Mektubatçı Bayram Ali Öztürk Hocam

Başlatan: sark Tarih: 26.08.2010 17:42 Cevap: 44

SA
26.08.2010 17:42
#1

Bayram Ali Hocamızın Ders Notları

Cennet-mekan Hocamızın talebesi olmakla şereflendiğim o mübarek derslerinden bazı notlar ;

 

__ Önce gönül gitti sonra Din gitti..

 

__ Gönül gitti Osmanlı bitti..

 

__ ALLAH'ın seçtiği bir kul olmayan gelip oturmaz bunun başına ;( Mektubat-ı Rabbani ) bunun içinde ki ilimler var ya ? insanda hiç bir derd, sıkıntı ve keder komaz..

 

__ Dün bir kitab vardı aradım aradım bulamadım sabaha karşı rüyamda dediler ki ; " şuraya baktın mı? aradığın ordadır.." keramet ehli değiliz ama bazen öyle denk geliyor..))

 

__ Meşayıhın ruhaniyetine sığınarak söylüyorum ; ALLAH'ı tasavvur vardır, ALLAH tasavvur edilir ama bu ; tasavvursuzluğu tasavvurdur..( idraksizliği idrak gibi..)

 

__ Bizim gavurların iman etmesi için evvela batının iman etmesi lazım.. ( çünki onlara göre ne varsa batıda var ille batı..)

 

__ O mantık ve felsefe kitaplarını okuduğun kadar divan da oku, divan da oku, divan da oku..

 

__ Kur'an'da Cenab-ı Hakk'ı tanıtan; en iyi bildiren İhlas suresidir..

 

__ Rabıtaya şirk diyenin kendisi şirktedir, müşriktir..

 

__ Mealle amel eden zındıktır..

 

__ Fuzuli'nin " Su Kasidesi " vardır, eğer imkanım olsa tüm talebelere ezberlettirirdim onu..Peygamber AS. öyle anlatılır..

 

__ " Ben bunu ne zaman okuyacam ?" diye kitap almak kafası kafa değil..ona sahip olmak şerefi yeter..sen kitap al ve ona şöyle bir bak, sen okumasanda o şeyin sende olduğu nimet yeter..

 

__ Tasavvuf var ya? İmam-ı Suyuti'nin dediği gibi herkese farz-ı ayndır..

 

__ Molla İlahi Hz. vardı cuma hutbesine çıkmadan evvel tam minbere kalkacağı sırada bi " Ya ALLAH " derdi, bütün millet strese girerdi..İşte ALLAH korkusuyla titreyenlerin " ALLAH " demesi böyle olur..

 

__ Hoca adam vakıf malı gibidir, gidişi vardır dönüşü yoktur hocanın..son derece vasıflı, donanımlı ve bu şekilde namluya girmiş mermi gibi olacak hoca..

 

Bayram Ali Hoca Rh.a ders notları (2)

 

__ Benim halamı Resulullah SAV. tedavi etmişti..Halamın boğazında kanser vardı..Resulullah AS. ona bir kaç kerre gözükmüş ve şöyle şöyle yap şunu şunu oku buyurmuştu..( bu bahiste Li iilafi suresi geçmişti/hatırımda kalan..) ve sonra ALLAH'ın izniyle iyileşmişti halam..amma halam öyle bir kadındı ki Resulullah SAV. sözü geçtiği yerde hemen ağlar kendini tutamazdı..yüreği çok yanık bir insandı..

 

__ İlimlerden maksat Kur'an'ı anlamaktır..fizik, kimya, matematik vs. Kur'an'ı anlamaya katkı cihetinden okunacak..ALLAH güneşten, aydan bahsediyor nedir bunlar ? tanımalıyım ben.. ki astronomi ve pozitif ilimlerle alakalı bir çok ayetler var..

 

__ Cenab-ı Hakk esma-i hüsna'da gizlidir..müstakil olarak bi esma dersi okunmalıdır..esma-i hüsna'yı kuyu kazar gibi okumak gerekiyor..bütün şifre, esrar-ı kainat esma-i hüsna'da gizlidir..İmam-ı Rabbani Hz. Ks.samedani. ; " Bütün isimleri bildikte müsemmayı bilemedik .." buyuruyor..

 

__ Dünyanın en zor ve mühim işi bir insanı anlamaktır..meramını, ne ifade ettiğini sezmektir..Dünyada en büyük lezzet ise düşmanımdan intikam almaktır..

 

__ Kanserli bir kadın vardı acı yiye yiye kanseri yendi..acı ile kanser biribirine zıttır..hatta bununla ilgili bir kitab-ı kadimimiz de var onda ki bir babta anlatıyor..mesela sarımsak insülin deposudur..yalnız şu var; bitkisel ilaçlarla tedavi biraz uzun sürer, sabır gerek..

 

__ Her hafta 150 gr. cevizle beyin mükemmel olur..cevizde gümüş iyon vardır..zaten bakın cevize beyin kıvrımları gibi bir şekilde yaratılmıştır..ülkemize ödül için gelen prof.gazi yaşargil'de ( ünlü beyin cerrahı ) cevizi bilhassa tavsiye etmişti..

 

__ Karl Marx'ın kitabı das kapital'i Lenin 1000 defa okumuş..şu dava disiplini ve şu sadakate bak ! biz Kur'an-ı Kerim'i kaç defa hatmettik acaba ?!

 

__ Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi K.Marx'ı, S.Froyd'u, deskartes'i, pascal'ı, darwin'i, aristo'yu vs..bilmek lazım diyor niçin? onları da oku tanı, ta ki ağzını burnunu kırasın..( cerh ve ta'dil için, ilzam için ve onları İslam'ın nuru potasında eritmek için oku..)

 

__ Osmanlı ilmiye sınıfından bir Kuyucaklı Atıf efendi vardı..güzelliğine, süsüne dikkat ederdi..sarığına, libasına, rengine, şekline titizlik gösteririmiş..kendisi bu yönüyle ulema arasında temeyyüz etmiştir..Estetik ; dikkat!!

 

__ Ahmed Davudoğlu Hocaefendiye Mektubat-ı Rabbani'nin tercümesi teklif edilmiş..şöyle bir bakmış " kardeşim bunun için kale yekulü yetmez hale yekulü gerek.." demiş..bunu söylemekle mübarek küçülmedi daha da büyüdü..

Bayram Ali Hoca Rh.a ders notları (3)

 

__ Dilsizlikten dinsizlik kokuyor, dilsizlikten dinsizlik kokusu geliyor..Bu bir nevi ALLAH'sızlıktır..imkan yerine olanak diyorlar..imkandan Muhammed Mustafa (SAV.) kokusu geliyor..bu çağrışımları unutturmak silmek istiyorlar..

 

__ Mutavvel oku erkek gibi oku..sonra ne imiş anla!..Efendi Hz.Ks. Hacı Ali Haydar Efendi Ks.Aziz'e ziyarete gittiği zaman hasta haliyle Ruhü'lBeyan ve Mutavvel kitablarını okurken bulurdu..ve buyururmuş ki ; " Oğlum Mahmud bizi bunlar ayakta tutuyor.."

 

__ Celaleyn ve hatta Nesefi'den tefsir olmaz..(yani) yetmeez! iş bununla bitmeez!..İşte burada ki gibi tafsil ve incelik lazım..; ( Tefsir-i Kebir / Fahrurrazi.İsra.suresi.90-91.ayet-i Kerime izahında geçmiştir..)

 

__ Mektubat-ı Rabbani'ye bakıyorsun Osmanlıcası Arapçasından daha ağırdır onu yazan (Müstakimzade Şeyh S. Saduddin Ef.) öyle yazmış, gereğini yapmış..

 

__ Ramazan El-Buti dermiş ki ; " Batı ile aramızda ki mütemayiz fark ; biz geçmişin asarına bakarız ( sıkça faydalanırız..) batı ise öyle bakmaz ben böyle diyorum der biter..

 

__ Bir tefsiri anlamak için elde bir Lisanu'lArabi (İbnü'lManzur) lazımdır ve yine sırf "Hazf" in manasını anlamak için El'Hazfu'lArabiyye lazımdır..

 

__ Elde ki muharref İncil ve Tevrat Kur'an-ı Kerim'in karakter ve felsefesiyle karşılaştırılamaz..ve Kur'an'ın tabaka tabaka manası vardır bu basit bir meal ve yorumla anlaşılamaz..

 

__ Dünyanın en zor lisanı çincedir keza japonca da öyle..adamlar lisanlarını değiştirmiyorlar, ecdad böyle yapmış diyorlar..

 

__ İmam-ı Şafii Hz. buyurmuş ki; " İnsan karısı ile cima lezzeti gibi ilim okurken lezzet almıyorsa ben ona ilim okumak demem.."

 

__ Biz burda İbn-i Haldun Mukaddime okuyoruz talebe de orda ööle yayılmış oturuyo..ağzına tükürürüm ben öyle talebenin !! hadi beni geç neyse e-İbn-i Haldun var burda önümüzde..( Edeb edeb! )

 

__ Tefsirde İbn-i Hacib ve İmam-ı Taberi ve emsali allamelerin babası ve beslendiği yer ; İmam-ı Mücahid'dir RA.

 

__ Bir insanın günde bi yarım sahife Belagat ve Meani okuması büyük bir iştir..Kur'an bunlarla anlaşılıyor..

 

__ Mevlana Hz.nin (manen) yetiştirdiği en büyük adamlardan biri Muhammed İkbal'dir..İkbal'in bütün eserlerini almışımdır..O M.İkbal dedi ki ; " Müslümanı gavur yapan adama molla derler..?! " eee nerde şimdi molla ? mollayı bulduk aşk yok aşk!.. ( ki Molla eskiden büyük alimlere verilen isimdi yada Büyük Kadı manasında idi..şimdi isBayram Ali Hoca Rh.a ders notları (4)

 

__ Müstakil olarak bir Esma-i Hüsna dersi okunmalıdır mutlaka..bu hususta Fahrurrazi hz.in " Esma-i Hüsna " kitabı vardır onu okumalı ki gör sen o zaman burda ki ( Mektubat-ı R.) manaları..ayrıca " Vücudullahi Teala" Fahrurrazi hz.nin bu kitabı da okunmalıdır; ALLAH'ın varlığının ve birliğinin isbatı hakkında..

 

__ Bu zamanda bir baba bana gelip sorsa ; çocuğumu nereye vereyim? diye..ona derim ki ; "oğlunu cahil yetiştirmek istiyorsan gönder Kur'an kursuna.." tabi hoca bi şeyden çakmıyor, anlamıyor, bilmiyor..Kur'an kursunun ne kabahati var? ( adam yetiştirmek için önce yetişmiş adam olmamız lazım arkadaşlar Hocamız Rh.a'in sözü şamar gibi acıdır amma doğrudur AlimALLAH!!)

 

__ Hz.Mevlana bir " Vav" ı bir hafta anlattı durdu keza Sultan Veled hz. bir " Kad " üstünde bir hafta konuştu..Bu mübarek adamlar rüyamı gördü? canım bir harftir, şu bir harekedir neme lazım demekk ! yyooo..! Kur'an'da bir kıraat farklılığının ne manaya geldiğini bilmek, bunun üzerinde tevakkuf etmek lazımdır..İşte bu ; Namustur! İlmin namusu..!

 

__ Felsefenin " ALLAH belasını versin.!" diyorsun..yyoo olmadı bu laf..ikiye ayıralım bunu..eğer bununla İslam'a ve Kur'an'a hizmet ve fayda sağlanacaksa o parçasını al, o da lazım bana..

 

__ Eğer ALLAH bana izin verse ( gavura karşı..) bugünden başlarım işkenceye, bir yıl sonra ölecek şekilde gebertirim..! şunu her zaman söylüyorum; dünyada en büyük lezzet düşmanımdan intikam almaktır..bu katı kalblilik değildir, ALLAH düşmanlarına böyle..İmam-ı Rabbani Ks.samedani buyuruyor ki ; " Hiç bir amelime güvenmem ancak müstesna ALLAH'ın düşmanlarına düşmanlığım vardır..!!"

 

Bayram Ali Hoca Rh.a ders notları (5)

 

__ Son yapılan tesbitlere göre belirtilmiş ki insan beyninin sonsuz bilgi kapasitesi vardır..ve mesela yirmi milyon ciltlik kitabları depolayabiliyor..

 

__ Bal arısı pek yakışıklı değildir amma bal yapar..eşek arısı vardır yakışıklıdır ama bal yapmaz, sırf sokar acıtır..sen bal yapan bal arısı ol bal yapmayan eşek arısı olma..!

 

__ Kur'an'ı anlamak cihetinden mesela Bediiüzzaman Said Nursi'nin bir "Zülfikar" ı var onu okumalıdır..

 

__ Mesela "Muğnin Lebib" var harflerin manaları hakkında bir kitab, Kur'an'ı anlamak için onu göreceksin..

 

__ Kütübhanemde 20.000 civarında kitabım var ve bu yukarı doğru gidiyor..Meşayıhtan birisi zuhuratta görülüyor; Cennette kitablar içinde..meğer O Zat niyaz edermiş ki "Ya Rabb ben bunların hepsini okumak istiyorum amma olmuyor zamanım yok.." vs.. ahirette ise bakıyorlar orda kitablar içinde..

 

__ Ben Cennetin kapusundan bakacağım eğer kitab varsa gireceğim yoksa girmem..huriler köşkler sizin olsun bana kitab lazım, ilim lazım ilim..ALLAH İlimdir..yani ALLAH ilimdir denir amma alimdir denmez..hatta Kitab; ALLAH'tır..(yani cilt, kapak, sahife, vs. değil onun tazammun ettiği manadır, o manadadır ALLAH cc.)

 

__ İlim okumada bir tek metod vardır; Aşk! o kadar..bak önce gönül kaybedildi sonra Din kayboldu..ben buraya sizin huzurunuzu kaçırmaya geliyorum, sizi pirelendirmeye geliyorum, sizi rahatsız etmeye geliyorum..ve bilin ki şu sohbetler ve dersler bir kaç dertli için yapılıyor..

 

__ Said İbn-i Cübeyr RA. tabiindendir, büyük alim..bu zat kızını bir talebeyle evlendirdi..tam zifaf sırasında kalktı ben gidiyorum dedi o talebe..çünki babandan ders okuyorum ben dedi vs..İbn-i Cübeyr Hz.nin kızı dedi ki; babamdan ne okuyorsun? gel otur ben okutayım gel..bak! hem altına yatıyor kadınlığını yapıyor hemde kocasının hocalığını yapıyor..ya şimdi?! şimdikiler hepten yük! çek çek..!

 

__ İmam-ı Taberi Rh.a hz. 30 bin varak yazacaktı tefsirini..itiraz oldu, okunmaz dediler, çok uzun dediler vs..12 bin yazdı mübarek..yazıklar olsun o günde ki (şu) insanlara..

 

__ Niçe diye bir filozof vardır, yazdığı kitabın bi yerinde diyor ki; "artık secde edecek bir şey arıyorum, secde edilecek birine ihtiyacım var.." vs..ALLAH'ın bir kulu çıkmadı ki demedi ona gel bak ALLAH şöyle şöyle..

SE
26.08.2010 19:10
#2

Allah senden razı olsun güzel Gönüldaşım.

Allah böyle mübareklerden eksik etmesin bizi.

Hey gidi heeeey, ne hayatlar var bu garip dünyada.

Yunusum ne güzel demiş:

 

Aşık öldü diye sela verirler

Ölen hayvan olur aşıklar ölmez

 

Yunus bu tevhide gark oldu gitti

Geri gelmekliğe aklı derilmez

 

Maşallah...

SA
26.08.2010 21:14
#3

Şehit Bayram Ali Öztürk Rha. Kimdir ?

Şehit Bayram Ali Öztürk Fatih'te İsmailağa Camii'nin Alimlerinden emekli imam..

 

Şehit Bayram Ali Öztürk, 1952'de Trabzon'nun Of İlçesi'nde doğdu. Çocukluğu Adapazarı'nda geçen Bayram Hoca, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Farsça, Arapça, Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca bilen Bayram Hoca, hukuk eğitimi de aldı. Büyük İslam alimlerinden İmam Rabbani'nin mektuplarından oluşan 'Mektubat-ı Rabbani' kitabını ezbere bilen ve her pazar sabahı İsmailağa Camii'nde sohbet veren Şehit Bayram Ali Öztürk'ün bir oğlu, iki de kızı bulunuyor.

 

Bayram Hoca, muhakkik, muttaki bir ilim adamıydı. “Büyük hocalardan” ders okumuştu. Yıllarca Mahmud EfendiHz. Sadreddin Yüksel, Halil Günenç ve Mehmet Savaş gibi kudema bezmine ahirde gelen allamelerin ilim halkalarında bulunmuştu.

 

Bayram Hoca’nın ibare ve ifade vukûfiyeti ilim ehli tarafından takdirle karşılanırdı. “Kem aletle kemâlât olmayacağını” bilenler, Onda ders okumayı Allah Teala’nın bir ihsanı olarak telakki ederlerdi.

 

Muhterem Mahmut Efendi Hz.öğrencileri arasında Ona ayrı bir alaka gösterirdi. Yıllarca ders olarak okuttuğu İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin “Mektubat”ını okuyup, şerhetme görevini Ona vermişti. Sultan Selim Camii’nde Pazar sabahları, namazdan sonra akdedilen sohbet programının bir bölümünde gür sesi ve geniş müktesebatıyla yıllarca mektupları tercüme ve şerh etti. Bir ara haftanın her günü sabah namazlarından sonra İsmailağa Camii’nde de “Mektubat” dersleri vermişti.

 

Bayram Hoca, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nden bahsederken kendisini, Onun adını ağzına almaya layık görmez, ismini telaffuz etme yerine “Sultan” kelimesini kullanırdı. Mektubat derslerinde zamanla o derece uzmanlaştı ki bir çok hocanın okumaya dahi cesaret edemediği mektupları kürsüde şerhetti. Bu yönü “Mektubatçı Bayram Hoca” diye tanımasına yol açtı.

 

Bayram Hoca “Mektubat” dışındaki kitapları okutma noktasında da “müşarun bi’l-benan/parmakla gösterilen” bir ilim adamıydı. Zira İstanbul medreselerinde takip edilen klasik eserlerin yanı sıra doğu-batı medreselerinde okutulan bir çok kitabıda okutmaktaydı. Yıllar önce Arapça kitap satan bir dükkanda karşılaştığım bir öğrencisine “hocanız akaitte ne okutuyor?” diye sorduğumda talebesi şöyle demişti: “Said Ramazan el-Buti’nin Kübra’l-yakîniyyâti’l-kevniyye’sini henüz bitirdik, nasip olursa Seyyid Şerif Cürcani’nin Şerhu’l-Mevakıf’ine başlayacağız.” Ne oldu, başladılar mı, başladılarsa ne kadar devam ettiler bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da bu devirde Şerhu’l-Mevakıf gibi kitapları okutabilecek hocaların sayısının iki elin parmaklarını geçmeyeceğidir.

 

Bayram Hoca etraflı bir literatür bilgisine de sahipti. O, neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin müracaat kaynağıydı. Ömrünü kitaplara vakfeden muasır bir İsmail Saib Sencer’di. Devlet kütüphanelerinin bir çoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Buna rağmen durmaz, sık sık Sultanahmet’teki İrşad Kitapevi’ni ziyaret ederdi. Kitapevinde Onunla birkaç defa karşılaşmıştım. Yeni gelen kitaplara iştiyakla bakar, ilgisini çekenleri bir tarafa ayırırdı. Orada bulunan diğer kitap taliplileri, eserlerle alakalı istifsari sorular sorduklarında sözü alır, kitabın muhtevasından, tab’ eden yayınevlerine kadar ayrıntılı bilgiler verirdi.

 

Bayram Hoca iyi bir vaiz olmasının yanı sıra tahkik ehli bir ilim adamıydı. Seçiciydi; her bulduğu kitabı okutmaz, her gördüğü meseleyi anlatmazdı. Bu yüzden muhatapları sözlerini senet gibi güvenilir kabul ederdi. Söylenmesi gereken hakikatleri anlatmaktan da çekinmezdi. Bu yüzden son yılları hayli sıkıntılı geçmişti. Takdir belgeleriyle onurlandırılması gerekirken cami cami sürüldü.

 

Bir gün Fatih’te ikibinden fazla kişinin hazır bulunduğu bir camide teravih öncesinde vaaz ediyordu. O geceki konuşmasında Osmanlı Devleti’nden bahsediyor, Çanakkale başta olmak üzere diğer cephelerde tahakkuk eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)in manevi yardımlarını anlatıyordu. Konuşurken ifadeler boğazında düğümleniyor, belli bir süre sonra kendini toparlayıp gür sesiyle “Cemaat! Bu topraklara sahip çıkın!” ifadesini tekrar ediyordu.

 

Ulemanın kıt olduğu nasibsiz bir asırda yaşadığından omuzlarında büyük sorumluluk taşımaktaydı. Eşine az rastlanır bir ilim ve gönül eriydi. Büyük adamdı. Dünyaya “elveda” derken de büyük adamlar gibi gitti.

 

Kitapseverler, müşkili olan öğrenciler, vaazlarını takip eden cemaat Bayram Hoca’yı unutamayacak. Daha şimdiden özlediklerini söylüyorlar. “Sultan buyuruyor ki” deyişini, kürsüdeki celalli sesini, müeddep duruşunu, en zor metinleri rahat bir şekilde çözüşünü, siyonizme kafa tutuşunu ve istikametini özleyecekler…

 

Bayram Hoca etraflı bir literatür bilgisine de sahipti. O, neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin müracaat kaynağıydı. Ömrünü kitaplara vakfeden muasır bir İsmail Saib Sencer’di. Devlet kütüphanelerinin bir çoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Buna rağmen durmaz, sık sık Sultanahmet’teki İrşad Kitapevi’ni ziyaret ederdi.

İlim Hayinesiydi,son derece mütevazi bir kişiliği vardı.

 

Onun yokluğu bizler için büyük kayıp, zira onun gibi korkusuzca, göğsünü gere gere şeriat, hakikat diye haykıran osmanlı aşığı nadir bulunur.

 

 

 

Ona,Sohbetlerine, bize verdiği öğütlere sahip çıkalım...

Allah(c.c ) bizi onun Şefaatine nail eylesin.(amin )

 

Kaynak: itibar haber

SA
26.08.2010 21:20
#4

Şehid Bayram Ali Öztürk (Rha) Sözleri

Şehid Bayram Ali Öztürk rahmetullahi aleyh sözleri Denize varmak için, dere tepe, dağ taş demeden kıvrım kıvrım akan dereler gibi mescitleri dolduran,

 

Düşmana karşı “elif” “ا “ gibi dimdik, Müslüman’a karşı boynu bükük “vav” “و “ gibi mütevazı olan,

 

ALLAH (cc)’a olan muhabbetini, çektikleri ahları, akıttıkları gözyaşlarını şahit tutan Müslümanlar…”

 

 

 

“Gökten yağan yağmurlara dolulara, düşen yıldırımlara tahammül eden topraklar gibi, İslam’a yapılan saldırılara tahammül eden,

 

 

 

Siz! Bu gülistanda mescitte birer gül olmasaydınız bu bülbül bu yüksek tepelerde yanık yanık ötebilir miydi?

 

 

 

Leyla’ya âşık mecnunlar gibi, şirine âşık Ferhat gibi, sevgilisi olan İslam’ı arayan,

 

 

 

Bülbül gibi, bir zamanlar nağmeleri olan fakat İslam gülünden ayrı düştüğü için canı mahvolan gam dikeninin verdiği acıyla her şeyi mahvolan Müslümanlar”

 

 

 

“Asıl sevilen insanın ruhudur eti kemiği değil Madem seviyorsak öldüğü zaman neden yanına yaklaşamıyoruz, sarılamıyoruz? İki gün sonra kokar diye yanında yatamazsın Demek ki insanın ruhu seviliyor bedeni değil

 

 

 

{Söylenen söz atılan ok gibidir, onu geriye çevirmeye güç yetmez

 

 

 

{ Diken olacağın yerde sakın gül olma!

