki, mankene üç oy hakkı tanımamıştı?

Tarih öğretmeni vardı ama manken yoktu ülkede... Belki de ondandır.

İşte bu yüzden büyük önder de "beni aynı zamanda tarih öğretmeni olma hakkına da sahip Türk mankenlerine emanet ediniz" diyemedi.

Aman sakın beni de etmeyiniz ha...

Dağdaki çobana emanet ediniz, o bana daha iyi bakar.

 

 

14/10/2010

W-
04.11.2010 13:53
#51

Hadi canım sen de!

Vallahi farkına varmamıştım, bilmiyordum, öğrenince dehşete kapıldım:

Profesör Süleyman Yaşar, cumhuriyetin ilk döneminde, askeri harcamaların "devlet bütçesinin yüzde 45'i olduğunu" hatırlattı!

Pes... Yüzde 45... Yarıya yakın...

(Önümüzdeki yıl bu oran yüzde 12 olacaktır, haberiniz olsun.)

"Bozkırın ortasında nasıl demokrasi kuracaktık" deyip bürokrat diktasına sahip çıkanlar, şimdi de "ne yani, paraları halk için mi harcayacaktık" derler belki de...

Ordu, devlet bütçesinin neredeyse yarısını yutuyormuş.

Zafer kazanmış, Yunan ordusunu denize dökmüş olan ordu bu.

Peki, yirmili yılların ilerleyen döneminde bu ordu kime karşı savaşacakmış da bu kadar para ayırılmış kendisine?

Güvenlik nedeniyle... "Hazarda" hazırlıklı olmak için...

Hani ne olur ne olmaz... İç ve dış düşmanlarımıza karşı...

Savaşı kazanmış bitirmişsin, barış antlaşmasını imzalamışsın, sana kim saldıracak?

Nüfusunun üçte biri kadar mülteci ve mübadili birdenbire başına dert almış, neredeyse açlıkla pençeleşen Yunanistan mı?

Yoksa, İngiliz ve Fransız sömürgesi olmuş Araplar mı? Musul'u ve Kerkük'ü "hediye ettiğin" İngiltere mi?

Hitler henüz bir Münih serserisi o zamanlar, ciddiye alan yok... Mussolini iktidara yeni gelmiş, yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor...

Rusya mı? Kapı gibi barış ve dostluk antlaşması yapmışsın iki taraflı, Rusya müttefikin, iktidar yarışını ister Stalin kazansın ister Troçki, Sovyetler en yakın dostun...

Kim saldıracak sana, kim?

Niçin bu kadar para orduya?

Sonra da "bürokrasi cumhuriyeti kurdu ve sımsıkı elinde tuttu" deyince kızarsın...

İsmet Paşa çıkar, 1930 yılında "liberalizm nazariyatı bu memleketin güç anlayacağı bir şeydir" der...

Eh, memleket de CHP'yi hiçbir serbest seçimde hiçbir zaman iktidara getirmeyerek cevap verir ona! CHP de bu memleketin "güç" anlayacağı değil "hiç" anlamayacağı parti olur.

Canım belki de bu dev ordu bütçesi, yirmilerde değil de otuzlu yıllarda ülkeyi sağlama almak için bu kadar yüksek tutulmuştur...

Hani Balkan Paktı'nı imzalamıştık ya, Almanya Balkan ülkelerine saldırırsa onları koruyacaktık...

Eh, bunun için de orduya para lazımdı tabii.

Çok iyi koruduk maşallah.

Hitler 1941 yılında bütün Balkan yarımadasını yaladı yuttu, biz seyrettik.

Sen, diplomasi tarihinin en büyük fiyaskolarından biri olan Balkan Paktı'nı yeni kuşaklara büyük bir dış politika zaferi diye yutturmaktan da utanmadın!

"Kalkınma hamlesi" ha... Üç şeker fabrikası, dört çimento fabrikasıyla büyük kalkınma hamlesi... Bütçenin yarısı orduya, sonra da kalkınma hamlesi...

Şevket Süreyya Aydemir, başbakan İnönü'ye 1932 yılında neredeyse yalvaracak, "paşam, Amerikalılar derin bir ekonomik kriz içindeler, makine parklarını ölü eşek fiyatına satmaya bakıyorlar, gelin şunları ucuz ucuz alalım, memlekette sanayi hamlesi başlatalım" diye... Paşa hiç üzerinde durmayacak!...

Sonra masraf olur, dövizlerimiz dışarıya giderler!

Sonra da İzmir halkı, Ege çiftçisi Fethi Bey'in ayaklarına "kurtar bizi, mutemetlerden kurtar" diye haykırarak kapanınca şaşıracak ve bozulacak...

Çareyi de, üç ayda çığ gibi büyümüş muhalefet partisini "kendi kendini feshetmeye zorlamakta" bulacak!

Peki, devlet bütçesinin yarıya yakınını orduya ayırdın da, hiç olmazsa onu "modernize" mi ettin?

Rahmetli babam 1939 yılında askermiş, kendisine verdikleri tüfeğin üzerinde "eski yazılar ve 1895 tarihi olduğunu" yeminle anlatırdı.

Vallahi ben de 1982 yılında askerdim, tabur santralının telefon trafosunda 1913 tarihini kendi gözlerimle gördüm.

Almanya'nın Enver'e hibe ettiği ordu mallarından!

Ne yaptınız o paraları yahu, maaşlara mı yatırdınız, "lojman" yapımına mı?

 

 

 

01/11/2010

SA
13.11.2010 14:26
#52

Alışacaklar

Kriz çıkmış... Vah vah vah... Kriz çıkmasını istedikleri için kriz çıktı diyorlar ve bunun, nasıl olacaksa artık, hükümete ve tabii dış politikamıza zarar vermesini bekliyorlar.

Muhalif basın bunu yapan.

Viyana büyükelçimiz Ecvet Tezcan, bir Avusturya gazetesine verdiği demeçte (Die Presse), bu ülkede yaşayan Türkler'in "gettolara" itildiklerini söylemiş ve "ötekiyle birlikte yaşamayı öğrenmek zorundasınız" demiş.

Az bile söylemiş ve söylemekte de epey geç kalmış sayılır.

Tezcan'ın sözünü ettiği gurbetçiler, Hauptbahnhof'a yeni inmiş ve aval aval sağa sola bakınan köylü dayı değil, yıllardır orada yaşayan, bülbül gibi Almanca konuşan (hem de Viyana lehçesiyle), vatandaşlık hakkını da elde etmiş, seçen ve seçilen kişiler. Tam yüz on bin kişi.

Yani bir Mesut Özil gibi, örneğin...

Tezcan diyor ki "Türkler Viyana'da konut için başvurduklarında hep aynı mahalleye gönderiliyorlar, sonra da gettolaşmakla suçlanıyorlar..."

Son gördüğümde gerçekten de şehrin kuzeybatı yakası, Augarten tarafları ve savaş öncesi Yahudi mahallesi olan Taborstrasse çevresi yeni bir gettoyu andırıyordu... Bir de öbür uçta Mariahilf semtinin "tren istasyonuna yakın" kesimi...

Bu sözler "kriz yaratmış"...

Yaratmazsa hatırımız kalır.

Bu sözlere pek pek "malumu ilam" denilebilir, o kadar.

Ankara, Tezcan'ı uyarmış. Avusturya makamları da büyükelçimizin sözlerini "profesyonellikten uzak" bulmuşlar.

Beni pek seven(!) sevgili hariciyecilerimiz, o camiaya niçin girmemiş olduğumu bilmem şimdi anladılar mı?

Çünkü diplomasi bir "laf kıvırma" sanatıdır.

Sevgili Ecvet ağabeyimin (Galatasaray'da benden iki sınıf büyüktü) şöyle bir cümle kurması gerekirdi: "Bazı Türk kökenli Avusturya vatandaşlarının yeşil Viyana'nın birbirinden güzel olmakla birlikte belli bazı bölgelerinde yaşamaya yöneltilmelerinin geleneksel Türk-Avusturya dostluğu çerçevesinde kabul edilemez olduğu kanaatini taşımakta bulunduğumu ifade etmek isterim."

Ecvet ağabey galiba biraz Engin kardeşi gibi konuşmuş! Bizim fıtratımızda laf dolandırma yoktur.

Nitekim, Avusturya'nın faşist partisi FPÖ yetkilileri "Türkiye'yle diplomatik ilişkilerin derhal kesilmesini" isterlerken, Yeşiller Partisi "büyükelçi eleştirilerinde haklıdır ve ciddi bir yaraya parmak basmıştır" diyor...

Bu demeç, Tezcan'ın namus belgesidir.

Viyana'ya gönderdiğimiz sefirimiz, görevini yapmıştır. Orada yaşayan Türk'e sahip çıkmıştır. İşi budur.

Gerekirse pembe incili kaftanını da yere serer üzerine oturur. Orası imparatorluk mirasçısıysa, burası da imparatorluk mirasçısı. Kim kime afra tafra yapıyor?

Onlar buraya zırt pırt gelip bizi incelemeye alacaklar, hakkımızda "ilerleme raporları" yazacaklar, bizi beğenmeyecekler, ama biz onları hiç eleştirmeyeceğiz, öyle mi? Yok öyle yağma.

Her Türk'ü "Viyana surlarına saldırabilecek potansiyel bir yeniçeri" gibi görüp inim inim inleten, İstanbul Barosu Başkanı'na bile vize vermemekten utanmamış Nazi kalıntıları hiç ağızlarını açmasınlar.

Türkiye artık "başı dik" bir ülkedir.

Geçti artık o, Enver Paşa'nın dünya savaşına girebilmek için kabine üyelerine "Alman elçisi Von Wangenheim dışarıda kapının önünde volta atıyor, herif burnundan soluyor, hadi çocuklar, şunu daha fazla kızdırmayalım, imzalayın bir an önce şu kararnameyi" dediği devirler...

 

ENGİN ARDIÇ

SA
20.11.2010 10:55
#53

Çöpe giden yıllar

 

Türkiye'nin yakın geçmişinde bir "fetret devri" yaşamış olduğunda herkes hemfikirdir.

Bunu Ecevit'in 1999 yılında bir koalisyon kurmasıyla başlatıp 2002 seçimlerine kadar götürenler var.

Oysa gerçek fetret, yani zayıflık, kargaşalık ve başıboşluk, Özal'ın ölümüyle başla.... mamıştır, hayır, 1991 seçimlerini kaybetmeleriyle de başlamamıştır.

Özal'ın başbakanlıktan vazgeçip cumhurbaşkanlığına yükselmesiyle başlamıştır.

1989 yani...

"Fiilen" iktidar elden gitmiş, 1991 seçimlerine kadar ANAP uzatmaları oynamıştır.

Rahmetli Adnan Kahveci, "ekonomiyi küçülttük, seçimi kaybedeceğiz" demişti... (Gençler arasında "Adnan Kahveci de kim" diye soranları duyar gibiyim. O kadar mı morukladık yahu?...)

Artık yapabileceği hiçbir şey kalmamış olan Demirel'in 1991'de yeniden bir koalisyon kurması, hem de bunu SHP adı verilen "kifayetsiz" bir partiyle ve şimdi hiç utanmadan bir "siyaset dehası" olarak pazarlanmaya çalışılsa bile gelmiş geçmiş en kötü politikacılardan biri olan "oğul İnönü'yle" kurması da korkunç bir talihsizliktir.

Bunda ne yazık ki o zamanlar büyük şehir rantından pay kapmak için çırpınan ve sosyaldemokrat geçinen "aç köylülerin" ve bu koalisyonun kurulması için vargücüyle abanan "iktidar açı" Kemalist gazetelerin vebali vardır. (Sonucun nasıl bir hüsran olduğu da görülmüş ama ders alınmamıştır.)

