Jump to content
Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]

Horanta

Üye
  • Content Count

    133
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    4

Horanta last won the day on November 18 2012

Horanta had the most liked content!

Community Reputation

39 İyi

About Horanta

  • Rank
    Gayretkâr Üye

Recent Profile Visitors

6,946 profile views
  1. Telegram: Kadîm İlimlerle Pozitif Bilimler Elele Reha Suvari 24 Ocak 2013 Perşembe 18:15 Telegram: Kadîm İlimlerle Pozitif Bilimler Elele Büyü, sihir ve cinlerin kullanımı gibi metafizik uygulamaların, aynı şekilde kadîm kültür ve dinlerdeki ritüellerden kök bulan pratiklerin yer yer kullanıldığı, 20. yüzyıla hâkim "ilk dönem" Zihin Kontrolü uygulamalarından sonra, 21. yüzyıla girerken ve girdikten sonra pozitif bilimler dediğimiz "deney"e dayanan bilimler, bugün gelinen noktada meselenin merkezine oturmuş vaziyettedir. Metafizik mefhumu, hâlâ cazibesinden birşey kaybetmiş değil, ancak bazı uygulamaların zorluğu teknoloji ile aşılırken, pozitif bilimler daha bir ön plâna çıkmakta. Bu noktanın defaatle altını çizen Mirzabeyoğlu'nun, ESATİR VE MİTOLOJİ adlı eserinde söyledikleri önemli: - "TELEGRAM'ı da ilgilendirir mesele: şaman âyini sırasında tekdüze davul ritmi trans ve hipnoz işi beyinde TETE dalgalarını harekete ayrıca kalbin ritmik atışına - benzer TELEGRAM'da elektromanyetik dalga ile gerçekleştirilen durum..." [1] Söylediklerimize elle tutulur bir başka misâl olması bakımından, bizim de yakından takib ettiğimiz akademisyenlerin başında gelen Doç. Dr. Sultan Tarlacı'nın bir TV programında dile getirdikleri dikkat çekici: - "Beş duyu organını kullanmadan, zihin yoluyla sadece düşünerek bilgi edinilebilir. Duyu dışı algılama olarak tanımlanan bu durum, 1965'ten 1995'e kadar Amerika'da kullanıldı. Amerika'da büyük paralar harcanarak yapılan bir Stargate projesi var. Pşisik istihbarat. Ruslardan öğreniyor bunu da... Dört bilimsel makaleyi Ruslardan çalıp kendi dillerine çevirip kendi bilim adamlarına soruyorlar. Ve bunun üzerine bir grup oluşturup devlet destekli olarak bu çalışmalara yöneliyorlar. Remote-viewing deniyor, uzaktan görüş yani. Devlet bütçesinden büyük fon ayrılıyor. 1995'e kadar devam eden bu çalışmaları, kullanımın sınırlı olduğunu belirtip bırakıyorlar. Teknoloji ilerliyor, gerek kalmıyor tabiî. Kullanımı çok, ancak pratik değil. Oradan ayrılanlar farklı alanlarda çalışmalara devam ediyorlar şimdi." [2] Bir diğer ifâdeyle, "artık TELEGRAM teknolojileri gelişti, sıradışı veya parapsikolojik kabiliyetlere o derece ihtiyaç kalmadı" demek istiyor Sultan Tarlacı. Bu cümleden olarak şunu ilâve etmek lâzım geliyor: TELEGRAM konusunda müsbet bilim yahud metafizikten hangisinin ağırlıklı yahud öncelikli olduğunu tartışmak anlamsızdır. Çünkü gerek bellibaşlı temel pratiklerde, gerekse kendine has özel uygulamalarda, bazen biri diğerinin ardında destekçi, bazen de diğeri önde desteklenen olagelmiştir. Birbirinden bağımsız tek başına uygulamalar hâlâ var olsa da, ağırlıklı olarak, gelişmiş teknolojiye dayalı tatbiklerle klasik metafizik uygulamaların kolkola aynı gaye için birbirlerini