 

 

 

{ Aklınız hamalınız değildir Not alınız, hatırda kalmaz satırda kalır

 

 

 

{ Unutma sen! Bir devenin yükü ağır olur

 

 

 

{ Her zafer bir kurban ister

 

 

 

{ Bu memleket kanla alındı parayla değil!

 

 

 

{ Yiğit olan bir gün, korkaklar ise her gün ölür

 

 

 

{ Biz bu davanın gübresi olabilseydik, şimdiye kadar çoktan bu dava çiçek verirdi

 

 

 

{ Dert vardır gelir geçer, dert vardır deler geçer (atasözü)

 

 

 

{ İnsan kendi cellâdını alkışlar mı hiç?

 

 

 

{ Hayatta satın alabileceğin en pahalı şey dürüstlüktür

 

 

 

{ Şu hayatta birkaç kişiyi kurtarabilirsek ne mutlu

 

 

 

{ Ahireti anlaman için ölümü düşün Beraber olacağın âlimleri iyi dinle

 

 

 

{ Abdestten sonra abdest suyundan içmek kabız olmanı önler o yüzden içilmesi iyidir

 

{ Bir kişiye borç verip sonra ondan her hangi bir şeyinden faydalanman caiz değil Yani arabasını alsan bir yere gitsen, bir şeyini alsan faiz olur İmam-ı Azam (rh) borç verdiği kişinin kapısına vurdu ve geri çekildi Gölgesinde bile durmadı evin Caiz değildir buyurdu

 

 

 

{ Damla deryadan haber verir Kıvılcım ateşten haber verir

 

Bakış zinadan haber verir Yağmur selden haber verir

 

Soğuk kıştan haber verir Sıcak yazdan haber verir

 

 

 

Yani her şeyin bir başlangıç noktası vardır Bitiş noktasında vardır elbet

 

 

 

{ Yağmurun düştüğü tüm yerler ne kadar varsa o şekilde fitne görüyorum buyurdu Peygamber (sav)

 

 

 

{ Bir köpek, bir kuş bulur, bütün köpekler üşüşür leşe,…

 

 

 

{ İnönü döneminde bir Halk partili milletvekili mezarlıkların yanından geçerken bir yasin bilen okusun der Okuyan yok Fatiha okuyun? Oda yok Bildiğiniz süreleri okuyun? Bilen yok O zaman diyor ki; Ellerinize birer taş alın el ve ayaklarınızı kullanarak yürüyün ki insan değil hayvanların geçtiğini sansınlar bari

 

 

 

{ Osmanlı döneminde yaşı kaç olursa olsun tarikata başlandığı zaman ki yaşını söylüyorlardı Çünkü hayat o zaman başlardı ondan

 

 

 

{ Erken yatın, erken kalkın Uyuyamıyorsan tespih çek, namaz kıl, Kur’an oku O zaman şeytan uyutur Ne zaman Kur’an okusak, namaz kılsak şeytan elli dereden su getirir

 

 

 

{ Sarık, külah, hırka insanı şeyh etmez İlim almak, istemek, yaşamakla Mevla verir

 

 

 

{ Oturduğumuz daireye çıkmak için merdivenleri tek tek çıkıyorsun Mevla’ya da aynı şekilde yaklaşabilmemiz için ilerlememiz lazım Durduğun yerde ne daireye çıkarsın ne de Mevla’yı bulursun Sonra da uzun kulaklı olursun Ona göre düşün ve bul

 

{ Bir yerlerde iç kıyafetin, herhangi bir şeyin reklâmını yapıyoruz Mevla’nın varlığını, birliğini anlatmıyoruz Neden? Niçin? Niye? Çünkü tam manasıyla AŞK kalbimize yerleşmedi de ondan…

 

 

 

{ 3 damla kutsaldır:

 

- Kan damlası => Şahadettir

 

- Ter damlası => Berekettir

 

- Göz damlası => İbadettir

Allah’ın insana ihsan ettiği en büyük emsalsiz nimet aşktır

 

 

 

{ Aşk sabırla bir araya geldiği zaman delemeyeceği hiçbir dağ yoktur

 

 

 

{ Aşk; başka bir şeyin sevgisini Allah’ın sevgisine üstün tutmamaktır

 

 

 

{ Aşk hangi vücutta karar kılarsa orada Hakta başka ne varsa yakar yıkar

 

 

 

{ Aşk kimde karar kılarsa onun namazı beş vakit değil o ki daima

 

Namazdadır

 

 

 

{ Aşkın gıdası Allah’tır

 

 

 

{ Aşkın çömleğinde kaynayıp kaynayıp pişene helal olsun

 

 

 

{ Aşk tekellüm ve tesennüm ile değil teneffüs edilerek yaşanır

 

 

 

{ Aşk yaratıldığında sabır dünyayı terk etmiştir

 

 

 

{ Aşığa ölümle tehdit nafiledir

 

{ Müslüman balta gibi olmalı Ağaçların çokluğu onlara zarar vermez

 

Dava adamı devamlı hedefe bakacak cambazlar iplerinde marifet gösterdiklerinde daima ileri bakarlar Aşk yere bakmamalı yere bakan cambazın düşmesi çok yakındır

 

 

 

{ Vücudun kaçta kaçı sana ait söyler misin?

 

 

 

{Ecdadın Fatih’in damarları kesilse kan yerine şeriat damlardı

 

 

 

{ Bugün ortalıkta yiğit Müslüman değil, yitik Müslüman kaldı

 

 

 

{”Her millet kendi hazırladığı ölümle ölür der” ikbal

 

 

 

{ Güneşten kim ne kadar istifade ederse o kadar olgun olur

 

 

 

{Biz Muhammed Mustafa’nın (sav) çocuklarıyız Bizans’ın değil Ama şu memleketin mazlum insanı çeşitli entrikalarla Bizans’ın çocuğu yapılmak isteniyor Bunca yıl Muhammed Mustafa’nın (as) evladı oldun da ne kaybettin? Seni üç kıtaya sahip kılan kim?

 

 

 

{Şu an memlekette silahsız haçlı seferleri yapılmaktadır

 

 

 

Avcılar kuşu avlamak için ıslık çalarlar Kuşta ıslığa doğru giderse kendini helak eder Dünyada bize ıslık çalıyor

 

 

{ Davan için çalışacaksın Allah’a güveneceksin İbrahim (as) için ateş yakılınca bir karınca ağzına su alarak mancınık kurulan yere yönelir Biri bu hale gülerek karınca ile alay eder Sen ne oluyorsun ki? ***ürdüğün bu su, ateş söndürebilir mi? Deyince karınca cevap verir Ateşi söndürmek Allah’a aittir

 

Benim görevim ise ateşi söndürmek değildir Ben bana düşen görevi yapıyorum Benim görevim su taşımaktır

 

 

 

{ Ölüme hazır olmayanların yaşamaya hakkı yoktur

 

 

 

{ Varlığımıza kast edip bize şirin gözükmelerine aldanma Avcı yem saçarsa bunu acımasından, cömertliğinden saçmaz, kuş avlamak için yapar

 

 

 

{ Aşkın 500 kanadı var Her kanadı arşın üstünden yerin altına kadar her yeri kaplar

 

 

 

{ Aç adam sofraya gittiği gibi Muhammed Mustafa’ya (sav) gitmeli Deli olan onun delisi olmalı

 

 

 

{ Bugün gülecek vaktimiz yok

 

{ Sen O’nu muhafaza etki O’da seni muhafaza eylesin

 

 

{ Aşk ölüm ile ikiz kardeştir

 

 

 

{ Aşk insana istemeyi bile unutturur

 

 

 

{ Aşk hayatın umdesi ve nişangâhıdır

 

 

 

{ Aşkını kâfi gören âşık değildir

 

 

 

{ Unutma! Aşkı yaşayanı aşk korur

 

 

 

{ Aşkta korku yoktur Korkak âşık olamaz

 

 

 

{ Aşkla varamayacağın hiçbir şey ve ulaşamayacağın yol yoktur

 

 

 

{ Aşkın dışında bir gerçek arama Ona dalmayan onu bilmez

 

 

 

{ İnsan aşkına kapıldığı bir şeyi kendinden bilmeli

 

 

 

{ Yine unutma! Sevmeyi bilmeyen ölmeyi bilmez

 

{ Zayıfız diye me’yus olma Kuşların en zayıfı ebabil kuşudur

SA
26.08.2010 21:23
#5

Muhterem Müslümanlar, Allah'ın bahtiyar kulları, Muhammed Mustafa'ya sav kurban olan cemaati müslimin, damarlarında Hz Hatice' nin, Hz Aişe' nin, Hz Fatıma' nın kanını taşıyan Allah'ın bahtiyar kulları, Yavuz Sultan Selim' in öksüz ve yetim torunları!

 

 

Sizi böyle kış ver yaz demeden sohbetlere devam ettiğinizi görmek dünyada cennet hayatı yaşamış olduğunuzu gösteriyor Herkesin bir davası var, benimde var, sizinde var Her türlü çilelere ve engellere rağmen yine devam ediyorsunuz ya sizden Allah cc memnun, Resulullah sav memnun, erenlerde memnun

Biraz evvel Salatü Selam getirdim Resulullah' a salatü selam getirin deyince hepimizin selatü selam getirmesi lazım

Resulullah' a salatü selam getirince, kabrinin başında bulunan melek hemen o salatı alıp Resulullah' a ulaştırıyor

 

Bir hadisi şerifte buyruluyor ki:

 

 

- Ey Ümmetim ! Cuma günleri bana daha çok salavatı şerife getiriniz Çünkü ümmetimin cuma günleri getirmiş olduğu salavatı şerife bana arz olunur Kimki bana salavatı şerife getirirse bana daha çok yakın olur

 

 

Başka bir hadisde:

 

 

- En faziletli gününüz cuma günüdür O gün bana çok salatü selam getiriniz Çünkü salatü selamlarınız bana arzedilir Sahabeler, : Ya Resulallah ! Bizim salatü selamlarımız size nasıl arzedilir? Sen çürümüş olursun, diye sorunca Resulullah sav onlara : Allah-u Teala Peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır, diye cevap verdi

 

 

Topraklar Bayram hocanın cesedini çürütür ama Resulullah'ın kini çürütmez Siz şerefli insanlar bu derslere geliyorsunuz

İmam-ı Yusuf'un oğlu vefat ettı Kendisinin de İmam-ı Azam' ın dersine gitmesi gerekiyordu Cenazenin kalkma işini başkasına havale etti dediki :

 

 

-Arkadaşlar şu saatte İmam' ı Azam ikindi namazından sonra falancı camide ders veriyorSiz benim oğlumun cenazesini yıkayın defnedin Eğer ben bugün İmam-ı Azam'ın dersine gitmesem, İmam-ı Azam'da bugün benim şimdiye kadar hiç duymadığım bir meseleyi anlatırsa o zaman ben hayatımın sonuna kadar kahrolurum, sonra ben bu ilmin duymamanın acısını nasıl gideririm

 

 

Evlat tatlı bir şeydir, yürekten kopan bir parçadır ama insan ikinci bir evlat sahibi olmakla evlat hasretini giderebilir İlim ise böyle değildir

Sizin ilim aşkınızda bunlara benziyor İmam-ı Ebu Yusuf'un karekterini gösteriyorsunuzBen sizin üzerinize vaaz edecek insan değilim, siz melekleride kıskandıranlarsınız

Fatih müderrislerinden Hüsrev efendi vardı 1965 de vefat etti Talebelerine Buhari okutuyorduDerse her defasında neşeli giderdi

Bir sabah derse acele acele gitti, eski neşesi yok Talebeleri yüzüne baktı, rengi sapsarı, ona dedilerki :

 

 

- Hocam her defasında derse gelirken yüzünüz neşeli idi Bugün ise yüzünüzde bir özlem var, hayrola bir derdiniz

mi var? O da :

 

 

-Benim 18 yaşında bir kızım vardı, 3 gündür ateşler içinde idi Şimdi yolda gelirken vefat haberi bize ulaştı

Ben derse kıyamadım, gelin şu dersi okuyalımda ondan sonra hep beraber cenazeye gidelim

 

 

10 dakika da olsa ilim tadı her şeyin üzerindedir Onun için yaptığınız işin ufak olduğunu zannetmiyelim Hep işin güzelini konuşalım ama eksiklerimizi de görmek lazım Yemeği pişiriyoruz eksiğine bakıyoruz Bizim eksiğimiz bize Amerika, Avrupa'mı söyleyecek Bugün iyisiniz ama Efendi hz burdan kaybolunca hemen durum fark ediyor Korkuyorum, Mevla bize verdiklerini gerimi alacak Allah-u Teala Hadid s sayfa 540 ayet 16 da:

 

 

-İman edenlere vakti gelmedimi ki kalblari Allah'ın zikrine ve inen Kur'an-a saygı ile yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş sonra üzerlerinden uzun zaman geçipte kalbleri katılaşmış ve çoğu fıska dalmış bulunanlar gibi olmasınlar

 

 

Onun için rahatlığa kendinizi kaptırmayın, bu işin faturası pahallıya mal olur Resulullah sav ahirete irtihal ettiği zaman Ebu Bekr Sıdk yanında yoktu Bir iki kilometre uzakta idi Duyduki Resulullah sav öldü vurguna döndü İşini gücünü bıraktı Resulullah sav evine doğru ilerledi Anladıki Resulullah sav vefat etti Geldi yüzünü açtı, alnın öptü, ayaklarının altından öptü ve dediki,:

 

 

- Ya Resulallah! Yaşarken de ölürken de güzelsin, hamdele ve selveleden sonra ,

-Ey insanlar her kim Muhammed Mustafa'ya inanıyorsa bilsinki o vefat etti, kim Allah'a ibadet ediyorsa bilsin ki Allah diridir ölmez

 

 

Bayram hoca bugün var yarın yok olabilir, sende bugün varsın yarın yok olacaksın Ölüm haktır Niyazımız o ki Allah ölenlerin yerine boş bırakmasın Demekki bunlar gözlerini yumsa biz hepden kayıp mı olacağız

Bu Allah dostları Kabe'ye kebap yemeye mi japon malı almaya mı gidiyorBazı işler ordan oluyor Biz akvaryum balıkları gibiyiz suya doymuşuzOnlar ise bir damla suya bile muhtaç, susuzluktan dudakları bile çatlamış Herkes Allah dostuna olan aşkından dolayı Kabe'ye Efendiyi görmeye geliyor Kasrı Mekke oteline, Dubaili bir şeyh, Efendi hz ziyarete geldi Dediki:

 

 

- Ben her sene Ramazan'ın ilk günü buraya gelirim, Alim, Allah dostu göreyim diye Kaç günden beri Allah dostu görmedim

Sizin geldiğinizi duydum bugün hemen sizi görmeye geldim, yarın rahat gidebilirim, dedi

 

 

Sudanlı bir Profosör doktor geldi Oda aynı Allah dostuna düşkün Efendi hz başkalarıyla konuşuyordu onunla henüz konuşmamıştı

Efendi hznin yüzüne bakıp bakıp ağlıyor Halbuki ona bir şey anlatılmadı Öyle insan ki Mevla'nın dostunun yüzüne bakınca içinden gidiyor

Bütün alem onlardan imdat bekliyor Sende diyorsun ki nasıl olsa Efendi hz burda yok yazlığa gideyim Olamaz, Olmaz Şu anda

Türkiye yanarken insan istirahata çekilirmi ? Şu anda evlerinize acı bir haber gelse kimse burda durur mu ? 70 senedir şu memlekette islam yayalım ateşine tutuldu, çığ altında kaldı, islam delik deşik edildi Acaba bunun derdi nedir soran oldumu ? Paran kaybolsa her tarafı elek telek ediyorsun, din islam kaç yıl oldu çalındı soran arayan varmı?

 

 

Bizim işimiz büyük, sanmayın çeçenistanın zulmü buraya gelmez Allah bir an bekliyor Türkiye dönecek mi, dönmeyecek mi?

Dönerse ne ala, dönmezse ipleri koparacak Elimde bir mektup var Pezgamberler diyarı olan Filistin'den geliyor Şu an orda israiller var Mescid-i Aksa onların elinde esir durumda Bu mektupta diyorki:

 

 

- Benim adım Semura Yasin, 12 yaşındayım Siz beni tanımazsınız ama memleketimi biliyorsunuz Siylerle Kalu Belada kardeş olmuşuz Babamı 61 kişi ile Ramazan'da Mescid-i Haluli Rahman'da şehit ettiler Suçu; Müslüman olmakBu

mektubu ben yazmıyorum ablama söylüyorum o yazıyor Bir arkadaşıma yahudi askeri eziyet ederken bende kurtarayım diye taş attım Başka bir yahudi askeri geldi taşlarla vurarak kollarımı kırdı Kollarımı kırdığına ağlamadım Kollarımı kırarken Peygamberime yaptığı küfürlere ağladım, ve davasını dünyaya satan müslümanlara ağladım Benim yurdumda insanlar da

mahzundur Bizim soframız, sizin sofranız gibi donatılmış değil Bizim oyuncaklarımız kuş lastiği ve taşlardır Biz açlığı biliriz

Biz müslümanları severiz yardımları olmasada Sizi bu mektubumla rahatsız ettim ama unutmayın ki biz hep huzursuzuz

 

 

Bu ızdırabı duyan insanda birşey olmuyorsa ha mermer, ha o Onun damarlarından kan dolaşmıyor demektir Amerika bu yıl içinde bir kaç ay evvel 50 milyon dolar gönderdi 21 trilyon ediyor Dokuz bakanlığın bütçesine denktir Niçin gönderdiler bu parayı? Müslümanların bir yıl içinde gelişmesini önlemek

Demir Bankın kasalarına yatırıldı Elin gavuru durmuyor bizim gaflete dalmamız hiç olurmu ?

Yavuz Sultan Selim Mercidabık zaferini kazanmak ıçın atına binmiş gidiyordu Atına hiddetlenince o an veziri -Sinan Paşa onun bileğinden tutup şevketli hünkarım olmaya ki heyecana gelirsiniz, kendinizi tehlikeye atarsınız bizim yüreğimize dihun ( kan ) akar Yavuz Sultan Selim bileğini çeker ve derki :

 

 

- Vezirim bütün ömrümü islam için vakfettim

 

 

Biz Sultan Fatih'in nesliyiz, biz yattığımız yerden ( çadırdan ) zaferi bekleyen insanlar değilizBiz bu davanın sahibiyiz

 

Bayram Ali Öztürk Rha

SA
26.08.2010 21:54
#6

Bayram Ali Hoca Öztürk'ün son günü

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

 

İsmailağa Camii içerisinde şehit edilen Bayram Ali Öztürk Hoca'nın oğlu Mahmut Öztürk, babasının son gününü anlattı. İşte bilge bir adam ve şehadeti yaşadığı güne dair oğlunun anlattıkları:

 

 

 

İsmailağa Camii içerisinde şehit edilen Bayram Ali Öztürk Hocanın oğlu Mahmut Öztürk, babasını ve son anlarını anlattı. Babasının son zamanlarında ve şehit olduğu sohbet esnasında da son cümlelerinin şehadet olduğunu dile getiren Öztürk, “O hep şehadeti arzuladı ve gitti. Gece 3 gibi eve geldi ve mutfakta ahireti özlediğini söyledi. Sabah herkesle vedalaştı ama hiçbir şey söylemeyerek evden çıktı ve sonra şehit oldu” dedi. Babasının büyük bir kitap sevdalısı olduğunu ve 20.000 civarında kitabının olduğunu söyleyen Öztürk; “Onun için kitapları öz evlatları gibiydi. Çok farklı okumaları vardı. Her gün saatlerce kitap okurdu. Kitapları eli ile sever, okşardı” diye konuştu.

 

Âlimin ölümü alemin ölümüdür. Hain ve karanlık bir saldırı neticesinde şehit edilen Bayram Ali Öztürk Hoca, 6 dil bilen büyük bir İslam âlimiydi. Fransızca, İngilizce, Arapça, Farsça, Türkçe ve Osmanlıca’yı iyi biliyordu. Büyük İslam âlimlerinden İmam Rabbani'nin mektuplarından oluşan 'Mektubat-ı Rabbani' kitabını ezbere biliyor ve her pazar sabahı İsmailağa Camii'nde sohbet veriyor olmasından dolayı ona “Mektubatçı Bayram Hoca” diyorlardı. Yıllarca büyük İslam âlimlerinin ilim halkalarında bulundu ve 3 Eylül 2006 yılında gerçekten çok kirli bir cinayetle bu dünyaya veda etti. Oğlu Mahmut Öztürk, başta şehadet öncesi evde yaşadıkları ve kitap sevdası olmak üzere Bayram Hocayı anlattı. Buyurun:

 

 

 

20.000 CİVARINDA KİTABI VARDI, DÜNYA’NIN HER TARAFINDAN KİTAP GELİRDİ

 

*Babanız büyük bir İslam âlimiydi ve muhakkak onunla geçirdiğiniz sürede birçok yönüne şahit oldunuz. Ben öncelikle Bayram Ali Öztürk Hocanın kitabi manada kendini nasıl yetiştirdiğini öğrenmek istiyorum. Bir günü nasıldı, neler yapardı?

 

*Babam, kitapları ile bilinirdi. Günde 1.000 sayfadan aşağı kitap okumazdı ve onun okuması da farklıydı. Sabah namazından sonra en az 1 cüz Kur’an-ı Kerim okur, tesbihatını yapar ve kütüphanesine geçerdi. Günün %90’ı çoğu zaman kütüphanesinde ve camide geçerdi. Günün kalan kısımlarında Sultanahmet’e gider ve kitapçıları gezerdi. Birçok kitapçının satılacak kitaplar listesini o hazırlardı.

 

 

*Babanız ve kitap bu noktada tam olarak birbiri ile örtüşüyor zihni planda da.

*Evet. Babam ömrünü kitaplara vakfetmişti. Devlet kütüphanelerinin birçoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahipti. 20.000 civarında kitabı vardı. Düzenli bir şekilde başta Süleymaniye olmak üzere birçok kütüphaneyi özellikle takip ediyordu. İslam ülkelerinin neresinde bir kitap basılsa mutlaka babam o kitabı edinirdi. Nasıl gelirdi, nasıl irtibat kurardı bilmezdik. Şehadetinden sonra dahi çevresini kitapla teşvik etti. Mesela Fas’tan bir kitap getirtecekti ama şehadetinden önce ona ulaşmadı. Şehadetinden sonra onu getirecek arkadaşına rüyasında kızmış ve “Orhan, hala kitabımı getirmedin” demiş. “Benim öz evlatlarım kitaplarım” derdi. Onları severdi, ciltlerini yağlardı.

 

 

*Kitaplara nasıl davranırdı?

*Kitaplarını sürekli temizlerdi, tam açmazdı mesela. Kitabı tam açmanın kitaba saygısızlık olduğunu söylerdi. 90 derece açar ve tam açılmasına da kızardı. Babamdan yediğim tek tokat kitap nedeniyleydi. Kitabı tam açtığım için bir tokat atmıştı, hala hatırımdadır. Kitaplar onun her şeyiydi. Konevi Tefsiri’nin gayet eskimiş cildinin yerine yeni bir cilt yaptırmıştı ama o eski cildi de atmadı. Sayfaları arasına yerleştirdi.

 

 

 

İSTİKLAL CADDESİNDEKİ BİR KİTAPÇIYI ÇOK ŞAŞIRTMIŞ

 

*Ne tür kitaplar okurdu?

 

*Sonuçta kendisi birçok dili biliyordu ve o dillerdeki tüm kaliteli kitapları okurdu. İlmi manada kendisini geliştirecek her türlü kitabı okurdu. İlginç bir olay yaşamıştı mesela. İstiklal Caddesinde sol görüşlü bir kitapçıya girer ve sahibi olan bayan girişte babamı sarıkla, cübbe ile görünce; “Sizin aradığınız türden kitaplar burada yok” diyor. Babam tebessüm ederek aradığı kitapları söylüyor ve kitapçı ağzı açık bir şekilde hayretini dile getiriyor. Afallıyor. Bu anlamda dehşet bir ilme ve ilgiye sahipti. 6 dil bilen, entelektüel bir kişiliği vardı.

