Mana olarak gayet nazik ölçülere sahip böyle bir konunun açılması ve seviyesinin de
beklenilenden daha iyi yüksek olması hem sevindirici hem de umut verici.
Yüzyıllardır tefahhusa geçişimizin, felaketleri kovalamamızın, kendi başımızın çaresine
bakmaktansa ölecek dahi olsak batının kucağında “ölelim”ci anlayışımızın çok doğal sebebi olarak
bugün hala devam eden sıkıntılar bulunmaktadır. Tarihi seyir içerisinde geçmişimizin ve şimdinin
değerlendirmesini yapıp tahliline baktığımızda karşımızda suçlu veya kahraman diye birilerini
ortaya atmak veya ön planda tutmak yerinde olmaz. Çöküşümüz de bir kişinin eliyle
gerçekleşmemiş olduğu gibi kuruluşumuz da tek kişinin eliyle olmamıştır. Süregelen seyirde
karşımıza birçok yıkıcı unsuru çıkmaktadır. Bunlara örnek olması açısından birkaç tane sıralama
yapalım. Dışarıdan gelen zararlı fikirler bizlerin duraklama ve gerileme süreçlerinde zararı kat be
kat artıracak bir makineden geçirildikten sonra içimizde "yıkma tarlası" ve böylece yıkıcı ekinler oluşturması.
İçimizde her işi kaba hatlarıyla değerlendiren kışırcıların bulunması. Yahudi kökenli zevatların
sinsi, düzenli ve hain oyunları. Ruh kökümüzü kaybedişimiz. Buna bağlı olarak kendimiz olamadan
başkası olmaya çalışmamız ve ikisini de beceremememiz. Seciyemizi karakterlerimizle
uyuşturamamamız... Diye ana hatlarla ve detaylarıyla çoğaltabileceğimiz birçok sebebin sürekli
azalan "sırra erebilme gücümüzün" grafikteki yerini görebilmek gerekir. Azaldığını anlamak lazım.
Fakat bu azalış dönemi içerisinde ani bir düşüşü ve çok hızlı azalışı Osmanlı cihan devletinin
yıkılışı ve yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu esnasında görmek ve kabul etmek gerekir.
Hiçbir detaya girmeksizin bu durumu sosyolojik olarak dahi değerlendirsek aslında aynı sonuca
yani ani ve hızlı bir düşüşe rastlamamız gerekir. (İstisnalar mevzu dışıdır.) Çünkü bir devlet sona
ermiş, toprakları işgal altında. Millet neye yanacağını dahi bilmemekte. Umut bağlanılan veya
umudu kendisinde gören kişiler tam olarak nasıl hareket tarzına bürünmeleri gerektiğini
bilmemekte. Ama her ne olursa olsun "ya ol ya öl" kaidesiyle hayata bakmakta. Yapabileceklerini
karşıyı en iyi aldatacak ve yıkacak şekilde yapma peşinde... Sonrası yeni devletimiz... Osmanlı
okullarında yetişmiş, kimisi Avrupa'da tahsil görmüş kimisi Osmanlı sınırlarında eğitimini
tamamlamış zatlar bu geçiş devresinde yine maalesef ki Osmanlı'nın artık patlayıp infilak eden
ocaklarında veya Jöntürk kafasıyla batıda yetişmiştir. Şu veya bu sebebi önemsemeksizin ancak
yıkılışımızı görebilecek kadar dayanma gücüne sahip olarak yetiştirilen vatan evlatlarından
beklenilen ise (normalde) çok da fazla bir şey olmadığıdır... Binaenaleyh, yeni bir şahlanış
evresiyle bizlere yeniden hayat şansı veren hamleyi aslında her türlü yıkılış ve yok oluş tesiri
altında eğitilmiş evlatlardan görebilmek onları yermeyi değil tam tersine onlara sahip çıkmayı
gerektirecek bir sonuçtur. O şartlar içerisinde daha iyisini yapmaya muktedir anlayışın
bulunmayışı ve hiçbirinin kurtuluşu ümidini bize geri verecek kadar dirayetli olmayışı göz önünde
bulundurulmalıdır. Sonrasında ise bu kurtuluş hamlemizin tersine hareketlerin meydana gelmesi
ise tam manasıyla hayal kırıklığı. Aslında bu hayal kırıklığı beklenilen bir şey olsa bile, beklenilen
mevzunun dahi, anı gelip zamanı çattığında gerçekleşmesi şaşırtıcı olmakta. Zira batının
karşısında hasta adamlık derekesinden dahi düşen ve derekelerdeki anlayış ve hayat ölçülerine
tabi olan cihan devletimiz ancak bu çapa haiz evlatlar ve anlayışlar yetiştirmeye malikti.
Bu ve bu durumun getirdiği ahvale ise şöyle bakmak mümkün. Yüzyıllardan beri gerilemeyi
kendisine adet edinen bünyemiz sürekli ve yavaş yavaş azalan "yol"a kendisini alıştırmış
vaziyette. İş son çığıra yani dünya savaşının patlak vermesine gelince tam tersi bir haykırış ve
şahlanış hareketi oluyor. Bu ilk başta bünyemizden beklenmeyecek gibi gözüküyor. Fakat bizleri
uyandırmamak için üzerimize eskiden yavaş yavaş gelen batı dünya savaşının patlak vermesiyle
çok hızlı olarak gelmiştir.( vücuda zehir aşılarken yavaş yavaş vererek vücudun savunma
mekanizmasını aniden ayağa kaldırmamak gayesi güdülür. Zira fazla dozda verildiğinde vücudun
ani reaksiyonu beklenmedik sonuçlar çıkarabilir... Bu misal.. Batı bizden ani tepki istememekte
ve yavaş yavaş zehirlemekte. Yoksa ters reaksiyon ihtimali vardır... Ve o ihtimal
gerçekleşmiştir...) Bu ise bizlerin tam tersine inkılabımızı vesile olmuştur. Yani dirilişimiz
gerçekleşmiş ve şahlanış hareketi göstererek düşmanın üzerimizdeki baskısını kırmış onları
bertaraf etmişizdir. Vücuduna zehir enjekte olanın ani şahlanışı kendisini dış şartlara karşı
göstermiş olsa bile bu belli zaman diliminde kalmış ve düşmanın bertaraf olmasından sonra o
zehrin tesirini şiddetli şekliyle kendimizde(iç dünyamızda) bulmuşuzdur...
Son haliyle başımızdaki durum budur. Düşmanı uzaklaştırmış fakat düşmanın evvelden yüklediği
zehri tekrar hissetmekteyiz.(Ki yansımalarından birisi, bizlerin mana boyutunda çökmesidir.) Ve
düşman yine ani bir hamle yapma gayesine girerse yine bir şahlanış hareketiyle karşılaşacağının
farkında. Bu yüzden de uzaktan tesir derdinde... Akılla hareket etmekte.
Bizler kişi-şahıs gibi boş mevzularla uğraşmaksızın geçmişimizdeki yaşanılanları bu şekle benzer
ölçülerle değerlendirmeliyiz.
Hasta adam oluşumuz. Sonra muzafferiyetimiz. Ardından gelen ve ilk amillere bağlı(hasta
adamlıktan kalan zihniyete bağlı) sığ ve kabukçu anlayış. Ve tekrardan dirilişimizi muştulayacak
aziz Anadolu Gençliği... Beklenilen mutlak yenilik...