desteklemeleri sözkonusudur. Şamanist davul ritimlerinden elektromanyetik dalgalara; satanist ve ezoterist ritüellerdeki uygulamalardan bilgisayarlara ve beyin arayüzlerine; cinlerin kullanımından son teknoloji ürünü holografik görüntüleme ve SİMÜLASYONLARA, majiden sinirbilime kadar, birçok kadîm veya modern ilim, bilim ve tekniklerin beraberce kullanılabildiği, çok geniş bir alanın eseridir TELEGRAM. Böyle olunca, yüksek teknolojinin maharetleri yanında, insanlık tarihi kadar eski uygulamaların da öne çıktığı ürkütücü bir dünyanın mahsulüdür. TELEGRAM'ın çok geniş bir sahadan temellenişi ve karmaşıklığı göz önüne alındığında, Doç. Dr. Sultan Tarlacı'nın izahatının, bugün için bilinen mevcut uygulamaların sadece bir kısmına veya bir cihetine açıklık getiren bir değerlendirme olduğu anlaşılır. Fizik, Kimya, Biyoloji gibi temel klasik bilimler, aynı şekilde NÖROLOJİ başta olmak üzere TIB , Elektrik, Elektronik, Bilgisayar Mühendisliği gibi modern bilimler bugün TELEGRAM'a şekil veren olmazsa olmazlar arasına girmişse de; büyü, sihir veya hipnoz gibi ilk Zihin Kontrolü pratiklerinden günümüzün en gelişmiş TELEGRAM pratiklerine kadar tüm bu "beyin"e yönelik saldırı, müdahale ve yönlendirme gayretlerinin hepsi, "fizikten öte" diye zarflanan metafizik'ten bağımsız değildir. Nasıl olsun ki? Beyin, ne sıradan bir elektrikli ev âletidir ne de sadece duyularla ilişkiden müteşekkil bir beden parçası. Ve ne de tüm ruhumuzun merkezi! Dikkat edilirse, genelleyici Batı tarifleri üzerinden gidiyoruz. Oysa biliyoruz ki, bugün Batıdaki TELEGRAM'a dair her cinsten çalışma, ister müsbet bilim merkezli olsun, ister metafizik karakter göstersin ve isterse ikisinden bir kombinasyon tarzında vücud bulsun, netice olarak amaçladığı, insanın biyolojik kontrolü veya onun bir parçası olarak beyin değil, zihnin kontrolüdür, hattâ zihin koridorundan geçerek asıl zaptedilecek hedef olarak gördüğü RUH'tur. TELEGRAM'cıların "bilim-din çatışması" olarak zarfladıkları bu mücadelede "din"den neyi kasdettikleri belli. Birbirine mutlak bir zıtlık arzetmeyen -çünkü herşey gibi "bilim" de dinin hasrındadır!- din ve bilim gibi iki kavramdan "diyalektik" peydahlatma nâfile gayretleri bir yana, RUH'a hükmetme emelleri istikametinde yürüttükleri nöroloji temelli ve ondan doğan çalışmalar, bu noktada meselenin merkezi değil, sonuç aramada destekleyici unsurlardır. RUH'a dair kendisine çok az ilim verilen insanoğlunun meselâ "ruh hastalıkları" üzerine çalışmasındaki etimoloji ve hakikat mânâsında yaşanan sakatlık ayrı bahis. Herşeyde olduğu gibi, bu meselenin halline dair cevab da Mutlak Fikir'de yatarken, onu bilimin zıdlığı mânâsında kullanma ve benimsetmeye dair yüzlerce yıl süren "kirli bir dava"nın TELEGRAM'daki parmak izlerini buluyoruz burada. Aslolan; meselenin RUHÎ temelini ortaya koyan ve ilk insandan beri süregelen ezelî mücadeleye işaret eden büyük diyalektik! Ve işte tam bu noktada öne çıkan ve "500 yıldır beklenen" büyük fikir adamı ise, şimdi en vahşi uygulamalarla kendisine saldırılan hedef olarak Salih Mirzabeyoğlu! NÖROTEOLOJİ: YARADANI BEYİNDE ARAMAK Bugün yeni yeni ortaya çıkan birçok bilim