 

 

*Özel ilgi alanları var mıydı?

*Son dönemlerde sosyal psikolojiye ağırlık vermişti. Psikoloji ile çok ilgilenirdi. Sorulduğunda; “Bunları okumazsan Çanakkale savaşını ve İstiklal Marşını bugünkü insanlara nasıl anlatacaksın?” derdi. “O günkü insanların psikolojilerini anlayacağız ve bileceğiz ki bugüne anlatalım” derdi. “Çanakkale, Sarıkamış ve Medine Müdafaasını okumayan tarih okudum demesin” derdi. Medine’yi savunan Fahrettin Paşaya karşı özellikle bir sevgisi vardı. Sürekli onu anlatırdı. Babam her zaman Fahrettin Paşa’nın kılıcına sahip çıkacak yiğitlerin arayışındaydı. Osmanlı’ya asla dil uzattırmazdı.

 

 

*Özellikle bağlı olduğu kitaplar var mıydı?

*Konevi Tefsiri’ne özellikle bağlıydı. 27 Temmuz 2006 gecesinde bana vasiyet etti. Vasiyetinde; “Oğlum beni buralardan göndermeye çalışıyorlar. Ben ölünce sizi burada hiç rahat bırakmazlar, gönderirler. Bu nedenle kitaplarımın bir kısmını hatıra diye tut, diğerlerini dağıt istersen” dedi. “O bir kısmını da tutamıyorsan, sadece şu Konevi Tefsiri’ni asla kaybetme” dedi. O kitabı çok seviyordu.

 

 

FATİH’İN TÜRBESİNE GİDER VE “DEDECİĞİNE” SESLENİRDİ

*Babanız Mektubatçı olarak biliniyordu. Neden?

 

*Babam, büyük İslam âlimlerinden İmam Rabbani'nin mektuplarından oluşan 'Mektubat-ı Rabbani' kitabını ezbere biliyor ve her pazar sabahı İsmailağa Camii'nde sohbet veriyordu. Çünkü Mahmut Efendi Hazretleri, öğrencileri arasında babama ayrı bir alaka gösterirdi. Yıllarca ders olarak okuttuğu “Mektubat”ını okuyup, şerh etme görevini babama vermişti.

 

Efendi hazretleri, ayrıca kendisine de babamın mektubat okumasını istiyordu. Bu nedenle babam, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat derslerinde zamanla o derece uzmanlaştı ki birçok hocanın okumaya dahi cesaret edemediği mektupları kürsüde şerh etti. İşte bu yönü babamın “Mektubatçı Bayram Hoca” diye tanımasına yol açtı.

 

*Elbette sadece Mektubat okutmuyordu?

*Tabii. Babam, “Mektubat” dışındaki kitapları okutma noktasında da parmakla gösterilen bir ilim adamıydı. Yavuz’un divanı gibi kitapları özellikle okuturdu. İstanbul medreselerinde takip edilen klasik eserlerin yanı sıra doğu-batı medreselerinde okutulan birçok kitabı da okutmaktaydı.

 

 

*Osmanlı ile alakası nasıldı?

*Osmanlı’ya olan hayranlığı ile biliniyordu. Fatih, Yavuz ve Abdulhamit Han’ın hayranıydı. Kitaplarda tam vakıf olamadığı bir konu olursa, okuduğu kitabı alıp Fatih Sultan Muhammed Han’ın türbesine gider ve “Dedeciğim anlayamıyorum” dermiş. Öğrencilerine bunu eski bir âlimden bahseder gibi anlatırmış ama sonra kendisi olduğunu öğrencileri anlamış.

 

 

IRAKLI NUR BACININ MEKTUBU ONU DERİNDEN YARALAMIŞTI

*İslam Coğrafyası?

 

*Daima Müslümanların dertleri ile dertlenirdi. Nerede bir Müslüman acı çekse onlarlaydı. Bosna, Çeçenistan, Filistin, Afganistan, Moro ve Filipinler dahil birçok İslam yurdu onun gündemindeydi. Irak zulmü ondan derin izler bırakmıştı. Her an, her vesile ile onu hatırlatırdı. Iraklı Nur Bacının mektubunu sürekli anlatırdı. Her zaman bunu vurgulardı.

 

Nur bacımızın haykırışını sürekli sürekli sürekli cemaate anlatırdı. Her vesile ile ümmetin o utancını dile getirirdi. Babamı sürekli bir yerlere davet ederlerdi ama o “kardeşlerim ağlıyor, gülemem” diyordu. Ben babamın kahkaha ile güldüğünü hiç görmedim. Tebessüm ederdi sık sık fakat asla yüksek sesle gülmezdi. Müslümanların acıları ile acılanırdı ve bu nedenle; “Kanlar akarken bana gülmek yakışmaz” derdi.

 

ŞEHİT OLMADAN BİR İKİ SAAT ÖNCE: “AHİRETİ ÖZLEDİM”

*Şehadetinden önce neler yaşandı? En son ne zaman görüştünüz mesela?

 

*Son gece birlikteydik. Gece 3 gibi kütüphaneden çıkarak odasına geldi. Mutfakta masanın üstüne yumruk vurarak özledim dedi. Kardeşim; “Hayırdır baba neyi özledin?” deyince “Ahireti özledim” dedi. Kardeşim; “Baba, 1 ay sonra kardeşimin düğünü var şimdi sırası mı?” deyince babam da; “Kızım sen oranın tadını bilsen böyle düşünmez ve söylemezsin” dedi. Sonra yemeğini yedi ve 1.5 saat kadar sürecek dünyadaki son istirahatına çekildi.

 

 

*Son yemeği?

*Bir elma ile bir bardak süt idi.

 

 

*Peki, normalde yapmadığı ama o sabah yaptığı şeyler oldu mu?

*Elbette. Her sabah tüm aileyi namaza kaldıran babam o sabah kimseyi kaldırmadı. Herkesin başına gidip başını okşadı ve sevdi. Giderken ablam babama; “Baba hayırdır. Benim evden ayrılamama daha 1 ay var, buradayım ben. Sanki bir yere hemen gidecekmişim gibi davranıyorsun” dedi. Babam hiçbir şey söylemedi ve ablama el sallayarak salondan çıktı. Gitti. Hiçbir şey söylemedi ama tam dış kapıdan çıkarken annemle göz göze gelmiş ve bu defa annem babama; “Hocaefendi bizi neden kaldırmadın?” demiş. Babam, anneme de tebessüm etmiş ve daha önce hiç yapmadığı o el sallama hareketi ile onunla da vedalaşmış.

 

 

*O şehit olarak gitti, peki son dönemlerinde şehadeti vurguluyor muydu?

*Babamın halka açık sohbetlerinden de son dönemlerinde sürekli şehadeti anlattığını anlıyoruz. Son sözleri de şehit olmak üzerineydi. Bunlar kayıtlarda var. “Şehit olmak yürek ister, şehit olmak şahsiyet ister” derken şehit oldu. O, bu şehadeti bekliyordu açık açık. Bu dünyadan zevk almadığını söylüyordu. Son dönemlerinde farklı bir koku vardı üstünde, bunu hissediyorduk. Takkesinde o koku hala duruyor.

 

O hayatının her döneminde peygamberimizi örnek alıyordu ve kendisi de o şekilde yaşadı ve o şekilde gitti. Aynı peygamberimiz gibi daha yaşını doldurmadan öksüz kaldı ve amcasının himayesinde büyüdü. Amcası Hacı Bilal Öztürk ona sahip çıktı ve çocuklarından ayırmadı. Üzerinde büyük emeği oldu. Şehit olduktan 2 gün sonra Efendi hazretlerinin durgunlaştığını söylüyorlar. Çevresindekiler bu durumdan rahatsız olup, efendi hazretlerinin sağlık durumundan endişe etmişler. Hastaneye götürmek istediklerinde o itiraz ediyor ve “Susun, susun, Bayram hocam Mektubat okuyor, onu dinliyorum” demiş.

 

GECE NAMAZLARINA ÖNEMLİ BİR DAVETE GİDER GİBİ HAZIRLANIRDI

*Babanızı zihni planda nasıl hatırlıyorsunuz?

 

*Benim için o, gece namazına kalkmış ve namaz kılan bir insandı. Şöyle ki, o gece namazlarına kalktığı zaman asla o giysiler içerisinde namaz kılmazdı. Önemli bir davete gider gibi hazırlanırdı. Kalkar, üstünü giyer, saçlarını sakallarını tarar ve sonra namazını kılardı. Bendeki baba imajını bu resim güçlendirmiştir.

 

 

*Kaç yaşındaydı şehit olduğunda?

*54 yaşında şehit oldu. İsmailağa’nın sütunları arşa değiyor diyordu. Efendi hazretlerine ve kitaplarına sonsuz bir sevgi beslerdi. En zorlandığım anlarda Efendi Hazretlerini gözünün önüne getirmemi isterdi. “Git, gör, gözün onun fotoğrafını çeksin, bu sana fayda olarak yeter” derdi.

 

 

*Peki, böyle bir cinayet işlendi. Tüm kamuoyu buna şahit oldu. Çok gizli ve kirli ilişkiler söz konusu. Siz davayı da takip ediyorsunuz. Nedir son durum?

*Soruşturmayı zaman aşımına sokmak istiyorlar. Bir arpa boyu kadar dahi ilerleme yok. Unutturmak istiyorlar. bir şeyleri gizliyorlar. Kamuoyunu bu konuda duyarsızlaştırdılar.

 

 

VAKIT

__________________

 

 

 

LA GALIBE ILALLAH

 

Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya başka birşey veremez. Eğer adamsan, sen alırsın...........SEHIT MALCOM X

MU
26.08.2010 21:59
#7

Rabb'im Razı olsun,böyle bir mübareğin hayatını gözümüzün önüne serdiğiniz için...

Mübareğin sohbet meclisinde bir kere bulunmak nasib oldu hamd olsun...

Gerçi yaşımız çok küçüktü,değerlendiremedik.

Ama o aşk,şevk,muhabbet,feyz dolu sohbeti aklımdan gitmez...

Rabb'im şehadetini kabul eylesin, bizleri onların "can" verdiği bu mukaddes davayı sahiplenenlerden eylesin.

KU
26.08.2010 22:52
#8

Efendi Hazretleri kaddesallahu sirruhu bir vakit mübarek başlarını göğe kaldırdılar ve tebessümle gözlerini cemaate çevirdiler.

 

"Bayram; meleklere mektubat okuyordu." buyurdular.

SA
26.09.2010 02:59
#9

Aceb Allah Bizi Kabul Eder mi

 

 

 

 

O mübarek sakalına kurban olayım

O mübarek cübbene kurban olayım

O mübarek sarığına kurban olayım

Yüreğini doyuran, ruhunun babasına

Kurban olayım

...

SA
26.09.2010 04:19
#10

Muhterem gönüldaşlar, biraz vakit ayırıp açılacak olan sayfada diğer videoları da dinler isek kıymetli hususlarda nasipdar olacağız inşallah. Vallahi fena kafamın tası atıyor şu boş boş forum sayfasına bakınmalarına. Tren geçmiyor efendim! Hakkını veren eşhas müstesna ve de sözüm meclisten dışarı..

 

Saygılarımla

26.09.2010 15:43
#11
__ Mealle amel eden zındıktır..

Günümüzde hastalık hâline gelen durumlardan biri...

ME
26.09.2010 16:04
#12
__ Mevlana Hz.nin (manen) yetiştirdiği en büyük adamlardan biri Muhammed İkbal'dir..İkbal'in bütün eserlerini almışımdır..O M.İkbal dedi ki ; " Müslümanı gavur yapan adama molla derler..?! " eee nerde şimdi molla ? mollayı bulduk aşk yok aşk!.. ( ki Molla eskiden büyük alimlere verilen isimdi yada Büyük Kadı manasında idi

Muhammed İkbal reformcu değil miydi kardeş? Bayram Ali hoca hikmet dolu güzel şeyler söylemiş, ama buraya takıldım, İkbal ayağı kayanlardan.

Tıklayıp okuyunuz lütfen: http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4986

OP
26.09.2010 17:00
#13
Muhammed İkbal reformcu değil miydi kardeş? Bayram Ali hoca hikmet dolu güzel şeyler söylemiş, ama buraya takıldım, İkbal ayağı kayanlardan.

Tıklayıp okuyunuz lütfen: http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4986

 

Evet, ben de öyle biliyorum. İkbal dediğimiz adam reformist birisidir. Benim de zihnimde çelişki teşkil etti doğrusu Bayram Hoca'nın bu lafları. Verdiğiniz linki okudum, gayet güzel anlatmış, sağolun.

SE
26.09.2010 22:06
#14

Esselam...

Konu İkbal'le alakalı olmadığı için başka bir başlık altında İkbal'in reformist fikirlerini öğrenmek istiyorum doğrusu. İkbal'i okuduğunu söyliyen kardeşimizden de ricam, bu mevzuya vakti müsaitse eğilmesidir. dinimizislam.com da yer alan yazı beni pek tatmin etmedi. Ortada İkbal'den tek bir iktibas yokken şöyledir böyledir demek biraz alim kişilikle bağdaşmamış. İkbal'i savunduğum için söylemiyorum bunu ama o sitenin adam harcamaya elverişli bir yanı var. Ayrı bir başlık altında irdelense ben de nasiplenirim.

Allaha emanet...

TU
27.09.2010 13:30
#15

Geçenlerde Bayram Hocam'ın "Dua Ordusu" sohbetini dinlerken şunu duydum;

 

"Şeyh Şamil öldüğünde vücudunu açıp bakıyorlar ki 120 tane kılıç yarası var, bende ise bir tane bile yok" diyor, hayıflanıyordu hocaefendi.. Şehit olmayı bu denli istemşti ki kendisi de haince bir bıçaklanma ile Şehadet şerbetini içti..

 

Allah rahmet eylesin..

SA
02.10.2010 12:36
#16

Gördüğüm kadarıyla konu biraz eksen kayması yaşamış. Şunu dile getirmeliyim ki (isterseniz taassub olarak nitelendirin) Bayram Ali Hocam'ın dile getirdiklerini gözü kapalı kabul ederim ben!Bulunduğu kapı itibariyle inanıyorum ki ehl-i sünnetten sapıcı hiçbir hususu dile getirmez ve de yanlış yönlerdirmez. Muhammed İkbal'e binaen zikrettiği söze aleyhdar gelen cümleden mülhem biraz nette gezindim. Evet reformist olduğuna işaret eden nakıs makaleler yok değildi. Fakat selim bir müsned göstermeden zanni delillere dayanarak da isim karalanamaz. Rastladığım aşağıdaki yazıyı engin ufuklarınıza sunuyorum. Umarım aydınlatıcı olacaktır.

 

saygılarımla

 

Muhammed İKBAL

(1873-1938)

 

1873 de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Seyalkat kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne babanın oğludur. Babası Muhammed Nur çok muttaki birisi olarak hem din, hem de dünya işleriyle meşgul olurdu. Geçimini ise çalışarak elde ederdi. İkbal'ın annesi de tıpkı babası gibi ehli takva birisiydi. Hatta beyi rüşvet almakla ün yapmış birinin yanında çalışırken, acaba bunda da rüşvet var mı düşüncesiyle çok defa beyinin kazancından yemekten sakınırdı. Ancak daha sonra beyinin kazancının rüşvetle ilgisi olmadığına kanaat getirerek ondan yerdi.

Muhammed İkbal'ın devamlı Kur'an-ı Kerim okumakta olduğunu gören babası, bir gün ona Kur'an-ı Kerim'i anlamak istiyorsan, 'sana indiriliyormuş gibi oku' dedi.

 

İkbal çocukluğundaki ilk eğitimini evinde ba-

basından aldı. Daha sonra Kur'an-ı Kerim'i oku-

mak için medreseye gitti ve büyük bir kısmını

ezberledi. Bu merhaleden sonra babasının arkada-

şı Mir Hüseyin'in görev yaptığı bir okula gitti.

Mir Hüseyin Arapça ve Farsça hocası olarak İk-

bal'e İslâmi edebiyatını sevdirdi. Burayı bitirdikten

sonra Pencap eyaletinin başkenti Lahor'a giden

Muhammed İkbal, orada hükümete ait bir okula

girdi.

 

Zaten Lahor bir çok lisenin bulunduğu bir şe-

hirdi. Burada felsefe ve İngilizceden öğretmenlik

diploması alan İkbal, Lahor'da doğu dilleri fakül-

tesine hoca olarak tayin edildi. İşte Muhammed

İkbal bu devrede şiir yazmaya başlayarak yavaş

yavaş ismini duyurdu.

 

 

1905 de Londra'daki Chambrich üniversitesine girmek için İngiltere'ye giden İkbal, oradan felsefe ve iktisat bölümünü üstün bir derece ile bitirerek mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap dili ve edebiyâtı fakültesinde hocalık yaparken bir taraftan da çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Bu konferansları onun Londra'da çok tanınmasına sebep olmuştu.

 

Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk

üzerine okuyan İkbal savcılık diplomasını aldık-

tan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversite-

sinde felsefe dalında doktora yaptı. 1908 de Hin-

distan'a döndüğünde, onun yazı ve şiirlerine hay-

ranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla

karşılandı.

 

İkbal Hindistan'daki çalışma hayatına avukat

olarak başlarken onun bu görevdeki çalışması,

doğruluk ve emanete örnek olarak gösteriliyordu.

Haklılığına inanmadığı ve hakkını alamayacağı

kişinin davasına bakmazdı.

Daha sonra Lahor'da hükümete ait bir okulda

Arap dili ve edebiyatı bölümünde hocalığa devam

eden İkbal, bu görevinde fazla kalmayarak ayrıl-

dı.

 

Hocalık görevinden istifa edişinin sebebi ken-

disine sorulduğunda cevaben: "İngilizlere hizmet

etmek zordur. Ben istediğimi insanlara anlatamı-

yordum. Şimdi ise hürüm, dilediğimi söyler ve di-

lediğimi yaparım" diyordu.

Hükümetteki bu resmi görevinden istifa et-

mesine rağmen hiç bir zaman eğitim ve öğretim

işlerinden geri kalmamıştı. Devamlı olarak La-

hor'daki İslâm akademisiyle irtibat halinde olan

İkbal orada dersler verirken, çeşitli üniversiteler-

de de ilmi konferanslar veriyordu. Bu arada Af

gan hükümetinin daveti üzerine Afgan eğitim ko-

misyonuna da iştirak etmişti.

 

Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de ka-

tılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti.

Onun bu konudaki düşüncesi ise: "Siyaset; çalış-

mak, izzet ve şerefe davet etmektir." şeklinde idi.

Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı

şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketle-

nerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında

büyük tesiri olmuştu. 1926 da Pencap eyaletin-

den Hukuk Komisyonuna seçilen İkbal aynı za-

manda "Rabitatül İslâmiye" adlı merkezi Suudi

Arabistan'da olan bir cemiyette de çalışmalar

yapmıştı.

 

1930 da Pakistan devletinin kuruluşu konu-

sunda kendisine has görüşüyle insanların hu-

zuruna çıkan İkbal Hindistan'ın bölünmesinin

din, ırk ve dil esasına göre taksimini öngörüyor-

du. O zaman bu görüşünü daha sonra Pakistan

devlet başkanı olacak olan Muhammed Ali Cin-

nah'a anlatırken, şiir ve konuşmalarında bu dü-

şüncesine oldukça fazla yer vermişti.

Daha sonra 1932 de Londra'da anayasa hazır-

lamak için oluşturulan ve çok uzun münakaşala-

ra sahne olan kongreye katılan İkbal, o sırada

şiddetli ve uzun sürecek bir hastalığa yakalanır.

Doktorların gayretlerine rağmen bir türlü iyileş-

meyen İkbal ölümü tebessüm ve rıza ile karşıla-

yarak 1938 de Allah'ın rahmetine kavuşur. İşte

bu sıralarda İkbal ölümle ilgili olan şu şiirini yaz-

mıştı:

 

"Ölümü ve acıyı mutluluk ile karşılamak

Müminin alametlerindendir '

 

Muhammed İkbal ehli takva bir evde doğup

büyüdüğü ve babasının arkadaşı olan Mir Hüse-

yin'in tesirinde çok kaldığı için takvaca ve şahsi-

yetinin olgunlaşması konusunda oldukça ileri bir

merhaledeydi. Çünkü Üstad Mir Hüseyin talebe-

lerine özellikle akide, İslâmi şahsiyetin oluşturul-

ması ve İslâm edebiyatı konularında çok tesir

ediyor ve onları üstün birer şahsiyet olarak yetiş-

tiriyordu.

 

İkbal çok zeki ve ince duygulu birisiydi. Daha

çok genç yaşlarındayken şiir yazmaya başlamıştı.

Bu şiirler daha sonraları çeşitli dilere tercüme

edilmişti. İkbal'ın şiir ve edebiyat bakımından

büyük bir kabiliyete sahip olması onun kültürel

açıdan üstün bir eğitim aldığının ve İslâmi ba-

kımdan olgunluğunun bir göstergesidir.

 

Henüz 33 yaşlarında iken felsefe, iktisat, hu-

kuk ve edebiyat gibi bir çok ilimlerde tahsil gör-

müş ve üstün derecelerle diplomalar almıştı. Bu

konularda yazdığı eserlerden bazıları çeşitli dille-

re çevrilerek bu üstün şahsiyetin fıkirlerinden

başkalarının da istifadesi sağlanmıştı.

 

İkbal belki bir vaiz ve filozof değildi ama her

şeyden önce Allah'a samimi olarak iman etmiş ce-

saretli, kendine güvenen ve düşüncelerinde belir-

li özellikleri olan bir kişiydi. O şiirlerinde hayatın

gerçeklerine bakar, fıtratındaki şiire olan yatkın-

lığıyla bu konuları en tesirli bir şekilde izah eder-

di. İşte İkbal bu vasıflarıyla büyük ve gerçek bir

mücahid. olarak ortaya çıkmaktadır.

 

İKBAL'İN ISLAH YOLUNDAKİ ÇALIŞMALARI

Muhammed İkbâl hayata bakış felsefesini ve

görüşlerini şiirlerinde işlemiştir. Onun ıslah yo-

lundaki belli başlı düşünceleri şunlardır:

 

1- Muhammed İkbal İslâma ve müslümanlara

hayranlıkla dolu bir müslümandı. Ona göre müs-

lümanın toprağında sınır olamazdı. Çünkü bütün

müslümanların vatanı birdir. İkbal'ın bu konuda

yazmış olduğu bir çok kahramanlık destanları

vardır. O doğusuyla ve batısıyla bütün müslü-

manları kuşatmıştır.

 

Ona göre insanlığın saadetini gerçekleştirecek .

tek hükümet İslâmdır. Şiirlerinde sürekli olarak

İslâmiyetin devlet olarak yaşandığı ve beşeriyete

gönderildiği devirleri işlerdi.

 

İkbal İslâm ümmetinin hiç bir zaman yok ol-

mayacağını çünkü İslâm ümmetinin ebediyyen

kalıcı değer üzerine bina edildiğini söylüyordu.

Diğer taraftan da üzülerek İslâm ümmetinin acı

hallerini dile getiriyordu. Bir şiirinde bu konuyu

şöyle gündeme getirmiştir:

 

Hak olan ezan devamlı aralarında olan

İslâm ümmeti ebedi kalacaktır.

La ilahe illallah'ın aşkından kalbler tutuşmaktadır."

 

Eğer geçmişinde İslâm medeniyetini yaşamış

herhangi bir yere gitse oranın maziye karışmış

halini hatırlar ve üzülürdü. 1908'de Avrupa'dan

Hindistan'a dönerken Sekille Adasına uğramış

eskiden oranın İslâm medeniyetine beşik olduğu-

nu hatırlayarak kendi kendine:

 

Göz yaşıyla değil kan akıtarak ağla.

İşte burası İslâm medeniyetinin gömüldüğü yerdir.