Demirel daha koltuğa oturur oturmaz artık hiçbir hükmünün kalmamış olduğunu anlamış, el öptürerek vakit öldürmeye koyulmuştu. İki yılı böyle geçirdi.

Bu arada Çiller ve Yılmaz devirleri...

Kim tam olarak ne zaman geldi ne zaman gitti, tam hatırlamıyorum, açıp da bakmadım bile, çünkü önemsiz.

Ha, bir de Erbakan "parantezi" tabii, darbeyle devirilen.

Türkiye 1989 yılından 2002 yılına kadar boşlukta debelenmiştir.

Osmanlı'nın fetret devri 1402'den 1413'e kadar on bir yıl sürmüştü, cumhuriyetin fetreti on üç yıl.

Türkiye, altın değerindeki on üç yılını böylece çöpe atmıştır, hem de tam Sovyetler Birliği'nin yıkıldığı ve yirmi birinci yüzyılın ufukta göründüğü bir dönemde...

Dünya için bir "geçiş dönemi" olan doksanlı yıllar da bizim için ne yazık ki bir "bocalama dönemi" olmuştur. Sekiz yıldır da Türkiye "kaldığı yerden" devam etmekle kalmıyor, çok daha ileri gidiyor.

Şimdi dönüp bakınca herkes 2001 krizini hatırlıyor...

Onun kadar şiddetli olmasa da gene de hepimizi çok sarsan 1994 krizini kimse hatırlamıyor...

Biri Ecevit'in, öteki ekonomi profesörü Çiller'in ekonomik çapsızlığından kaynaklanmıştı!

Ve bazı Kemalist basın mensupları, bu Çiller'i yeniden ısıtıp yaşlı Cindoruk'un yerine, umutsuz parti DP'nin başına yeniden getirmeyi planlayacak kadar yerlere düştüler...

Bunun olamayacağını anlayınca buldukları alternatif, "sağı birleştirecek isim" diye pazarladıkları arkadaşları Süheyl Batum da gitti CHP'ye genel sekreter oldu!

Bu kişilerden bazıları benimle aynı mesleğe sahip olduklarından dolayı utanç duyuyorlarmış, haklıdırlar, onların yerinde ben olsaydım hatta intihar ederdim.

Bu adamlara kızmakla yanlış yaptığımı kabul ve itiraf ediyorum. Onlara kızmak değil acımak gerekir.

"Belki günün birinde bir tarafsız cumhurbaşkanı lazım olur" umuduyla kendini meclise atan ama cumhurbaşkanını halkın seçmesi "opsiyonunu" hiç hesaba katmamış olan Mesut Yılmaz bile onlardan daha gerçekçi ve tutarlı sayılır!

 

20.11.2010

RE
09.12.2010 10:57
#54

Orantısız saçmalık

 

 

 

Polis öğrencilere girişmiş, dayak yiyenler olmuş, "CHP medyası" kıyameti koparıyor.

Kendince koparmaya çalışıyor, satmayan gazetelerin okunmayan yazarlarının "cirmi kadar yer yakan" yazıları ne kadar koparabilirse...

Elbette böyle olacaktır. İktidar yanlısı yayın organları olayı önemsememeye, muhalefet de elinden geldiği kadar büyütmeye çalışacaktır. Bu doğaldır. Fakat kimsenin aklına "bu öğrenciler neyin peşindeler" sorusu gelmeyecektir.

Neyi protesto etmek istemişlerdir? Başbakanın üniversite rektörleriyle yapacağı bir toplantıyı!

Eee? Bunda protesto edilecek ne vardır? Bakanlar Kurulu toplandığı zaman da protesto mu edilecek? Ya Milli Güvenlik Kurulu toplandığı zaman? (Meclise sakın bulaşmasınlar, "TBMM'nin toplanmasını engellemeye çalışmak" eskiden idamlık suçtu, şimdi ağırlaştırılmış müebbet yerler.)

Başbakan rektörlerle toplanacak da ne yapacak, vatanı mı satacak?

Hayır, onlar da katılmak istiyorlarmış!

İyi, ben de gidip başbakanlığın önünde olay çıkarayım, hükümet bizden gizli işler mi çeviriyor, fısır fısır ne konuşuyorlar bakalım, ben de izlemek istiyorum, vatandaş değil miyim? Üstelik gazeteciyim...

Var mı hemşerim böyle saçmalık?

Polisin biber gazı sıkması, adam dövmesi yani son zamanların pek moda deyimiyle "orantısız güç kullanımı" ne kadar yanlışsa, senin yaptığın taşkınlık da bir o kadar abestir.

Ahmaklık gösterisi de demokratik bir haktır, kabul. Ama bunu eleştirmek de bizim hakkımız, kusura bakma.

Göstericiler arasında bulunan on dokuz yaşında bir hanım, yediği dayakla bebeğini düşürmüş.

On dokuz yaşında, üniversite öğrencisi ve hamile...

Tamam, "geleneksel örf ve adetlerimize" olmasa bile "Avrupa Birliği standartlarına" uygun...

Ama "hanım hanım, ne işin vardı o halinle orada" diye sormak kötü kişi olmaya yol açıyor... "Senin birinci sorumluluğun bebeğine karşı mıdır yoksa Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı mı?" diye sorsak tepki görürüz.

Egemen Bağış ayağına kadar gelecek, sana Avrupa Birliği'ni anlatacak, sen ona yumurta atacaksın. Ben gazeteci olarak bile her istediğim zaman ha deyince Egemen Bağış'a ulaşamıyorum soru sormak için, senin ayağına gelmiş sorularını yanıtlamaya, sen onu susturmaya çalışıyorsun. Senin yaptığın "demokratik", bizim buna kızmamız çok ayıp...

Ninen yerinde Adalet Ağaoğlu anayasa değişikliğini niçin desteklediğini anlatmaya çalışacak, ona da yumurta fırlatacaksın. "Hayır" demek demokratik, "evet" diyeni susturmak daha bir demokratik.

Taş da atarsın da, cezası ağır, yumurta atarsan "zararsız bir üründür" deyip sıyırman daha kolay. Nasıl olsa senden kuru temizleyici parasını isteyecek kadar da küçülmezler.

Bak yavrum, sana bir anımı anlatayım da lafı tatlıya bağlayalım:

Yıl 1991... Özal'la birlikte Avustralya'dayız... Ben de SABAH gazetesinde köşe yazarıyım (nereden çıktın diye soran gençlere bilgi)... Özal bir yerlerde bir konuşma yapacak, ne diyeceğini bildiğimiz için sıkıldık, çıktık dışarıya, sigara içiyoruz...

Karşı kaldırımda da göstericiler... Hiç unutmuyorum, yanyana üç ayrı küme: Ellerinde Kürt bayrağıyla PKK militanları, Ermeni bayrağıyla ASALA üyeleri, Kıbrıs bayrağıyla Rumlar...

"Sarı şeridin" arkasında bağırdılar çağırdılar, olay molay çıkmadı, Özal konuşmasını bitirdi, otelimize gidiyoruz...

Olay çıkmaması, yani bize "ekmek" çıkmaması kötü olmuştu!... Bizim gazetenin acar muhabirlerinden biri (hep acar olur ya bunlar) gitti bir Ermeni'nin burnunun dibine yaklaştı, küfür etti. Herif de buna bir tane ekleştirdi.

Ertesi gün, o zamanki SABAH yönetiminin manşeti: "Muhabirimize çirkin saldırı!"

Bana Türk basınını, hele muhalif basını öğretmeye kalkmayın, "yakinen" tanırım.

 

8 Aralık 2010

BE
29.01.2011 17:00
#55

"Hep Tayyip kazanır" korkusu

 

Başkanlık sistemine karşı çıkanlar, öteden beri bunun "bünyemize uymadığını" söyleyip dururlar.

Altı yüz yıl padişah tarafından yönetilmiş ülkeye başkanlık sistemi uymamaktadır (isterseniz "tek adam" yönetimine bir kırk yıl kadar da cumhuriyetten koyunuz!), ama "ithal malı" Fransız parlamenter sistemi uymaktadır. Maşallah.

Oysa "Fransız kaşığıyla mama yeme" devri geçmiştir, artık mamalar "Amerikan kaşığıyla" yenmektedir ama en koyu Amerikan çocuğu bile iş sisteme gelince kıvırtır...

Beyzbol şapkasına, hamburgere ve kolalı içeceklere evet, başkana hayır.

Karşı çıkanların diğer bir dayanak noktası, başkanlık sisteminin "diktaya yol açacağı" endişesidir.

Bu sistemde "kuvvetler ayrılığı" ilkesi uygulanacağına göre, yasamaya ve yargıya asla karışamayacak, üstelik yürütme gücü de kanunla belirlenmiş ve sınırlanmış bir başkanın nasıl olup da dikta kurabileceği belli değildir.

Ama salla gitsin işte, nasıl olsa vatandaşın durup düşünecek hali de yok vakti de... Salla gitsin, tutmazsa da kafaların bir köşesinde endişesi kalır.

İsterseniz biz de gerçekleri konuşalım:

Başkanlık sistemine karşı çıkanların tek, ama tek derdi, "gene Tayyip kazanır" korkusudur.

Ya da "hep" Tayyip kazanır endişesi...

Cümleyi şöyle de düzeltebiliriz: Sözü edilen kişi bir "fani", üstelik altmışına merdiven dayamış bir ölümlü olduğuna göre de, bugün Tayyip, yarın Ahmet, öbür gün Mehmet, hep "onlar" kazanırlar korkusu!

Bu aslında, "biz asla kazanamayız" aczinin tersten ifadesidir.

Atıp tuttuklarına, gazete sayfalarından muhalefete biçim verdiklerine, adam yokedip adam üfürdüklerine bakmayınız, düzmece anketlere de kanmayınız, kazanamayacaklarını, hiçbir zaman kazanamayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Oysa parlamenter sistemde "hiç olmazsa" meclise girebilme, hiç olmazsa şartlar uyduğu takdirde koalisyon kurabilme olanağı var... (Yasama erkini elde etmek onları "kesmiyor", ille yürütme...

Çünkü patrona inşaat ruhsatını meclis vermiyor ki, yürütme organının başı veriyor!)

Tutturamadıkları zaman da halka kızıp küfür ederek yürek soğutma özgürlüğü tabii...

Kendilerine bazı sorular sormak isterim:

Atatürk aday olsaydı, başkanlık sistemine gene de karşı çıkacak mıydınız?

İnönü aday olsaydı, başkanlık sistemine gene de karşı çıkacak mıydınız?

"Fiili başkanlık sistemi" kötüyse, bu diktalara o zaman niçin ağzınızı açmadınız?

Menderes'in dikta kurmuş olduğunu söyleyip alaşağı edilmesini ve öldürülmesini onaylayan sizsiniz... Menderes, diktasını hangi sistemde kurmuştu acaba?

Kılıçdaroğlu'nun (ya da beğeneceğiniz, onaylayacağınız, isterseniz paraşütle indirip isterseniz torbadan çıkaracağınız herhangi bir adayın, kafanıza göre herhangi bir adamın) başkanlık sisteminde seçim kazanmasına en küçük, ama en küçük bir ihtimal olsa, başkanlık sistemine gene de karşı çıkar mısınız?

"Demokrasi iyidir, bizimkiler kazandığı sürece... Başkası suç işlerse cani olur, ben işlersem kader kurbanı... Ben herkesin karısına bakarım, kimse benim karıma bakamaz...

Hep başkaları mı yiyecekler, biraz da biz yiyelim... Ben vermem ama herkes vergisini ödemelidir...