zemini veya kavramının etiketindeki "ön ek" olarak dikkati çeken "nöro-sinir", bilim literatüründeki sarsılmaz ve daha da gelişme vaadeden yerini çoktan aldı demiş ve şu örnekleri vermiştik: NÖROPSİKOLOJİ, NÖROPSİKİYATRİ, NÖROFİZYOLOJİ, NÖROKUVANTOLOJİ, NÖROTEOLOJİ gibi. Bunların belki en yenisi de NÖROTEOLOJİ-NEUROTHEOLOGY... BİYOTEOLOJİ-BİOTHEOLOGY olarak da zikredilen; beynin spritüel-ruhî tecrübeler sırasındaki nörolojik faaliyeti üzerine çalışmalar yapan bilim dalı olarak nitelendirilen Nöroteoloji, kelime mânâsı olarak, "Nöro-Sinir" ve "Teoloji-İlahiyat" kelimelerinden müteşekkil. Kabaca, Yaratıcı'yı beyin damarlarında arayan (!) pozitif bir bilim. Batı'nın özellikle son birkaç yüzyıldır dayattığı pozitivist ve rasyonalist bilimin tekelci saltanatı, şimdi bu kavramın niçin biraz utangaç bir edâ ile önümüze koyulmak istendiğini açıklıyor. Zaten bunu yaparken bile kuyruğu dik tutma telaşı ile "ruh"a dair fenomenler maddeleştirilmeye çalışılıyor. Oysa artık biliyoruz ki, Batı'nın "Bilim"e yaklaşımı ve sunumu, hattâ etimolojik zarflayışı dahi ikiyüzlüdür. Batı, bir taraftan dini sadece "kültürel" bir renk veya araç olarak yansıtıp, hedef aldığı asıl ve tek dini "Din mi, Bilim mi?" sorusunu soran kendi TELEGRAM'cısının ağzından itiraf eder ve bu sahte "diyalektik" zıtlıkla yığınları uyuturken; diğer taraftan da binlerce yıllık kadîm kültürün hasadını yapıyor sinsice. Batı dünyası, tarihi boyunca kasıtlı ve programlı bir biçimde pozitivizm ve rasyonalizme hapsettiği "bilim"i bu şekliyle bizlere sunarken, onun diğer yüzünü yok saydı veya aşağıladı, en çok da yağmaladı ve şuurluca gizledi. Ama artık biliyoruz ki, Newton, Da Vinci, Einstein gibi "pir"ler başta olmak üzere, tarih boyunca birçok Batılı pozitif bilimci ezoterizmin, metafiziğin, okültizmin başköşeye oturtulduğu çok güçlü oluşumların üyeleriydiler. Hattâ Einstein'ın çalışmalarına sahne olan laboratuvarının, üyesi bulunduğu ezoterik yapılanmaya âit ve sapkın ritüellerin yapıldığı binanın bir bölümü olduğu söylenir. "Kuantum beyin"den bahsedildiği bir dünyada; klasik fizikte maddeleri bir arada tutan bağlantılar ve yapıları bilinmesine rağmen; "zihin" dediğimiz vakıayı beyne bağlayanın ne olduğu tam mânâsıyla bilinemiyor (!). Nikola Tesla'nın şu sözünü hatırlama ve hatırlatmanın tam yeri sanırız: - "Bilim, fizikî olmayan fenomenler üzerinde çalışmaya başladığı zaman, bir on senelik zaman dilimi içinde, var olduğu bütün asırlar boyunca yapmış olduğu gelişmeden daha fazlasını yapacaktır." Tam bu noktada, bilvesile, kelimenin tam mânâsıyla birer ŞAHESER olan, Mütefekkir'in "ÖLÜM ODASI B-YEDİ -Giriş-" ve "MADDE NEDİR? -Maddenin Kritiği-" isimli eserlerini zikredelim ve henüz okuyamamış olanlara, bilhassa bilim adamı ve akademisyenlerimize tavsiye etmiş olalım. TELEGRAMIN OLMAZSA OLMAZI: PSİKOTRONİK Tesla'nın yukarıda zikrettiğimiz sözünün, Batıda özellikle "resmî" mahfillerde son haddiyle dikkate alındığını biliyoruz. Bugün artık kadîm ilimler ve pozitif bilimlerin birçok sahada kombinasyon oluşturmaya başladığını, daha doğrusu oldukça eski sayılabilecek bu tarzın yavaş yavaş fâş olmaya başladığını söyleyebiliriz