 

diyerek ağlamıştır. 1932 de Londra'daki kong-

reden dönerken İspanya'ya uğramış, orada Kur-

tuba Mescidini ziyaret ederek mü'min bir şair

olarak İslâm medeniyetinin bir harikası olan bu

caminin önünde bir müddet duygulu duygulu

durduktan sonra senelerden beri ezan okunma-

mış ve içinde namaz kılınmamış bu camide iki re-

kat namaz kılmıştı.

 

İkbal müslümanların geleceği konusunda ol-

dukça iyi düşünceler ve ümitler besleyen birisiy-

di. Bir gün Kurtuba'da "Büyük Vadi" isimli neh-

rin kenarında durmuş şöyle diyordu:

 

Ey şanlı nehir şu anda senin kenarında duran kişi

çok güzel bir hayal içindedir.

Bu adam geleceğin aynasında yeni bir dönem görmektedir.

Bu dönemin müjdeleri gözükmeye başladı.

Fakat henüz insanların gözünden saklı durumdadır. ·

Eğer Avrupa bu dönemi şu anda farketse

aklını kaybedip deliye dönerdi.

 

Muhammed İkbal'ın Avrupa'da eğitim görüp

onların arasında uzun bir müddet kalmasına rağ-

men hiç bir zaman onların kültürlerine aldanma-

mıştı. O Avrupa medeniyetinin insanları kardeş

yapacağına, insanlığa saadet getireceğine inan-

mıyordu. Çünkü Avrupa'nın medeniyeti sadece

maddi bir medeniyetti

Evet bu medeniyet ilmiyle ve organizesiyle

tüm dünyaya boyun eğdirmişti ve kendi gayesi

için tabiatla alay ediyordu. Ama imandan yoksun

olduğu için şaşkınlıklar içinde acıyla kıvranmak-

taydı. Bu medeniyet ıslah etme ve merhamet et-

me özelliğine sahip değildi. İşte bundan dolayı

devamlı olarak müslümanlara özellikle de gençle-

re bu medeniyetin gösterişine kanarak onun tu-

zağına düşmekten sakınmalarını söylerdi.

 

Ama maalesef ümmetten bazıları bu tuzağa

düşerek bütün izzetlerini kaybederek zayıfladılar

ve varlıklarını yitirdiler. İkbal yazı ve şiirlerinde

müslümanları derinlemesine İslâmı öğrenmeye

çağırırdı. Çünkü "müslümanların izzeti ve hürri-

yeti, İslâmın asıl kaynağı olan Kur'an ve sünnet-

tedir" diyordu. Ne zaman İslâmdan ve Resulul-

lah'tan bahsetse, gurur ve iftiharla şöyle derdi:

"Eğer yıldızlar ve gezegenler boyun bükerse

buna hayret etmeyiniz. Çünkü ben kendini yolla-

rın rehberi, peygamberlerin sonuncusu ve insan-

larla cinlerin önderi olan Hz. Muhammed'e bağla-

yarak, onun bereketli ayak tozuna karışarak bah-

tiyar insanların gözüne sürecekleri sürme ol-

dum."

 

2- İkbal'in görüşlerinin temelini, en çok ehem-

miyet verdiği nefsi terbiye konusu oluşturmakta-

dır. Çünkü insanın saadeti ve hayatın temeli,

nefsi terbiyeden kaynaklanmaktadır. İşte bunun

için ikbal sürekli olarak kişinin kendisini bilmesi-

ne ve bu yolda ardı arkası gelmeyecek olan de-

vamlı bir cihada çağırıyordu. Bu cihad önce nefse

karşı verilmeliydi.

 

İkbal cihad ve çalışmada hayat; tembellik ve

uyuşuklukta da ölüm olduğunu söylerdi. Yine ona

göre insanın kendisine güvenmesi ve devamlı ola-

rak nefsini zorluklara karşı kuvvetli olabilecek

şekilde hazırlaması kişiye mutluluk vermektedir.

Kişinin kendisine güvenmesi,konusunda şöyle di-

yordu:

"Başkalarının nimetlerinden kendi rızkını

arama. İsterse güneşin kaynağından gelmiş olsun

hiç kimseden, su bile isteme. Allah'a güven ve ça-

lış. Bu şerefli İslâm ümmetinin yüzünü utandır-

ma. Bir gün Hz. Ömer at üstünde giderken elin-

den kamçısı düştü. O etrafındakilerden hiç birin-

den onu kendisine vermelerini istemeyip, bizzat

atından inerek kendisi almıştı."

 

İşte insan nefsini şehvetlerden ve çeşitli kor-

kulardan alıkoyar ona hakim olursa başkaları o

insana hükmedemez. İslâm bu nefsi terbiyeye çok

büyük önem vermekte ve kişiyi kendisini olgun-

laştırmaya çağırmaktadır. Nefsini güzel ahlak ve

faziletlerle süslemesini istemektedir. İslâm, nefsi

terbiye etmeyi kendine has usullerle gerçekleştir-

mektedir.

 

Örneğin inanç konusunda nefsi şüphelerden,

korku ve şehvetlerden men ederek gerçek tevhidi

insanın kalbine yerleştirerek devamlı olarak onu

tembellikten alıkoyar onu çalışmaya ve istikbale

dair hazırlıklar yapmaya teşvik eder. İşte İslâm

inancı bu vasıflarıyla her türlü zorluğu yenerek

aşmakta ve insanlık için gerçek hürriyeti ve eşit-

liği sağlamaktadır. İkbal bu düşünceleriyle aynı

zamanda Hindistan'da yaygın olan ve bazı usülle-

rinde İslâma zıt hareket eden tasavvufi anlayışa

da karşı olduğunu ortaya koymuş oluyordu.

Çünkü o zamanlar Hindistan yarımadasında

hurafelerle karışık bir çok tasavvufi akım vardı

ki, bunlar genel olarak "Vahdet-i Vücut" inancın-

da olup, görünen varlığı inkar esasına dayanıyor-

lardı. İkbal onları İslâmi olmayan tasavvufi akım

diye isimlendirmişti.

 

3- İkbal'ın gerçekleştirmek istediği hedefler-

den birisi de Dünya İslâm Devletinin kurulmasıy-

dı. O her ne kadar kişinin ferdi değerini idrak et-

miş ve görüşlerinin aslını nefsi terbiye oluştur-

muşsa da bunu da yeterli olmadığını biliyordu.

Onun için ferdi cemaat için, cemaatı da fert için-

bir ayna kabul ediyordu. Eğer fert görevini yerine

getirmese bu noksanlığın cemaata da sıçrayacağı-

na inanıyordu. Ona göre fert kendisini iyi yetişti-

rirse cemaattaki görevini daha iyi yapacaktır.

Eğer hata yapsa iyi yetişmiş cemaat onu ikaz

edip düzeltecektir. Bu konuda bir şiirinde şöyle

diyor:

 

"Eğer fert bir cemaata mensup olsa tıpkı bir

damla iken nehir olur.

Artık onun ruhu, bedeni, açığı ve gizlisi, her

şeyi bağlı bulunduğu toplumuna ait olur."

 

İşte bu cemaatın elbette bir davası ve onları

birarada tutan prensipleri olmalıdır. Yine bu he-

deflerin gerçekleşmesi ferdin ve cemaatin saade-

tinin sağlanması lazımdır. Ayrıca bu hedefler bü-

tün beşeriyetin saadetini de sağlamalıdır. Ki, işte

İslâm tüm insanlığın mutluluğunu gerçekleştire-

cek tek din olarak ortadadır.

 

Bunun için İkbal bütün müslümanları içine

alabilecek ve insanlığın saadetini sağlayacak olan

bir İslâm devletinin zaruri oiduğunu devamlı söy-

liyerek İslâmi devletin gerçekleşmesi yolunda çok

gayretler sarfetmiştir.

 

O bu çalışmaları esnasında hiç bir zaman her-

hangi bir ırki taassuba düşmemiştir. Müslüman-

lar için muayyen bir toprağın olmayacağını esas-

ta İslâmın tatbik edildiği yerin müslümanın vata-

nı olduğuna inanarak şöyle derdi:

 

"Irkçılık taassubu İslâm ümmeti arasındaki

irtibatı ve İslâmi ilişkileri kesmiştir."

 

İşte Hindistan'da yaşayan müslümanlar için

müstakil bir İslâmi devletin olmasını, bu devletin

inançta ve hedefte bütün müslümanları bağrına

basması gerektiğini söyleyerek, Pakistan'ın kuru-

luşuna temel hazırlayanlardan birisi olmuştu.

İkbal'in çalışmalarının neticelerinden en

önemlisi, kendisinin ölümünden yedi yıl sonra

1947 de Pakistan devletinin kurulması olmuştur.

Çünkü bu devletin kurulmasıyla birlikte Hindis-

tan'da bir taraftan hinduların zulmü altında ezi-

len, diğer taraftan İngilizlerin sömürgesi altında

olan Hintli müslümanlar biraz olsun emniyete

kavuşmuşlardı.

 

Pakistan İslâmın hükümlerinin tatbik edilme-

si için kurulmuştu. Elbette orada müslümanların

sözü geçmeli ve huzur bulmalıydılar. Gerçi Pakis-

tan kuruluşundan şimdiye kadar bir çok olumlu

aşamalar geçirmiştir ama henüz arzu edilen sevi-

yeye ulaşmamıştır.

 

Pakistan'ın kuruluşu hakkında bir araştırma-

cının dediği gibi, kısa sürede devlet olan ve ıslah

yolunda ilerlemeler yapan Pakistan'ın İslâm dev-

leti olma gayretlerini küçümseyemeyiz.

 

Allah rahmet etsin.(Amin)

 

Fethi Yeken

IN
08.10.2010 18:21
#17

İslam Felsefesine bir katkı diye bir kitap yazmış ve muteber kişilerce sapıklığı beyan edilmiş olan bu sapık herifin neyini savunuyorsunuz.

 

Şu İsmailağa cemaatini anlamıyorum. Bayram Ali Öztürk "allah rahmet eylesin" bir yanlışa düşerek ikbal hakkında bilmeden övücü sözler söyledi diye, sapıklığı ayan beyan olan bu kişi aklamaya çalışmakta ne demek oluyor.

 

Dinimizislam.com kolay adam harcıyormuş. "İkbalin İslâmda dinî düşüncenin yeniden kuruluşu adıyla tanınan, 1928de Madras İslâm Derneğinin kurslarındaki konuşmaları, reformcu görüşlerle doludur. Onun bu reformcu görüşleri, İslamiyetin nakil yoluna ters oluşu sebebiyle, âlimlerce kabul görmedi.

 

Eserlerinde, Abduh ve Efgani gibi mason reformcuların fikirlerine genişçe yer verdi. İkbalin şahsiyetinin en önemli taraflarından biri de, İngilizlerin arzusuna uygun olarak, bağımsız Pakistanın kuruluşu için yaptığı çalışmalarıdır."

 

Bunlar yalan yani öylemi? Siteyi hazırlayanlar hiçbir dayanak olmadan bu adamı insafsızca karaladılar öylemi? Yanlışı kabul etmeyip üstünü örtmeye çalışıyorsunuz. yazıklar olsun size bee!

SA
11.10.2010 13:40
#18
İslam Felsefesine bir katkı diye bir kitap yazmış ve muteber kişilerce sapıklığı beyan edilmiş olan bu sapık herifin neyini savunuyorsunuz.

 

Şu İsmailağa cemaatini anlamıyorum. Bayram Ali Öztürk "allah rahmet eylesin" bir yanlışa düşerek ikbal hakkında bilmeden övücü sözler söyledi diye, sapıklığı ayan beyan olan bu kişi aklamaya çalışmakta ne demek oluyor.

 

Dinimizislam.com kolay adam harcıyormuş. "İkbal’in İslâmda dinî düşüncenin yeniden kuruluşu adıyla tanınan, 1928’de Madras İslâm Derneğinin kurslarındaki konuşmaları, reformcu görüşlerle doludur. Onun bu reformcu görüşleri, İslamiyet’in nakil yoluna ters oluşu sebebiyle, âlimlerce kabul görmedi.

 

Eserlerinde, Abduh ve Efgani gibi mason reformcuların fikirlerine genişçe yer verdi. İkbal’in şahsiyetinin en önemli taraflarından biri de, İngilizlerin arzusuna uygun olarak, bağımsız Pakistan’ın kuruluşu için yaptığı çalışmalarıdır."

 

Bunlar yalan yani öylemi? Siteyi hazırlayanlar hiçbir dayanak olmadan bu adamı insafsızca karaladılar öylemi? Yanlışı kabul etmeyip üstünü örtmeye çalışıyorsunuz. yazıklar olsun size bee!

Bakın öyle bir çerçeveye oturtmuşsunuz ki sanki biz burada Abduh, Efgani gibi sapık isimleri müdafaa etmişiz. ''Şunu dile getirmeliyim ki (isterseniz taassub olarak nitelendirin) Bayram Ali Hocam'ın dile getirdiklerini gözü kapalı kabul ederim ben!Bulunduğu kapı itibariyle inanıyorum ki ehl-i sünnetten sapıcı hiçbir hususu dile getirmez ve de yanlış yönlerdirmez.'' Benim İkbal'de karalanması adına soru işareti bırakan husus yukarıdadır. Net söyleyeyim kendisinin bir eserini okumadım. Reformist olduğuna binaen nette yazılara da rastladım ama müşahhas sened ortada yok dedim. Varsa elinizde buyurun koyun ortaya. El-misal; ''Allah gerçek bir Janus'tur!''Janus’un mânası nedir? Ansiklopedilere bakınca, bunun iki çehreli bir Roma putunun adı olduğunu öğreniyoruz. Ali Şeriati, şimdi bu adam bu lafı demiş, herkesçe malum. Bana gelip de bu adamı savunan adamın amiyane tabirle alnını karışlarım!İşte bu reformist. Sizde de varsa elinizde bulgular verin bize. Anladığım kadarıyla geniş vakifiyet yok bir takım arkadaşlarda da. Bizi de aydınlatmış olursunuz. Duvara kafa atmıyorum ben. Varsa bir yanlış döneriz dediğimiz laftan. Herif reformist diyorsunuz ortada alimlerce de kabul görülmedi gibi şumul bir cümle var.Dizdiriverin neleri kabul etmemiş alimler. Şunun da altını çizeyim beni İkbal'in avukatı falan sanmayın, gerçekten bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum. İnanıyorum ki okuyan her arkadaşa da faidesi olacaktır.

Yazıklar olsun size bee! Eyvallah arkadaşım..

MU
12.10.2010 09:19
#19

Sayın üyelerimiz,

Mevzu, karşılıklı atışma havasına bürünmeye başladı. Konu dışındaki tartışmanızı devam ettirmek istiyorsanız lütfen özel mesaj kullanınız ve birbirinizi kırmadan tartışınız. Tartışmayı devam ettirici her mesaj silinecektir.

Saygılarımla

SA
23.10.2010 05:36
#20
Can verir CANANI veremez TÜRKLER
SA
15.01.2011 19:24
#21

 

İnsanın ciğerine işliyor.. Rabbim himmetlerini öbür dünyada nasip eder inşallah.

 

"İnsan dâvâsına öyle can atmalı ki, ruhu ona yetişememeli!"

 

Çalışma masasının üzerinde bulunan ufak bir not kağıdına düştüğü nottur. Rabbim ne mânâ!.. Hakkıyla idrak edebilsek..

FO
15.01.2011 21:11
#22

İkbali Cavidname sinden tanıyanlar ayrı tanır, İslam Felsefesine bir katkı kitabından tanıyanlar farklı.

Neticede felsefe yaptığı kitapta sapkınlığı ortaya çıkmıştır. Allah'ın şehadet nasip ettiği bir insan İkbal'in cavidname deki bizim Akifimizi andıran konumundan dolayı savunmuştur. Aynı şekilde fetullah hocanında ikbali andığı sohbeti mevcuttur...

 

Netice: Allah'ın Şehadet nasip ettiği birinden kötü niyetle iş çıkmaz. Cavidname ne kadar güzelse Felsefe kitabı o kadar üzücüdür.

Ayrıca

Fetullah hocanın ikballe ilgili sözleri'nin delili

http://www.youtube.com/watch?v=2vpKv1GAIwc

http://www.youtube.com/watch?v=8qhSPBN3iL4

ME
15.01.2011 23:31
#23

Arkadaşlar,

 

Meseleyi neden cemaatler arası tartışmaya taşıyorsunuz anlamıyorum. Ben İsmailağa Cemaatinin çok defalar sohbetine katıldım, şu an Ankara'da değilde Kayseri de yaşıyor olsam halen de katılıyorum olurdum, hakeza Dinimizislam.com sitesini de yıllardır takip ederim bu cemaatten de tanıdıklarım çok, her iki cemaat de Ehli sünnet vel cemaat ve bir kaç konu hariç meselelere aynı şekilde bakıyor, aynı düşünüyorlar. Ayrı düştükleri konularda ise yine kendi kafalarına göre değil farklı İslam Alimlerini ölçü aldıkları için ayrı düşüyorlar anladığım kadarıyla...

Mektubatçı Bayram Ali Hoca, Allah u teala mekanını cennet eylesin, Allah bize böyle alimler nasip eylesin, böyle alimler kolay yetişmiyor ama M.İkbal konusunda yanlış görüş sahip olması, M.İkbal'i sapıklıktan kurtarmaz,eğer Bayram Ali Hoca yaşıyor olsaydı ve ona da gösterseydik kitaplarındaki sapık fikirleri o da savunmaktan vazgeçerdi, olay bu kadar açık ve basit, sonra her insan hata yapabilir, Beyazıd i Bestami Hz. evliyanın en büyüklerindendir. Mevlana Hz. ile Şems i Tebrizi Hz. tanışmalarında bir çok farklı aktarım var ama Mevlana Hz.Şems i Tebriziye sormuş olduğu soruda Beyazid i Bestami Hz. yanlış bir söz söylediğini görüyoruz, bu hata onun büyük olmasını da değiştirmez. Bayram Ali Hoca'da hata yaptı diye Alim oluşu değişmez...

M.İkbal'in ne sapıklığı var derseniz bir tanesini söyleyeyim, 1-2 ay evvel babamın bir arkadaşı kitabını okumuş, 'Cennet ve Cehennem hakkında bunlar psikolojik olaylardır, insan bedenen değil psikolojik olarak acıyı veya zevki hissedecektir.' diyor. Bu misalin bir tanesi ama bir sapığın kitabını neden açıp okuyayım ortada yüzlerce sağlam İslam Aliminin kitabı varken de oturup tespit edeyim hatalarını...

Fethullah Gülen konusunda yeni bir mevzu açmak istemiyorum ama benim için zaten M.İkbal'den farkı yok ne derse desin...

ME
16.01.2011 14:40
#24

M.İkbal ile ilgili yorumları aşağıdaki linkten devam ettirirseniz daha iyi olur arkadaşlar :)

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/12592-muhammed-ikbalin-sapkinligi-uzerine/

EB
29.05.2011 18:56
#25

Allah ve peygamber aşığı, dolu dolu ehli sünnet bir alimdi. Çarşamba'nın kınalı kuzuları; bir de Hızır Ali Hoca vardı, o da öldürülmüştü. Allah kabirlerini pûr nur eylesin. Mahmud Ustaosmanoğlu'nun kıymetli damatları idi Hızır Ali Hoca. Hz. Osman'nın hilmi, edebi vardı mübarekte. İkisinin de bizzat sohbetlerinde bulunmak nasip olmadı, inşallah cennete alırlarsa benim gibisini, peteklerinden tatmak nasip olur. Bayram Ali Hoca şöyle demiş bir keresinde,

 

"Öldüğümde cennete girersem kapısından bir bakacağım, eğer orada kitap yoksa, girmeyeceğim!" 26594.jpg

 

"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir." diyen Jorge Luıs Borges geldi aklıma. Yeterin bir şey gelmesin daha..

 

 

Aslında başlığı görünce yazasım geldi. Geçtiğimiz senelerde uzak bir topraktan yakın bir dostum Türkiye'ye ziyarete gelecekti. Hemen bir iki telefon görüşmesi ile bir organize ayarladım. Süper bir plan vardır, kafamda. Mekanı ayarlamıştık, hepsi sessiz sakin bizi bekleyeceklerdi, hem fazla ses de olmayacaktı, yürüyen ayaklar, curcuna uzaktı, şehrin dışına çıkacaktık..

 

Neyse efendim vakit geldi çattı. Atladık otobüse düştük yola. İstikamet, Edirne Kapı Şehirliği!

 

Öncesinde bir telefon görüşmesi;

 

_Arkadaşlarla toplandık, gezmeye gideceğiz. Sen de gelsene.

 

_Oww süper. Neresi?

 

_Edirne Kapı Şehitliği'ne!

 

_Neyyy, kızım mezarlıkta ne işimiz var? Sen buna gezmek mi diyorsun?

 

Kısa bir sessizlik.

 

(Bir kaç ay öncesi Üsküdar'da balık ekmek yediğim arkadaş. Oraya hoplaya hoplaya gelmişti. Kimseyi itham etmiyor, vebal altına girmiyorum hayır. Herkes bizim gibi hayatı farklı algılamıyor olabilir, bizim gibi tuhaf savaş tutturmamış olabilirler. Saygılar, saygılar..)

 

 

Bir hayli zaman geçti. Duraklar geçtik, insanlar arabaya binip indiler. Her birinin kulaklarında o kara kablalor habire bir hay içinde kulak deliklerinden küfür akıtıyorlar. Kimi kafasını gayri ihtiyari sallıyor, kimi ayağını elektiriğe kaptırmış gibi sallıyor. Biraz daha gözlem yaparsam hazır gider ayak beni de defnedip dönebilirler. Camdan dışarıyı seyrettim, sonra da kapatım içimi seyrettim.

 

Geldik, indik.. Üç arkadaştık. Şöyle kafasıyla, ruhuyla benimsediğim, benimsediğim ruh akrabalarım. Elimde değil her insanla hemen dost olamıyorum. Gibi görünüp sırrımı açarım safım biraz galiba. Ama kalp derinliğimi her arkadaşım bilemez. Neyse siyahlar içinde üç arkadaş şehitliği sızdık. Üçümüzde de bir ağır, bir tuhaf ama bir dinginlik ki, ayaklarını kaplıcaya sokmuş adam halt etmiş.

 

Birimiz;

 

_Huzur bu olsa gerek. Şu sessizliğe baksana, demek insan ölünce huzur bulacak.

 

Bir diğeri;

 

_Mezar taşları neden hep beyaz olur?

 

Öteki;

 

_Keşke şu mezarların üzerinde biten ot olsaydım.

 

yanıt:

 

_O zaman sonsuzlukla müjdelenemezdin!

 

Tatmin edici yanıt!

 

Herkeste bir mistik hava, sanki bunları zorunlu bir ruh hali içinde konuşmamız şartmış gibi tavır içindeyiz. Yüzlerimiz döküğe yakın mahzun.

 

Yaklaştık, evvela Ali Haydar Hazretleri; bu kutlu isimlerin başı, benim ruh babamın babası! Edep adap gözeterek okuduk, zira arkayı dönmek olmaz, geri geri edep ile ayrılırsın. Kimileri ayakkabılarını da çıkarıyor. Bu âlâ derece!

 

Sonra Bayram Ali Hoca'nın kabrine yöneldik. Yakındır, Ali Haydar Hazretleri'nin aşağısında, sağdaki.. Çeşmesi de vardır, hayrat. Yaptırandan Allah razı olsun. Tadı çok tatlı, hikmettir bence bu.

 

Allah'ım bir koku bir koku.. Cennetten mi geliyor bu ıtır ne? Toprağı avuç avuç yemek istediniz mi hiç?

 

Fatihalarımızı okuduk, eseflendik, ağladık.. Bizi gördüğünü biliyordum, biraz dertleştim, gerçekten derin muhabbetim vardır kendisine. Bir zaman rüyalarımın kahramanı da oldu. Neyse fazla ifşa etmenin lüzumu yok. Benim manevi hocam, dostumdur desem kafidir.