Ben ara sıra trafik kurallarını çiğneyebilirim ama siz çiğnemeyin..." cümleleriyle özetlenebilecek dünya görüşüne katılıyor musunuz?

Dürüst cevap verin, canımı yiyin.

 

29 Ocak 2011 / Sabah

SA
30.01.2011 01:33
#56

Baba yeter ya :)

 

Artık yemiyoruz başka ilaç!

 

Çok yerinde tespit, helal!

MA
31.01.2011 15:18
#57

Oğlum Hemlet! Babangili vuran emicen!

Geçen gün Uğur Mumcu'nun on sekizinci ölüm yıldönümüydü. Papağan gibi bir çırpıda "İpekçi, Mumcu, Üçok, Tütengil, Kışlalı, Hablemitoğlu" diye sıralamayı otomatiğe bağlayanlar gene bildik yazılarını yazdılar. Ağlayanlar sızlayanlar gene bildik duygu sömürüsünü yaptılar.

İçlerinde "Hrant Dink'i kim öldürdü?" diye soran dıngıl bile var yahu... İnsanı çıldırtırlar bunlar...

"Papağan çizgisinin" dışına çıkan ve yerleşik ezberleri sarsan kişiler de görüldü. Bunlardan biri de Emre Aköz oldu.

Aköz, saygıda en ufak bir kusur etmeden, elbette şehit olmakla birlikte Mumcu'nun bir "demokrasi şehidi" sayılamayacağını yazıyordu.

Emre Aköz'ün amacı saygısızlık değil, "Türk solunun aslında Marksist değil Kemalist" olduğuna dikkat çekmekti. (Kendisini bir süredir görmedim, bu konuyu tartışmış değiliz.)

Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu buna çok kızdı. Sert bir tepki gösterdi.

Oysa babasını "faşistlerin öldürdüğünü duysa şaşmayacağını" söylemiş olan da gene kendisiydi.

Lafı daha fazla döndürüp dolaştırmadan sadede gelelim:

Mumcu cinayeti, "sağ Kemalistler ile sol Kemalistler arası bir hesaplaşmadır"... Son tahlilde bu bir fraksiyon çatışması sayılabilir, tıpkı 1971 yılının "9 Mart ekibi-12 Mart ekibi" çatışması gibi... Hem gülünç hem de acıklı bir kavgadır bu. Faturası da halka ödetilmiştir.

Dürüst, namuslu, ünlü, etkili ve seçkin bir sol Kemalist, bazı sağ Kemalistler'in çevirdiği karanlık işleri açığa çıkarmaya çalıştığı için öldürülmüştür.

Mumcu, Türkiye'yi 1980 darbesine götüren anarşinin kimler tarafından ve niçin beslenip yürütüldüğünü araştırıyor, "eroin verip silah alma" trafiğinin mekanizmalarını bulmaya çalışıyordu. "PKK'yı derin devletin gizlice desteklediğini" anlamıştı. Bunu affetmediler.

Abdi İpekçi de bu nedenle yokedilmişti. Çünkü o da Ergenekon çetesine yani "asıl amacından saptırılmış kontrgerillaya" ve çevirdiği dolapları anlamaya çok yaklaşmıştı, eski Yunan mitolojisinde güneşe çok yaklaştığı için balmumundan kanatları eriyip yere çakılan İkarus gibi.

Mumcu öldürülmeseydi, Ergenekon çetesi şimdi değil yirmi yıl önce enselenecek miydi? (O beceri ve kararlılık Türkiye'yi yirmi yıl önce yönetenlerin hiçbirinde yoktu ki... Küfür ettikleri Recep Tayyip Erdoğan'da vardır.)

Cinayet de, nasıl olsa buna kanacak birçok saftırık Kemalist bol bol bulunduğundan "dincilerin üstüne yıkılmak" istenmiştir. Yutan yutmuştur.

Tıpkı, Danıştay'ı basıp hâkim vuran faşist katilin sıktığı "Türkiye'ye şeriatı getirmek istiyorum" palavrasını birçok solcu geçinen ahmağın yuttuğu gibi.

Tıpkı, Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan (ama ne hikmetse zarar da vermeyen) bombanın bir Ergenekon malı olması gibi.

Sol Kemalistler'in bazıları bu gerçekleri göremeyecek kadar ahmak, bazıları da görüp de söylemeyecek kadar domuz. Ya da korkak.

İsterseniz lafımı şöyle de düzeltebilirim:

Bir Kemalist, "Enveristler" tarafından öldürülmüştür. Mumcu cinayeti budur.

Haklı olarak kızan, ama öfkesini yanlış yere yönelten şehit evladı Özgür Mumcu şu anda 34 yaşında.

Biraz daha büyüyünce Güldal Hanım'a da "anneciğim, ne işin var senin o partide" diye sorabilecek kadar akıllı ve dürüst bir genç adam gibi görünüyor.

Kızdığı kişilerin "artık Mumcular öldürülemesin" diye uğraştıklarını bilmelidir. Bunu göremezse, hayatı boyunca "hay Allah, babamı kim niçin öldürdü acaba" diye merak etmekle ömür tüketir.

 

 

28/01/2011

BE
23.03.2011 11:45
#58

Saman sapı

 

Magazin saçmalıklarını pek izlemediğim için farkında değildim: Kılıçdaroğlu savaşları birbirine karıştırmış, Atatürk'ün "geldikleri gibi giderler" şeklindeki ünlü vecizesini Haydarpaşa İskelesi'nden almış, Çanakkale'ye taşımış. (Yok yok, bir gazete öyle yansıtmış.)

Atatürk'ün bu sözü, Suriye cephesinden gelip, trenden inip, Beşiktaş'a, Zübeyde Hanım'ın Akaretler'deki evine gitmek üzere tuttuğu, bavullarını yüklediği motorda söylediği bilinir, İstanbul'a karşı demirlemiş müttefik zırhlılarına bakıp...

Hayrettin İskelesi'ne gidecek, oradan da eşyasını hamala verip yokuş yukarı çıkacaktır... (Son yıllarda yapılan kötü "dönem filmlerinden" birinde bu sahne vardı. Fakat o müsamerede Atatürk'ü oynayan çocuk, yüzü Levent Kırca'nın taklit tipleri gibi boyalı olduğundan, oynayamıyor, kütük gibi hiç kıpırdamadan dümdüz ve kaskatı önüne bakıyordu.)

Kemal Bey 1918 yılında geçen olayı almış 1915'e götürmüş.

İlk bakışta böyle sandık... Meğerse saçmalayan Kemal Bey değil, laf ola söylenmiş çarçur sözleri Kılıçdaroğlu'nun reklamını yapmak amacıyla çok matah bir demeçmiş gibi yazan, üstelik yanlış yazan gazetenin cahil muhabiri ve düzeltmeyen cahil yazı işleriymiş!

Fakat Kemal Bey de saçmalık yarışında kendi üzerine düşeni hiç ihmal etmemiş tabii: AKP de "düşman zırhlısı" gibi gidecekmiş. Bunu da espri sayıyorlar. (AKP seçmeni de Yunan askeri herhalde.)

Az satışlı muhalif gazetenin yarattığı "anakronizm" (konuya dikkat çeken şişkoluk arkadaşım Emre Aköz'ün güzel buluşuyla "zamanbozanlık") bunların almış oldukları "cumhuriyet eğitimine" uygundur.

Cumhuriyet eğitimi bir "beyin yıkama ve tornadan çıkarma" işlemidir.

Resmi tarih, birkaç kuşağa, Çanakkale muharebelerini (içinde Atatürk geçtiği için) sanki Kurtuluş Savaşı'nın "bir parçasıymış gibi" öğretmiştir.

Oysa arada beş yıl vardır.

Çanakkale dünya savaşından koparılıp alınmış, Sakarya ve Dumlupınar'a "monte edilmiştir"...

Gene aynı resmi tarih, Atatürk'ü Çanakkale'de "tek ve en yüksek rütbeli komutan" gibi göstermek istemiş ve bunda başarılı da olmuştur.

Beyinler yıkandığı için de, bu konularda en küçük bir düzeltme hemen tepki görmektedir. Bu ülkede, Çanakkale'de çarpışmaların başlangıcında Atatürk'ün "albay" rütbesinde olduğunu hatırlatana küfür edilir.

Ve de hemen "Atatürk düşmanlığıyla" suçlanır.

Bu suçlamaların dangalaklıktan mı yoksa namussuzluktan mı kaynaklandığına tam olarak karar veremedim.

Hadi, hepi topu üç beş kadını beğenmemiş olmamızı bütün kadınlığa teşmil edip bize "kadın düşmanı" demeleri, kimilerinde bunalımdan (bastıbacaklığın ve şekilsizliğin getirdiği bunalımdan), kimilerinde okunmamanın, tanınmamanın getirdiği hasetten kaynaklanıyor da... Feminizm kılıfı geçirilmiş aşağılık kompleksi, sosyalizm kılıfı uydurulmuş kin ve nefret...

Peki tarihi gerçeklerden rahatsız olmak, düz cahillikten mi kaynaklanıyor düpedüz faşistlikten mi?

Bu ülkede birçok insan hem bilmiyor, hem bilmediğini bilmiyor, hem öğrenmek istemiyor, hem de öğretene küfür ediyor.

Cumhuriyet eğitimi, tarihi kendi istediği gibi eğip bükmüş, hoşuna gitmeyen kısımları yok saymıştır.

Örneğin, hiçbir öğretim düzeyinde, ne ilkokulda, ne lisede, ne de üniversitenin o en önemsiz ve zorunlu dersi "devrim tarihi" dersinde, ne Süveyş Kanalı seferleri öğretilir bu ülkenin gençliğine, ne Irak cephesi, ne Galiçya, ne de Kafkasya operasyonları...

Çünkü oralarda Atatürk görevli değildi!

 

Sabah / 23 Mart 2011

MA
06.04.2011 00:50
#59

 

Tavuğun neresi tövbe tutmaz?

Demokrasilerde vatandaşların "saçmalama hakkı" da vardır efendim.

Türkiye'de bu hakkını sonuna kadar, dibine kadar kullanan vatandaş sayısı da bolcadır maşallah...

Bu ülkede açık açık "darbe isterim" diyenler bile ciddiye alınmadıkları, adam yerine konulmadıkları için kovuşturmaya uğramıyorlar, Türk hukuk sisteminin sonsuz hoşgörüsüyle...

Devlet, nasıl "susma hakkına" saygı gösteriyorsa, "saçmalama hakkına" da gösteriyor.

Saçmalama hakkının mükemmel kullanımına yeni bir örnek: Bazı sanatçılar ve nasıl tanımlanacağı bilinemeyenler bir "platform" kurmuşlar. Mecazi anlamda tabii, tiyatro sahnesindeki "estrad" gibi üstüne çıkıp oturulan yüksekçe bir yer değil.

Platformun adı, "Cumhuriyet Güçbirliği"...

Yok, bunlar miting yapan fraksiyondan değil, bunlar meyhane kadrosu.

200 kişi kadar tutuyorlarmış. İmza toplamışlar.

49 bin 800 kişi daha toplayabilirlerse bir milletvekili çıkarırlar, mecliste onları temsil eder.

Hasan Pulur bile dayanamamıştı da, "Aydın Beyler'le Münevver Hanımlar" diye dalgasını geçmişti bir zamanlar, bu tür imza toplama meraklısı vatandaşlarla...

Kimler mi var bunların arasında?

Aydınlık gazetesi yazarı, mukallit Levent Kırca var.

Çok yetenekli, esnek aktör Tarık Akan var.

Uğur Mumcu'nun ağabeyi, avukat Ceyhan var.

İçkili gazino sahnelerinin kendini özleten sanatçısı, "assolist altı" Müjdat Gezen var.