ki, TELEGRAM teknolojisi ve uygulamaları buna misâl. Bu yeniliğe (!) gölgesi düşen unsurların en önemlilerinden biri de hiç kuşkusuz PSİKOTRONİK: Kabaca bir tarifle, madde, enerji ve zihin üçlüsü arasındaki etkileşimi temel alan çalışmalar bütünü diyebiliriz buna. Batı'da "parapsikoloji" kapsamında değerlendirilmesine karşılık, "Pentagon'un ASELSAN'ı" diyebileceğimiz DARPA gibi kuruluşların da bu merkezde projeler yürüttüğünden sözediliyor. Yarım asır öncesinin SSCB ve Çekoslovakya'sında başlayan pşisik çalışmaların temellendirdiği psikotronik, canlıları ve özelde insanı, kozmik enerjiyi bünyesinde toplayan ve dönüştüren bir jeneratör ve aynı zamanda bir transformatör gibi öngörmekte. Tam tarifi yapılamayan bu enerjiyi -biyoenerji veya psikotronik enerji- elektronik bir cihaza aktarma ve bu cihazı da bir jeneratör gibi kullanma çalışmaları, ilk kez 1960'larda Çekoslovakya'da yapılmış; nesnelerin uzaktan kontrolü de dahil birçok deney başarıyla sonuçlanmıştır. Çek Robert Pavlita'nın bu başarısından sonra; ABD'de ilk psikotronik jeneratör 1970'te Woodrow W. Ward tarafından üretilmiştir. Çek bilim adamı ellerin teması ve ŞAKRALARI merkeze koyarken; 10 yıl sonra Amerikalı meslektaşı gözlerden çıkan enerjiyi (nazar?) merkeze alan çalışmalar yapmıştır. Onun yaptığı jeneratör, gözlerden çıkan enerji dalgaları ile faaliyete geçiyordu. Bugün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizim yaşadığımız Japonya'da da revaçta olan psikotronik, ilmî laboratuvar çalışmaları yanında, küçük büyük birçok şehirde faaliyet gösteren terapi merkezlerinin uygulamaları olarak karşımıza çıkıyor. Kozmik enerjiyi "eller"iyle bünyesinde toplayan, fizyolojik veya psikolojik problemlerine şifa bekleyen hastalarına yahud zayıflamak isteyenlerin dertlerine yine bu elleriyle deva ulaştırmaya çalışan "usta"ların yönetimindeki çok kârlı bir sektör hâline gelmiş durumda psikotronik. Hattâ bu ustalar, bazen çok uzak ülkelere gittiklerinde dahi seanslarına ara vermiyor ve binlerce kilometre uzaktan işlerini yapmaya devam edebiliyorlar. Hava karardıktan sonra, kalabalık caddelerde küçük bir portatif masa, bir tabure ve mumdan ibaret dekorları, yine esrarlı görüntüleri ve bazen kuyruklar oluşturan müşterileriyle falcı kaynayan Japonya için, psikotronik ustalarının olması hiç de şaşırtıcı değil. Bahsettiğimiz merkezlerde bilhassa Çinlilerin hâkimiyeti sözkonusu. Kendi meşreblerince mistisizmle yoğrulu bu ilimlerden medet uman birçok basın ve siyaset meşhuru, ekserisi Çinli olan bu ustaların müşteri ve müdavimleri arasında. Çarpıcı bir örnek olarak, kilo problemi olan bir dostumuzun, "usta"nın kozmik enerji nakli ile 250 gün boyunca HİÇBİR ŞEY YEMEDEN bu seanslara devam ettiğinin ve neticede 25 kilo verdiğinin şâhidi olduk. Dostumuzun, sadece ustanın elleri vasıtasıyla kozmik enerji nakledilmiş suyu dilediği kadar içmesine izin vardı ve bazen usta, yurtdışına çıktığında binlerce kilometre öteden bile bu seanslarına devam edebiliyordu. Telegram cihazının literatürdeki diğer bir isminin de "psikotronik silâh" olduğunu söyleyerek bahsi şimdilik burada bitirelim. 1) Salih Mirzabeyoğlu, ESATİR VE MİTOLOJİ -Güneş ve Ay-, İBDA Yayınları, İstanbul 2010, s. 656. 2) http://www.cevizkabuğu.com.tr/gündem.asp?procid=240 (19 Kasım 2012) Reha Suvari, Baran Dergisi 315. sayı, sayfa 20-21
