Mesele kaybetmek veya kazanmak meselesi değil de şükretmek ve sabretmek meselesi olmalı diye düşünüyorum. Bu konu açılınca aklıma İbrahim Ethem Hz. ile Şakik Belh Hz. arasında geçen diyaloglar geldi. Yanılmıyorsam Üstad bu olayı Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu'nda ve İbrahim Ethem piyesinde anlatıyordu. Piyesten o bölümü kopyalayıp bırakalım o halde:
.....
İBRAHİM ETHEM - Kimmiş bu âşıklar?..
ÇOBAN - Senin gibi dervişler... Sık sık dağda buluşur, hâlleşirler. Onlara âşık derler.
İBRAHİM ETHEM - Söylesene onlar, beni de meclislerine kabul etsinler!..
ÇOBAN - İçlerine yabancı almazlar.
İBRAHİM ETHEM - Belki beni yabancı saymazlar. Danış bir kere!..
(Çoban ayağa kalkar, sola doğru yürür.)
İBRAHİM ETHEM - (Çobanın arkasından) Onlara de ki, eski Sultan, İbrahim Ethem meclisinize kabul edilmek istiyor. İzniniz var mı?..
(Çoban çıkar. İbrahim Ethem eski yerine çöker. Başını elleri içine alır. Derinlere dalmış..Uzun durak...)
DAĞDAKİ ŞAKÎK'İN SESİ - (Şefkat ve merhamet dolu ton) İbrahim Ethem, İbrahim Ethem!..
(İbrahim Ethem irkilir, Sağa bakar. Yerinden fırlar.)
İBRAHİM ETHEM - (Sağa doğru) Şakîk, sevgili Şakîk!..(Sağdan Sakîk gelir. İbrahim Ethem ilerler. Kucaklaşırlar.)
ŞAKİK - Sana mekân artık dağlar... Bulabine aşkolsun!..
İBRAHİM ETHEM - Gel seninle şuracağa çekilelim de biraz dertleşelim!.. (İbrahim Ethem Şakîk'i taşa oturtur, kendiside çalı çırpı demetine ilişir.)
ŞAKÎK - (İbrahim Ethem'e dikkatle bakarak) Seni huzur içinde görmüyorum.
İBRAHİM ETHEM - Nasıl huzur içinde olabilirim? Perişanım!
ŞAKİK - Ne noktadan?..
İBRAHİM ETHEM - Nefsimden.,. Nefsimin ruhuma üflediği zehirli nefeslerden...
ŞAKİK - Bunlara «hatarât» derler. Bu yola düşenlerin encamıdır bu... Sabredeceksin!..
İBRAHİM ETHEM - Ben sabrettikçe yük binerse, bindikçe ben sabra çalışırsam; çalıştıkça bıçak daha derinlere dalarsa, ne yapabilirim?..
ŞAKİK - (Merhametli) Allah'a havale edersin! Çare yok, dayanacaksın!..«Hiç bir nefse gücünden fazlasını yüklemem» diyor Allah... Demek seni ne kadar güçlü yaratmış ki, yük üstüne yük bindiriyor sırtına!..İftihar et!
İBRAHİM ETHEM - (Ağlamaklı) Çok fena haller geçiriyorum, Şakîk!.. Nefsim beni yoldan döndüremeyince, şeytanla mı anlaşıyor, ne? Üzerime küfür harâratiyle yükleniyor. Biri kar gibi beyaz, öbürü zift gibi siyah, iki parçaya bölünüyorum! Zift rengine razı olsam kolay!.. Zifti beyaza çevirmeye kalksam zor... Arada kalbim yırtılıyor, didik didik dişleniyor. Cımbızla tel tel söküyorlar kalbimi... Ne olacak benim hâlim Şakîk?..
ŞAKİK - Çile devrindesin, İbrahim Ethem!..Çekeceksin ve gerçek devlete ereceksin! Bu devleti bedava vermezler.
İBRAHİM ETHEM - Kimseye bir şey sezdirmiyorum halimden... Sen hal insanısın; sana açılabiliyorum.
ŞAKÎK - Elâleme belli edersen kendini, sırra ihanet etmiş olursun! Örtün, peçelen! Şunu bilsen: Büyük huzura çıkacak yol, hüyük huzursuzluk... Velînin biri «Âfiyet, Allahım, ruh âfiyeti diye dua etmiş.., Ses gelmiş: «Sen bilmiyor musunki, bu yola düşenlere âfiyet yoktur!»
İBRAHİM ETHEM - Müthiş!..
ŞAKÎK - (Eliyle sol tarafı~gösterir) Bak, şu taraftan bir çoban geliyor bize doğru!.. Aradığın afiyet işte onda!..
(İbrahim Ethem sol tarafa bakar... Çoban...
Çoban ilerleyip İbrahim Ethem ve Şakîk'in önünde durur.)
ÇOBAN - (İbrahim Ethem'e) Seni kabul etmiyorlar!
İBRAHİM ETHEM - Kabul etmiyorlar mı?
ÇOBAN - Etmiyorlar!
İBRAHİM ETHEM - Ne diyorlar?
ÇOBAN - Onda halâ Sultanlık kokusu, dünya ricası var, diyorlar.
İBRAHİM ETHEM - Teşekkür ederim! İnşallah bir gün meclislerine girebilecek hâle gelirim.
(Çoban selâm verip gitmek ister, İbrahim Ethem onu işaretiyle durdurur.)
İBRAHİM ETHEM - (Eli cebinde, çobana)Şurada, nereden geldiği belirsiz iki altun var... Al bunları, sana veriyorum!(Çoban altunları alır, gözlerine yaklaştırır, gülümser, sevinç içinde yürür, sağdan çıkar. İbrahim
Ethem ve Şakîk ona bakıyorlar.)
ŞAKÎK - Demek altunla muamelen var?..
İBRAHİM ETHEM - Yok!.. Bu sabah onu, camiden çıkarken cebimde buldum.
ŞAKÎK - Keramet mi satıyorsun?
İBRAHİM ETHEM - Allah korusun!.. Herhalde kıIık kıyafetime acıyan biri onları cebime indirmiş olmalı...
ŞAKÎK - Ne yiyip içiyorsun?
İBRAHİM ETHEM - Ne bulursam onu...
ŞAKÎK - Rızkını aramıyor musun?
İBRAHİM ETHEM - Aramıyorum. O gelip beni buluyor!
ŞAKÎK - Daha çiysin! Rızkını sen arayıp bulacak, ama bulanın sen değil, O olduğunu bileceksin!
(Önce Şakîk, sonra İbrahim Ethem, ayağa kalkar... )
ŞAKÎK - Şükür bahsinde ne yapardınız?
İBRAHİM ETHEM - Bulunca şükrederim, bulamayınca sabrederiz.
ŞAKÎK - Horasanın köpekleri de böyle yapar!
İBRAHİM ETHEM - Ya siz?
ŞAKÎK - (Tane tane) Bulunca dağıtırız, bulamayınca şükrederiz.
(İbrahim Ethem Şakîk'in ellerine atılır, öpmek ister. Şakîk şiddetle elini çeker.)
İBRAHİM ETHEM - Biliyorum ben daha çiğim! Bırak elini öpeyim!
ŞAKÎK - Bense senin gibi çiğlerin ayak tozu olmak isterdim. Ben senin ayağını öpeyim!
(Uzaktan kaval sesi... yanık bir name... İkisi de yan dönüp cepheye bakarlar. Kaval hazin hazin
ağlıyor. Dinlerler. Uzun durak...)
--------
(İbrahim Ethem)