Balyoz davası sanığı, emekli orgeneral Çetin Doğan var.

Sağlıklı beyniyle derin düşünür Yalçın Küçük var.

Ferhan Şensoy da var. Onun da aklı fikri çok yerindedir.

Efendim bunlar yayınladıkları bildiride

"AKP'yi iktidardan indirmede 'tayin edici görevlerini' yapmak arzusunda olduklarını" belirtiyorlar...

Belirleyici arkadaşlar bunlar... Çok acayip iktidar ve muhalefet belirliyorlar. Bir belirlenen yanıyor. Dikkat edin, sizi de belirlemesinler.

Bu amaçla da seçime "bağımsız adaylar blokuyla" girmeye karar vermişler. Böyle belirleyecekler.

Çünkü mecliste bir "milli hükümetin" kurulması gerekiyormuş. Eh, bugünkü hükümet "Yunan hükümeti" olduğuna göre...

Şuradan da gayet iyi anlaşılıyor ki, söylediklerine göre "seçmenin talebi AKP'den kurtulmakmış"... Onu da belirlemişler. Eh, geçen seçimde yüzde 47 oyu "uzaylılar" verdiğine göre...

Bu da, Cumhuriyet Güçbirliği Platformu'nun itici gücüymüş.

Çekici gücü de var, beni çok çekti bu muhabbet...

Arkadaşların bu belirleyici girişiminin, toplasan toplasan 171 bin satışlı bir memur gazetesinin 18. sayfasının dibinde iki sütuna davulcu yellenmesi gibi kalmasına gönlüm razı olmadı! Daha geniş kitlelere duyurayım dedim.

Hiç ağızlarını açmasınlar, aha da reklamlarını yapıyorum vallahi.

Çünkü hedefleri var ve bunlar da çok ciddi hedefler: "TBMM'de Atatürk devriminden yana bir grup oluşturmak"... Yani en az 20 adamlarını sokacaklar meclise.

Daha sonra da, oluşacak parlamento aritmetiğinde, "AKP ve BDP dışındaki güçlerle" hükümet kurmaya katılacaklar. Bazı basın manyakları "CHP-MHP koalisyonu" diye uçuyorlardı, bunlar o irtifayı alçak bulmuşlar, stratosfere çıkıp bir "CHP-MHPCGP" koalisyonu istiyorlar.

Neyse, çok şükür içkili lokantalarda darbe istemekten vazgeçmiş görünüyorlar şimdilik, aralarından bazıları. Bu da bir gelişmedir icabında.

Fakat yayınladıkları bildiride "bu olağanüstü dönemde artık çözümler de olağanüstü olacaktır" diye bir laf etmişler ki, azıcık tuhafıma gitti, midemi bulandırdı.

Huylu huyundan vazgeçmez mi diyelim, kibarca?

Yoksa tavuğun orası tövbe tutmaz mı diyelim, daha bir Türkçe?

 

04/04/2011

TH
06.04.2011 15:10
#60

Kemal gelecek dertler bitecek

Kısa zamanda halka büyük bir umut aşıladı, ezilenlerin ışığı, yoksulların gözbebeği, emekçi kitlelerin önderi oldu, doludizgin iktidara yürüyor.

Pis kapitalistlerden ve Osmanlı emperyalistlerinden de hesap soracak. AKP'ye oy vermekte direnen göbeğini kaşımış ayıların canına okuyacak.

CHP iktidarında, dağdaki çobanla şehirdeki mankenin oyu asla bir olmayacak!

Çünkü halkımız aç, sefil. Türkiye'nin ileri gittiğini söyleyenler iktidar uşakları.

CHP Deniz Baykal'ın elinde kalsaydı asla iktidara gelemezdi. O yalnızca, Silivri zındanlarında inim inim inletilen hamiyetli vatan evlatlarının "avukatı" olmakla yetiniyordu. Oysa Kemal Bey örgüte doğrudan üye olmak istiyor fakat genel merkezinin adresini ve telefon numarasını bulamadığı için henüz kayıdını yaptırabilmiş değil...

Kılıçdaroğlu, Baykal gibi "ana muhalefete razı" gelmiyor. Eh, mazbut adam, onun gibi zamparalığı da yok... Hiçbir harama hiçbir uçkur çözmemiş gazetecilerin gözdesi olmayı da haketti. Onu beğenmeyenler, hemen işlerinden kovulması gereken birtakım iğrenç şişkolar.

Bir kere adam Horasan yaylasının Oğuz Türkleri'nin Kayı boyundan geliyor, değerli araştırmacı Soner Yalçın'ın belirttiğine göre... Dersim'de doğmuş olması bir nüfus memuru hatası.

İkincisi, uzman ve işinin ehli bir sigortacı. SSK'yı batırmış olduğunu söyleyen münafıklara en güzel cevabı, her ev kadınına altı yüz lira maaş bağlayacağını söylemekle verdi. Kadının kocasının bu paradan hiç haberi olmayacak, kadıncağız parayı istediği yere özgürce harcayabilecek.

Daha da ne desin? Örneğin dış politikası, yüce Atatürk'ün "yurtta sulh cihanda sulh" ilkesi uyarınca şekilleniyor.

Çok güvenilir bir adam. Sözünün eri. Sabah söylediğini akşam yalanlaması, dün akım dediğine bugün kakım demesi, tamamen onun espri yeteneğinden ve "iktidarla kafa bulmak" isteğinden kaynaklanıyor.

Bütün göstergeler, CHP'nin 12 Haziran'da ezici bir çoğunlukla iktidara geleceği yönünde... Nitekim Kılıçdaroğlu da "yüzde 30 yetmez, yüzde 40 isterim" şeklinde veciz bir ifadeyle bu gerçeği dile getirmişti.

Bazı karamsar çevreler "yok canım, çıksa çıksa bir CHP-MHP koalisyonu çıkar ama o bile olacak iş değil" şeklinde kötümser yorumlar yapıyorlar ama gerçekçi gözlemciler, CHP'nin tek başına iktidara gelmek üzere olduğu konusunda fikir birliği içindeler.

"AKP kazanır" diyenler de şerefsizler, hükümet yandaşları, iktidar yalakaları, kalemşorlar, şişkolar. Göz göre göre yalan yazıyorlar. İnsan biraz utanır... Hiç AKP'nin bu seçimi de kazanması mümkün müdür? "Yıpranma payı" diye bir şey var, muhasebede bile "amortisman" vardır yahu... Benim emekçi halkım, bu seçimde de AKP'ye oy verecek kadar mı bilinçsiz?

Nitekim bakınız Gürsel Tekin de ne diyor? "13 Haziran sabahı çok kişi utanacak" diyor.

Hani 2007 seçimlerinden önce birtakım gazeteciler "moraranlar olacak" demişlerdi de, moraranlar olmuştu gerçekten... İşte onun gibi.

Sonra da sıra inşallah SABAH gazetesinin Ahmet Çalık'ın elinden alınıp Aydın Doğan'a verilmesine ve o Engin Ardıç denilen adi herifin de demokratik bir şekilde kapının önüne konulmasına gelecek. Hem şişko hem de kilosuna bakmadan yazı yazıyor. (Hatta Silivri'ye de tıksak fena olmaz, nasılsa koğuşta yer boşalacak.)

Üzülmeyin arkadaşlar, şunun şurasında iki buçuk ay bir sıkıntınız kaldı. Kemal gelecek dertler bitecek, Zekeriya Öz trafik polisi yapılacak, bazı yerden bitme yer cücesi gazeteci hanımlara yeni koca bulunacak, Hilton otelinin bahçesinde inşaat başlayacak.

Deeeermişiiim...

Hu huuu!... Bugün 1 Nisaan!...

 

Sabah - 01.04.2011

 

ENGİN ARDIÇ

TH
06.04.2011 15:18
#61

 

Hepten eşek olmayan her solcu

Hani şu "çaresiz, sıkıntılı ve derbeder" olduğu söylenen iktidar partisi var ya...

Başbakan bir arkadaşı mahkemeye verip elli bin lira tazminat istediği için arkadaş da kılçığını böyle atmıştı hani...

Ana muhalefet partisi de öyle "derli toplu ve aklı başında" önerilerle gelmiş ki, şuncağızı vakitlice akıl edip söyleyebilseymiş vallahi bu seçimi kazanması işten bile değilmiş...

İşte o çaresiz, sıkıntılı ve derbeder iktidar partisi geçen gün meclise bir yasa tasarısı sundu. Derbeder olduğundan, kanun yapmaktan başka bir işe yaramıyor garibim.

Bu işin "formalite" yanı tabii, meclis çoğunluğu onda olduğuna göre tasarı çatır çatır yasalaşacak. (Sıkıntılı çoğunluk... "Endişeli modern" ya da "huysuz liberal" gibi bir şey...)

Bu yasaya göre, "sıkıyönetim mahkemeleri" tarihe karışacak.

Sıkı durun, yanlış işitmediniz: Sıkıyönetim olsa bile, sıkıyönetim mahkemesi diye bir şey olmayacak!

Kaldı ki, öyle "ota bota" da sıkıyönetim ilan edilmeyecek.

Kendini çok kurnaz sanan bazı basın çakalları bunu da denediler, iki yıl önce güneydoğuyu bahane edip hükümeti sıkıyönetim ilanına zorlamaya kalktılar. Hele bir kere ipler askerin eline bir şekilde geçsin, gerisi kolaydı... Hükümet bu ucuz numarayı yutmadı tabii.

Çok yakında çıkacak olan yeni kanuna göre, asker olmayan kişiler de askeri mahkemelerde asla yargılanamayacak! (Savaş durumu hariç... Sıkıyönetim demedik, savaş dedik.)

Askeri mahkemelerin ve askeri savcıların bütün işlemleri de Milli Savunma Bakanlığı'nın "gözetimine tabi" kılınıyor, yani sivil otorite devreye giriyor, askeri yargının "kendi başına buyruk" ayrıcalığı sona eriyor.

Bu yeni kanun, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa referandumuyla gerçekleşen değişiklikler yönünde. Çünkü mevcut durum anayasaya aykırı kaldı.

Hani şu "ayıların oylarıyla" yapılan değişiklik canım...

Oyu ne yazık ki sosyete zillileriyle eşit olan dağdaki çoban ve kısa bacaklı kıllılar böyle uygun görmüşlerdi.

İmdi... Hepten eşek olmayan her solcu, sıkıyönetim mahkemelerinin kaldırılmasını alkışlar.

Sivilin asker tarafından yargılanamayacak olmasını da alkışlar.

Çünkü yakın tarih boyunca bundan çok çekmiştir ve nihayet aklı başına gelmiştir.

Aklı başına gelmemiş olan ne mi yapar?

Birtakım dolandırıcılara sahte anketler yaptırıp yayınlayarak "AKP seçimi kazanamıyor, CHP-MHP koalisyonu görünüyor" yalanını kaktırmaya çalışır mesela... Çok değil, hepi topu iki buçuk ay sonra madara olacağını bile bile...

Eşeğin "şeddelisi" de ona buna yumurta atar. Liberallere atar, demokratlara atar, solculara da atar. Adalet Ağaoğlu'na bile atmaktan utanmaz.

Bu yazı kısa oldu, çünkü uzun lafa gerek yok.

 

Sabah - 21.03.2011

 

ENGİN ARDIÇ

TH
06.04.2011 15:20
#62

Namussuzlar ve salaklar

Son tutuklamalar üzerine basında koparılan fırtınayı çeşitli gazetelerden birkaç gündür ibretle izledik. "Tek gazete" alan vatandaşların bir kısmı da Internet'ten izledi. Esas olarak da televizyon kanallarına bakıldı tabii.