 

Sonra uzaklaştık, Hızır Ali Hoca'ya da uğradık. Birer fatiha ısmarladık. Bir melal içinde sonraki durak Milli Şairimiz Mehmet Akif dedem.. İnsanlar öylesine bir şey uzanıyormuş gibi geçiveriyorlar ayak ucundan.. Hey gözleriniz kaç derece bozuk, burayı görmüyor musunuz, buraya?!

 

"Sese bühtan etmedi kimse..""

 

Böyle bir gün esti gitti.. Lezzetleri bozan ölümü evinde ziyaret ettik.. Pek de güleryüzlüydü sağolsun...

EB
17.12.2011 17:38
#26

İnternette takılırken bir video izlemiştim geçen senelerde. Bir hoca sohbet veriyordu. Hz.Peygamberi öven bir konuşmanın sonunda "Hz.Muhammed eşittir Allah" gibi bir ifadeyi alıntı yaptı. İşte o an içimde bir sızı oluştu.

MU
17.12.2011 20:09
#27

O sohbeti ben de izledim ve evet o lafzı telaffuz da etti. Ve yine evet kötü etti. Bakınız siz de yanlış anlamışsınız işte.

 

Biz dış pencereden baktığımızda, olayları tam manasıyla idrak edemeyecek, mahdud bir seviyeye sahibiz değil mi? Mesela Hallacı Mansur'u ele aldığımızda "Ene-l Hakk" lafını küfür görürüz, İbni Arabi'nin "sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır!" sözünü de küfür sayarız. Bayezid-i Bistami'nin "Sübhanım! Şanım ne yücedir!" sözü de küfürdür.

 

Ama fakat diğer cihetten bu ani çıkışın arkasındaki hakikattan haberdar olmuş, derinine vakıf olmuşuzdur değil mi? Bu cezbe halleri aşikare yaşanınca, yahut muhabbette aşırılık olup sözde makuliyeti kontrol edemeyecek hal alındı mı böyle dik, yontulmamış karşı çıkışlar da olur. Neyse izah lazım.

 

Cübbeli Ahmet hocamız da bu cümlesinden ötürü Merhum Bayram Hocamı ikaz etmiş, yanlış anlaşılmalara sebebiyet vereceği için dikkatli olmasını söylemişti. Sonra haberler yaydılar, İsmail Ağa Cemaati birbirine girdi diye. Yalan efendim! İlk bakışta evet cümle yanlış, resmen Allah'a beden isnat ediyor, yiyen, içen, bakan bi etten kemikten kalıp yapıyorsun. Onu yaratılmış sayıyorsun. Elbet aşikare sapkınlıktır bu. Ama işin arka yüzünün açıkladığım gibi olduğu kanısındayım.

 

Bir de şu var, bir şeyin gayri, zıttı olmayan o şeyin kendisidir. Efendimiz de Allah-u Teala'nın emirlerinin kesinlikle nokta dışına çıkmadığı için, ve katında en kutlu makama sahip olduğu için, ahlakı tamamen O'nun kelamı olduğu için bir "benzetme" yapılmıştır ama evet haddi aşılmış bir iltifattır. Bunda mutabığız fakat kasıt aramamak lazım. O mübarek ciddi manada Allah dostu ve de bir veliydi, geceleri uyuyamaz, "Allah'ım sana geliyorum Allah'ım!" diye nara atarmış.

 

Ya neymiş, her beyaz olan un değilmiş.

EB
17.12.2011 20:19
#28

Tamam işte bakın, belki sizin yanlış tanıdığınız adamlar konusunda da yanılıyor olabilirsiniz. Yani insanız sonuçta, o hocalar da insan, her dediklerini araştırmadan kabul etmemek gerekir.

MU
17.12.2011 20:41
#29

http://www.youtube.com/watch?v=t4iqTcGMwm8

 

Bakınız siz demişsiniz İmam-ı Rabbani Hazretlerine ait olduğunu. İşte videoda da geçiyor, ki sözden sonra "bir eti kemiği var farklı olarak" lafı aslında olayın düğüm noktası. Sizin baktığınız zaviyeden olmadığı kesin. Benim evvelki yazdıklarımı da çöpe atıverin.

 

E o zaman sizin dediğiniz hoca!lar da öyledir "seç-beğen-al" tarzı uslubunuzu kabul edemeyiz, zira biz onların sapkınlıklarına şahsi görüşlerimizle yaftalamış değiliz, onlar ehli sünnet ulemalarınca reddiye görmüş, ehl-i sünnet akidesi dairesinden çıkmışlardır. O isimler bizzat kendi memleketlerinde diret tekfir edilip sürgün edilmişlerdir. Milyonlar kendi zanni görüşleriyle davranmış değildir, dediğim gibi kümülatif bir görüş onların safları tahlil edilmiş ve de layık oldukları çukura yükseltilmişlerdir.

EB
18.12.2011 10:20
#30

http://www.youtube.com/watch?v=t4iqTcGMwm8

 

Bakınız siz demişsiniz İmam-ı Rabbani Hazretlerine ait olduğunu. İşte videoda da geçiyor, ki sözden sonra "bir eti kemiği var farklı olarak" lafı aslında olayın düğüm noktası. Sizin baktığınız zaviyeden olmadığı kesin. Benim evvelki yazdıklarımı da çöpe atıverin.

 

E o zaman sizin dediğiniz hoca!lar da öyledir "seç-beğen-al" tarzı uslubunuzu kabul edemeyiz, zira biz onların sapkınlıklarına şahsi görüşlerimizle yaftalamış değiliz, onlar ehli sünnet ulemalarınca reddiye görmüş, ehl-i sünnet akidesi dairesinden çıkmışlardır. O isimler bizzat kendi memleketlerinde diret tekfir edilip sürgün edilmişlerdir. Milyonlar kendi zanni görüşleriyle davranmış değildir, dediğim gibi kümülatif bir görüş onların safları tahlil edilmiş ve de layık oldukları çukura yükseltilmişlerdir.

 

Ehli Sünnet ulemalarınca reddiye görmüş diyorsunuz da, ben de size hangi Ehli Sünnet? demek zorunda kalıyorum. Ehli Sünnet alimlerinin arasında o kadar çok ihtilaf vardır ki mesela belki bilmiyorsunuz ama Buhari'ye göre "büyük imam Ebu Hanife hz." güvenilmez bir adamdır. Ve güvenmediğinden dolayı ondan hiç hadis nakletmemiştir. İmamı Azam a çok ağır sözler söyleyen başta Buhari olmak üzere çok meşhur Ehli Sünnet alimleride sayarım size. Şimdi ikiside Ehli Sünnetin büyük imamlarıdır. Bakın MUKALLİTLERDEN hiç bahsetmiyorum. MÜCTEHİDLERDEN direkt olarak örnek verdim sizlere.

 

Yani açıkça söyleyeyim eğer İMAMI AZAM bu zamanlarda yaşasaydı, ya da onun tıpatıp aynı karakterinde ve bilgisinde bir alim gelseydi "vallahi billahi bile derim" kendisine bu zamanda da pek çok insan "haşa" sapkın, reformist, sünnet düşmanı gibi ithamlarda bulunacaklardı. Adım gibi eminim çünkü görünen köy kılavuz istemez derler.

GU
18.12.2011 17:00
#31

Arkadaşlar yanlış anlamayın ama neden bunlar özellikle Efendi Hazretlernin yanında yürüyenlerin başına geliyor?Çok büyük bir haksızlık ve hadsizlik bence.Biri şehit edilir,diğeri son nefesine kadar mahkemede suçlanır bir diğeri resmen boş tehtidlere maruz kalır?En son şimdi yaşanana bakınız:Alim hapiste,zalim dışarda...Eee..Medrese-i Yusufiye diye boşa dememişler.Görelim Mevla neyler?Neylerse güzel eyler.RABBİM hayırlısını nasip etsin:)

MU
18.12.2011 17:21
#32

 

Buhari'ye göre "büyük imam Ebu Hanife hz." güvenilmez bir adamdır. Ve güvenmediğinden dolayı ondan hiç hadis nakletmemiştir. İmamı Azam a çok ağır sözler söyleyen başta Buhari olmak üzere çok meşhur Ehli Sünnet alimleride sayarım size.

 

.

 

Bana şu kısmı delilleriyle ispat ediniz. Güvenilmez adamdır derken kast edilen ne? Hadisteki rivayet usullerinden "zatp ve adl"den hangisinde ne kabahat görmüş? Allah'ın izniyle İmam-ı Azam'ın hiçbir kavlinde ve de içtihadında Efendimiz'in sözüne tenakuz teşkil edecek hele Kur'anla çelişecek hiçbir mevzu yoktur. Bulmaya çalışan gitsin evvela samanlıktaki iğneyi çıkarsın. Belki Buhari'nin şafi olması hasebiyle (hocam derste dedi) şafi mezhebinin görüşlerine yakın hadisleri, fıkhı bapları kaleme aldığı için kısmen Buhari'nni Sahih'inde İmam-ı Azam'ın içtihadına ters hükümler bulunabilir yahut İmam-ı Azam'dan hadis rivayet etmemiş olabilir. Asla rivayet edip etmediğini de hocamdan öğreneceğim. Siz de elinizdeki eserden midir nereden bu savınızı ortaya attıysanız rica ederim iyice arz edin. Zira biz biliriz ki aklın yolu birdir (mezhep farklılıkları, içtihadi konularda bir takım farklılıklar müstesna) Efendimiz'den rivayet edilen mütevatir, sahih bir hadis birinin kendi mezhep anlaşıyına uymuyr diye hele de adama garezi var, huylanıyor diye rivayet etmemezlik olmaz. Ki Buhari'nin hadis tespiti, tedvini gerçekten çok sıkı şartlar altında olmuştur. Kalkıp bu tarz bir iddiade bulunmanız gerçekten "vehamettir"!

GU
18.12.2011 18:00
#33

 

Bana şu kısmı delilleriyle ispat ediniz. Güvenilmez adamdır derken kast edilen ne? Hadisteki rivayet usullerinden "zatp ve adl"den hangisinde ne kabahat görmüş? Allah'ın izniyle İmam-ı Azam'ın hiçbir kavlinde ve de içtihadında Efendimiz'in sözüne tenakuz teşkil edecek hele Kur'anla çelişecek hiçbir mevzu yoktur. Bulmaya çalışan gitsin evvela samanlıktaki iğneyi çıkarsın. Belki Buhari'nin şafi olması hasebiyle (hocam derste dedi) şafi mezhebinin görüşlerine yakın hadisleri, fıkhı bapları kaleme aldığı için kısmen Buhari'nni Sahih'inde İmam-ı Azam'ın içtihadına ters hükümler bulunabilir yahut İmam-ı Azam'dan hadis rivayet etmemiş olabilir. Asla rivayet edip etmediğini de hocamdan öğreneceğim. Siz de elinizdeki eserden midir nereden bu savınızı ortaya attıysanız rica ederim iyice arz edin. Zira biz biliriz ki aklın yolu birdir (mezhep farklılıkları, içtihadi konularda bir takım farklılıklar müstesna) Efendimiz'den rivayet edilen mütevatir, sahih bir hadis birinin kendi mezhep anlaşıyına uymuyr diye hele de adama garezi var, huylanıyor diye rivayet etmemezlik olmaz. Ki Buhari'nin hadis tespiti, tedvini gerçekten çok sıkı şartlar altında olmuştur. Kalkıp bu tarz bir iddiade bulunmanız gerçekten "vehamettir"!

 

Kesinlikle burada katılıyorum.Yani bilen var bilmeyen var.Bu konuda açık olarak delille açıklanırsa eğer ona göre neyin ne olduğunu bilende bilmeye de anlar istifade eder.Çok yanlış bir cümle olmuş.Delil ve ispatı şart...

EB
18.12.2011 19:03
#34

Buhari'nin Ebu Hanife'ye karşı taassubunun ulemâ nezdinde maruf ol­duğunu belirten Ebû Gudde, Zeylai’ den şu nakle yer verir:

 

Buharı şid­detli taassubu ve Ebu Hanife mezhebine aşırı hücumu yüzünden Sa­hihinde onun tek bir hadisine bile yer vermemiştir. Halbuki o, Ebu Hanife'nin görüşüne muhalif olan sünnetleri araştırmada çok dakiktir. Herhangi bir konuda, hadisi zikrederek, "Allah'ın Resulü böyle buyurdu, bazı in­sanlarsa şöyle dedi" diyerek Ebu Hanife'ye ve onun hadise muhalefetine işarettte bulunur.

Bana şu kısmı delilleriyle ispat ediniz. Güvenilmez adamdır derken kast edilen ne? Hadisteki rivayet usullerinden "zatp ve adl"den hangisinde ne kabahat görmüş? Allah'ın izniyle İmam-ı Azam'ın hiçbir kavlinde ve de içtihadında Efendimiz'in sözüne tenakuz teşkil edecek hele Kur'anla çelişecek hiçbir mevzu yoktur. Bulmaya çalışan gitsin evvela samanlıktaki iğneyi çıkarsın. Belki Buhari'nin şafi olması hasebiyle (hocam derste dedi) şafi mezhebinin görüşlerine yakın hadisleri, fıkhı bapları kaleme aldığı için kısmen Buhari'nni Sahih'inde İmam-ı Azam'ın içtihadına ters hükümler bulunabilir yahut İmam-ı Azam'dan hadis rivayet etmemiş olabilir. Asla rivayet edip etmediğini de hocamdan öğreneceğim. Siz de elinizdeki eserden midir nereden bu savınızı ortaya attıysanız rica ederim iyice arz edin. Zira biz biliriz ki aklın yolu birdir (mezhep farklılıkları, içtihadi konularda bir takım farklılıklar müstesna) Efendimiz'den rivayet edilen mütevatir, sahih bir hadis birinin kendi mezhep anlaşıyına uymuyr diye hele de adama garezi var, huylanıyor diye rivayet etmemezlik olmaz. Ki Buhari'nin hadis tespiti, tedvini gerçekten çok sıkı şartlar altında olmuştur. Kalkıp bu tarz bir iddiade bulunmanız gerçekten "vehamettir"!

MU
18.12.2011 19:37
#35

Buhari'nin Ebu Hanife'ye karşı taassubunun ulemâ nezdinde maruf ol­duğunu belirten Ebû Gudde, Zeylai’ den şu nakle yer verir:

 

Buharı şid­detli taassubu ve Ebu Hanife mezhebine aşırı hücumu yüzünden Sa­hihinde onun tek bir hadisine bile yer vermemiştir. Halbuki o, Ebu Hanife'nin görüşüne muhalif olan sünnetleri araştırmada çok dakiktir. Herhangi bir konuda, hadisi zikrederek, "Allah'ın Resulü böyle buyurdu, bazı in­sanlarsa şöyle dedi" diyerek Ebu Hanife'ye ve onun hadise muhalefetine işarettte bulunur.

 

Bakınız benim dediğim işte, "mezhebine aşırı hücumu" diyorsunuz. Bu imam-ı azam'a değil mensup olduğu mezhebine bir ters bakıştır. Ki bunu kalkıp da Buhari İmam-ı Azam'a düşmandı, siz bilmezsiniz İmam-ı Azam güvenilmez adamın biridir demeye ruhsat vermez. Ayrıca bu misal keçi boynuzu tatlıdır ha siz bilmezsini glikoz da içerir der gibi ironik. Siz bana delil getirmemişsiniz ki, ben diyorum ki nerede bizzat İmam-ı Azam'a "bu adam güvenilmezin biridir" sözünüzü teyid edecek lafı, ya da hangi davranışında, içtihadında kendisiyle tezat düşmüş de bir kalemde silmiştir bunu deyin bana. Kalkıp adını sahih ravilerin arasında sayıplıp sayılamayacağı ihtilaflı olan(en azından cahil olan, yani pek şöhreti olmayan raviler ile) ispat etmeye çalışmanız af buyurun ama çok basit bir teknik.

 

Buhari dediğim gibi hadis tetkikinde çok dikkatliydi, subut-u lika bunun en sivri olanlarından. Rivayet ederken bizzat hocalarını buluyordu yani, iş böyle ince işlenirken yani hadis rivayetinde çok ince eleyip sık dokurken kalkıp da bir mezhebine, içtihadı kararına ufak tezatlıklarından dolayı İmam-ı Azam'ı silip atamaz, atmamıştır da. Efendimiz'in söylemediği mevzu hadisleri ne kadar elemekte dakik ise, söylediği bizzat sabit olan hadisi de sırf İmam-ı Azam söylemil diye Sahih'ine almamış olması bana akılı bırakın vicdanen de pek kabil gelmiyor. Buhari amatör bir muhaddis değildir. Siz öyle bir konuşuyorsunuz ki, "senin babanı da sevmezdim o yüzden dediğin lafa itibarım yok" kadar çocukça. Bir diğer yan, Resulullah şöyle dedi birileri böyle dedi de ne demek? Yani İmam-ı Azam hadiste değişme mi yapmıştır rötüş falan ha? Ya gidiniz Allahaşkına kiminle oynadığınıza dikkat edin lütfen.Bu resmen İmam-ı Azam mevzu hadis isnat ettirmektir. Şaşarım size ve dediklerinize.

 

Ve bana şunu getirin şunu şunu dediği için, yaptığı için Buhari İmam-ı Azam'ı silmiştir ve şu hadisin aslı şöyleyken İmam-ı Azam tahvil etmiştir. Çok askıda kalan, asılzı laflar sizin dediğiniz.

EB
18.12.2011 20:06
#36

 

Bakınız benim dediğim işte, "mezhebine aşırı hücumu" diyorsunuz. Bu imam-ı azam'a değil mensup olduğu mezhebine bir ters bakıştır. Ki bunu kalkıp da Buhari İmam-ı Azam'a düşmandı, siz bilmezsiniz İmam-ı Azam güvenilmez adamın biridir demeye ruhsat vermez. Ayrıca bu misal keçi boynuzu tatlıdır ha siz bilmezsini glikoz da içerir der gibi ironik. Siz bana delil getirmemişsiniz ki, ben diyorum ki nerede bizzat İmam-ı Azam'a "bu adam güvenilmezin biridir" sözünüzü teyid edecek lafı, ya da hangi davranışında, içtihadında kendisiyle tezat düşmüş de bir kalemde silmiştir bunu deyin bana. Kalkıp adını sahih ravilerin arasında sayıplıp sayılamayacağı ihtilaflı olan(en azından cahil olan, yani pek şöhreti olmayan raviler ile) ispat etmeye çalışmanız af buyurun ama çok basit bir teknik.

 

Buhari dediğim gibi hadis tetkikinde çok dikkatliydi, subut-u lika bunun en sivri olanlarından. Rivayet ederken bizzat hocalarını buluyordu yani, iş böyle ince işlenirken yani hadis rivayetinde çok ince eleyip sık dokurken kalkıp da bir mezhebine, içtihadı kararına ufak tezatlıklarından dolayı İmam-ı Azam'ı silip atamaz, atmamıştır da. Efendimiz'in söylemediği mevzu hadisleri ne kadar elemekte dakik ise, söylediği bizzat sabit olan hadisi de sırf İmam-ı Azam söylemil diye Sahih'ine almamış olması bana akılı bırakın vicdanen de pek kabil gelmiyor. Buhari amatör bir muhaddis değildir. Siz öyle bir konuşuyorsunuz ki, "senin babanı da sevmezdim o yüzden dediğin lafa itibarım yok" kadar çocukça. Bir diğer yan, Resulullah şöyle dedi birileri böyle dedi de ne demek? Yani İmam-ı Azam hadiste değişme mi yapmıştır rötüş falan ha? Ya gidiniz Allahaşkına kiminle oynadığınıza dikkat edin lütfen.Bu resmen İmam-ı Azam mevzu hadis isnat ettirmektir. Şaşarım size ve dediklerinize.

 

Ve bana şunu getirin şunu şunu dediği için, yaptığı için Buhari İmam-ı Azam'ı silmiştir ve şu hadisin aslı şöyleyken İmam-ı Azam tahvil etmiştir. Çok askıda kalan, asılzı laflar sizin dediğiniz.

 

Hocam söyleyene değil delile bakın diyeceğim ama maalesef önyargıyla bakarsanız mesele çözülmez. Y.Nuri Öztürk'ün bu konudan genişçe bahsettiği kitabı bile var. Kitabın adı İmamı Azam, piyasada halen bulabilirsiniz. Orada alimlerin İmamı Azam hakkında neler dedikleri savunanları ve eleştirenleriyle birlikte güzel alıntılarda bulunulmuş.

 

Kitabı okuduğunuzda, kitaptaki delilleri ve alıntıları incelerseniz Buhari ve pekçok alimin İmamı Azam'a o kadar ağır ithamlarda bulunduğunu görürsünüz ki "İmamı Azam'a keşke sadece güvenilmez adam deselermiş" dersiniz.

 

Şunu iyi bilmeliyiz ki, İslam da akılcılığa önem veren her alim gelenekçiler tarafından suçlanmıştır. İmamı Azam da bunlardan biridir. Aslında Buhari ve benzerlerinin ona karşı çıkmalarındaki temel nedenin bu olduğunu düşünüyorum. İnsanların aklını kullanmasını engellerseniz onları istediğiniz gibi uyutabilirsiniz zaten.

MU
18.12.2011 20:13
#37

Yaşar Nuri Öztürk-Akıl-Ön yargı-Güvenilmez-Gelenekçi- bıla bıla bla

 

Üstü kalsın abi almiyim sağol.

BY
19.12.2011 00:30
#38

Seviyeli bir tartışmayı huzur ile sukunetle okuyordum. Ta ki şu adamın ismi zikredilinceye dek. Ahh! Ebu Zerr bize getire getire bu adamı mı misal getirdin. Diline pelesenk olmuş taassup mefhumunu her yerde olduğu gibi burada da tekrar ber tekrar hatırlatarak bizlere bıkkınlık ve yılgınlık getirdin. Yani bizi bu taassup kelimesine boğarak bezdirdin.Çıkar lügatından bu mefhumu azad eyle zira senden çok sıkılmışa benziyor. Yeni bir fikrin empoze edilmesi yahut mürde gönüllerde yeni bir anlayışın inşa edilmesi için ve kendince zihnimizdeki istifhamların giderilmesi için bu yöntemi çok mu tesirli gördün. Ebu Zerr senin bu yaptığın iş çok tehlikeli bir iştir. Ve bu iş aşağısı uçurum olan bir yerde ip üzerinde parende atmaya benzer. Her an düşme tehlikesi ile karşı karşıyasın. Savunduğun fikrin babaları belki de cehennemin gayyasında feryad-u figan etmekteler.

 

Allahın talihsiz bir kulu olmalıyım ki Yaşar Nuri ismini 1999 yılında İmam Hatibin orta ikinci sınıfında Kur’an-ı Kerim hocamızdan duydum. Pırıl pırıl bir şahsiyetti o. Kendisine hayran olmaktan başka bir yol bulumadığımız bu adam o tarihte gündemi sallayan kalemi keskin ve kavi olmasının yanı sıra gözü kara bir o kadarda hakikat aşığı. Sol cenahın kulakları sağır edecek kadar borusunun öttüğü ağırlıklarının ve gölgelerinin üzerimize düştüğü o demlerde avazı çıktığı kadar hakikati gürül gürül haykıran adam. İmam Hatiplerin kapatılacağı kararının ardından neredeyse ayaklarımıza kapanacak kadar kendini paralayan ve yapılan bu haksızlığa tahammül edemeyişinden ötürü bu zulmün ızdırabını hücrelerinde yaşayan adam.