  2. Cihad İçinde Geçen Bir Ömür! Şehidimiz Bayram Ali Öztürk 30 Ağustos 2012 Perşembe 18:39 Şehidimiz Bayram Ali Öztürk Hoca, 1952'de Trabzon'nun Of İlçesi'nde doğdu. Çocukluğu Adapazarı'nda geçen Öztürk, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Farsça, Arapça, Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca bilen Bayram Hoca, hukuk eğitimi de aldı. Büyük İslam âlimlerinden İmam Rabbani'nin mektuplarından oluşan 'Mektubat-ı Rabbani kitabını ezbere bilen ve her pazar sabahı İsmail ağa Camii'nde sohbet veren Şehit Bayram Ali Öztürk'ün bir oğlu, iki de kızı bulunuyordu. Bayram Hoca yıllarca Mahmud Efendi’nin halkasında sohbetlere katıldı; Sadreddin Yüksel, Halil Gönenç ve Mehmet Savaş gibi hoca efendilerle de teşriki mesaisi olmuştur. Bayram Hoca’nın hatipliği ve bir şeyi izahındaki sarihlik ilim ehli tarafından takdirle karşılanırdı. Mahmut Efendi Hazretleri’nin Bayram hoca’ya Mektubat-ı Rabbani’nin inceliklerinden anlamasından ötürü ayrı bir alakası vardı. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin “Mektubat”ını okuyup, şerhetme işini bu sebebten ona vermişti; Mahmud Efendi minbere çıkmadığı vakitler dersleri Bayram hoca sürdürürdü. Mektubat üzerine konuşacak sayılı birkaç ilim adamlarından birisi idi ki, burada “Mektubat” eseri üzerine bir vurgu yapmamız lazım geliyor. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl Kısakürek, sadeleştirdiği “Mektubat” isimli eserinde şöyle diyor: “Allah ve Resulünün kitaplarından sonra dinin en büyük eseri. … Mektubat-ı İmam-Rabbani... Eser sahibi, İkinci Bin Yılın Yenileyicisi Şeyh Ahmed-i Faruk-i Serhendî (İmam-Rabbani) Hazretleri de, resuller, nebiler ve sahabilerden sonra ümmet kadrosunun en büyük ferdi...” Bayram Hoca, böyle ehemmiyetli bir eser üzerine olan vukûfiyetinden ötürü “Mektubatçı Bayram Hoca” diye tanınırdı ki bu aslında büyük ve şerefli bir lakabtır! Ayrıca Doğu ve Batı’nın nadide eserleri üzerine olan vukûfiyeti, medreselerde okutulan, takib edilen eserler üzerine de bir ilim adamı sıfatı ile derin bilgisi ile nadir hocalarımızdan idi. Öyle ki, bu devirde öyle her hocanın dersini veremeyeceği Şerhu’l-Mevakıf gibi eserlerin dersini verirdi. Her kitabı tavsiye etmez, her sözü herkese söylemez idi; vaazlarında ümmetin birliği için dert yanar, Siyonizme, Yahudilere şiddetli bir şekilde muhalefet ederdi; bu toprakların, Anadolu topraklarının çok ehemmiyetli olduğunun altını çizer, İslam davası’nın bu topraklardan fışkıracak bir nidâ ile kurtulacağını söylerdi. Hakikatleri söylemekten, İslâm dâvâsı neyi emrediyorsa onu söylemekten imtina etmez, bunları adetâ su içer gibi tabiî bir şekilde yapardı; bu samimi hâli sebebi ile ömrünün son yıllarında çok sıkıntılar çekmiş ve cami cami sürgüne gönderilmişti emekli olana kadar. İsmail Ağa’daki dâimi yılları emekli olmasından sonradır. Bayram Hoca’nın sözlerinden: “Diyalog süreci diyorlar… Diyalogun başını çekenler, Bizim ile sizin aranızdaki ortak noktaya