Kolunu sallasan mutlaka birkaçına çarpan köşe yazarlarını, esas programlarına ilave olarak ille televizyonda da boy göstermeyi marifet bilenleri (başka türlü varlıklarından kimsenin haberi olmayacak!), bu konuda sergiledikleri tutum ve davranış açısından birkaç ana gruba ayırmak mümkün.

(Bir "ön grup" olarak "futbolcular" var, yani spor yazanlar, aşk yazanlar, çiçek böcek yazanlar falan, ama onlar bu meselenin dışında. Aslında çiçek böcek yazmayıp da bu konudan "neme lazım, başıma dert almayayım" endişesiyle geri duranlar var, onları da saymıyoruz. Gerçeği arayan dürüst ve akıllı arkadaşlar da olumlu anlamda bu yazının konusu dışındadırlar.)

Ergenekon topuna "negatif" girenleri başlıca iki grupta toplayabiliriz: "Namussuzlar" ve "salaklar"...

Önce namussuzlar topluluğuna bakalım. Bunlar da kendi içlerinde ikiye ayrılıyorlar: "Düz karanlıklar" ve "dolaylı uşaklar"...

Birinci alt bölüm, derin devletin yasa dışı kanadının doğrudan görevlileri. Bunların içinde "kafadan" gizli servis mensupları, üye olmayıp da gizli servislerden yemlenen ya da verilen görevleri yalnızca "vatan millet aşkıyla" yerine getirenler var. Ama ortak noktaları, hepsinin "biryerlerle" şu ya da bu şekilde bağlantılarının olması.

İşleri, esas olarak kafa karıştırmak. Ergenekon soruşturmasını sulandırmak, bulandırmak, saptırmak, ciddiyetini tartışma konusu yaparak "şaibeli" duruma düşürmek. "Deşifre olmuş" üyeleri ve darbecileri yani "doğal müttefiklerini" de kurtarabilirlerse kurtarmak. Meseleyi ciddiye alan meslekdaşlarını yalan ve iftiralarla küçük düşürmek, itibarını sarsmak, olmadı alay ederek, yazdıklarını çarpıtarak ve saptırarak gülünç duruma sokmak, tepki görmelerini sağlamak.

Dolaylı uşaklık edenlerin durumu daha da ibret verici... Bunların bir kısmı eski solcu, bir kısmı eski sağcı... Bir kısmı da "entellik belasına" saçmalıyor... Bazılarının "mahkeme kararı olmadan Ergenekon diye bir örgütün varlığından sözedilemez" şeklindeki ahmakça tutumları, görünürde hukuk maskesiyle, aslında "faşistlik gayretiyle" açıklanıyor. Bir kısmı "patronuna ya da müdürüne" yaranma gayreti içinde (patron hükümetle ters düştüyse demek ki hükümet kötüdür, öyleyse "olmayana ergi" mantığıyla gizli örgüt iyidir!)

Bazıları da, solculuk belasına, birçok eski solcunun yakın tarih boyunca yemekte direndiği haltı hiç düşünmeden yineleyip, akılları sıra "ilerici bürokrasiye" sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Bu cenahta at iziyle it izi de fena halde birbirine karışmış durumda. Kimin hangi bölümde sayılması gerektiği konusunda elde çok net veriler yok. Hangisi yalnızca attır, hangisi kesinlikle ittir, henüz bilemiyoruz.

Gelelim salaklara...

Bunlar saf ve iyi niyetli arkadaşlar. Fakat kafaları çalışmıyor.

Gazeteci kisvesi altında rezil dolaplar çevirenlerin gerçekte sütten çıkmış ak kaşık olabileceklerine "samimi" olarak inanıyorlar.

Karanlık adamları koruma, kollama ve kurtarma operasyonunun medyada hangi nedenle ve hangi yöntemlerle servise konulduğunu göremiyor, bunu gerçekten de "basın özgürlüğü ve demokrasi savaşı" sanıyorlar.

Fakat "neyin ne olduğunu göremeyenler" ile "neyin ne olduğunu domuz gibi bilenler" son tahlilde aynı safta birleşiyorlar, o zaman da bu ayırımın hiçbir hafifletici nedeni kalmıyor.

Çünkü gözlerini kin ve nefret bürümüş kişilerin sergiledikleri bu acıklı güldürünün "saiki" ortak ve tektir: Her ne pahasına ve hangi şekilde olursa olsun, bu iktidarı devirmek.

Başaramazlar.

 

Sabah -10.03.2011

 

ENGİN ARDIÇ

MA
25.04.2011 08:58
#63

 

Taksim'e cami niçin yapılamazmış?

Çünkü "yürüme mesafesinde yeterince dini tesis" varmış.

Minicik Ağa Camii var, bir de taa Şişli'de "burjuva camii", başka hatırlayamadım.

Bir de Maksem'in hemen arkasında "lumpen mescidi" var tabii. Sokak aralarını bilemem, çetelesini tutmadım.

Aya Triada var, elde zulmetmeye ortodoks cemaat kalmadığı için boş duruyor, çevrede binlerce Müslüman yaşıyor, büyük cami yok.

Yaptırmıyorlar.

"Dini simge" olduğu için!

Çünkü Sinan çok öngörülü bir adam, Süleymaniye'yi dört yüz elli sene sonra AKP'ye oy getirsin diye inşa etmiş.

Gülünç oluyorsunuz beyler.

Sonra da "bu kafayla 2049 seçimlerini belki kazanırsınız" deyince kızıyorsunuz.

Yargının, hani şu "bürokrasinin bayraktarlığını ordunun elinden alan" yargının Taksim'e cami yaptırmama gerekçesine bakınız: "Hiçbir bilimsel ve teknik temele dayanmıyor..."

Niçin beyefendi? Zemin mi kaygan?

Marmara oteli ne güzel uyum sağlamış tarihi çevreye, öyle mi beyefendi? Bir mimari başyapıtı...

AKM'nin tam simetriğinde bir "kütle" daha olsa kötü mü olur onu dengeleyecek, yoksa boşluk mu daha estetiktir, ben çözemedim.

Bir caminin hangi "bilimsel" ve "teknik" temele dayanması gerektiğini de çözemedim. Mimari projenin "statik hesaplarından" sözetmiyoruz burada, Taksim'e cami yapılması "fikrinden" sözediyoruz.

Çünkü Taksim Meydanı "cumhuriyet değerleriyle" anılıyormuş... Bunu da TMMOB söylüyor, mühendisler ve mimarlar...

Öyle ya, orada Atatürk'ün heykeli olunca, cami hiç uymaz. Sizin cumhuriyetiniz camiye karşı mıdır? (Allah Allah, merak ettim, niçin hiçbir seçimi kazanamıyorsunuz yahu?)

Aynı heykelde Atatürk'ün yanında Bolşevik generalleri Frunze ile Voroşilov da var, onlar cumhuriyetin hangi değerlerine uyum sağlamışlar, Türkiye Komünist Partisi'ni kapatan ve altmış yıl boyunca yasaklayan değerlerine mi?

Tövbe, gülünç olmuyorsunuz beyler, "bizatihi" gülünç adamlarsınız.

Ciddi adamlar olsanız, caminin "varlığından" değil binanın "estetik düzeyinden" kaygı duyardınız.

Çünkü, bu bir gerçek, günümüzde yapılan camiler ya çok sakil, ya da Osmanlı mimarisinin en kabadayısı orta halli taklitleridir.

Çağdaş mimarlar çağdaş bir cami mimarisi üretemediler. "Gidip de sevimsiz bir bina yaparlar" deyin, anlayalım.

Mühendis ve mimar olduğunuza göre o binanın sevimlisini, güzelini, görkemlisini yapmak benim değil sizin asıl göreviniz, hadi onu da geçelim. "Biz mühendisler ve mimarlar güzel bir cami inşa etmekten aciz insanlarız" deyin, peki diyelim.

Ama "gericiler namaz kılarlar sonra" diye cami yaptırmamak...

Lideriniz Kılıçdaroğlu'ya söyleyin, hiç boşuna nefesini tüketmesin adamcağız. Size iktidar haramdır.

Siz gidin az satışlı gazetelerde "İstanbul'a köprü de yapılmasın" diye yazılar da yazın, beğenen üç beş kişi çıkar.

 

22/04/2011

 

SA
05.06.2011 15:41
#64

To onoma mou ine Kemal

 

Efendim biliyorsunuz bunların "CHP olarak projeleri vardır"... Bunlar yalnız Türkiye'ye değil Yunanistan'a da yönelik projelerdir.

Sayın Kılıçdaroğlu'nun açıkladığına göre CHP iktidara gelince Türkiye'yi kurtarmakla yetinmeyecek, komşumuza da yardım elini uzatacak ve Yunanistan "rahaaat" bir nefes alacaktır. (İkinci a uzatılacak...) Ancak, CHP'nin Yunanistan'a nasıl ve ne şekilde yardım edeceği, örneğin kaç milyar avro vereceği açıklanmamaktadır. Ana muhalefet, bu gibi projeleri açıklarsa iktidarın kopya çekmesinden korkmaktadır.

Bu durumda, Yunanistan, ana muhalefet liderimizin "benim adım Kemal, ederim dediysem ederim" tarzı kesin bir garantisiyle yetinmek zorundadır. Şimdilik.

Bazı münafıklar CHP'nin bu gidişle ancak 2049 seçimlerinde iktidara geleceğini söylüyorlar ama Yunanistan'ın o tarihe kadar dayanabileceğini sanmıyoruz.

Onun için en iyisi, The Economist dergisinin sözünü dinleyip oyumuzu hemen şimdi CHP'ye verelim ki Yunanistan kurtulsun.

Bakın bir oyla kaç ülkeyi kurtarıyorsunuz... Oyunuz dağdaki çobanın oyuyla eşit sayılmasa Burkina Fasso'yu falan da kurtaracaksınız arada...

CHP'nin bu seçimi kazanamayacağını öne sürenler, Büyük Türk Büyüğü İnan Kıraç'ın konuyla ilgili açıklamalarını okumamış olan cahiller ya da ona inanmayan gafillerdir.

Hangi parayı vereceğimizi soracak Yunanlı dostlarımıza da, Sayın Kılıçdaroğlu'nun unutulmaz özdeyişini tercüme edip dayayalım: "To onoma mou ine Kemal, an sas leo 'tha vrisko', tha vrisko!"

Fakat kötü niyetli bir Yunanlı da çıkıp bize şunu sorabilir: "Seçim otobüslerinde 'bir daha gel Samsun'dan sarı saçlım, mavi gözlüm' şarkısını çalan parti mi Yunanistan'a yardım edecek?"

Kendisine, bu kadar çelişkinin kadı kızında bile bulunacağını anlatabiliriz ama "kadı" kelimesini duyunca "Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmak istiyorlar" diye endişeye kapılabilir...

Yok canım, niçin kapılsın, hiçbir Yunanlı bazı Türk basın mensupları kadar salak değildir ki!

Onun için, Atatürk'ün Samsun'dan bir daha gelirse Ankara'da kalmayacağını, oradan İzmir'e gideceğini bilir.

Fakat İzmir'de Rum bırakılmamış bulunduğundan, artık onlar açısından bir sakınca da yoktur.

Öte yandan bizatihi "Kemal" ismi de Yunanlı dostlarımızda allerji yaratabilir.

Hani "senin de ismin Kemal, onun da ismi Kemal, bundan böyle seninki Kemal Kemal olsun" desek, bu sefer ortaya "futbolcu Kazım Kazım" gibi bir tuhaflık çıkacak...

