Jump to content
Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]

mumin

Editor
  • Content Count

    933
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    51

Everything posted by mumin

  1. 1920'de babasını kaybeden Necip Fazıl, annesiyle birlikte Trabzon üzerinden Erzurum'a, Polis Müdürü olan dayınsın yanına gelir. Bu, Necip Fazıl'ın Erzurum'a ilk gelişidir. Bu geliş kışın sonuna doğru, muhtemelen Şubat ayına rastlar. Necip Fazıl, bu yolculuğu "Kafa Kâğıdı" adlı eserinde şöyle anlatır: "Anadolu harekâtı gelişmeye başlamış ve devletleşme çığırına girmiştir. ...Büyük dayım Anadolu'da Erzurum Polis Müdürü... Haydi bu defa onun yanına!.. Anneannem, annem ve ben, yabancı bir kumpanyanın gemisiyle güverte yolcusu olarak Trabzon yönündeyiz. Trabzon'dan yaylı arabasıyla sekiz günde varılan Erzurum. Niyetim, kışın son demlerini Erzurum'da geçirdikten sonra İstanbul'a dönmek?" Necip Fazıl, daha 16 yaşındayken çıktığı bu yolculuktan 'O ve Ben' adlı eserinde ise şöyle söz eder: "Erzurum'da polis müdürü dayımın yanına gittik... Niyetim kışın son demlerini Erzurum'da geçirdikten sonra İstanbul'a küçük dayımın yanına dönmek ve sonbaharda 'Darülfünûn'a girmek..." Necip Fazıl, Erzurum'da emniyet(polis) müdürü olan dayısının yanında ata merak salar. Ata ilk merakı aslında yaylı arabayla annesi ve anneannesi ile yaptığı Trabzon-Erzurum yolculuğu sırasında arabacının (birçok arabası bulunan ve arabalarına sürücü tutarak bugünkü şehirlerarası otobüs işletmeciliği yapan Tevfik adında zamanın eşkıya çetesini de kumanda ettiği söylenen Tevfik adında biri) arada sırada Necip Fazıl'ı ata bindirmesiyle kıvılcımlanır. Daha sonra dayısının konağının ahırındaki atlar, Necip Fazıl'ın kendi ifadesiyle kendi ifadesiyle 60 yaşına kadar atlara olan ilgisinin başıdır: "Bu at ilgisi, Erzurum'da konağımızın ahırına bağlı bir atat boyuna binmek, ondan sonra süvari zabiti üniformasını taşıyacağım günlerde büsbütün azmak ve oturduğum bahçelik ve kırlık semtlerde daima ahırımda bir, hatta iki soylu at bulundurmak suretiyle 60 yaşıma kadar benden ayrılmadı." Necip Fazıl ilk gelişinde edindiği Erzurum ve Erzurumlu izlenimlerini ilk gelişinden 45 sene sonra 1965'te önce "Büyük Kapı", 1975'te de "O ve Ben" adını koyduğu eserinde kaleme almıştır. 15 yaşında geldiği Erzurum'da yine dayısına ait atla çarşıda başından geçen bir hatırasında aktardığı "Erzurumlu" tarifi, en kuşatıcı ve mükemmel dadaş tariflerinden biridir: "Erzurum; sonraları Anadolu'nun en saffetli yerlerinden biri olarak kalbime naksedilen Erzurum'da, bu yere ve onun yerlisine ait ilk intibam yine ata bağlıdır: Bir gün ahırımızda ariyet olarak bırakılan ve benim besleye besleye şişirdiğim, hatta azgınlaştırdığım ata binmiş, çarşı tarafından geçiyordum. Her taraf kar? Kar iki yana tepeleme çekilmiş ve ortasında ancak tek adamın geçebileceği, üstüne kömür tozu serpili ince bir yol bırakılmış? Atım azgın? Kantarmaya abanmış, yavaşlamak bilmez bir hızla ilerliyor, dizginlere asılışıma hiç aldırmıyor, önümde bastan aşağı damalı bir çarşafa bürülü bir kadın yürüyor. Kadına çarpacağım! Ata hâkim olamamamın hicabıyla kadına haykırmak zorunda kalıyorum: Hey, hatun! Kenara çekil! Nereye çekilsin?.. Kar yığının tepesine mi çıksın?.. Kadın dönüp arkasına bakmıyor bile? Var kuvvetimle dizginlere asılıyorum. At biraz yavaşlıyor, fakat kadına hafifçe çarpmaktan da kendini alamıyor. Birden dizginlere yapışan ve atı zınk diye olduğu yere mıhlayan bir el? Genç bir Erzurum dadaşı? Ata binmeyi bilmezsin! Zenne kişiye de çarparsın! N'ola senin halin! Korkunç hakaret!.. Bu hakarete hak verip geçeceğime onun daha büyüğüne lâyık bir adilikte bulunuyorum. Polis Müdürü dayımın mevkiine güven duygusuyla genç Erzurumluya diyorum