Lâtif Nükteler

Başlatan: Kalemdar Tarih: 18.08.2010 06:19 Cevap: 42

KA
18.08.2010 06:19
#1

Karşılık

 

Kendisine hakaret edilen Hz. İsa'ya (a.s.):

- "Niçin karşılık vermediniz?" diye sorduklarında:

- Herkes yanındakini verir, demiş. Onda olan, benim yanımda yoktu.

KA
18.08.2010 06:24
#2

Ne Gibidir?

 

Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, bir gün Padişah Ahmed'in gönderdiği hediyeyi kabul etmeyip,

geri iade etmiş. Bunun üzerine Padişah da o hediyeyi bir başka alim olan Abdülmecid Sivasi'ye göndermiş. Abdülmecid Sivasi ise Padişahın gönderdiği hediyeyi kabul etmiş.

Bunun üzerine Padişah:

"Abdülmecid Efendi! Aziz Mahmud senin kabul ettiğin hediyeyi kabul etmemişti," dediğinde

Abdülmecid Efendi şöyle demiş:

"Aziz Mahmud, anka kuşu gibidir. O öyle şeylere itibar etmez ki..."

Sultan Ahmed, bu kez de Aziz Mahmud'a:

"Senin kabul etmemiş olduğun hediyeyi Abdülmecid Sivasi kabul etti," dediğinde,

Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri şöyle demiş:

"O deniz gibidir; içine bir damla necasetin düşmesiyle pislenmez."

KA
18.08.2010 06:29
#3

Ne Bal Var Ne de Pekmez

 

A. Geylanî Hazretlerinin üzerine hiç sinek konmazdı. Onun bu haline vakıf olanlardan biri sordu. Üzerinize sinek konduğunu hiç görmüyoruz? Sebebi nedir? Şu cevabı verdi;

Niçin konsun ki? Üzerimde ne dünyanın pekmezi var, ne de ahiretin balı...

KA
18.08.2010 06:36
#4

BEN DEVELERİMİ AHIRA BAĞLIYORUM

 

Malı mülkü çok olan bir zengin, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.) hazretlerine sorar:

 

* Benim de senin gibi çok develerim var. Ama namazda bir türlü kalbimi, gönlümü bunlardan kurtaramıyorum. Sen nasıl yapıyorsun?

İmâm-ı Âzam hazretlerinin cevabı sarsıcı, silkeleyici ve îkaz edicidir. Şöyle buyurur:

 

* Ben develerimi ahıra bağlıyorum, kalbime değil!

KA
18.08.2010 11:51
#5

Hırka

 

Vaktiyle adamcağızın biri, Abdülkadir Geylânî Hazretlerine gelerek;

Aman yâ Hazret, mübarek hırkanı bana giydir de, senin hâlin ile hâlleneyim demiş. Geylanî Hazretleri de şöyle cevap vermiş:

- Sen kendin o hâli bulmadıkça, hırkamı değil kendimi giydirsem fayda vermez.

KA
18.08.2010 23:23
#6

Mezar Taşı

Behlül Dânâ'ya biri sorar:

- Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?

Behlül Dânâ şu cevabı verir:

- Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."

KA
19.08.2010 14:14
#7

Nasıl Hesaba Çeker?

 

Biri, Hz. Ali Efendimize (r.a.) gelerek: "Ya Ali! Allah bu kadar insanı nasıl hesaba çeker?"

diye sorduğunda Hz. Ali'den şu cevap almış: "Nasıl rızıklandırıyorsa, öyle."

KA
19.08.2010 20:36
#8

Miras

Günün birinde Ebu Hureyye (r.a.) sokakta gördüğü insanlara:

"Burada boşu boşuna ne dolaşıp duruyorsunuz? Mescide koşun; orada Resül-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası bölüşülüyor. Siz de alın," der. Bunu işiten kişiler hemen mescide giderler. Ama orada herhangi bir mal varlığının paylaşıldığını göremeyince de geri gelip, Ebu Hureyre'ye (r.a.): "Biz senin söylediğin gibi bir taksim görmedik," derler. Ebu Hureyre (r.a.):

"Peki ne gördünüz?" diye sorar. Onlar da:

"Mescidde kimi Kur'an okuyor, kimi zikir yapıyor, kimi ilim öğreniyor," derler.

Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.) şöyle der: "İşte Resül-i Ekrem'in (a.s.m.) mirası odur..."