En iyisi gene Gandhi Kemal... Fakat okuyucunun anlayabilmesi ve kolay okuyabilmesi için "h" harfini kullanmamak gerekiyor, Gandi yazalım. (Okuyucuya nasıl muamele edileceğini Zafer Bey'den iyi mi bileceksiniz?)

"Dayan Yorgo, geliyoruz" demiş Gandi Kemal.

Gülmeyin, vallahi de demiş.

Onun adı Kemal, geliyoruz dediyse gelir.

İnanmayan İnan'a sorsun.

İngilizce bilen The Economist dergisine de sorabilir: Kemal is coming.

Aha bu da kurtarılmayı bekleyen dostlarımız için: "O Kemal erkhete!"

Neler mi saçmalıyorum pazar pazar?

Ne olmuş hemşerim, adam saçmalıyor, parti başkanı yapıyorlar, biz de karınca kararınca saçmalayalım, belki bize de bir mebusluk falan düşer!

05 Haziran 2011

W-
27.07.2011 10:57
#65

 

Varlığım Türk varlığına armağan olmasın, bana lazım

Kürt politikacısı Bengi Yıldız ortaya bir laf attı, Marmara depremi gibi sarsıntı yarattı. "Ankara'ya vergi vermeyiz ama devletten yardım isteriz" sözü üzerine Türkler küfür ettiler, Kürtler'in de gerçekçi olmayanları belki sevinmişlerdir...

Uçuk kaçık özlemleri tartışırken birkaç önemli gelişmeyi atladık. Hayır, liglerin ertelenmesi falan gibi "lumpen üzecek havadisler" değil.

Mazlum-Der ve Özgür- Der gibi örgütlerden bir grup kadın, yanlarına çocuklarını da alıp eylem yaptı.

İkide bir papağan gibi "sivil toplum örgütleri" sakızını çiğneyen cici beyler, bu kadınların başları örtülü olduğu için onlarla ilgilenmediler. Basının bazı "kaknem savunucusu" bunalımlı tazeleri de olayı görmediler. (Belki de şu sıcaklarda Alaçatı falan gibi yerlerde yaz aşkları yaşamakla iştigal ettikleri içindir.) Eylem yapan hanımlar, ilkokullardan "andımızın" kaldırılmasını istiyorlar.

Biz de istiyoruz ama birtakım tombul civelekler üstümüze saldırıyorlar...

Bu hanımlar "varlığım Türk varlığına armağan olsun" gibi faşist zırvaların çocuklara her sabah söyletilmesini, "İslam akidesine aykırı öğeler içerdiği" için istemiyorlar.

Biz de "totaliter ve ırkçı bir anlayışın ürünü" olduğu için istemiyoruz.

Sonuçta ikisi aynı kapıya çıkıyor. "Okullarımızda ırkçı Kemalist müfredat istemiyoruz" cümlesinde buluşuyoruz.

Nimet Hanım gitti, yerine Ömer Bey geldi, basında CHP amigoları ne kadar çığlık atarlarsa atsınlar, eğitimde reform bekliyoruz.

"And" kaldırılmalıdır.

Yemin ettirmeyi çok seviyorsanız, yerine 2012 yılından başlayarak "yeni Anayasa'ya bağlılık" yemini konabilir, Amerikan usulü olur, New York batakhanelerinde koli keserken Türkiye'ye yazı gönderen "neşeliler" de ağızlarını açamazlar.

Eylem yapan hanımlar "okullarda kışla tipi eğitime" de son verilmesini istemişler.

Ömer Bey, "19 Mayıs gösterilerini" de ya sivilleştirmek, ya kaldırmak zorundadır.

"Otuzlu yılların Hitler, Mussolini ve Stalin tipi gösterilerine" günümüz Türkiyesi'nde yer yoktur, olmamalıdır. Günümüz dünyasında yer yoktur da ondan.

19 Mayıs'ı, gençlere spor müsabakaları yaptırarak, liselerarası turnuvalar düzenleyerek kutlayabilirsiniz, "bitişik nizamda uygun adım yürüterek" artık kutlayamazsınız!

İlk, orta, lise, üniversite ne olursa olsun, bütün sivil okullardan "önlük" ve "üniforma" kaldırılmalıdır. "Ama sonra çocukların üstü başı kirlenir" gibi dangalakça gerekçelere sığınmak vakit kaybından başka bir şey değildir. İdare-i maslahattır.

Nimet Hanım bunları başaramadı, gitti, Ömer Bey başaramazsa o da gider, bir başka hanım ya da bey gelir yapar. Göreceğiz.

Durun yahu, biz bu kadar lafı neyin üstüne getirecektik?

Bursa Barosu Başkanı Zekeriya Birkan, "orduevleri kapatılsın, asker halkın içine girsin" dedi de, onun üstüne getirecektik...

Bu gerçek bir devrim olur.

Birkaç yıl önce "milletvekili lojmanlarının" kaldırıldığı gibi (oralarda cinayet bile işleniyordu maşallah), her türlü lojman, öğretmenevi, misafirhane, şehir kulübü, "kumda inceleme yapıyoruz" ayağından dinlenme tesisi, kıyı kampı, şu bu... Hepsini kapatmak...

Bakın işte o zaman bürokrasi, kendisini canevinden vuracak bu devrime karşı olmayacak çılgınlıklara kalkışabilir!

Arkadaşımı içeri at ama ucuz rakıma ve beleş denizime dokunma!...

 

 

27/07/2011

MU
24.11.2011 12:04
#66

Haklısınız paşam

 

Tuğgeneral Levent Ersöz "cezaevinde ölmek istemiyorum" demiş. Evinde ölmek istermiş.

Haklısınız paşam, bunu herkes ister. Fakat herkes başaramaz.

"Lyon kasabı" namıyla maruf SS komutanı Klaus Barbie'ye nasip olmamıştı mesela... Hapiste öldü.

Jean-Paul Sartre'ın deyimiyle "mezarsız ölüler"e de nasip olmamıştı savaş yıllarında.

Hayatta insanın her istediği de olmuyor ki paşam...

Kimisi kurşuna diziliyor Alman işbirlikçisi Vichy yönetiminin başbakanı Pierre Laval gibi, kimisi ipe çekiliyor komutanlık ettiği kampın girişinde, Hoess gibi. Kimisini kıçından vuruyorlar, kimisinin Reinhard Heydrich gibi dalağını parçalıyorlar. Kimisi intihar ediyor da üstüne benzin döküp yakıyorlar (intihar ediyor ama altı çocuğunu zehirleyip karısını da vurduktan sonra, Goebbels gibi.)

Ben Auschwitz'e gittim, o "platforma" çıktım paşam, hiç de hoş bir duygu değil oradan sağa sola bakmak. Gaz odalarına da girdim paşam, duvarlardaki tırnak izlerini de gördüm, savaştan bu yana kimbilir kaç kere badana etmişlerdi ama duruyordu... Onlar da elbette yataklarında ölmek isterlerdi paşam. Altı aylık Yahudi bebeğine nerede ölmek istediği sorulamadığından, onu bilemiyoruz.

Rusya'ya kaçtın mı geri gelmeyeceksin paşam, Bedros geliyor mu? Hele "sahte kimlikle" enselenmeyeceksin buralarda.

(Sahi, niçin hepiniz soluğu Rusya'da alıyorsunuz paşam, Putin'le mi muhabbetiniz var, oligarklarla mı? Amerika'ya karşı ittifak mı yapacaksınız?)

Bak paşam, tekerlekli iskemleyle getirmişler seni duruşmaya, ağzında maske, kolunda banyo bataryası gibi kanül, ucunda serum şişesi... Aman aman, sakın GATA'dan mikrop kapmış olmayasın paşam, pek "hijyenik" değil galiba oralar...

Yazık tabii paşam.

Cuma namazından çıkarken kolu bacağı parçalanıp ölecek mümine de yazık olacaktı, kendi mermimizle düşürülecek uçağımızın pilot teğmenine de.

Yazık tabii paşam.

Hükümeti düşürmek için ekonomik kriz çıkarılsaydı hepimize yazık olmayacak mıydı?

Darbeyi yaptın mı yapacaksın paşam.

Çünkü, yapamayanı yapıyorlar.

Ama bak, İlhan Selçuk yatağında öldü mesela, Allah sana da nasip eylesin paşam.

"Bize kötülük yapanların sonunu görmek istiyorum" demiş Levent Paşa.

Evet, kötülerin sonu gelmeli paşam. Fakat iyilerin de geliyor, ne hikmetse.

Keynes'in dediği gibi, "uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız" paşam.

Doğrusu, biz de "oralarda" ölmek istemeyiz paşam.

Ne Filistin askısında ölmek isteriz, ne torbalarımıza elektrik verilince, ne erkekliğimiz sıkıştırılıp elden gidince...

Gencecik kızlar da "taş gibi delikanlıların" elinde can vermek istemezler tabii paşam, gazoz şişesiyle...

Ne Selimiye'nin bodrumunda ölmek isteriz paşam, ne Diyarbakır'ın koğuşunda, ne Mamak'ın havalandırmasında...

Ne de stadyumda paşam... "Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik" diyor seyirci ama şaka yapıyor paşam, onları ciddiye almayınız.

Levent Ersöz yatağında ölmek istemiş.

 

Umarım öyle olur paşam. Size de bize de.

MA
03.12.2011 12:29
#67

Ben de isterem, elma yanaklardan, kiraz dudaklardan

 

Cumhuriyet Halk Partisi'nin İzmir örgütü, Mustafa Balbay'ın tutukluluğunu bin adet karanfil dağıtarak protesto edecekmiş. Yazıyı erken yazıyorum, gazeteye basılıp çıkana kadar herhalde etmiştir.

Çünkü Balbay, tutuklulukta bininci gününü doldurmuş. Partinin İzmir milletvekili.

Soner Yalçın dokuz ayı geçti, Doğu Perinçek üç buçuk seneyi buldu ama onlara sahip çıkmıyorlar. Bazı amigo gazeteler "laf arasında" onları da geçiriyorlar ama pek fazla da üstüne gidemiyorlar... Kemal Kerinçsiz gibi adamlara da haksızlık ediyorlar!

Elbette amaç, bu kişilerin "gazetecilikten dolayı" içeride bulundukları havasını yaratarak hükümete vurmak.

Oysa, en adi varakpare bile hükümete amansızca yüklenebildiğine ve kovuşturmaya uğramadığına göre memlekette iyi kötü demokrasi olsa gerektir, yani "yetmez ama var"...

Yokmuş. CHP İzmir örgütü karanfillerin üzerine "cumhuriyet, özgürlük ve demokrasi istiyoruz" yazacakmış. Yok ki istiyorlar.

İyi de, bu kadar lafı karanfilin neresine sığdıracaklar, merak ettik.

Herhalde minik bir kâğıda yazıp karanfilin sapına bağlayacaklar.

Demokrasi ve özgürlük olmadığına göre herhalde polis de bu karanfilleri toplayıp saplarını...

Aman aman, sapları kısa tutsunlar.

Memlekette özgürlük ve demokrasi yokmuş, herhalde bu nedenle seçim sandıklarının başına jandarmalar dikiliyor, "oyunu Kılıçdaroğlu denilen o adama mı vereceksin" diye seçmene baskı yapılıyor, oylar açık atılıp sayımı gizli yapılıyor, bu da yetmezse tutanaklar değiştiriliyor...

1946 şartları geri gelmiş de haberimiz olmamış.

Öyle ya, AKP il başkanı aynı zamanda hem vali, hem de belediye reisi... AKP parti programı aynen anayasada yer alıyor... Parti kuracak herkesten de "AKP ilkelerine bağlılık" şartı aranıyor! "Abdullah Gül'ü Koruma Kanunu" da yolda olsa gerektir. "İslam devrimi yasaları" çıkarılmış ve herkese sarık sarıp cüppe giyme zorunluluğu getirilmiş, giymeyeni asıyorlar. İskilip ADD ilçe başkanı Bay Atıf bu yüzden asılmış. Takvim "hicriye" döndürülmüş, dört kadınla evlenmek serbest.