 

İşte bu adam zamanında bizi Yaşar Nuri’ nin öz kişiliği, karakteri, adamlığı hakkında bilgilendirmişti. Şöyle ki; Hocamız 95’li yıllarda bir eser telif etmiş zamanın akademisyenleri tarafından çok hacimli görülen bu eser takdir ve kabul görmüş ve bazıları bu eserden alıntı yaparak kaynak göstermiş ama Yaşar Nuri, hocamızın eserinden alıntı yaptığı halde bunun kaynakçasını göstermemiş sayfa adedini tam hatırlayamayacağım yirmi sayfalık bir araştırmayı alın terini kendisine mâl etmiş. Göz göre göre kul hakkına tecavüzün daniskasıdır bu. Başka izahı olabilir mi? Şimdi o adamdan misaller getirene şefkat nazarıyla bakamayacağım ve bir eserde bu terbiyesizliği yaptığı için bunu bütüne mal edip pire için yorgan yakacağım. Bize müsvette şahsiyetlerden beş paralık adamlardan misal getirmeyin ve kaale almamızı beklemeyin! Bu hüküm sadece hocamızın anlattıkları ile ortaya çıkmamıştır. Beş vakit namazı üç vakit olarak kabul etmesi ve anlatması, Kuran'a olan hürmetsizliği, İmamı Azam Hz. kendi zaviyesine göre anlaması ve anlatması, hadisleri reddetmesi daha bir çok sapkınlığa mahal verecek hal ve davranışlarda bulunması ile ortaya çıkmıştır.

 

Bir milletvekilinin seçiminde o vekile itimat edilmesi için geçmiş de yaşadıkları ne kadar ehemmiyet arz ediyorsa din adamları için bu durum daha vahimdir ve daha da hassastır. Birisi dünyevi istikbaliniz için ehemmiyet arz ederken bir diğeri ahirete müteallik meselelerde yön tayin eder ve akıbetimizi belirler. Söyledikleri ile amel etmeyen insanlara biz itibar etmeyiz isterse sırtında ordinaryüs yaftası ile dolaşsın. Kitap yüklü merkep kefesine koyar ait olduğu çöplüğe onu itekleriz. Ehli sünnet alimlerine mugayir her hal ve hareket aynı muameleyle tabidir.

 

Artık şu meseleye gelelim ve sizin sözlerinizle girizgah yapalım,

 

“Kitabı okuduğunuzda, kitaptaki delilleri ve alıntıları incelerseniz Buhari ve pekçok alimin İmamı Azam'a o kadar ağır ithamlarda bulunduğunu görürsünüz ki "İmamı Azam'a keşke sadece güvenilmez adam deselermiş" dersiniz.”

 

Durum o derecede vahim yani. Kim bilir o bilgiler alıntılar nereden hangi zihniyetteki şahısların eserlerinden devşirilmedir. Müsteşriklerin, Masonların ve localarının, Siyonistlerin fitneye sebebiyet vermek için yüzlerce eseri piyasaya sürdükleri malumumuz. Kaynak olarak bunlar tercih edilmişse kimin taassup içerinde hareket ettiği gün yüzüne çıkacaktır. Öncelikle şu bilinmelidir ki İmam-ı Azam R.Aleyh Gufran Hazretlerinin ismi desturla anılmalıdır. Büyük bir feraset ve takva sahibi olan imamımız herhangi bir şahıs muamelesine tabi tutularak avam seviyesine indirgenmemeli hele hele insanı şirazeden çıkaracak yakıştırmalarla “güvenilmez adam deselermiş” bu daha da yeğmiş gibi sözler sarfedilmemelidir. Kimden bahsediyoruz biz? O ulvi insanı tenzih ederim sarı çizmeli Mehmet ağadan bahsetmiyoruz kendimize gelelim kardeşim.

 

Size ömrümüz vefa ettiğince, değil bir ay bin ay daha tahammül ederiz ancak sadece polemiğe zemin hazırlar ve bizi gereksiz yere cedel ilminin bataklığına çektiğinizi anlarsak hakkınızda hiç hayırlı olmaz. Bunu tehdit olarak değil de temkinli hareket etmenizi ihtar eden bir söz olarak kabul edin.

 

Selam ile...

EB
19.12.2011 12:08
#39

Zaten böyle cevaplar beklediğim için aklıma gelen ilk örneklerden biri olup bu konuyu anlatan kişilerden biri kendisi olduğu için "isim belki önyargıyla bakmanıza neden olabilir, delillere-kaynaklara bakın siz" falan demiştim.

Şimdi ben hiçbir kimseye (Peygamberler hariç) yüzde 100 her konuda katılırım demem. Ama bir insanın farklı hocaları veya ilahiyatçıları rahatça eleştirip kendi şeyhini,tarikatını,yolunu yüzde 100 haklı,doğru gibi görmeside tersten bir yanlış değil mi?

Ayrıca bazı iddiaların cevabı çok açık aslında.

 

Bildiğim konuları cevaplarsam eğer,

 

NAMAZ 3 VAKİT Mİ DEDİ, (Namaz 3 vakitte toplanabilir demekle namaz 3 vakittir demek arasında büyük bir fark yok mu sizce de?)

 

KURAN'A HÜRMETSİZLİK (Eğer abdestsiz tutulur denmesini kastediyorsanız ve bu sizce hürmetsizlikse peki öyle olsun ama katılmıyorum. Eğer hürmetsizlik olarak görüyorsanız tabi)

 

İMAMI AZAM'I KENDİNE GÖRE ANLATMASI (Bu konuda bir örnek vereyim. İmamı Azam'ı -daha iyi- anlatma açısından bir Y.Nuri Öztürk, İmam-ı Azam'ın 40 yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kıldığını iddia edenlerden daha iyi anlatıyor. Zaten asıl olayda İmamı Azam gibi alimler için "kerametler" uydurup, asıl davalarını tam anlatamamaktan da kaynaklanmıyor mu? Hadi Y.Nuri Öztürk'ü geçtik diyelim, MISIR'IN BÜYÜK ALİMLERİNDEN EBU ZEHRA'NIN anlattığı "EBU HANİFE"yi anlatsalardı eğer bizlere, bugün onu(İMAMI) çok daha iyi tanıyor olacaktık.)

 

HADİSLERİ REDDETMEK (Şöyle düşünüyorum. Kuran'a aykırı bir hadis olamaz. Bize her hadis olarak anlatılanların iyi incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Herhalde Öztürk'de öyle düşünüyor olabilir.)

BY
19.12.2011 21:30
#40

İhtimaller üzerine fikir bina eden insanlar ne derecede ciddiye alınır bunu sizin insafınıza bırakıyorum. Bu meseleler gayet ciddi ve bir o kadarda hassas bu nedenle afaki konuşmuyorum kayda ve itibara değer kaynaklar doğrultusunda fikir serdediyorum. Cemaatlerin, daha doğrusu ucundan kıyısından dahil olmuş müntesiplerinin görüşlerini genele yada o cemaatin bütününe hamletmemek gerekir. Cemaatin önde geleni bir tespit yapmışsa bu durum müstesna. Hakiki manada bir Mürşid-i Kamilden kolay kolay isme matuf bir eleştiri duyamazsınız yada onlar ağızlarına bir isim almışsa muhakkak Hak katında mühürlenmiş kimselerdir. İlahiyatçılar hocalar vesair kişilerin dokunulmazlığı mı var? Akılcı yaklaşan bir insan için ne tuhaf bir görüş. Onları ve söylediklerini akıl süzgecinden geçirmeden, ölçmeden, biçmeden, tartmadan kabul edebilir miyiz? Bir Zekeriya Beyaz'ı düşünün mesela düşündükçe nevri dönüyor insanın. Bu adamı ve benzerlerini eleştirmeyelim mi? Bakın yaşar nuri İmam-ı Azamı eleştirmeye cüret edebiliryorsa avamdan bir kimsede onları rahat rahat eleştirebilir…

 

Şimdi okumaya ve araştırmaya meyyal bir şahıs olduğunuz için şu iktibası sizin için yapıyorum. Bende kitabı mevcut okudum sizin için de internetten indirdim. Kafanızda oluşmuş yada oluşması muhtemel soru işaretlerini giderecek nitelikte bir akademik araştırmayı takdim edeceğim. Muhtevası şu; Yaşar Nuri’nin hadisi reddi bu redde mukabil neyi ve neler kendisine mesnet edindiği ve ana saikleri, İmam-ı Azam ve Buhari’nin neden karşıkarşıya getirildiği hadis ekolü ve hadise riayetin önemi vb. konuların kemal-i hassasiyetle ele alındığı bir eserden kesit. Uzun fakat okunmaya değer tatmin edici bir yazı buyurunuz:

 

"Hadis Eğlencesi ve bir Kur'ân Mucizesi"

 

Burada Örnek olarak sunacağımız makale "Kur'andaki İslâmı" savunan bu yazarların önde gelen isimlerinden Yaşar Nuri Öztürk'e âit olup aynen bu başlığı taşıyor.119 Üzülerek ifâde edeyim ki, ben bu makaleyi okuduğumda islâmî bir sahada "Prof unvanı almış bir insanın bu denli yanılgısı ve baştan başa ihanet kokan ifâdeleri karşısında şaşırıp kalmıştım. Tabiî beni şaşırtan ve hayretler içinde bırakan hadisleri uydurma sayıp reddetmesi değil s bu husustaki hareket noktasıydı. Hattâ bu yazıyı yayınlayan ve yazarla aynı pareîeîde olan İktibas dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürüne bu konudaki tepkimi ve teessürümü şifahen de ifâde etmiştim. Kendisi de bu konuda cevap vermemizi ve cevap verdiğimiz takdirde yazımızı aynen yayınlayacağını bildirmişti. Ancak biz bu hakkı söz konusu dergide değil, geç de olsa, yeri gelmişken burada kullanmak istedik. Aslında söz bu noktaya gelmeseydi ve yazarın bu makaledeki görüşlerini şu veya bu şekilde kitaplarında da yansıttığını görmeseydim belki burada buna ihtiyaç duymayabilirdim. Zîrâ makale biz bu kitabı yazmaya başladığımız sırada yayınlandığı için, kitap yayına girdiği zaman üzerinden hayli zaman geçmiş ve unutulmuş olacaktı. Fakat ilmî seviyeden yoksun oluşundan dolayı muhatap alınmak istenmemesinden ötürü olsa gerek ki, hiç kimsenin de bu konuda (bildiğim kadarıyla) bir cevabı yayınlanmadığı için hâlen cevâba; daha doğrusu müslümanlara teşhir edilmeye ve sünneti hangi mantıkla reddettiklerini göstermeye değecek bir ilginçliğe sahiptir. Şimdi sözü uzatmadan bu ekolün, hadisleri reddederek savundukları "Kur'an'daki îslâmı" ve hakikatleri nasıl saptırdıklarını bu makale eşliğinde görmeye çalışalım.

 

Yazar bu makalede ard niyetli bir senarist görüntüsüyle Allah Teâlâ'nın "İnsanlardan kimi de varki, bilgisizce insanları Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için lâf eğlencesi'ni satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azâb vardır120 kavlini çarpıtmak suretiyle, Peygamber (s.a.v)'in hadislerine uyarlayarak Allah'la Peygamberini karşı karşıya getiriyor ve aynen şöyle diyordu: "Başlığımızdaki 'Hadis eğlencesi' (LehvelHadis) deyi-misKur'an'ın Lokman sûresi 6. âyetinden alınmış ve deyimin özünü oluşturduğu için 'hadis' kelimesi terim anlamıyla aynen korunmuştur. Anılan sûrenin 6. ve 7. âyetleri, hadis eğlencesi satın alarak insanları hiçbir ilme dayanmaksızın Allah'ın yolundan saptırıp dîni alay konusu hâline getirenleri korkunç bir sonun beklediğini duyurmaktadır. Âyetlere göre, hadis eğlencesi satın alanların bir özelliği de Kur'an'dan rahatsız olmak, onu dinlememek için bahaneler aramaktır. Bu âyetlerin sergilediği ürpertici haberi iyi kavramak için Yusuf sûresinin son âyetini de dikkate almak gerekiyor. Kur'an orada, kendisiyle ilgili mucize bir tesbit sunar:"Bu Kur'an, uydurulmuş bir hadis değildir. 121 Kur'an yine hadis kelimesini kullanarak, iki yerde de şunu soruyor :" Kur'andan sonra hangi hâdis'e iman ediyorlar ?" 122

 

Dikkat edilecek olursa, yazarın bu ifâdelerine göre, sanki Al-İah Teâlâ Peygamberini göndermiş ama herşeye rağmen, Resulünün risâletine güvenmeyerek onun sözlerine karşı insanları uyarmak ve sakın "hadis eğlencesi" türünden, onun boş ve gereksiz sözlerine uyarak bilgisizce benim yolumdan sapmayınız ve başkalarını da saptırmayınız demek istemiştir.

Kur'andan söz ederken sık sık "mucize" kavramını tekrar etme ihtiyacını hisseden yazar, bu cümlelerin hemen arkasından meramını net bir dille ortaya koymaktan kendisi de haya etmiş olmalı ki bütün hadisleri mi yoksa sâdece ehli kıble olan herkesin bildiği sonradan vaz' edilen uydurma hadisleri mi? kasteddiğini birbirine karıştırma ustalığını da elden bırakmamıştır.

"Görülüyor ki Kur'an, kendisinin başına dert açacak, üstelik de Allah elçisine isnad edilecek uydurma hadisler yıkımına dikkat çekerek bağlılarını mucize bir ihtarla uyarmıştır. Gerçekten de, Kur'an'm berrak ve erdirici yaratılış dîninin başına en büyük sıkıntılar, ilk günden itibaren hep bu uydurulmuş hadisler yüzünden gelmiştir...Târih içinde bütün tevhid erlerinin parmak bastığı bu gerçeği saklamak için, uydurma hadis sözündeki "uydurma " kelimesini yutarak "hadis ve sünnete karşı çıkılıyor" şeklinde yalanlar düzüle dursun..", ifadeleriyle sanki genelde hadisleri kabul ediyor da, sâdece herkesin anladığı ve karşı koyduğu ma'nâdaki uydurma hadislerden bah sediyomuş gibi ma'sum bir hava vermesine rağmen, âyette lügat anlamıyla kullanılan "hadis" sözcüğüne terim anlamını yüklemesi ve Hz. Ömer (r.a) ile îmam-ı A'zâm Ebû Hanîfe'ye nisbet ettiği bazı ifadeleri maksatlarının dışına taşıması hedefinin hiç de öyle olmadığını, daha doğrusu bize kadar ulaşan bütün hadisleri uydurma saydığını ortaya koyuyor.

"Uydurma kelimesini yutarak hadis ve sünnete karşı çıkılıyor şeklinde yalanlar düzüle dursun" diyerek hadis ve sünnet karşısındaki tavrını gizleme mecburiyyetini hisseden yazar, acaba şu cümleleri aktarırken neyi kastediyordu?:

"Kur'ânı tek ve şaşmaz din kaynağı yapmak uğrundaki kararlı tutumunun gerekçesini Hz. Ömer şöyle özetliyordu: 'Allah'ın ki-tabı yanında din kaynağına vücut veremeyiz; böyle bir şey, eski i ümmetlerin başına geleni bizim de başımıza getirir. Ve Kur'andan koparız. Allanın kitabı dışındaki kitaplar, Peygamberimize isnad edilen sözlerden de oluşsa, yok edilmelidir. Ve Ömer, valilerine genelge göndererek, bu tip kitapların tümünü imha ettirmiştir."

Hz. Ömer'e nisbet edilen bu ifâdeleri sunuş şekliyle âyete yüklediği ma'nâ birlikte mütâlâa edildiği zaman, yazarın maksadının sâdece uydurma hadislerle sınırlı kaldığı söylenebilir mi?. Bilakis Peygamber (s.a.v)'in ağzından çıkan bütün hadisleri muhatap aldığı gün gibi ortadadır. Ama yazar ne söylediğini ve ne yazdığını bilemeyecek durumdaysa ona sözümüz yoktur. Çünkü bu durumdaki insanlar söylediklerinden ma'zurdurlar!

Herşeyden önce yazara sormak lazım: Hz. Ömerin bu sözlerinin sıhhatini ne ile tesbit etti acaba? Hz. Ömer'le ilgili bu rivayetler sahîh yollarla geliyor, âyet onları ve onları satın alanları kapsamı dışında tutuyor da, sâdece uydurma belâsına mübtelâ olanlar ve âyetin kapsamına girenler Resulüilah (s.a.v)' in sözleri mi oluyor ?! Yazar araştırıp öğrenme zahmetine katlandı mı bilemem ama, Hz. Ömer (r.a.)'a nisbet edilen bu haberler Kasım b. Muhammed ve Yahya b. Cudeh tarafından rivayet edilmiştir. Bu iki râvînin söz konusu rivayetleri ise munkatı' olup bundan dolayı da zayıf ve itibar edilmeyecek seviyede görülmüştür.123 Hal böyle olunca, daha sahîh yollarla rivayet edilen hadisleri töhmet altına alırken, böyle bir haberle amel etmesi, yazarın kendi kendisiyle çelişki içinde olduğunu göstermez mi? Eğer da' vâsında samîmî ise bu haberlere dayanarak Peygamber 'in hadislerini şaibe altına almadan önce onların aslını araştırması ve herkesten ziyâde bunları kendisinin reddetmesi gerekmez miydi.? Ama sünneti ve hadisleri reddeden müsteşriklerin ve onların mektebinde yetişen seleflerinin görüşüne tabi olmak gibi kolay bir yol varken bunu niye yapsın ki?!

Hz. Ömer iddia edildiği gibi, hiçbir zaman insanları hadis rivayetinden menetmemiş, sâdece rivayetlerinde dikkatli olmasını istemiştir. Nitekim O'nun, hadis rivayetini büsbütün yasaklama-yıp bilakis insanların bu konuda temkinli hareket etmelerini istediğinin en güzel delili "İsti'zân" hadisini rivayet eden Ebû Mûsâ el-E§'ârî ile aralarında geçen olaydır. Ebû Mûsâ el-Eş'ârî söz konusu hadisi rivayet edince, Hz. Ömer, kendisinden bir şahit getirmesini istemiş, Ebû Mûsâ da Übey b. Ka'bi şahit olarak getirince: "Suphanallah! ben, seni yalancılıkla .itham etmek istemedim. Yalnızca bir şey işittim ve o konuda ihtiyatlı hareket etmek istedim, o kadar" demiştir. Buharı ve Müslim'in rivayetlerinde ise Hz. Ömer'in Ebû mûsâ'ya şöyle dediği nakledilmiştir: Ben seni itham etmek istemiyorum. Fakat insanların, Resulüilah (s.a.v)'e yalan isnat etmelerinden endişeleniyorum. 124 Yine Buhârî,el-Edebü'l-Müfred adlı eserinde, Ubeyd b. Hânîn'den yaptığı bir rivayette Hz. Ömer'in Ebû Musa'ya: Vallahi sen Resûlüllah'ın hadisleri konusunda güvenilir bir insansın. Fakat ben onu iyice tahkîîc etmek istedim." dediğini kaydetmiştir.125

 

Şam'da veba salgını başgösterdiği sırada Hz. Ömer, Şam yakınlarındaki, "Serğ" denilen mevkîye kadar varmışken, Abdur-rahman b. Avf in, Resûîüllah (s.a.v)'in:" Bir yerde veba zuhur ettiği zaman oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde belirirse, o zaman da oradan dışarıya çıkmayın" buyurduğunu hatırlatması üzerine Şam'a girmekten vazgeçmiş ve geri dönmüştür.

Keza Misver b. Mahreme'nin rivayetine göre :" Hz. Ömer, kadının çocuğunun düşürülmesine sebeb olmanın hükmü hakkında halkla istişare etmiş. Muğîre b. Şu'be de: "Resûîüllah (s. a.v)'in bu konuda diyetin, ğurre, yâni, köle veya câriye olduğuna hükmettiğini haber vermiş. Ömer, senden başka buna şahit olan var mı ? diye sormuş, bunun üzerine Muhammed b. Mesleme ona şahitlik etmiştir126 Bu rivayetler Hz. Ömer'in insanları Kur'an'la yetinmeye ve onu tek kaynak yapmaya çağırmadığının en açık delilidir. Bu şekilde Kur'an'da hükmünü bulamadığı meselelerde, hadis ve sünnete baş vurduğu bilinip dururken, nasıl olur da O'nun yalnızca Kur'an'la iktifa etmeye çağırdığı iddia edilebilir? Bunun anlaşılması mümkün değildir. Üstelik, Hz. Ömer (r.a), sırf resmî mektuplar şeklinde 537 tane hadis rivayet etmiş, Kur'an ve sünnette hükmünü bulamadığı meselelerde Hz. Ebu Bekir'in tatbikatını dahi delîl olarak almıştır. 127

 

Şu halde Hz. Ömer iddia edildiği gibi hadisle ilgili kitapları irnhâ ettirseydi hem de resmî yazılar halinde bu hadisleri rivayet etmiş olur muydu? Aynı şekilde Hz. Ömer, Kur'andan başka bir şeyi kaynak saymasaydı, Kur'an ve sünnette hükmünü bulamadığı meselelerde Hz. Ebu Bekir'in tatbikatım esas alır mıydı? Bütün bunlar, O'na isnat edilen bu tür haberlerin asılsız olduğunun apaçık bir isbatıdır. Eğer mücerred bir mantıkla ya da kasdı mahsûsa İle bu kadar sağlam belgeleri tekzîb edip yukardaki zayıf belgeleri daha güvenilir buluyorsa, bilsin ki bu görüşü sadece kendisini bağlar.

Biz burada yazarın bu tür delillerinin detayına daha fazla inemeyeceğiz. Zira bu hem çalışmamızın maksadını aşar, hem de sünnet ve hadis münkirlerince Hz. Ömere izafe edilen bu iddialara yukarda bahsettiğimiz İslam da'vetçileri tarafından yeterli cevaplar verilmiş durumdadır. Dolayısıyla biz burada bu kadarla yetiniyoruz

Hadisleri reddetmek çabasıyla, Hakk ile batılı tamamen birbirine karıştıran yazar' in, kendi safına çektiği isimlerden biride; hadislerin, sahîh ve hasen statüsündekileri yanında zaman zaman zayıf olanlarım bile mezhebinde bol miktarda delîl olarak kullanan imam Ebû hanîfe'dir. Yazar, işine geldiği için A'zam sıfatını ihmal etmemeye özen göstermek suretiyle İmam Ebû Hanîfe'yi de, maksadına âlet ederek daha doğrusu baston yaparak çok usta ve planlı bir üslupla Peygamber (s.a.v)'in hadislerini dövmek için kullanıyor ve şöyle diyor: " İmam A'zam da "Kur'ân'a ters düşen hiçbir söz, Hz. Peygamber'in ağzından çıkmış olamaz" prensibini esas almıştır. Bu büyük imam'in bu tavrı, onun küfürle itham edilmesine bile sebep olmuş ye devrinin bazı fakihleri tarafından "İslâmı tahrib etmekle" suçlanmıştır. Ne ilginçtir ki îmamı A'zam'a cephe alanlar listesinde yer alan önemli İsimlerden biri de Kütüb-ü Sitte müelliflerinin en ünlüsü Buhârîdir..." (!).

 

Görüldüğü gibi yazar, îmam A'zâm'ın bu ifâdelerini tamamen kullanıldığı ortam ve maksadın dışında değerlendirerek düşüncesine âlet etmekte ve câhil halk nezdinde "Ebû Hanîfe hadisleri Kur'ân'a aykırı saymış" imajıyla hadislere gölge düşürmek, Buhârî ile Ebû Hanîfe'yi ve devrinin fakihlerini karşı karşıya getirmek gibi, bir taşla bir kaç kuşu birden vurmayı arzulamakta dır. Yoksa îmam A'zam'in bu İfâdesinde onun iddiasına delîl olabilecek herhangibir ma'nâ mevcut değildir. O, bu ifadesiyle sâdece Peygamber (s.a.v)'in ağzından çıkan bir ifâdenin Kur'âna ters düşmeyeceğini ve O'ndan Kur'âna aykırı bir haber nakledilir-se, bunun kabul edilemeyeceğini kastedmiştir. Aklı selim sahibi her insanın bu sözden çıkaracağı anlam budur. Bu ise sâdece onun değil bütün ulemânın görüşüdür. Ancak Peygamber (s.a.v)'in ağzından çıkan hadisleri yukardaki âyetlere muhatap kabul ederek Kur'ânı tahrif etmek, Hz. Ömer ile Ebû Hanîfe'nin de aynı çizgide olduğunu imâ ederek onları kendi safına dâhil etmek sâdece kendisinin kurumuşudur.