KA
19.08.2010 23:01
#9

Kuru akıl

 

Velînin birine sormuşlar: "Allah isterse deveyi iğne deliğinden geçirir mi, geçirmez mi?"...

 

"- Geçirir."

 

Demiş velî... Kuru akıl yine sormuş:

 

"- Nasıl geçirir, deliği büyüterek mi, deveyi küçülterek mi?"

 

Velî gülmüş, demiş ki:

 

"- İsterse deliği büyültür, isterse deveyi küçültür, isterse de ne onu yapar, ne onu, yine de geçirir."

19.08.2010 23:50
#10

güzel bi başlık olmuş paylaşım için teşekürler....

KA
20.08.2010 14:36
#11

Ruhlar Nereye Gider?

 

İbn-i Abbas hazretlerine "Ruhlar cesetlerinden ayrılınca nereye giderler?" diye sorduklarında, o yüce insandan şu cevabı almışlar:

- Yağı biten kandillerin ışığı nereye gidiyorsa, oraya...

KA
20.08.2010 23:05
#12

Neden Boşuna Para Alıyorsun

 

İmam Ebu Yusuf'a birisi öğrenmek istediği bazı konularda sorular sormuş. Ebu Yusuf, soruların bazılarına:

"Bilmiyorum" cevabını vermesi üzerine sorduğu soruların bir kısmına cevap alamayan şahıs:

"Bilmiyorsun madem devlet hazinesinden neden boşuna para alıyorsun?" diye fırça atmaya kalkınca, İmam Ebu Yusuf şöyle diyerek muhatabını susturmuş:

"Ben devlet hazinesinden bildiklerim için para alıyorum. Bilmediklerim için para almış olsaydım devlet hazinesinde para kalmazdı."

KU
20.08.2010 23:14
#13

Sofinin biri Menzil'i ziyeret ettiğinde; hazır gelmişken vird sayısını artırmak ister.. 

 

Seyyid Abdulbaki hazretleri sayıyı artırdıktan sonra huzuru terk eden sofiye arkadan seslenerek "Kurban biraz da Allah de."

 

Yanındakiler şaşırır. Zira vird; Allah zikrinden başkası değildir. Sofiye gelerek; " Sen nasıl zikrediyorsun ki; Gavs hazretleri böyle buyurdu?" derler..

 

"Kurban ben vird, vird.. çekiyorum"....

KA
21.08.2010 09:43
#14

Dünyanın Yüzü

 

Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrani'ye:

- Bende dünyayı görecek göz mü kaldı? diye şikayette bulununca, söz eri Seyrani:

- Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı.

KA
22.08.2010 00:55
#15

Yemeğe Yenilmek

 

 

Sasani hükümdarlarından Ardşir Babegân, doktoruna, "Bir günde ne kadar yemek yemeli?" diye sordu. Doktoru: - Üçyüz gram kadar yeter, dedi. Babegân - Bu kadarcık şey insana ne kuvvet verir ki? diye bunu az bulunca, doktor şu karşılığı verdi: - Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.

BD
22.08.2010 06:12
#16

Efendim açmış olduğunu konu güzel olmuş, teşekkür ederiz. Konuya mesaj eklerken istifade etmiş olduğunuz kaynak(lar) varsa onu/onları da dipnot olarak belirtirseniz daha faydalı olur. Nüktelerin yelpazesini genişletirseniz bu da, konuyu daha renkli kılabilir.

 

Saygılarımızla...

KA
23.08.2010 12:09
#17
Efendim açmış olduğunu konu güzel olmuş, teşekkür ederiz. Konuya mesaj eklerken istifade etmiş olduğunuz kaynak(lar) varsa onu/onları da dipnot olarak belirtirseniz daha faydalı olur. Nüktelerin yelpazesini genişletirseniz bu da, konuyu daha renkli kılabilir.

 

Saygılarımızla...

 

 

Bilakis ben teşekkür ederim BDG kardeşim.

Forumumuzun kaynak gösterme lüzumuna ilişkin hassasiyet sahibi olduğu bilincindeyim fakat bu nükteleri sair forumlardan alıntıladığım için onlarında kaynak göstermemeleri münasebeti ile bende gösteremedim, ayrıca bu forumları burada kaynak olarak da belirtmek istemedim.

 

Dua ile kardeşim...