gelin âyet-i kerîme-i duydukları zaman, ta 100 yıl evvel, biz bu âyetlere çağırdığımız zaman yanaşmadılar da şimdi siyasi ve ekonomik bakımdan çok güçlü oldukları şu zaman diyalog sürecini başlattılar. Bunlar çok mu düşkün imana, İslâm’a ki bizimle diyaloga girmek istiyorlar. İhtiyacı da yok. Silâh onda, teknoloji onda… Derdi ne? Şunu unutma: Batı, tarihin hesabını görmek istiyor! Ne gerekiyorsa yapacak. Hocaları kullanacak, onu kullanacak, bunu kullanacak… Ne taktikler, ne taktikler!.. Fetullah Hoca’nın ilmi tam değildir. Benim hocamın da medreseden arkadaşıdır. Tamam ufku, muhakemesi, felsefesi büyük olabilir… Çok sakatları var! Hocanın yaptıklarından hesaba çekilmeyeceği kanaati o cemaati bitirmiştir. Buradan bu cemaat gidecek, kesinlikle… Hitabetiyle herkesi büyülemiştir. Siyasi ve ekonomik lobileri güçlü. O gücünü bu sefer davada da haklıyız anlamına çekiyorlar… Aynı Hıristiyanlar gibi…” Ehli Sünnet Vel Cemaat mevzuunda çok pür dikkatli davranırdı; Şehidimiz Bayram Hoca, bu hak yolun yılmaz savunucularındandı ve hassasiyetle bu meselenin üzerinde durmuştur. Ehli sünnet vel cemaat yolunun inceliklerini bilir ve Şii’ler başta olmak üzere her türlü sapık mezheb ve fırka’ya karşı şiddetle ve iman hiddeti ile bu yolda mücadele vermiş nadir hocalarımızdandı. Ehli Sünnet Vel Cemaat yolunun bayraktarlığını yapan İBDA’cılara, Şiilere karşı destek vermek maksadıyla Aylık Taraf Dergisi için Mektubat-ı Rabbani’den bu meseleyle alakalı yerleri aslından tercüme ederek yazmış, yayınlanması maksadıyla Aylık Taraf Dergisi’ne iletmişti. Bayram Ali Hocamızın tercüme ettiği bu kısımlar Aylık Taraf Dergisi’nde yazı dizisi olarak yayınlanmıştı. Cemaat içine karışmış münafık tipler Mektubat’tan parçaları okumamasına dâir Bayram Hoca’nın defalarca önünü kesmiş, o ise bunlara aldırmayarak, Şia ve benzer sapıklara karşı cihad ve gazâ etmekten geri durmamıştır; bu münafık tipler İsmailağa sokaklarından İBDA’cılar tarafından kovalanmış ve gereken dersler verilmiştir. İslam dâvâ’sının özünde “kendini fedâ” vardır; nitekim Abdülhakîm Arvasi hazretleri “Dini işlerde bid’atlerin türemesi öyle bir fitnedir ki, zararı bütün mahlûkları sarar. Bunlardan biri de cihad ve gazâda gevşeklik ve tembelliktir. Burada bir nükte vardır ki, münafıklığın alemeti olmaya kadar gider. O da şehitlik nimetinden kaçınmak… Şehitlik, İslamın kuvvet bulması yolunda can vermektir. Her mümin fert, bu yüksek makamı kalb ve zevk yolu ile benimsemeye, istemeye memurdur. Bu sır icabı olarak Resul ve nebilerin birçoğu, sahabiler ekserisi ve Peygamber evladının hepsi şehadeti arzulamış ve o yolda ruhlarını teslim etmişlerdir.” Buyuruyor. Ömrü boyunca fitne ve bid’atlere karşı mücadele vermiş şehidimiz Bayram Hoca’nın ömrü cihad ve gazâ ile geçmiş, bu yolda gevşeklik göstermemiştir. O günümüzün sıradan “Hoca tipi” nin aksine ilmini kavga ile süslemiş ve davanın saflarında nasıl durulması gerektiğini hayatı ile de göstermiştir; neticede mükafat olarak ta şehadet şerbetini içmiştir. Şehadetinden sonra evdeki eşyalarının arasında bulunan bir notu, cihad içinde geçen ömrünü de adeta özetliyor: “İnsan davasına ana hasretiyle şakıyan bülbül gibi olmalı, insan davasına canını öyle bir açmalı ki bedeni ruhuna ve canına yetişememeli… Dava adamı devamlı hedefe bakacak; cambazlar iplerinde marifet gösterdiğinde daima ileri bakarlar, asla yere bakmazlar… Yere bakan cambazın düşmesi çok yakındır. Vücudunun kaçta kaçı sana aid, söyler misin?” 