Vallahi memlekete padişahlık gelmiş de haberimiz olmamış!

Öyle olmalı ki, CHP İzmir örgütü dağıttığı karanfillerin neresine yazdıysa "cumhuriyet" istiyor.

Allah Allah, acaba İzmir bakkallarında Cumhuriyet gazetesi kalmamış da onu mu istiyor? Kolayı var: Parasını bastırsınlar, Internet'ten okusunlar.

Belki de despot hükümet o gazeteyi kapatmıştır da onun için istiyorlardır.

Yok yok, "yönetim biçimi" olarak cumhuriyet istiyorlar.

Çünkü tahtta, "Erdoğanoğulları" hanedanından "Birinci Recep" oturuyor.

Canım belki de CHP İzmir örgütü "kendi tek parti iktidarını" istiyordur, cumhuriyetin 1925-1945 dönemini...

O şimdi muhalif, canı neler ister...

Sayın Kılıçdaroğlu istemesini bilmiyor. Uyanık bir politikacı olsaydı Balbay'ı falan boşverip "Aziz Yıldırım'a özgürlük" ister, oy oranını da arttırırdı!

Bakalım son umutları Ümit Boyner partinin başına gelince ne isteyecek?

Ne isteyecek ayol, istese istese kredi ister.

Muhtaç olduğu kudret de, CHP'nin İş Bankası hisselerinde mevcuttur.

MA
12.12.2011 10:13
#68

Atatürk bankacı mıydı?

 

Bu başlığı on gün önce atmıştım, şimdi "mükerrer" iş yapmamın nedeni var, unutkanlıktan ya da tembellikten değil. Atatürk'ün sahip olduğu İş Bankası kurucu hisselerini CHP'ye bırakmış olmasıydı mesele...

Niçin bu hisselere bu kadar yapışıyorlardı?

Ülkemizin önde gelen Kemalist'lerinden Profesör Ahmet Mumcu bu sorumuza çok şaşmış, açıklama göndermiş, Melih Aşık refikimiz de bunu alıp bize "gol atmanın" keyfiyle yazmış. Bizzat kendisi mi yazdı, emrindeki çocuklardan birine yazdırıp altına imzasını mı attı, bilemeyeceğim.

Profesör Mumcu, sözkonusu hisselerin "gelirlerinin" (yani temettünün) Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu arasında paylaştırıldığını hatırlatıyor. Partinin eline beş kuruş geçmiyor. CHP, bu hisselerin yalnızca "emanetçisi" konumunda.

Peki de, Atatürk niçin bu hisseleri doğrudan TTK ile TDK'ya bırakmamış da, böyle dolambaçlı bir yol seçmiş?

1938 yılında tek partiyle devlet "eşdeğer" olduğu, aynı anlama geldiği için mi acaba? Ha devlete, ha partiye, aynı şey...

"Pek bir bağımsız" oldukları bize ısrarla söylenen bu kurumlarla tek parti arasında sarsılmaz bağlar kurmak için olmasın sakın?

Günün birinde "başka partiler" de doğabileceğini ve bu meselenin tartışma konusu (ve de tatsızlık konusu) yapılacağını düşünmemiş...

Öyle ya, alt tarafı bir partinin genel başkanı, mirasını, çocuğu olmadığı için, partisine bırakıyor, ona bakarsanız... Mesele bu kadar basit mi?

Peki, şimdi CHP bu hisseleri niçin "gerçek sahiplerine" devretmiyor da "temettü taşeronluğu" görevini sürdürüyor?

Atatürk'ün "aziz hatırasına" saygıdan mı?

Yoksa, "7'ye 4" ile azınlıkta kalsa bile bankanın genel kurulunda "koltuk sahibi olmak" hoşuna gittiği için mi?

Kararlarda belirleyici çoğunluğu yok, tamam da, bankanın vereceği kredilerde falan hiç mi "etkileme" gücü yok?

"Solcu" olduğunu ısrarla söyleyen parti, nasıl oluyor da "finans-kapital saflarında" aktif rol oynayabiliyor?

Siz çocuk mu kandırıyorsunuz?

Ukalalık etmesini biliyorsunuz ama bu temel sorulara cevap veremiyorsunuz.

O soruların bazıları da şunlar:

"Bir bankanın ortağı" olmak koskoca Büyük Önder'e yakışır mı?

Buna cevap verin, sonra "çiftlik kurup bira ve ayran üretmek, üstelik Bomonti Fabrikası'yla kıyasıyla rekabete girişmek ve sonunda da iflas noktasına gelmek yakışır mı" sorusuna da geliriz.

Bu paranın "Hintli Müslümanlar'dan" (yani bugünkü Pakistanlılar'dan) geldiği bilinir, kurtuluş savaşımızda kullanılmak üzere.

Niçin top tüfek alınmamış da bir kenara konulup saklanmış?

Lenin'in gönderdiği altınlar Fransa'dan top almaya yettiği, ayrıca masrafa gerek görülmediği için mi?

Bunlara cevap verin, sonra ileride, günün birinde, "Atatürk fiilen parti başkanı olmakla yanlış mı yaptı, 'partilerüstü' kalsaydı daha doğru olmaz mıydı" sorusuna da belki gelirsiniz.

Gelmezsiniz. Kellim kellim la yenfa!

 

10/12/2011

07.01.2012 23:11
#69

Peki biz neciyiz?

 

Mümtazer Türköne'yi yediler, rahatladılar. Belki de "mevzi" kazanmışlardır canım, sevdikleri deyimle... Türköne de baskılara dayanamayıp istifayı basmakla iyi etti. O kurumda bulunması yakışık almayacaktı.

Çünkü o kurum, görev tanımı kanunla da belirtildiği üzere "Atatürkçülüğü yaymak" amacını güden bir kurumdur. Onlar Atatürkçülük diyorlar, siz Kemalizm anlayınız.

Yani, bir ideoloji borazanıdır.

Yani, bilimle milimle ilgisi yoktur.

İlk elli yılında maskesini iyi kötü korumuştur, çünkü esas olarak hep "sol Kemalistler'in" elinde bulunmuştur.

Fakat "sağ Kemalistler'in" sözcüsü olan Kenan Evren bu kurumu katletmiştir. Otuz yıldır bir müsvedde, eskisinin bir gölgesi olarak varolmaktadır.

12 Eylül yönetimi, ayrı ayrı kurumlar olan TDK ve TTK'yı birleştirmiş, başına Kültür sözcüğünü eklemiş, bir de Atatürk adını yapıştırmıştır.

Kurum da ilk iş olarak "imla kılavuzunu" katletmekle başlamıştır görevine...

Sol Kemalistler'in bir kısmı şimdilerde sağ Kemalistler'e "domalmış" olduklarından, bunları hiç görmezler. İşlerine gelmez. (Muhalif basında örnekleri çoktur.)

Bu tür yerler "içine girerek" ıslah edilemezler, Türköne daha fazla ısrar etmeyip vazgeçmekle iyi etmiştir.

Tek çare, meclisin kanunu değiştirmesi ve gerek TDK'yı gerek TTK'yı gerçekten "bilim üreten" yerler haline getirmesidir.

Fakat, Atatürk'ün terekesinden hem de CHP eliyle her yıl tıkır tıkır bir sürü para alan kurum nasıl "tarafsız" olabilir, bunu da merak ederim doğrusu.

Bir de, "bilim üreten üniversiteler dururken bu tür resmi ve özel birtakım olağanüstü kurumlara ne gerek vardır" sorusu akla gelir ki, Türköne'nin hiçbir düşmanı bu soruyu değil cevaplamak, duymak bile istemez!

Gelelim bizim de Atatürkçü olup olmadığımıza...

Kötü niyetle küfür edenlere değil, iyi niyetle ve samimi olarak merak edenlere anlatıyorum:

Atatürkçülüğün, her çekenin başka yere götürdüğü sekiz çeşit tanımı var.

Eğer Atatürkçülük'ten, "çağdaşlaşma arayışını" anlıyorsanız, evet Atatürkçü'yüm. Eğer "bilimin önderliğini" anlıyorsanız, evet Atatürkçü'yüm. "Muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı" anlıyorsanız, elbette Atatürkçü'yüm.

Ama zart zurtçuluğu anlıyorsanız, Atatürkçü değilim.

Memur diktasını anlıyorsanız, tek parti idaresini anlıyorsanız, Atatürkçü değilim.

"İnançlara baskıyı" anlıyorsanız, "azınlıklara baskıyı" anlıyorsanız, Atatürkçü değilim.

"Kafatası ölçmeyi" anlıyorsanız, Atatürkçü değilim.

"Devlet kapitalizmini" anlıyorsanız, değilim.

Emirle müzik yasaklamayı, emirle dil değiştirmeyi anlıyorsanız, hayır değilim.

"Bilim dışı tarih ve kültür yumurtlamayı" anlıyorsanız, hayır.

"Otarşi" politikasını, yani dünyaya kapanmayı anlıyorsanız, gene hayır.

Hitler Almanyası'na, Mussolini İtalyası'na, Stalin Rusyası'na özenmeyi anlıyorsanız, asla!

İlericilik sanıp leblebiyle rakı içmeyi anlıyorsanız, içkiyi bıraktım, o konuda da pek anlaşamayacağız...

Düşmanlarım bu yazıyı kesip saklasınlar, ara sıra çıkarıp okusunlar.

Engin Ardıç

 

http://www.habervaktim.com/yazar/46360/peki_biz_neciyiz.html

29.02.2012 23:25
#70

Senin de adın Kemal

Amigolarından başka kimsenin önem vermediği bir "CHP kurultay şenliği" daha sonuçlandı. Üzülmesinler, haziran ayında yenisi varmış!

Kurultayı, "açık renk Kemalistler" kazandılar, "koyu renk Kemalistler" kaybettiler.

Ya da dilerseniz, "ordu da bir sivil toplum örgütüdür" demiş olan Deniz Baykal kaybetti, kürsüden "emperyalizmin ak sütünün şeyinden anasıyla emdiğimiz memeler" ya da buna benzer bir şeyler söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu kazandı.

Düne kadar "bu adamla da olmayacak bu iş" diye bağıran amigo basın birdenbire döndü, şimdi Kılıçdaroğlu'nun yumruğunu mu yoksa damgasını mı vurduğunu tartışıyor.

"Neredeymiş bu Ergenekon, ben de katılmak istiyorum" demiş olan Kılıçdaroğlu, belki araya araya örgütün genel merkezini bulacak ama "yumuşak Kemalizm'e" uygun düşmeyeceği için kaydını yaptıramayacak.

Amigo basın da gene "bu adamla olmuyor" diyebilmek için 2014 seçimlerini, Kılıçdaroğlu'nun cumhurbaşkanı adayı, Gürsel Tekin'in de İstanbul belediye başkanı adayı sıfatıyla madara olmalarını bekleyecek... Mustafa Sarıgül'ün reklamını henüz çok fazla yapamıyorlar, ara sıra şöyle bir hatırlatıp geçiyorlar.

Kurultaylar dizisinin ikinci gününde, ilk gün salondan tekme tokat kovulan "muhalefet temsilcisi"

İsa Gök de birşeyler söylemiş...

"Atatürk'e Mustafa Kemal demeyin" demiş.

Niçin? Ahmet Selahattin mi denilmesi gerekiyormuş?

Hayır, "tamamının" söylenmesi gerekirmiş, Mustafa Kemal Atatürk.