FU
23.08.2010 12:26
#18

Hani derler ya,Behlül Dana bigün abisinin yatağına uzanır, rahat gelir ve uyuyakalır.Bunu gören sarayın görevlileri vayyy sen nasıl efendimizin yatağına yatarsın? başlarlar dövmeye.Behlül Dana, onlar vurdukça gülmektedir.Sorarlar neden gülüyorsun diye.Öbür dünyayı düşünüyorum der.Bu yatakta bu kadar yatmanın cezası buysa sürekli yatanın hali ne olur işte ben buna gülüyorum der.....

KA
24.08.2010 13:00
#19

Utanılacak Birisi Yok

 

 

Mervani Meliklerinden Velid, Abdullah ile satranç oynadığı bir sırada kapıcı gelip:

"Efendim, ulu bir kişi geldi sizinle görüşmek istiyor," demiş. Hemen satrancı saklamışlar ve söz konusu kişiyi içeriye davet etmişler. Gelen şahsın başında büyük bir sarık varmış. Sakalı uzun olan bu şahıs, ilk görünüşte takva sahibi biri intibahını veriyormuş. Az sonra da şöyle demiş: "Ben savaştan geliyorum, sizi de bir ziyaret edeyim dedim." Velid, şu soruyla başlatmış aralarındaki sohbeti:

"Kur'an-ı Kerim'i ezbere biliyor musunuz?"

"Hayır."

"Ezberinizde hadis-i şerif var mı?"

"Hayır,"

"Peki herhangi bir bilginin bilgilerinden, herhangi bir şairin şiirinden ezberlediğiniz var mı?"

"O konularla hiç ilgilenmedim."

"Hikmetli bir söz veya olay bilir misiniz?" sorusuna ise:

"Bunlara karşı herhangi bir ilgim olmadı," cevabını vermiş misafir olarak gelen kişi. Velid, sorduğu sorulara aldığı bu cevaplardan sonra Abdulllah'a şöyle demiş:

"Abdullah, getir satrancı, biz oyunumuzu tamamlayalım. Yanımızda utanılacak birisi yok."

KA
25.08.2010 20:42
#20

Kul Taksimi mi Allah Taksimi mi?

 

Nasreddin Hoca merhuma, talabelerinden biri bir torba ceviz getirir. Hocaefendi,

sınıftaki çocuklara hitaben: -Bu cevizleri kul taksimi mi yapalım, Allah taksimi mi? diye sorunca, çocuklar: Allah taksimi yap hocam, derler. Hocaefendi, torbayı eline alarak, kimine bir avuç, kimine bir tane, kimine üç avuç, kimine hiç, kalanını da torbayla birine verir. Ceviz alamıyan çocuklar: -Hoca, hani bize ceviz, derler. Hoca: -Çocuklar, baştan size sordum. Allah taksimi istediniz. Allah'ın taksiminde adalet değil, ihsan (lütuf) esastır. Allah, lütfundan dilediğine

verir, dilemediğine vermez. Kimine az verir, kimine çok. Hiçbir varlığın ona, "niye böyle?" diye sormaz hakkı yoktur. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.

AB
25.08.2010 21:04
#21

Cevaplar mahiyetiyle insanı kuşatan nükteler...Ancak bunları uygulama sahasına gelince iş,orada tökezliyoruz maalesef(En azından bunu kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim).Diliyorum ki Rabbimiz-cellecelalühü-o takva sahiplerinin okyanusundan bir damla tatmayı nasip eder inşaallah.

 

 

Selam ile.

BD
26.08.2010 06:16
#22

Nasrettin Hoca'nın taksim meselesi gerçekten çok hoş ve manidar. Anadolu'nun hakikat sözcüsü ve nüktecisi Nasrettin hoca hep şaşırtan, görülmeyeni gösteren ve tahmin çemberine sığmayan üstün bir muhayyileye sahiptir. Zaten onun bu halini gören Anadolu'da bu tür olaylarda özneyi Nasrettin Hoca yapmaktan da çekinmez. Bir bakıma iyi bir bakıma kötü. Ama ne olursa olsun, o ana kadar o hakikati bilmeyenler, anlamayanlar için Nasrettin hoca hem kaşif hem manivela konumundadır. Kişi o kaşifin manivela rolü sayesinde hakikati keşfeder, görür. Konuya ekleyen arkadaşımıza teşekkür ederiz, hakikati tebessüm eşliğinde bir kez daha güzel oluyor. :)

 

Saygılarımızla...