ki: Sen benim kim olduğumu biliyor musun? İşte o zaman Erzurum delikanlısı, beni hayran bırakan ve asla hatırımdan çıkmayan cevabını veriyor. Yüzüme nefretle bakıp atımın sağrısına bir tokat aşkediyor ve: İstersen vali paşanın oğlu ol, diyor; haydi çek git! Ufukları, feza cüsseli bir pehlivanın şişkin kol adalelerini andıran dağlarla sınırlı, geceleri aya merdiven dayamak ve yıldızları yemiş gibi koparmak hissini verici, hiçbir şek ve şüphe karartısı taşımaz, berrak, sonsuz berrak bir madde çerçevesi içinde, işte en basit bir Erzurum delikanlısının tüttürdüğü mânadaki saffet ve asalet!"
  2. Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış birtakım hakikatler, birilerinin keyfine göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması boyutundan çıkıp bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı. Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade etmek için bu girişi yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca, kendilerine sinemacı diyebilen birtakım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı hâlde ortaya atılıp ‘Ne münasebet canım, zaten Necip Fazıl sinema konusunda da değersizdir’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Elbette hakikat öyle değil. İyi bir okuma ve araştırma yapıldığında görülecektir ki Muhsin Ertuğrul döneminden beri Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir düşünürdür. Hikâyeleri filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil ettiğini görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp topyekûn mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi’nin 17 Eylül 1943 tarihli 1. sayısında “Beyaz Perde” ara başlığı ile yayımladığı bu yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler: “Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği takdirde şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey...” Dahası, Millî Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği yönetmenlerden biri olmuştur. Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikâyeye yıkmayı başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar. Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış, paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belagatli bir şekilde yapar bunu üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zekâ kıvraklığıyla hukukun mengenesinden ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı başarır. Boş tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de. Ele aldığı hikâyeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin. Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak. Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikâyesi Yangın Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın başrolünü oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir. 1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan Parmaksız Salih, üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın öyküsüdür. 1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikâyesini filme almak ister. Gönlünde Tarkistan vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem adlı hikâyesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır. Çakmaklı, 1973’te, Sen Beni Ölümden Döndürdün isimli senaryosunu Zehra ismiyle sinemaya aktarır. Ediz Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı Diriliş’te ise bu kez Hülya Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikâye başka bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır. En meşhur eserlerinden olan Bir Adam Yaratmak, 1977’de üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından çekilir. 