3 Eylül 2006 tarihinde İsmailağa Camii'nde sabah namazının ardından cemaate vaaz ederken bıçaklanarak şehid edildi hocamız; şehadetinin haberi ile İbda’cılar İsmailağa ya hareket etmişler ve sâir zamanlarda görüştükleri hocalarına sahip çıkmışlardı; ertesi günkü Hürriyet gazetesi İstanbul eski Emniyet Müdürü Celalattin Cerrah’ın fotoğrafını İBDA işaretleri arasında ve “Cerrah’ın Önünde İBDA-C Şov” diye vermiş, “tekbir getirerek intikam yeminleri” atıldığı yazılmıştı gazetelere. Sonrasında Fatih Camii’ndeki cenaze namazı esnasında 22 İBDA’cı gözaltına alınmış İstanbul Emniyet Müdürlüğünden Fatih Adliyesine sanki bir cürümleri varmış gibi sevk edilmişler, cumhuriyet savcısı tarafından sorgulanmışlardı. Suç isnadı ise ''Terör örgütü propagandası yapmak'' ve ''görevli memura mukavemet'' idi. Aslında düzenin kimden ve neden korktuğu da bu gözaltılar vesilesi ile ortaya çıkmıştı… “Köhne düzen”in karanlık dehlizlerinde planlanan cinayetin ardından, 11 gün sonra mezarı başında Kur’an okuyarak şehidimizi anmak isteyen bir grup İBDA’cıya 250-300 kişilik polis ile barikat kuran polis o gün G. Antepten bu eylem için gelen A. Kocaoğlan Cem Yılmaz ve beni gözaltına aldı. Bu anma eylemi sebeb gösterilerek Dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar büyükanıt’ı tehdit ettiğim iddiası ve İBDA-C Örgüt propagandası Yapmak iddiası ile de iki ayrı dâva açıldı… İBDA’cılara böyle bir meseleden kanun yolunu kullanarak davalar açan, gözaltına alan emniyet yetkililerine, savcılarına onun katillerini hâlâ bulamamak ayıbı yeter. Üzerinden 6 yıl geçmesine mukabil bu cinayet hakkında bir yol alınamadığı gibi şu an dava dosyalarının da kayıp olduğu haberini gazetelerden okuyoruz; görülen o ki bu cinayetin üstü hâla örtülmeye çalışılıyor, bir türlü çözülmüyor. İsmailağa’da, Bayram Hocamız öncesinde Mahmut Efendi’nin damadı Hızır Ali Murat Hoca şehid edilmiş ve o hâdise de bu hâdise gibi örtbas edilmişti; Hızır Hoca’nın katili, hadiseden üç yıl sonra yakalanmış ve cinayet hakkındaki tüm karanlık noktalar ortada dururken mahkeme kararı ile “akıl hastası” olarak görüldüğünden cezâi ehliyet taşımadığına kanaat getirip serbest bırakmış ve dosyanın üstü örtülmüştür. Şimdi üzerinden seneler geçmesine mukabil bu iki cinayet hâlâ çözülmeyi bekliyor; işine gelindiğinde “koca koca” Paşaları içeri atan mevcut hükümet, İslamcılık iddiasıyla yaklaşan seçimler için kapı oy oy dilenirken, İslam dâvâsının bu iki neferinin dosyalrını çözmekten acizse, “dükkanı kapatıp” Seyşeller’de tatile gitsin; bu tavırda hiç olmazsa samimiyetten bir pay bulunur! Son söz olarak; Şehidlerimiz ve Bayram Hoca için “Yolu Yolumuzdur!” diye haykıran İBDA, bunu sloganik olarak ifade eden değil, fikirde ve kavgada, cemiyet meydanında bunun savaşını verendir. Fatih Turplu Baran Dergisi 294. Sayı
×
×
  • Create New...