KA
26.08.2010 20:02
#23

Acele İş

 

Nasreddin Hoca, bir gün eşeğe binmiş yolda giderken, eşek birden koşmaya başlamış.

Kontrolünden çıkan eşeği durdurmaya çalışsa da hoca, başarılı olamamış.

Eşeğin sırtında iken hocanın rüzgar gibi geçtiğini görenler:

"Hayırdır hocam, bu telaş da neyin nesi, ne tarafa böyle?" diye sormuşlar.

Hoca, geride bıraktığı topluluğa eşeğin sırtından başını geri çevirerek şöyle cevap vermiş:

"Merak edilecek bir şey yok. Eşeğin acele bir işi çıktı da, birlikte oraya gidiyoruz."

KA
28.08.2010 01:24
#24

Buda memleketimiz olan Kayseri' den.

 

Kayseriliye sorarlar iki kere iki kaç eder?

 

Cevap: Alırken mi, Satarken mi? :)

KA
29.08.2010 23:48
#25

İstanbul'u Değil Dünyayı Alırım

 

 

Fatih, Edirne'de bir gün kıyafetini değiştirip çarşıda gezmeye başlamış. Bir ara bir bakkala

uğrayıp yağ istemiş. Yağı aldıktan sonra da bal istemiş. İstemiş istemesine ya bakkal balı

vermeyip şöyle demiş:

"Bal var, yalnız onu da şu bakkaldan alın efendim."

Padişah şaşkınlık içerisinde şu soruyu sormuş:

"Niye sen vermiyorsun?"

Bakkal, sen şekilde cevaplandırmış Fatih'in sorusunu:

"Yalnızca ben kazanırsam öteki bakkallar açlıktan ölürler. Onların da çoçukları var,

onlar da kazansınlar." Padişah, hayretler içerisinde diğer bakkallara da uğramış ve hep aynı

cevabı almış: "Sadece ben kazanmayayım, onlar da kazansın," demişler her biri.

Bunun üzerine şöyle söylemiş Fatih Sultan Mehmed:

"Birbirlerine bu derece bağlı, birbirlerini böylesine düşünen bir halkım olduktan sonra

ben değil İstanbul'u, bütün dünyayı bile alırım."

KU
29.08.2010 23:54
#26

Fatih Han Hazretleri bir gece sarayın penceresinden bakarken; gökten İstanbul'un bir yerine nur sütunu indiğini görmüş. Arkası kesilmeyen bu nur hüzmesinin olduğu yere atıyla gittiğinde; orasının sübyan mektebini olduğunu ve içeride hafız ve hafız olmaya azimli çocukların köpekçilik oynadığını görmüş.

 

Koca Sultan dizlerinin ve ellerinin üstüne çökerek; çocuklarla köpekçilik oynamış..

 

 

 

 

Katıldığım bir icazette anlatılmıştı. 

KA
02.09.2010 23:32
#27

Hangi Yöne Sefere Gideceğiz

 

Padişah Fatih Sultan Mehmet, nereye sefer düzenleneceğini hiç kimseye söylemezmiş. Bir gün Kazasker merak ederek sormuş:

"Padişahım, hangi yöne sefere gideceğiz?"

Padişah bu soruya devlet sırrının ve bazı sırların hiç kimseye söylenmeyeceğine dair mesajlar içeren şu cümleyle karşılık vermiş:

"Eğer sakalımın tellerinden biri düşüncelerimi bilseydi, hemen koparıp yakardım."

03.09.2010 14:16
#28

Harun Reşid birgün kardeşi Behlül Dana'ya:

-Akşam namazından sonra namaz kılanları getir. Bir ziyafet vereceğim.

Behlül Dana Hz. gider camiye dönüşünde koca cemaatten iki elin parmak sayısını geçmeyecek kişi alıp gelir. Harun Reşid şaşkın, sorar "bu ne"diye. Behlül Dana cevap verir:

-Sen namaz kılanları getir demedin mi? Bende namazdan sonra imamın namazda okuduğu süreleri sordum bilenleri getirdim işte namaz kılanlar. demiş.

KA
11.09.2010 21:06
#29

Yalansa

 

Abartıcı bir kişi olarak tanınan hattat İzzet Efendi bir dostuna:

- Dün gece sabaha kadar oturdum, bir Kur'an yazıp bitirdim, demiş.