 

Yazar o derece planlı hareket ediyor ki kendi gibiler şöyle dursun, bizim dahi kabul etmediğimiz bir çok zayıf hadisi, hatta Sahabe ve Tâbiûn kavillerini bile mezhebinde delîl olarak kullanan bir imamı hem hadislere karşıymış gibi bir pozisyona sokuyor, hem de son derece ta'zîme delâlet eden bir üslub kullanarak sahip çıkar gözüküyor. Buna karşılık, eserine zayıf hadisleri almamak için hertürlü insanî gayreti sarfetmekten çekinmeyen bir imamı, ona cephe almış göstererek töhmet altına sokuyor. Zira, yazarın ifadelerine dikkat edilirse, İmam Buhârî, sanki Kur'an'dan ve onu dinlemekten rahatsız olduğundan uydurma hadislerin dîne sokulması için uğraşmış, İmam Ebû Hanîfe ise bu hadislere karşı savaş açmış, hattâ Kur'an'a aykırı oldukları için Peygamber (s.a.v)'in hadislerine hiç mi hiç iltifat etmemiş, bu yüzden de Buhârî, kendisine cephe almıştır.

 

Yazarın kastı gerçekten bu ise, böyle bir iddia, tek kelime ile her iki imam için de korkunç bir iftira olur. îmam Ebû Hanîfe'nin, yazar ve seleflerinin iddia ettiği şekilde hadislerin karşısında olmadığının, aksine mezhebinde çok miktarda hadis, sahabe ve tâbiûn kavlini delîl olarak kullandığının en açık delili İmam Ebû Yusuf un "Kitâb'ül-Âsâr", İmam Muhammed'in "Muvat'â"' ve "Kitâb'ül-Âsâr" adlı eserleri ile Hafız Zeylaî'nin "Nasbu'r-Râye" isimli dört ciltlik muhteşem eseridir. Zira bu eserler, Ebû Hanîfe'nin mezhebinde delil olarak kullandığı hadisleri, sahabe ve tâbiûn kavillerini bir araya toplamaktadır. Yazar'ın imâ ettiği gibi, İmam A'zam, hadise karşı çıksaydı ve mezhebini hadise da-yandırmasaydı bu kadar hadisle amel etmiş olur muydu.? İmam A'zamın hadise karşı bir tavrının olmadığı bilakis ona meftun olduğu biraz sonra müstakil olarak ele alacağımız başlıkta görülecektir.

Yazar, gerek bu makalede, gerekse genel anlamda iddia sında samîmi ve iyi niyetli olsaydı, îmamı A'zam'ı savunduğu (ya da savunuyor göründüğü) kadar, hatta ondan daha ziyâde Buhârî'yi savunması gerekirdi. Zîrâ îmam Ebû Hanîfe'nin hadiscilik yönü profesyonel anlamda kendisine muhaddis detirtecek ölçüde değildir. (En azından Buhârî seviyesinde değildir). Buna karşılık İmam Buhârî hem bir muhaddis -ki kendisinin de itiraf ettiği gibi muhad-dislerin en ünlüsü- hem de büyük bir fakihdir. Onun fıkıh sahasındaki büyüklüğünü ve üstün kabiliyyetini görmek için kitabına koyduğu bab başlıklarına bakmak yeterlidir. Zira o, sadece hadisleri nakletmekle yetinmemiş, onlardaki fıkhî hükümleri de istinbât ederek bu istinbatlan bab başlıkları halinde ortaya koymuştur. Üstelik bütün ilim ehli, onun Câmiu's-Sahîh'inde bir tane bile mevzu, hattâ bir kısım ta' liklerin dışında zayıf hadis dahi bulunmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. O halde hangi maksatla îmam Ebû Hanîfe'den bahsaderken Özellikle imam A'zam ismiyle bahsedip yanında görünmeye çalışıyor ve buna mukabil Buhân'yi ona muhalif biri olarak takdim edip karşısında yer alıyor?!

Gerçi bâzı hanefîlerin nakline bakılırsa İmam Buhârî'nin imam Ebû Hanîfe'ye karşı şahsî bir husûmetinden söz etmek mümkündür. Ancak İmam Ebû Hanîfe'nin hicrî 150 yılında vefat ettiği, İmam Buhârî'nin de hicrî 194 senesinde doğup 256'da vefat ettiği göz önüne alınırsa, birisi doğmadan 44 yıl önce vefat eden iki kişi arasında nasıl bir şahsî husûmet olacağını anlamak mümkün değildir. Bu iki imam arasında husûmet değil, olsa olsa bir ilmî ten-kid söz konusudur. Nitekim îmam Buhârî kendisine ulaşan deliller ölçeğinde İmam Ebû Hanîfe'yi, hadis ilmi açısından tenkid ederek kendi usûlüne göre zayıf saymıştır. Buna parelel olarak, rivayete göre Sahihinin onsekiz yerinde "Kale ba'dunnâs" diyerek

Ebû Hanîfe'nin ictihadlannı eleştirmiş ve zımnen onu hadislere aykın hüküm vermekle suçlamıştır. Bâzı Hanefî âlimler de onun bu tavrını husûmete, tarafgirlik ve taassuba hamletmişler ye bunu isbat için de bazı gerekçeler hazıriamişiardır. Kanaatimize göre asıl taassup ve tarafgirlik budur. Zîrâ biri hayatta, diğeri o doğmadan ölen iki imam arasında hiçbir maksatla husûmet olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Husûmet ancak akranlar, meslektaşlar ve çıkar ortaklan arasında söz konusu olur. İmamlar arasındaki ilmî tenkitleri husûmete yormak çoğu zaman, bu tenkitleri yapan kişilerin maksadını saptırmak olur.

 

Buhârî'nin eserlerine bakıldığı zaman îmam A'zam hakkında: "Ebû Hanîfe hadis konusunda kuvvetli değildir" 128 demekten öte bir üslub kullanmadığı görülür. Bu ise insaf sahibi herkesin kabul edeceği gibi, sırf ilmî bir tenkitten ibaret olup husûmet anlamına gelmez. Sonra İmam Ebû Hanîfe'yi hadis ilmi açısından tenkit eden sâdece Buhârî değildir. Aksine onu, İbnü mübarek, Ah-med b . Hanbel, İbnü Ebî Şeybe, İbnü Adiy, Dârakutnî, Hatip el-Bağdâdî ve daha başkaları da tenkit etmişlerdir. Hattâ mezhebinin üçte birlik kısmına yakın görüşlerinde sünnete aykın hüküm verdiği gerekçesiyle hanefî mezhebinin önde gelen İsimlerinden imam Ebû Yusuf, imam Muhammed, İmam Züfer ve daha başka talebeleri de hocaları Ebû hanîfeyi tenkit etmiş ve bu görüşlerini terketmişlerdir. 129 Meselâ İmam muhammed sâdece "el-Muvat tâ" adlı eserinde 20 kadar meselede imamına muhalefet etmiştir. 130

Hanefî kaynaklara müracaat edildiği zaman Ebû Hanîfe'nin görüş serdettiği bir çok konuda, Ebû Hanîfe'nin görüşüne muhalif olduğu halde "müftâbih kavil, imâmeynin kavlidir" ifâdesine rastlamak herzaman mümkündür. O halde denebilir mi ki, imam A'za-mı tenkid ettiklerine ve görüşleriyle amel etmediklerine göre talebeleri ve onların görüşlerini müftâbih kavil sayanlar da taassupla hareket etmişler ve ona cephe almışlardır.?! Bilakis, ne bunu ne de ötekini söylemek asla doğru değildir. O halde, bu iki büyük imam arasındaki içtihadı ihtilaftan taassup, tarafgirlik ve husûmet gibi gösterenler, kim olursa olsun, asıl kendileri bu duygularla hareket etmişlerdir. Onlarınki sâdece içtihadı bir ayrılıktır. Bu ihtilâfı gündeme getirmenin, mecramdan kaydırmanın ve iki tarihî şahsiyeti birbiriyle karşı karşıya getirerek üstünlük yansına sokmanın iyi niyete hamîedilebilir bir tarafı yoktur.

Yazar ne kastettiğini tam ortaya koymamaya Özen göstererek Nebevi hadisler'e karşı açtığı bu zehirli fikir savaşında muhatabının sadece uydurma hadisler olmadığını nihayet M. Ab-duh'a ait şu cümlelerle ortaya koyuyor ve maksadını büsbütün ele veriyor: "Müslümanlann bu asırda Kur'an'dan başka imamları yoktur... Ezherde okutulan ve benzeri kitaplar varolduğu sürece bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti ayağa kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur'an ruhudur. Kur'an'ın dışında her şey* Kur'an'ı bilmek ve onu yaşamakla aramıza konmuş engeldir... Zihinleri-mizdekileri işe kanştırmadan inancımızı Allah'ın kitabına sunduğumuzda sapıtıp sapıtmayacağımız ortaya çıkacaktır... İslâmiyet, mensuplarının uydurduğu hurafe ler ve aşın gidenlerin bulaştırdıkları yalanlar kadar büyük bir musibete maruz kalmamıştır. Bunlar, müslümanlann akıllannı fesada uğratmış, yabancılann da islâmın temelleri üzerinde kötü düşünmelerine yol açmıştır."

Bu ifâdelere bakılırsa M. Abduh yazann kendisiyle aynı paraleldedir ve âyetlerin ifâde ettiği (!) gibi terim anlamıyla hadis kelimesinin kapsamına giren herşeye savaş açmıştır. Halbuki Ab-duh'un bu ifâdelerinde, kendisinin Allah'ın âyetlerine yamamaya çalıştığı bu iftiraya destek olabilecek hiç bir nokta mevcut değildir. Çünkü Abduh ve ekolünün genel olarak savunduğu felsefe; Kur'an'ı, geçmişten gelen kültür mîrâsına; önceki müfessirlerin görüşlerine, tefsirlere sokulan mevzu hadislere ve isrâiliyyât'a dâir haberlere bağımlı kalarak anlamaya çalışmanın yanlış olduğudur. Abduh ve ekolü sahîh hadisleri kabul eder ve onlarla herhangi bir sıkıntı içinde değildir. Asıl sıkıntısı olan yazann kendisidir.

Gerçi kendisine destek yapmaya çalıştığı isimler içerisinde bir dereceye kadar sâdece Abduh ve ekolü bu gerçeği yansıtıyor olsa da buna rağmen M. Abduh asla onun çizgisine düşmemiş ve Peygamber'in hadislerini Kur'ân'ın yukardaki âyetlerinin muhatabı yapacak kadar ihanet kokan bir görüş serdetmemiştir. O sâdece Tefsîri mezheblerin görüşlerinden, zayıf ve uydurma hadislerle isrâiliyyattan arındırmaya çalışmıştır. Bu arada mutezile imamları gibi akla geniş bir hürriyet bahşederek akılla çelişir gördüğü, Buhârî ve Müslim'de geçen bir kısım sahih hadisleri zayıf veya uydurma sayarak reddedmiş ve haberi âhâdı itikadda delil kabul etmemiştir. Bu yönüyle sünnete belli bir darbe vurmuş olsa da M. Abduh ve ekolü hadisleri ve sünneti hiçbir zaman reddetmemiş ve yazarla aynı görüşü paylaşmamıştır. Bunun delili, Abduh'un kendinden önce yazılan tefsirlere ihtiyaç duymayışının gerekçesini îzâh ederken söylediği şu sözleridir: "Allah teâlâ kıyamet gününde bize, insanların sözleri ve anlayışlarından sormaz. Ancak bizi hidâyet ve irşada sevketmek için indirdiği kitabından ve nazil olan şeyleri bize açıklayan Peygamber'in sünnetinden sorar." "Biz sana Kur'ânı indirdik, tâ ki, insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın". Size risâlet vâsıl oldu mu? size tebliğ edilen şeyi düşündünüz mü? Emir ve nehyolunduğunuz şeyleri teak-kul ettiniz mi ? Kur'ân'ın irşâdıyla amel ettiniz mi ? Peygamber'in hidâyetîyle ihtida ve O'nun sünnetine tâbi oldunuz mu ? diye sorar.131

Bu ifadelerden anaşılıyor ki, Abduh, Peygamber'in Kur'â n'ı beyân ettiğine ve onun bu beyânına uyup uymamanın âhirette sual konusu edileceğine îtikad ediyor. Şu halde hadisler sünnetin hazînesi olması sebebiyle sünnetten ayn düşünülemeyeceğine göre, onun, hadisle sırf hadis-olduğu için bir proplemi yoktur. O, nadis'in sâdece zayıf ve uydurma olanına îtibar etmemiştir. Din, zayıf temeller ve uydurma sözler üzerine bina edilemeyeceğinden bu nevî zayıf ve uydurma hadislere aklı selîm sahibi hiçbir kimse Öyle olduklarını bile bile zâten îtibar etmez. Şu halde bir insanın bâzı hadisleri zayıf veya uydurma sayarak reddetmesi başka, kendisinin deyimiyle hadis teriminin kapsanlına giren Peygamber (s.a.v)'in bütün hadislerini "İnsanlardan kimi de varki, bilgisizce insanları Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için lâf eğlencesini satın alır. işte onlara küçük düşürücü bir azâb vardır" ve "Bu Kur'an, uydurulmuş bir söz değildir." şeklindeki âyetlere muhatap kabul edip toptan reddetmek ve bu hadislere uyanları da hadis eğlencesini satın alanlarla eş tutmak başka bir-şeydir. Hiç kimse Abduh ve ekolünün bu çizgide olduğunu söyleyemez. Bu çizgide olan birileri varsa onlar da, yukarda bahsettiğimiz müsteşrikler ile Batıda doktora yapan İslam kökenli talebeleri ve yazarın kendisidir.

Sonra Abduh bütün hadisleri ve sünneti tıpkı kendisi gibi reddediyor olsa ne ifade eder? Sanki Abduh tek başına hakîkatin ölçüsü mü oluyor ki onu iddiası için delîl gösterme gafletine düşüyor? Şayet Abduh Öyle düşünüyorsa, bu, tıpkı kendisi gibi, pek azı hariç müslümanların kahir bir çoğunluğu tarafından görüşlerine itibar edilmeyen, hep ihtiyatla karşılanan ve hakyoldan ayakları kayan bir kimse öyle düşünüyor, demektir. Hal buki aklî ve naklî ilimlerde söz sahibi olan ve ümmetin tamamı tarafından otorite sayılan binlerce imam, sahîh ve hasen hadislerle amel edilmesinin zarurî olduğunda ittifak etmişlerdir. Abduh ve emsali onların yanında tıpkı kendisi gibi şâz kalır. Unutulmasın ki ma'sum olan Peygamber'den başka her insanın görüşlerinden bir kısmı alınır da, atılırda!..

Aslında bunları daha fazîa irdelemeye ve başka söze hiç lüzum yoktur. Hadislere savaş açarak Kur'an'daki İslâmı savunan yazarın ne kadar iyi niyetli ve maksadının ne olduğunu ortaya koyacak en önemli delil, âyette geçen "hadis" ifâdesinin terim (ıstılah) anlamıyla kullanıldığını iddia etmesidir. Şimdi yazarın ihanet değilse, ne kadar cehalet içinde olduğunu ortaya koymak için âyette geçen "Lehvelhadis" ifâdesinin hangi anlamda, (yâni terim anlamıyla mı yoksa sözlük anlamıyla mı?) kullanıldığına, muhatabının ne olduğuna ve hangi ortamda indirildiğine kısa bir göz atarak asıl mevzumuza dönelim.

LehveIhadis" terkibindeki" hadis" deyiminden maksat nedir? ve yazarın iddia ettiği gibi terim anlamıyla mı yoksa sözlük anlamıyla mı kullanılmıştır?

Selef âlimleri, bu terkipte geçen "hadis" sözcüğünün ne ma'nâya geldiği hususunda iki ayrı kanaate sahip olmuşlardır. Bu sebeple onlardan bâzıları: "Bundan maksat, şarkı-ttirkü söylemek ve onu dinlemektir^ demişlerdir. Bu görüşte olan selef âlimleri görüşlerine şu haberleri delil getirirler:

1-Said b. Cübeyr'in Ebu's-Sahbâ' el-Bekrî'den rivayetine göre el-Bekrî, Abdullah îbnü mes'ud (r.a)'a "İnsanlardan kimi de varki bilgisizce ihsanları Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için 'hadislâf eğlencesi'ni satın alır." âyetinde geçen hadis'ten maksat nedir? diye sorulurken işittim. Abdullah İbnü Mes'ud (r.a); arka arkaya üç kez tekrar ederek kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki bundan maksat şarkı (mûsikî)dir cevâbını verdi" demiştir.132 İbrahim en-Nehâî'den rivayete göre ise, Abdullah İbnü Mes'ud: "Bu, kalpde nifak tohumlan yeşerten şarki-türkü'dür," demiştir. Mücâhid de bu görüşü savunarak şunları ilâve etmiştir: "Ayette geçen 'lehvelhadis'ten maksat birçok para karşılığında şarkıcı erkek veya kadın satın almak, yâhud onları dinlemek veya bunun gibi bâtıl şeylere kulak vermek ve her türlü eğlencedir. 133

2-Saîd b. Cübeyr'in, İbnü Abbas (r.a)'tan rivayetine göre İbnü Abbas: "İnsanlardan kimi de varki ...lâf eğlencesi'ni satın alır." âyetindeki hadis'ten maksat;" şarkı ve benzeri şeylerdir," de Diğer bir rivayete göre İbnü Abbas Bundan maksat şarkı söylemek ve onu dinlemektir" 134demiştir. Keza İbnü Abbas (r.a)'tan "bundan maksad şarkıcı kadın satın almaktır" diye de rivayet edilmektedir. 135

3- Abdullah İbnü Ömer'den rivayete göre o da: "Bundan maksat, şarkıdır" demiştir. 136

4- İbnü Ebi Zıbyân'ın babasından, onun da Câbir b. Abdilîah (r.a)'tan rivayetine göre Câbir: " İnsanlardan kimi de var ki ...lâf eğİencesi'ni satın alır." âyeti hakkında; "Bundan maksat şarkı söylemek ve onu dinlemektir" demiştir. 137 Bu rivayetler esas alındığı zaman insanları Allah yolundan uzaklaştırıp zevk ve şehvet müptelâsı hâline getiren şarkı, türkü ve benzeri şeyleri dinlemenin ve bunun için alman kaset ve benzeri şeylere para vermenin haram olduğu da ortaya çıkmış olur.

Bu âlim sahâbîlerden başka onların talebeleri olan tâbiun ulemâsından Mücâhid, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Katâde, Nehâî, îkrime, Meymun b. Mihrân , Mekhul, Amir b. Şuayb ve daha başka âlimler de bu görüştedirler. 138 Diğer Selef âlimleri İse, "Lehvelhadis" ile şirk kastedilmiştir, demektedirler.

Nitekim İbnü Zeyd'den rivayete göre: "İnsanlardan kimi de varki, bilgisizce insanları Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için lâf eğlencesi'ni satın alır." âyeti hakkında şöyle demiştir: "Bu âyette kastedilenler kâfirlerdir. Allâhu Teâlâ'nın; 'Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onlan hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak arkasını döner' kavlini görmüyor musun.?! Halbuki müslümanlar böyle değildir.139

Aynı şekilde Dahhâkda; "bununla kastedilen şirktir," demiştir. 140

İbnü Cerîr et-Taberî, bu görüşleri naklettikten sonra şöyle der : "Bu hususta doğru olan görüş: 'Lehvelhadis' sözü ile, Allah ve Resûlü'nün dinlenilmesini yasakladığı türden ve Allah yolundan alıkoyan hertüriü saz-söz kastedilmiştir, denilmesidir. Çünkü Allah teâlâ "lehvelhadis" kavlini umûmî olarak sevk etmiştir. Zîrâ O, bir kısmını bırakıp, bir kısmını husûsî olarak zikretmemiştir. Dolayısıyla husûsî olduğuna delâlet eden bir delîl bulunmadıkça bu söz umûmî ma'nâsına hamledilir. O halde şarkı (mûsikî) ve şirk' in her ikisi de bu sözün umûmî ma'nâsına dahildir. 141

Kurtubî, İbnü Kesîr ve daha başkaları ise birinci gurubun görüşünü tercih ederek şöyle derler: "Bu hususta söylenenlerin en güzeli birinci gurubun görüşüdür. Nitekim İbnü Mes'ud bu hususta üç kez, kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederek, şüphesiz bu, şarkı ve türküdür, demiştir. 142

Selef ulemâsının bu açıklamalarından anlaşılıyor ki, söz konusu hadis kelimesi "Peygamberin ağzından çıkan sözler" ma'nâsına terim anlamıyla kullanılmamıştır. Diğer bir ifâdeyle seleften hiç kimse bunu saygı değer yazarımızın metne uyarladığı gibi anlamamışlardır. Zâten öyle anlaşılması için imkan da yoktur. Zîrâ âyetin sebebi nüzulüne baktığımız zaman söz konusu âyetin muhatabı Peygamber (s.a.v) değil, Nadir b. Haris; âyette geçen eğlencesi" ifadesiyle kastedilende Peygamber (s.a.v)'in sözleri değil, Nadir b. Hâris'in, insanların dikkatini Peygamber'in da'vetinden başka yöne çevirmek ve tamamen kendi atmosferine çekmek için anlattığı masallar, asılsız hikâyeler, tarih kılıklı efsâneler, komik lakırdılar, sulu şakalar, saçma sapan gevezelikler ve tegannî (şarkı-türkü) türünden eğlendirici şeylerdir.143

 

Mekke müşrikleri ellerinden geleni yapmalarına rağmen, Hz Peygamber'in mesajının yayılmasını engelleyemeyince Nadir b. Haris Kureyşliler'e şöyle demişti: " Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye kadar ahlaken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve en emîn kişi oldu dâima. Siz tutmuş onun bir kâhin, sihirbaz, şâir ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahâli, bir kâhin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şâirin, bir mecnûnun hâlini tefrik edemez mi? Bu ithamların hangisini Mu-hammed (s.a.v)'e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan çevi-rebilesiniz. Bakın! ben size onunla nasıl başedeceğinizi söyleyeyim. ..Sonra Mekkeden ayrılıp Irak'a gitti ve oradan İran Kisrâ'la-n, Rüstemve İsfendiyâr'la ilgili masalları, hikâyeleri derlemeyi başanp halkın dikkatini Kur'andan ayırmak ve onlan masallarla uyutmak için masal anlatma partileri düzenlemeye başladı. 144Getirdiği bu masallan Kureyş'e okuyarak" Muhammed size Ad ve Şemûd kavminin hikâyelerini söylüyor. Gelin ben size Rüstem'in, İsfendiyâr'ın ve Kisrâ'ların hikâyelerini anlatayım" diyordu. 145 İbnü Abbas'in rivayetine göre Nadir bu amaçla şarkıcı kızlar da getirmişti. Bir kimsenin Peygamber (s.a.v)'in etkisi altına girdiğini işittiği zaman, şarkıcı bir kızı şöyle bir talimatla ona musallat ederdi: "Onu yedir, içir, şarkınla öyle ağırla ki diğer taraftan kopup seninle hemhal olsun!" 146

 

Bu, küfür ve şer odaklarının her devirde baş vurmakta olduğu aynı araçtı. Fesadın bu elebaşıları sıradan insanlan sanat ve kültürel faaliyet adı altında eğlence, spor ve müzikle öylesine sarhoş ederler ki, hayatın ciddî proplemlerine eğilmek için hiç zaman ve istekleri kalmaz; zevk, sefa, nefse kulluk ve boş vermeşlik duygusu içinde sürüklenmekte oldukları bataklık ve felâketin farkına bile varamazlar. Onlar bu haldeyken diğerleri de sömürü çarklarım rahatça döndürmeye ve vurgunları vurmaya devam ederler.!

tşte yukarıdaki âyet Mekke müşriklerinin elebaşılarından olan Nadir b. Haris ve onun, insanları Peygamber'in çevresinden uzaklaştırıp tamamen kendi atmosferine çekmek için anlattığı bu eğlence türü ahlaksız ve sapık sözler hakkında inmiştir. Dolayısıyla bu âyette geçen "Lehvelhadis" deyimi iddia edildiği gibi terim anlamıyla Peygamber (s.a.v)'in hadisleri için değil sözlük anlamıyla Nadir b. Haris ve yaranlarının sözü için kullanılmıştır. Şayet âyetleri iniş ortamı ile ilgili rivayetlerden ve sevk olundukları ortamdan (Siyak ve sibak'ından) bağımsız olarak anlamaya kalkarsanız bu şekilde yanlış bir sonuca varırsınız. Bu da hadisler olmadan Kur'anı anlayamayacağınızı gösterir.