Öyle ya, örneğin Catherine Zeta Jones'a kısaca "Kate" deniyor mu? Denmiyor.

Atatürk'e ne denileceği, Kemalistler'in oldum olası kafasını kurcalamış bir meseledir. Onun "antiemperyalist" kişiliğini öne çıkarmak isteyen "sol Kemalistler", Mustafa Kemal Paşa demeyi tercih ederler. (1934 yılına kadar kısaca "Gazi" denirdi.)

"Otuzlu yılların İsmet Paşa faşizmini" sevenler de Mustafa'yı da Kemal'i de es geçerler, yalnızca Atatürk'ü yeğ tutarlar.

Anlı şanlı bürokratlarımızdan biri, "Mustafa Kemal diyenlere" açıkça bozuk çalmış, hatta tehdit etmişti. (Bunun arkadaşlarından biri de "dolar dediğin yeşil bir kâğıt parçasıdır, basar basar dış borçlarımızı öderiz" şeklinde konuşuyordu.)

Elbette şeriatçılar da Atatürk'e birşeyler derler de, burada zikredecek değilim. Cazgır mahalle karısının biri çıkar, yanlış anlar, ihbar etmeye kalkar.

Kurtuluş savaşımız sırasında, ve daha sonraları da, Yunanlılar ona kısaca "Kemal" derlerdi.

Bildiğiniz gibi, belki de bilmediğiniz gibi, büyük önder kendisine babası Ali Rıza Bey'in koymuş olduğu Mustafa ismini hiç sevmezdi. Bunu "alaturka" buluyordu. İlk fırsat adına bir de Kemal eklemişti.

Sonradan bunun efsanesini de ürettiler. İlkokul çocuklarına şöyle öğretiliyordu: "Matematik hocası bir gün Atatürk'e demiş ki, senin de adın Mustafa, benim de adım Mustafa... Bu böyle olmaz!...

Senin adın Mustafa Kemal olsun..."

Bu böyle olmaz... Niçin bu böyle olmazmış? Hangi salak karıştıracakmış öğretmenle öğrenciyi birbirine?

Hani Önder Sav, Kılıçdaroğlu'nu şikâyet etmek üzere Anıtkabir'e gidecekti ya.... İster misiniz derinlerden bir ses duyulsun: "Oğlum Önder... Onun da adı Kemal, benim de adım Kemal... Bu böyle olmaz...

Söyle ona, onun adı bundan böyle 'Tutarsız Kemal' olsun!"

Gandhi tutmadı ya... "Cahil halk" kolay okusun diye "h" harfini düşürdüler, Gandi dediler, gene tutmadı.

sabah

31.03.2012 01:14
#71

Atatürk Atatürkçü değil miydi?

 

Soruyu bendeniz ortaya attım, bir tek Ahmet Kekeç destekledi, gördüğüm kadarıyla başka kimseden de ses çıkmadı. Soru soruyoruz ama cevap veren yok, çünkü verilemiyor. Soru şuydu:

Madem eğitimde "8 artı 3" formülü çok Atatürkçü, çok devrimci bir çözümdür...

Amaç küçük çocukların din dersi görmelerini engellemektir... "4 artı 4 artı 4" formülü de karşıdevrimci... (Sekiz yıl zorunlu eğitim devrimci, on iki yıl zorunlu eğitim karşıdevrimci oluyor ne hikmetse.)

"Çocukların din eğitimi almalarını engellemek devrimciliktir", öyle diyelim...

Öyledir de, niçin 28 Şubat 1997 tarihine kadar hiçbir devrimcinin aklına gelmemiştir?

Hadi Kenan Evren, işinize geldiği zaman "vatan kurtaran kahraman", işinize gelmediği zaman "zorunlu din dersi koyan gafil" olsun, öyle olsun varsın...

Hadi Menderes ve Demirel "karşıdevrimci" olsunlar, öyle yapalım... Çocukların okumalarını istemiyorlardı, herkesin cahil kalmasını istiyorlardı, öyle kabul edelim...

Peki niçin, eğitimde bu "zorunlu 8 yıl" numarası daha önceki cuntaların, örneğin 27 Mayıs cuntasının aklına gelmemiştir?

Niçin muhtıra verip hükümet deviren 12 Mart cuntasının aklına gelmemiştir de, hükümet devirme işini "kapalı kapılar ardında" bitirmeyi tercih eden 28 Şubat cuntasının aklına gelmiştir?

Batı Çalışma Grubu, Milli Birlik Komitesi'nden de, Milli Güvenlik Konseyi'nden de daha mı devrimcidir yani?

Niçin, memleketi tir tir titreten anlı şanlı Milli Şef İnönü'nün aklına gelmemiştir? Siz İnönü'den daha mı Atatürkçü'sünüz?

Para yoktu, memleket fakirdi, öyle her ilçeye zorunlu ortaokul açamazdık, falan filan.

Köy Enstitüleri açmayı biliyordunuz da kasaba ortaokulu mu açamıyordunuz? Ayrı bir bina gerekmiyordu, niçin ilkokullara durduğu yerde üç sınıf daha eklemiyordunuz?

Öğretmen yoktu... Niçin yetiştirmiyordunuz? Öncelik verdiğiniz dava "eğitim seferberliği" değil miydi, sanayileşmeyi bile bu yüzden ertelememiş miydiniz?

Ne yani, cumhuriyeti koruyacak "öğretmenler ordusuna" birkaç astsubay daha eklemekten aciz miydiniz?

Peki, niçin Atatürk devrinde ilkokullar sekiz yıla çıkarılmamıştır?

Siz Atatürk'ten daha mı Atatürkçü'sünüz? Orgeneral Çevik Bir, Orgeneral Mustafa Kemal Atatürk'ten daha mı ilericidir?

Yahu hani "halkı eğitecektiniz", demokrasiye ancak ondan sonra dönülebilirdi?

Şimdi de "ressamlar müzisyenler heykeltıraşlar otuz yıl halkı eğitsinler, oy hakkı ancak ondan sonra verilsin" diyenler var aranızda... Elinizde kaç milyon çocuğa kaç ressam, kaç heykeltıraş ve kaç müzisyen var ve bunlar halkı fiziksel olarak nerede eğitecekler, "ikna odalarında" mı? Yoksa evlere mektupla sanat tarihi servisi mi vereceksiniz? ("Tablet bilgisayar" dağıtmayın sakın, babadan kalma mektup gönderin, bilgisayara kablosuz bağlantı "zararlı ışınlar yayıyormuş", çocuklar için tehlikeliymiş, Cumhuriyet gazetesinin CHP'li yöneticisi öyle diyor, böyle projelere karşı çıkıyor!)

27 Mayıs döneminde "yedeksubay öğretmenlik" diye bir numara tutturdunuz, basın ve bürokrasi ayakta alkışladı, tamam da, subay gönderip Atatürkçü eğitim yaptırdığınız o ilkokulları niçin becerip de sekiz yıla çıkaramadınız yahu?

 

http://www.habervaktim.com/yazar/ataturk-ataturkcu-degil-miydi-49160.html

MU
22.08.2012 19:33
#72

Savaşa girerse Türkiye biter

 

Herkeste gizli bir tedirginlik... Sokakta yolumuzu kesenler yıllar sonra yeniden türediler... Eskiden "abi bu enflasyon ne olacak" ya da "abi bizim maaş farkları ödenecek mi" diye sorarlardı, şimdi "abi, siz gazetecisiniz, bilirsiniz, savaş çıkar mı" diye soruyorlar.

Ben de soruya soruyla yanıt veriyorum: "Türkiye-Suriye savaşı mı, İsrail-İran savaşı mı, yoksa Üçüncü Dünya Savaşı mı?"

Hani ünlü bilim adamı Eric Hobsbawm birkaç yıl önce demişti ya, "yeni bir dünya savaşı için bütün şartlar oluştu" diye... Öyle ya, 1929 kadar sert olmasa bile yeni bir kapitalizm krizi... Dara düşen ülkelerde yükselen faşizm dalgaları... Gene karmakarışık bir Ortadoğu...

Kimileri "kapitalizmin temeline su kaçtı" diye seviniyorlar ama, büyük çapta bir boğuşmanın "gene" sosyalizm getireceğini sanmak fazla iyimserlik. (Marduk gelince ve de güneş kova burcuna girince "yeni çağın" başlayacağını düşünmek gibi bir şey.)

Ben bir Türkiye-Suriye savaşından korkmuyorum. Esat öyle ya da böyle devrilecek, Muammer'den ya da Hüsnü'den çok daha fazla direndi ama tarihin çöp sepeti kaçınılmaz şekilde onu bekliyor. Türk ordusu Suriye'nin tozunu atar, bu zafer bize birkaç yüz ölü ve enflasyon olarak geri döner, memleketin tadı kaçar ama yıkılmayız.

Fakat bir İsrail-İran savaşı... Bir anda şaka kaka oluverir, kendimizi bir anda bir Amerikan-Rus savaşının içinde ve "taraf tutmakla yükümlü" bulabiliriz.

Internet'te bir aklıevvel "İsrail'in eylül ortalarında İran'ı vuracağını" birtakım ayrıntılı planlarla da destekleyerek ileri sürdü, "bildik geyiktir" diye üzerinde durmadık. Fakat İsrail'in "yetkili ağızları" da ayrıntılı planlar anlatmaya başlayınca, iş "ciddiyet kesbetti"...

İran yetkilileri, "keşke İsrail bize saldırsa" dediler, kapışmak için can atıyorlar. Saldırıya uğrayınca "moral üstünlük" de onlarda sayılacak.

İsrail yetkilileri, "savaşın otuz gün süreceği" tahmininde bile bulunmuşlar. ("En fazla beş yüz Yahudi ölür, bu da makul bir rakamdır" diye sallamışlar. "Amerika'ya danışmadan ve izin almadan saldıralım" diyenler de ağırlık kazanmışlar.)

1914 yılında da öyle sanmışlardı... "En fazla Noel'e kadar sona erer" diyorlardı ağustos ayında, yani savaş 1915 yılına bile sarkmayacaktı... Ancak 1918 yılının kasım ayında bitebildi. Üç imparatorluğu da bitirdi: Almanya, Avusturya ve Osmanlı.

Üçüncü bir dünya savaşının çok kısa süreceği tahminleri yapılmıştır. (Einstein, dördüncüsü için de "taş ve sopalarla yapılır" demişti...) Ya öyle olmazsa?

Ya taraflar, nükleer kapışmanın dünyanın sonunu getireceğini pek iyi bildiklerinden gene "konvansiyonel" silahlarla savaşırlar ve yıllara yayılırsa... Birincisi dört yıl, ikincisi beş buçuk yıl derken, üçüncüsü sekiz yıl, on yıl sürerse?...

Sosyalizm gelir mi bilmem ama Türkiye gider. Bildiğimiz şekliyle Türkiye Cumhuriyeti diye bir şey ayakta kalmaz. On binlerce ölü de cabası. Biz yaşayacağımızı yaşadık, gençlere acırım.

Tarih de bu kumar masasına pey süreni affetmez, Enver'i ve "hempalarını" affetmediğimiz gibi.

Acaba liberal aydınlar, "bize çok acı çektirecek bir altüst oluş" deyimiyle, bir İsrail-İran kapışmasının tetikleyebileceği dünya savaşını mı kastediyorlar, yoksa Türkiye'nin yenilmesi, küçülmesi ve Kürdistan devletinin kurulması gibi "yerel" bir gelişme midir gösterdikleri sopa, ben çözemedim, açık konuşsalar da öğrensek.

 

 

http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/engin-ardic/22-08-2012-savasa-girerse-turkiye-biter.html