Az sonra dostu söze girmiş :

- Geçen Ramazan'da Kandilli'ye, bir iftar yemeğine gidiyordum. Boğaziçi'nde öyle bir fırtına çıktı ki... Dalgalar bindiğim kayığı sahildeki minarelerin şerefelerine kadar çıkardı. Kayık dalgalar arasında sallanırken iftar oldu, toplar atıldı. Ben de sigaramı kandillerden yakıp orucumu bozdum.

Mustafa İzzet Efendi bağırmış :

-Yalan !..

-Yalansa, senin dün gece yazdığın Kur'an-ı Kerim çarpsın.

KA
23.09.2010 23:17
#30

BİLGELİĞİ KİMDEN ÖĞRENDİN

Lokman Hekim'e :

Bilgeliği kimsen öğrendin? diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:

Körlerden öğrendim. Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar.

Basacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar... Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür, faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım...

Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim.

KA
02.10.2010 00:03
#31

BİR GÜNDE İKİ KERE

 

Harun Reşid, Bağdat'ın dışındaki bahçeleri gezerken ihtiyar bir Arap'ın hurma fidanı diktiğini görür,yanına gider, sorar:

 

-Ey! İhtiyar! Hurma ağacı kırk senede meyve verir. Sen ise yaşlısın. Meyvesini yiyemeyeceğin bir ağacı dikip de ne yapacaksın?" İhtiyar cevap verir:

 

-Daha öncekiler gördüğünüz bu ağaçları sırf bizim için dikmişler. Ben de bunu kendim için değil, benden sonrakiler için dikiyorum."

 

Bu cevap padişahın hoşuna gider ve yaşlı adama ihsanda bulunur.Yaşlı adam verilen parayı aldıktan sonra, eliyle sakalını sıvazlar:

 

-Allah'a şükür! der. Harun Reşid:

 

-Niçin şükrediyorsun" diye sorduğunda şu cevabı verir:

 

-Herkes diktiği ağacın meyvesini kırk senede alır, oysa ben bugün diktiğim ağacın meyvesinin yine bugün alıyorum. Nasıl şükretmem. Bu cevap hoşuna gider. Harun Reşid'in tekrar ihsanda bulunur. Yaşlı adam bir kere daha şükrettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür:

 

-Bu defa ki şükredişimin sebebi de şudur; Başkaları ağaçlarının meyvesini bir kere alırken ben bir gün de iki kere alıyorum.

 

Harun Reşid gülümseyerek vezirine döner:

 

-Yürü gidelim bu ihtiyar bizde para bırakmayacak, der.

KA
11.10.2010 00:53
#32

Kaza

Yolculardan biri, otobüs şoförünün yanına gider ve namaz vakti geçmeden bir mola vermesini rica eder.

Şoför sinirlenerek:

- Kaza edin efendim, der. Ne olur yani?

Adam, sakin sakin cevap verir:

- Ben kaza etmeden, ya sen kaza edersen?

KA
11.10.2010 00:55
#33

İnsan

 

- "İnsan, kâinata hakim bir varlıktır" diyen felsefe öğretmenine, öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş:

- Tansiyonuna bile hakim olamayan insan, kâinata nasıl hakim olur?

KA
16.12.2010 16:14
#34

Olmadığı Yeri Gösterin

 

Materyalist öğretmen, öğrencisine:

 

- Söyle bakalım, demiş. Allah nerede? Eğer bilirsen portakal vereceğim.

 

Öğrencinin cevabı şu olmuş:

 

- Siz bana O'nun olmadığı yeri gösterin, ben size bahçe dolusu portakal vereyim.

KA
12.01.2011 20:13
#35

Bir toplantıda bir genç, M. Akif’i küçük düsürmek için:

- Afedersiniz, siz veteriner misiniz? demiş. M. Akif hiç

istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

 

- Evet, biryeriniz mi ağrıyordu?

KA
12.02.2011 09:15
#36

Bir gün bir derviş,

Bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış…

Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları..

“Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?”

Diye sormuş derviş.

Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız:

“Sevdiğim çalışıyor orada…

Ona elma götürüyorum.”

“Kaç tane” diye soruvermiş derviş.

Kız şaşkın:

“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyivermiş..

Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini...

 

 

KA
24.06.2011 13:47
#37

Bir zamanlar adamın biri derdinden ağlayıp sızlanıyormuş.