Esasen burada yapılanın, böyle bir hatadan kaynaklandığı da söyienemez. Bu tamamen kasıtlı ve ard niyetli bir çabanın ürünü gibi gözüküyor. Çünkü bu kadar bariz bir hataya düşmek, ancak Kur'an ve sünnet ilimlerinden haberi olmayan "ümmî" insanların yapacağı bir şeydir. "Kur'andaki İslam", "Kur1 anın Temel Kav-ramlan" ve daha başka iddialı eserlerin sahibi bîr yazarın işi değildir.!

Kur'an'da hadis sözcüğü müfred (tekil) ve cemi (çoğul) olarak yirmi üç yerde kullanılmış ve hepsinde de farklı ma'nâlar kastedilmiştir. Daha doğrusu hiçbirisinde terim anlamıyla Peygamber (s.a.v)'in ağzından çıkan hadisler ma'nâsına kullanılmamıştır. Eğer hadis sözcüğünün geçtiği her âyette, terim anlamıyla Pey-gamber'in ağzından çıkan sözler kastedilmiş olsaydı ve yazann ifadesiyle bu ma'nâda mucize tesbitler sunmaya devam etseydi o zaman: Ohaîde bana barak, bu hadisi yalan sayanları. Onları bilmedikleri yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.147 âyeti de yazann bu davranışı hakkmda mucize bir tesbit yapmış olurdu. Ve o zaman bu hadisi satın alanlar değil, kendisi gibi hadisleri reddedenler bu ilahi tehdit karşısında sığınacak yer ararlardı. Keza Kur'anda geçen her hadis kelimesinden terim anlamıyla Peygamberin hadisleri kastedilmiş olsaydı "Bu millete ne oluyor ki? neredeyse hiçbir hadîsi anlamıyorlar148âyeti yazar ve emsallerinin anlayış seviyeleri hakJanda bir parça ipucu vermiş olurdu. Biz de hadisleri niçin reddettiklerini rahatlıkla anlama imkânı bulmuş olurduk.

 

Evet Kur'an'da geçen her hadis sözcüğü, yazann anladığı şekilde terim anlamıyla kullanılıp bu noktada mucize bir tesbit sunmuş olsaydı,"Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana hadislerin te'vîlini öğretecek149 âyeti, yazann, bu îmâh tavrıyla sâdece hadisleri değil aynı zamanda ilâhî vahyi de inkar ettiğini gösterirdi!.

Ancak biz, yazann, Allah'la Resûlü'nü, Kur'an'la hadisi ya da Kur'an'la hadis'e uyanları karşı karşıya getirmek suretiyle haddini aştığı gibi, kendisini bu âyetlerle karşı karşıya getirerek onun tahribçi ve ifratçi tavnna ortak olma niyetinde değiliz. Zîra ne kendisinin delil olarak sunduğu âyetlerde, ne bizim serdettiğimiz âyetlerde ve ne de içerisinde hadis kelimesinin geçtiği diğer âyetlerde, hadis sözcüğü asla terim anlamıyla, yâni Peygamberin ağzından çıkan hadis'ler ma'nâsına kullanılmamıştır. Aksine tamamen bundan başka ma'nalarda ve lügat anlamıyla kullanılmıştır. Eğer yazann dediği gibi bu âyetlerdeki hadis sözcükleri terim anlamıyla kullanılmış olsaydı, hadisler, Kur'ân'ın başına dert açmış olmayacak, yazar kendi eliyle kendi başına dert açmış olacaktı!

Bilindiği üzere Kur'an'da geçen hadis sözcükleri genel olarak; dîni haber, mesaj, Kur' an, lâf, söz, tarihî kıssa, sır, güncel konuşma veya hikâye., gibi ma'nalarda kullanılmışlardır. Buna göre Peygamber'in ve hadislerinin teşrî'deki yerini inkar ettirmek için makalede delîl getirilen âyetler, asla yazarın tercüme ettiği ve avam halkın kabulüne sunduğu anlamlara gelmiyor. Buna göre söz konusu makalede geçen âyetlerin doğru meal leri şöyledir:

"İnsanlardan kimi de varki, bilgisizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için 'lâf eğlencesi' ni satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azâb vardır."

"Bu Kur'an, uydurulmuş bir söz değildir." "Kur'andan sonra hangi söze iman ediyorlar ?"

Yazar, Mu'tezîîî mantığı ve geçmişteki sapık fırkalarin yaptığı gibi "nokta tefsiri" yapmayı bırakır da Kur'ân'ı, istediği zaman kendisinin de çok İyi bildiği uygun şekliyle tefsîre çalışırsa savunduğu "Kur'an'daki İsİâma" daha ziyade yaklaşmış olur. Yoksa sünneti ve hadisleri inkar etmek için "Kur'an'daki İslam" diye diye Kur'ân'ı da tahrif edip tanınmaz hale getirir.. Tıpkı bu makalesinde yaptığı gibi.

 

Maksadını net bir dille ortaya koyamamanın sıkıntısını çeken yazar, umarız sünneti ve hadisleri inkar ettiğini söylediğimiz için, bizi de hakkında "yalanlar düzen" kimseler halkasına dahil etmez. Çünkü biz, katiyyen ne onun ne de başkasının hakkında yalanlar düzme niyetinde değiliz. Bundan Allah'a sığınırız. Nitekim biraz sonra "Kur'anın temel kavramları" adlı eserinin "sünnet" başlığı altındaki ifadelerinden bazı önemli noktalan alıntıladığımız zaman kimin, kimin hakkında yalanlar düzdüğü, hiçbir te'vîle mahal kalmayacak biçimde ortaya çıkacaktır. Zira yazar orada sadece hadisleri ve sünneti inkarla kalmıyor, Resulüllah (s.a.v)'in farklı maksad ve makamlar için söylediği hadislerini birbiriyle dövüştürerek Peygamber (s.a.v)'in teş rî'deki yerini tamamen inkar ediyor.

Şâtıbîbu düşünceyi savunanlar hakkında şöyle derken ne kadar isabet buyurmuş: "Sâdece Kur'ân'la yetinme düşüncesi ehl-i sünnetten olmayan nasipsiz kimselere aittir. Çünkü bunlar, bu aşın düşüncelerini 'Kitabın her şeyi beyan etmiş olduğu1 esası üzerine kurmakta ve sünnetin getirdiği hükümleri bir tarafa atmaktadırlar. Bu da onların Ehl-i Sünnet yolundan aynlmalan ve Kur'ân'ıjniş amacına uymayacak şekilde te'vîl etmeleri gibi bir tutuma girme sonucunu doğurmuştur.150

Şâtıbî'nin bu ifâdelerinden anlaşılıyor ki sünneti reddederek insanları Kur'an'daki islâma çağıranlar pek yeni değil. Patent öncekilere âit ve çok eski. Tâ sahabenin hayatta olduğu günlere kadar uzanmakta. Nitekim, Beyhâkı'nin Şebîb b. Ebî Feddâlet'il-Mekkî'den rivayetine göre İmran b. Hüseyn (r,a) şefaatten bahsetmişti. Bunun üzerine cemâatten biri: "Ey Ebû Nüceyd! Muhakkak siz bize bir takım hadisler naklediyorsunuz, ama biz onlann aslını Kur'an'da bulamıyoruz" dedi. İmran b. Huseyn (r.a) sinirlenerek adama: "Sen Kur'ân'ı okudun mu?" dedi. Adam: "Evet, okudum" dedi. îmran (r.a) "Sen, sabah namazının iki, öğle, ikindi ve yatsı namazının dört ve akşam namazının üç rekat olduğunu Kur'an'da gördün mü? "dedi. Adam: "Hayır, görmedim" deyince İmran, "o halde bunlan kimden aldınız? Biz bunlan Resulüllah'tan siz de bizlerden almadınız mı? Siz Kur'an'da her kırk koyundan bir tanesinin zekat olarak veriieceğini ve her şu kadar devede şu kadar deve; ve her şu kadar dirhemde şu kadar dirhem zekatın verileceğini gördünüz mü?"dedi. Adam, "hayır" dedi. İmran: "Öyleyse siz bunları kimden aldınız? Siz bunları bizden, biz de Resulüllah (s.a.v) den almadık mı? Keza siz Kur'an'da Kabe'yi yedi defa tavaf ediniz, makamı İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kılınız, emrini gördünüz mü? Yahut siz Kuran'da sürgün ve uzaklaştırma cezasının ve şiğar evliliğinin yasaklandığına dâir birşey buldunuz mu? Siz Allah Teâlâ'nın, Kitâbı'nda 'Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir' buyurduğunu işitmediniz mi? Muhakkak ki biz Resûlüllah'tan bir takım şeyler öğrendik ki; sizin onlar hakkında hiçbir bilginiz yoktu." dedi. 151

Görüldüğü üzere sünneti ve hadisleri inkar etme cereyanı sanıldığı kadar yeni olmayıp sahabe elinde paçavraya çevrilmiş nostaljik bir hareket! Nitekim İbnü Mes'ûd (r.a) bu sünnet karşıtlarına işaret ederek der ki: "Öyle kavimler göreceksiniz ki, kendileri arkalanna atmış olduklan halde, sizi Allah'ın kitabına çağıracaklardır. O zaman geldiğinde siz sünnete sanlın ve bid'at çıkarmaktan sakının, ifrata düşmekten kaçının, köklü ve güzel olana yapışın. 152 Hz. Ömer (r.a) ise: "Sizin hakkınızda iki tip insandan korkarım: Biri, olmayacak şekilde Kur'ân'ı te'vîle kalkışan kimsedir. Diğeri de kardeşiyle mülk yarışına girendir." demiştir. 153Şâtıbî der ki: "Bu ma'nâda daha başka sözler de var ki âlimler onlan sünneti bir kenara iterek Kur'an'ı te'vîl etme ve re'ye başvurma konusuna yormuşlardır. Alimlerden birçoğu da Peygamber (s.a.v)'in şu buyruğunu ve benzeri hadisleri bu ma'nâya anlamışlardır"

"Yüce Allah, ilmi, insanlar arasından bir çırpıda çekip almaz. Aksine ilmi, âlimleri almak suretiyle alır. Nihayet hiçbir âlim kalmayınca, insanlar başlanna bir taİam câhil liderler edinirler. Bunlara sorular sorulur. Onlar da ilimsiz olarak cevap verirler. Sonunda hem kendileri sapar, hem de başkalannı saptırırlar.154

Şâtıbî devamla der ki: "Gerçekten bid'at sahiplerinin pek çoğu bu şekilde davranmışlar; sünneti bir tarafa atmışlar, Kur'ân'ı yersiz bir şekilde te'vîle yeltenmişler ve sonunda hem kendileri sapmış, hem de başkalannı saptırmışlardır. 155 Bunlar Peygamberin lanetine muhatap olmuş bedbaht kimselerdir. Nitekim Resûlüllah (s.a.v), sünnetini inkar ve terk edenler aleyhine şöyle beddua ediyor; "altı sınıf insan var ki onlara Allah lanet etmiş ve Allah katında duaları kabul edilen nebîler de lanet etmişlerdir. Bunlardan biri de benim sünnetimi terkedendir. 156

Güvenilir kaynaklara dayalı olarak hakikatleri bilmemeleri sebebiyle sünneti ve sahih hadisleri reddeden bu çevreler bir yana; bir kısım insanlar da var ki, sünneti kabul ettiği halde, sünnete ay-kın olduğu isbat edilse dahi, bağlı bulunduğu imamının görüşlerinde ısrar ederek sünnetten yüz çevirmekte ve sünnetin hazînesi durumunda olan hadisleri sâdece kültürel mirasımızın bir zenginliği gibi görmektedirler. Bunlara bağlı oldukları mezheb imamından herhangi bir görüş nakledildiği zaman hiç bir delil arama yahut bu görüşün aslının bulunup bulunmadığını sorma ihtiyacı duymadıktan (aksine imamımız böyle demişse muhakkak bir bildiği vardır mantığıyla hareket ettikleri ) halde, Resûlüllah (s.a.v)'den sahîh bir hadis veya sünnet nakledildiğinde onunla amel etmemek için bin dereden bir su getirirler. Onlan buna sev-keden âmil, kör bir taklîd ve mezhebî taassuptan başkası değildir. Halbuki onlar böyle hareket etmekle Allah ve Resulüne muhalefet ettikleri gibi, aynı zamanda mezhep İmamlarına ve mezheplerine de muhalefet etmiş oluyorlar. Zira bütün mezhep imamlan insanları Kur'an'a ve Resûlüllah (s.a.v)'in sünnetine uymaya çağınp ona muhalefet etmekten menetmişlerdir. O kutlu insanlar, Resûlüllah (s.a.v)'in sünnetinin hiç bir kimsenin görüşü sebebiyle terkedilemeyeceğini ve kendi görüşlerinin sünnete muhalif olduğu anlaşıldığı zaman, sünnete ve hadise uyarak görüşlerinin terke-dilmesini vasiyyet etmişlerdir. Buna mukabil aslını bilmeden görüşleriyle amel edilmesini haram saymışlardır. O halde mezhebinin herhangi bir görüşünün sünnete muhalif ya da asılsız olduğu sahih delillerle isbat edildiği zaman bir müslümanın bu görüşte ısrar etmesi kendisine helal değildir ve bu davranışında mezhebine uymakla ma'zur sayılamaz. Diğer taraftan mezhebinin sünnete muhalif olan bu görüşünü terketmekîe de mezhebinden çıkmış olmaz. Aksine imamının tavsiyesine uygun hareket ettiği için mezhebinde kalmış olur. Halbuki bu görüşte ısrar ederek sünnete muhalif hareket ederse,bir kısmını yukarda zikrettiğimiz pek çok âyet ve hadise aykın hareket ettiğinden Allah'ın azabına ve Peygamber (s.a.v)'in la'netİne muhatap olma tehlikesini düşerler. Kimden gelirse gelsin,sünnete muhalif olan ve sünnetle çelişen görüşleri terkedip sünnete uymanın şart olduğu sadece kendi düşüncemizin bir ürünü değildir. Bilakis biraz sonra ortaya konulacağı gibi mezheplerine ittibâ olunan müctehit imamlann tamamının vasiyyeti de böyledir. Ancak şunu da hemen belirtelim ki, bizim burada bu açıklamalarla hiçbir kimseyi tâbi olduğu mezhebinin görüşlerini kendi başına sorgulamaya, sünnete uyup uymadığını kontrol etmeye ya da onlan terkedip doğrudan doğruya Kur' an ve sünnetle amel etmeye çağırmak gibi bir niyyetimiz asla söz konusu değildir. Zira bunu yapabilmek için herşeyden önce Kur'ân'ın dili olan Arapça'ya hakkıyla vâkıf olmak, Kur'an ve sünnetle ilgili temel islamî ilimler yanında 'Usûl-ü Fıkh' alanında yeterli donanımı hâiz bulunmak ve ayrıca doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak gerekir. Bu ise bütün müslümanlara nisbetle imkansız bir şeydir. Herkesin din işlerinde âlim olması düşünülemeyeceği gibi, prensip olarak Kur'an da böyle birşey teklif etmemiştir. Nitekim Allah Teâlâ zımnen bu hususa dikkat çekerek "Mü'minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan her topluluktan bir grup dinde fıkıh sahibi olmak ve kavimleri döndüklerinde onları inzâr etmek için geride kalmalıdır.157 buyurmuştur. Bu âyet-i kerime bütün müslümanlann din tahsili yapmaya yönelmesinin mümkün olamayacağı; belki aralarından bir taifenin bu vazifeyi üstlenip sonra da din kardeşlerinin tâlim ve tedrisiyle meşgul olmaları gerektiği hususunda açık bir nastır. Şayet dînin fürûî meseleleri hususunda bütün müslümanlann derin anlayış sahibi, yâni fakih olmaları mümkün veya arzu ediliyor olsaydı Allah Teâlâ bunu, bu şekilde emretmezdi. Zira Allah Teâlâ'nın bu hitabı, hem bir milletin savaş zamanında dahi ilmi faaliyetlerini sürdürmesini, hem de onlardan dâima ilimle uğraşacak, sâdece bir zümrenin görevlendirilip bu işe tahsis edilmesini öngörmektedir. O halde bir milletin tamâmının, toptan sefere çıkması gerekmediği gibi, hepsinin din işlerinde ihtisas sahibi olması da gerekmiyor, demektir. Ama âyetle, her milletten de mutlaka bir zümrenin bu vazifeyi üzerine alması kifâye olmak üzere farz kılınıyor. Buna göre cemiyyet içerisinde dîni konularda ihtisasa çalışan ve dînî meselelerin çözümünü üzerine alan bir sınıf varsa bu sorumluk diğerlerinden kalkmış olur. Ancak hiç kimse yoksa o zaman bütün cemiyyet bundan mes'ul duruma gelir. 158

Allahu Teâlâ bütün mü'minleri Ku'ran ve sünnete uymaya çağırırken bu hususta âlimleri referans olarak gösterip "eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorunuz." (Nahl, 43-Enbiya,7) buyurarak, Kur'an ve sünnetle amel etmenin yolunu ortaya koymuştur. Bu hitap, şer'î hükümleri bilmeyen kimselere, ilim ehlinden, yâni bilen kimselerden sormaları için bir emirdir. Emrin en aşağı derecesi ise, ibâhe (mübahlık) ifâde eder. Bu durumda ümmî bir kimsenin âlimlerden sorması ve onların görüşleriyle amel etmesi mubah olur.

Bu iki âyet birlikte mütâlâa edildiği zaman yukarıda ifâde ettiğimiz husus daha iyi anlaşılmış olur. Demek ki mü'minler Kur'an ve sünnete ulaşmak istediklerinde âlimlerle muhatap olacak, onların talimatlarına göre hareket edecek,âlimler ise direkt olarak Kur'an ve sünnete müracaat edeceklerdir. Aslında bu husus müstakil olarak ele alınıp incelenmesi gereken başlı başına bir inceleme konusudur. Ve günümüzde böyle bir inceleme mahsulüne şiddetle ihtiyaç vardır. Fakat burada konumuzun hacmi buna müsait değildir. Burada öz olarak söyleyebileceğimiz şey, ilmî ehliyete sahip olan kimselerin doğrudan Kur'an ve sünnete müracaat ederek onlarla; diğer müslümanlann ise, ilmî ehliyeti hâiz, îtikâdı sağlam, ilmiyle âmil, basiret sahibi ve takva ehli olan âlimlere sorup onlann görüşleriyle amel etmekle sorumlu olduklandır.

Bu âlimler geçmişte yaşayan kimseler olabileceği gibi hayatta olan kimseler de olabilir. Yeter ki bu vasıflan taşıyor ve görüşleri Kur'an ve sahih sünnetle birebir örtüşüyor olsun... Aksi halde sahibi kim olursa olsun, Kur'an ve sünnete aykın düşen görüşlerle amel edilmesi caiz değildir. İşte bizim baştan beri söylemek istediğimiz şey budur. Yoksa içtihada ehil olmadığı halde her müslü-mandan süneti baz alarak mezhebinin görüşlerinin sağlamasını yapmasını ya da direkt olarak Kur' an ve sünnetle amel etmesini istemek değildir. Rahatsızlığı olan bir kimseye tedâvî olmasını önermek başka, kendi kendisini tedâvî etmesini söylemek başka bir şeydir. Bu hususu böylece vurguladıktan sonra şimdi konuyla ilgili müctehit imamlann tavsiyelerine geçebiliriz.159

 

Kaynak: DEVLET SİYASET İBADET ÜÇGENİNDE CUMA NAMAZI / YAZAR: RECEP ÇETİNTAŞ

 

Diğer sorularınıza peyderpey vaktim elverdiğince cevap vereceğim inşallah...

MU
20.12.2011 17:14
#41

Buhari'nin Ebu Hanife'ye karşı taassubunun ulemâ nezdinde maruf ol­duğunu belirten Ebû Gudde, Zeylai’ den şu nakle yer verir:

 

Buharı şid­detli taassubu ve Ebu Hanife mezhebine aşırı hücumu yüzünden Sa­hihinde onun tek bir hadisine bile yer vermemiştir. Halbuki o, Ebu Hanife'nin görüşüne muhalif olan sünnetleri araştırmada çok dakiktir. Herhangi bir konuda, hadisi zikrederek, "Allah'ın Resulü böyle buyurdu, bazı in­sanlarsa şöyle dedi" diyerek Ebu Hanife'ye ve onun hadise muhalefetine işarettte bulunur.

 

Evet bir aydınlık getirelim mevzuya.

 

1-Evet Buhari Sahihinde ve hiç Ebu Hanife'den hadis rivayet etmemiş ve hatta Kütübü Sitte'de de hiç kendisinden hadis rivayet edilmemiş. Buradaki asıl, benim de dediğim gibi tamamen mezhepsel farklılıktan kaynaklanmış olan bir 'kasıt'tır. Yoksa Ebu Hanife'nin şahsında yahut ele aldığı hadislerde bir şazz ve muallel olma söz konusu değil. Ve evet dediğiniz gibi cidi tenkitleri de varmış. Ama bu dile getirdiğimiz gibi tamamen Ebu Hanife'nin bağlı olduğu mezhep'in Şafii olmamasındandır. Dediğimiz gibi Buhari'nin Şafii mezhebinin kural ve kaidelerini benimsemesi, ona yakın olması doğal olarak Ebu Hanefi'ye de sanırım garez besletmiş. Yanlış tabi bu durum. Bu ne Ebu Hanife'yi ilim ve hadis sahasında itibarsız yapar ne de İmam-ı Azam'dan hadis rivayet edilmemiş diye Sahih-i Buhari'nin, Kütübü Sitte'nin kaynak teşkil etmede ehemmiyetini ekalleyite indirir. Bit yeniği aramaya lüzum yok bu hususta. Mevzu gayet açıktır.

 

2-Bir diğer başlıkta vardı sanırım, icmanın nesh etmeye yetkisi yoktur. Nesh yalnız ayette Efendimiz'e aittir. İcma-ı ümmet ne hadisi ne de ayeti nesh edebilir. Yalnız Efendimiz'in söylediği bir sözü hiç uygulamadığı görülürse;

 

Mesela içki içen kişi hakkında 3 uyarıda bulunun her defasında dinlemez ise dördüncüde öldürün mealine gelen hadisinde, Efendimizin hiç öldürdüğü görülmediği için, içtihad ile bu hüküm tercih edilmemiş, amel olunmamıştır. Amel edilmemesi tamamen yok sayıldığı anlamına gelmez burada sadece amel edilmediğine "işaret edilmiştir." Zira verdiğiniz sahabi durumuyla alakalı yani iddet olunmadan alınan hanımın durumunu nesh etme olmuyor. Doğru ya içtihad ile nesh edilebiliyordu diye bir ima ve kasıt olan sualinizi anlamış (!) bulunuyor, sorunu kısmen vazıha kavuşturduğumuzu umuyorum.

LA
22.12.2011 14:34
#42

Evet Ebu Zerr cevabını merakla bekliyoruz. Beslendiğin kaynaklar bu konular hakkında neler söylüyor?

HA
03.09.2014 15:55
#43

Onun yokluğu bizler için büyük kayıp, zira onun gibi korkusuzca, göğsünü gere gere şeriat, hakikat diye haykıran osmanlı aşığı nadir bulunur.

 

şehadetinin 8. sene-i devriyesinde sevgi, rahmet ve hürmetle anıyorum. Rabbim şefaatlerine nail eylesin_

HA
03.09.2014 16:04
#44

10660185_10153228061517080_1570149153799