Ünlü şeyhlerden Şibli onun halini görmüş, ağlamasının sebebini sormuş ;...

- Güzelliği canıma can katan, ömrümü arttıran bir sevgilim vardı.

Geçenlerde öldü, şimdi ayrılığı beni de öldürüyor...

 

- Madem ki sevgilinin hasretiyle yanıp tutuşuyorsun, demiş

Şibli ; o halde yeni bir sevgili bul kendine...

 

Ama dikkat et, bu sefer aşık olduğun sevgili ölenlerden olmasın !

 

İskender Pala (Aşkname)

KA
15.01.2012 20:59
#38

HAKİKİ İNSAN NEYE BENZER?

 

Âriflerden bir zat kendilerine hürmet ve muhabbeti olan birkaç dostunu irşad maksadıyla, ama onlara belli etmeksizin gezmeye götürür. Kale kapısından dışarıya çıkarlar, bostanları seyrederek giderlerken ârif, ihtiyar bir Hıristiyan bahçıvanın bakla ektiğini görür.“Kolay gelsin Baba” der. İhtiyar: “Allah razı olsun efendi” diye cevap verir. Ârif: “Usta şu ektiğiniz yerden ne kadar mahsûl alırsınız?” diye sorar. İhtiyar Hıristiyan bahçıvan: “Ah efendim, onu ben ne bilirim. Biz ekmeye memuruz, vergi Allah’ındır o ne kadar verirse o kadar mahsûl alırız” diye cevap verir. Ârif de: “Hak bereketini ihsan etsin” diye dua edip geçer.

Biraz ileriye gidince Müslüman ismini taşıyan bir bahçıvan da mevsim dolayısıyla bakla dikmekle meşgul imiş, ârif olan zât ona da selâm vererek: “Kolay gelsin evlât” der ve aynı soruyu ona yöneltir: “Usta buradan ne kadar mahsûl alabilirsiniz?” Bahçıvan rakam zikrederek: “Şu kadar mahsûl alırız” der. Ârif zât ona da: “İnşaallah, Cenab-ı Hak bereketini ihsan et-sin” diyerek dua eder.

Biraz ilerledikten sonra yanındaki dostlarına: “İki bağçevanla da konuşmamı dinlediniz.

Acaba hangisinin Hakka daha güzel teslim olduğunu anladınız?” diye sorar. Sonra yine kendisi cevap vererek:

“Tabii ki ilkinin değil mi?” Biraz daha ilerlerler, bu defa bir bostan dolabının önünde dururlar. Ârif zat yine talebelerine hitaben: “Şu hâle dikkat edin” der ve sonra devam eder:

 

“Hakiki insan neye benzer bilir misiniz? İşte şu dolaba. Nasıl ki şu dolap suyu alıp kendine mâl etmeden veriyorsa, hakikî insan da Hak’tan aldığını kendine mâl etmeden öylece verir.” Ve biraz durduktan sonra ilâve eder: “Evlâdlar! Yine hakikî insan neye benzer bilir misiniz? İşte şu toprağa. Biz buna türlü hakaretler yaparız, pisleriz, kirleriz; o ise bütün çirkinliklerimizi gizler. O bizim bu hâlimizi hoş görerek affeder.” Hülasa bütün gün gezerler, akşam olur, dönerler. Ârif zat hücresinde mumunu uyandırır, biraz oturduktan sonra hürmetkâr olan dostlarına yine: “Hakikî insan neye benzer bilir misiniz?” der. “İşte şu yanan muma. Mum etrafımı aydınlatayım diye o uğurda yanar da kendini hizmete feda eder.”

Kaynak

15.01.2012 21:29
#39

HAKİKİ İNSAN NEYE BENZER?

 

Âriflerden bir zat kendilerine hürmet ve muhabbeti olan birkaç dostunu irşad maksadıyla, ama onlara belli etmeksizin gezmeye götürür. Kale kapısından dışarıya çıkarlar, bostanları seyrederek giderlerken ârif, ihtiyar bir Hıristiyan bahçıvanın bakla ektiğini görür.“Kolay gelsin Baba” der. İhtiyar: “Allah razı olsun efendi” diye cevap verir. Ârif: “Usta şu ektiğiniz yerden ne kadar mahsûl alırsınız?” diye sorar. İhtiyar Hıristiyan bahçıvan: “Ah efendim, onu ben ne bilirim. Biz ekmeye memuruz, vergi Allah’ındır o ne kadar verirse o kadar mahsûl alırız” diye cevap verir. Ârif de: “Hak bereketini ihsan etsin” diye dua edip geçer.

Biraz ileriye gidince Müslüman ismini taşıyan bir bahçıvan da mevsim dolayısıyla bakla dikmekle meşgul imiş, ârif olan zât ona da selâm vererek: “Kolay gelsin evlât” der ve aynı soruyu ona yöneltir: “Usta buradan ne kadar mahsûl alabilirsiniz?” Bahçıvan rakam zikrederek: “Şu kadar mahsûl alırız” der. Ârif zât ona da: “İnşaallah, Cenab-ı Hak bereketini ihsan et-sin” diyerek dua eder.

Biraz ilerledikten sonra yanındaki dostlarına: “İki bağçevanla da konuşmamı dinlediniz.

Acaba hangisinin Hakka daha güzel teslim olduğunu anladınız?” diye sorar. Sonra yine kendisi cevap vererek:

“Tabii ki ilkinin değil mi?” Biraz daha ilerlerler, bu defa bir bostan dolabının önünde dururlar. Ârif zat yine talebelerine hitaben: “Şu hâle dikkat edin” der ve sonra devam eder:

 

“Hakiki insan neye benzer bilir misiniz? İşte şu dolaba. Nasıl ki şu dolap suyu alıp kendine mâl etmeden veriyorsa, hakikî insan da Hak’tan aldığını kendine mâl etmeden öylece verir.” Ve biraz durduktan sonra ilâve eder: “Evlâdlar! Yine hakikî insan neye benzer bilir misiniz? İşte şu toprağa. Biz buna türlü hakaretler yaparız, pisleriz, kirleriz; o ise bütün çirkinliklerimizi gizler. O bizim bu hâlimizi hoş görerek affeder.” Hülasa bütün gün gezerler, akşam olur, dönerler. Ârif zat hücresinde mumunu uyandırır, biraz oturduktan sonra hürmetkâr olan dostlarına yine: “Hakikî insan neye benzer bilir misiniz?” der. “İşte şu yanan muma. Mum etrafımı aydınlatayım diye o uğurda yanar da kendini hizmete feda eder.”

 

Kaynak

 

kalemdar kardeş Allah razı olsun, lakin bir sualim olacak. yazının kaynağına baktım yeni dünya dergisi ve yazar kadrosu içerisinde "kalemdar" adlı bir yazar gözüme ilişti. en çok yazı yazmış olanlardan, seninle bir alakası var mıdır?

 

 

bir de eklediğin yazı şu cümleyle son bulmakta: " Mum etrafımı aydınlatayım diye o uğurda yanar da kendini hizmete feda eder.” Bu benim öğrendiklerimden biraz farklı. Şöyle ki; insan önce kendisini ateş azabından kurtarmalı, sonra ailesini ve sonra yakınlarını. kendini feda edip başkalarını kurtarma noktasına bilgilerim doğrultusunda katılmadığımı beyan ederim.

OM
22.10.2012 23:14
#40

Buda memleketimiz olan Kayseri' den.

 

Kayseriliye sorarlar iki kere iki kaç eder?

 

Cevap: Alırken mi, Satarken mi? smile.gif

 

Zirveye oturdu :)

KA
30.03.2013 22:53
#41

Lokman Hekim'e:
"Hastamıza ne yedirmemizi tavsiye edersiniz?" diye sorduklarında, ondan şu cevabı almışlar:
"Aman, acı söz yedirmeyin de ne yese olur."

31.03.2013 12:34
#42

Önemli denizcilerimizden Kılıç(Uluç) Ali Paşa bir rüya görür ve rüyasında cami yaptırmasına dair işaret alır. Bu durumu devrin hükümdarı olan 12. Osmanlı padişahı 3. Murad'a arz eder. 3. Murad Han da şakayla karışık "sen deryaların reisisin,camini de deryaya yapman münasiptir" buyurur. Bu durumu ciddiye alan Kılıç Ali Paşa hemen çalışmalara başlar. Devrin mimarları mühendisleri ile istişare eder ve Tophane sahilinde bugün Kılıç Ali Paşa Camii'nin olduğu yeri doldurmaya başlar. Neticede denizi doldurulmasıyla meydana gelen yere camii yapılır.