1988’de Mesut Uçakan filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir. Reis Bey’den çokça esintiler taşıyan Mesut Uçakan’ın 1978 yapımı Lanet ve 1980 Rahmet ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama 1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi Siyah Pelerinli Adam gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır. Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor eser olan Mümin ve Kâfir’i çeker. 1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra dışı senaryosuyla çekilen Yarasa, Eflatun’un Mağara hikâyesi ve Kaldırımlar şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır. Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl Kısakürek için. M. Nedim Hazar 7 Ocak 2013
  3. İdealden aksiyona “Büyük Doğu” dergisi Yazarımız Kibar Ayaydın, Necip Fazıl üstadın Büyük Doğu'sunu yazdı... Fikri, düşüncesi, davası ve her şeyden önce bir ıstırabı olan insandır Necip Fazıl. Cemiyeti topyekün uyandırmaya, bilinçlendirmeye ve ense kökünde diriliş neşideleri söylemeyi kendisine vazife addetmiş; yalan, dolan ve hileyle işi olmayan “festekım kemâ ümirte”(emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Hûd/112) ayetinin, serâpâ kalemden bir tecellisidir. O, yaşadığı zamanın ruh ve madde ipliklerini, ıstırap kıvılcımlarıyla örmüş; örgülediği bu sistemin, bütün bir yükünü de hayatı boyunca omuzlarında taşımıştır. “Sahte Kahramanlar”ın cirit attığı, Hz. Mevlânâ’nın “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok./Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”sözüyle özdeş bir ortamda, Necip Fazıl, kalemini hakikatin bir burcu haline getirmiş; “Raporlar”ı, “Çerçeve”si, “Hücûm ve Polemik”leriyle bir devrin atan nabzı olmuştur. Mizacı itibariyle ele avuca sığmayan, sesi ve soluğu hür ufuklarda dolaşan bir aksiyon adamıdır Necip Fazıl. “Necip Fazıl genç yaşlarında bile sesine ve sözüne hayran bir kitle oluşturmayı bilmiştir. Abdülhak Hâmid ona ‘zekâ’ diye hitap eder, D Grubu Ressamları bile ilk sergilerinin açılış konuşmasını ona yaptırır ve o da ‘Beklenen Sanatkâr’ adlı hitabesini verir. Şahsiyetinin çevresindekileri saran etkisinden ötürü, Peyami Safa, Ahmet Hamdi ve Ahmet Kutsi neslinin en genci olmasına rağmen, onların öncüsü ve sözcüsü olmuştur. Onun dehasından ilk söz eden de gençlik arkadaşı Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur.”[1] Yaşadığı hayat, örgüleştirdiği fikir sistemi, şiiri ve eserleriyle yekpare bir bütün olan Necip Fazıl; metafizik âlemin kıyılarında soluk alıp veren, buhran ve sezgileriyle entelektüel kabz ve bast halini yaşayan bir şair ve aynı zamanda bir fikir mimarıdır. Şiirinde kurduğu dünya onun, kendi beniyle yaptığı mücadelenin, yüksek sesle dile getirilişidir. Derin bir hassasiyet, ihata gücü engin bir zihin, duyarlılığa açık bir dimağ ile Necip Fazıl, fikrî donanımını hem şiirinde hem de aksiyonunda ortaya koymuştur. Şiirinde yakaladığı yüksek ses, bir bakıma düşüncesinin de mihveri olmuştur. Şiirini estetik açıdan değerlendiren Himmet Uç, Necip Fazıl’daki bu duyarlılığı şöyle dile getirir: “Necip Fazıl’ın tasavvurları, imaj ve imgeleri herkes tarafından kabul edilmiş güçlü tasarımlardır. İmajın gücü kendinden önceki duyumlama, düşünme, hoşlanma, değerlendirme, sezme devrelerinin gücünden kaynaklanır. Birçok şairin sıradan imajlar üretmesi, yıllardır tekrar edilen imajları tekrarlaması bu zihnin üretim mekanizmalarını hazırlayan bu devreleri eksik bırakmasından ileri gelmektedir. O hâlde Necip Fazıl büyük bir sezgiye sahiptir, sezdiğini hisleri ile, duyguları ile donatmaktadır, arkasından konuyu aklîleştirmekte, duyumlama ve akabinde imaja çevirmektedir. Mesela: ‘Kaçır beni ahenk, al beni birlik/Artık barınamam gölge varlıkta/Ver cüceye onun olsun şairlik’ imajında evrendeki ahengi hissetmiştir. Bu armoni veya ahenk birçok filozof tarafından aklîleştirilmiş ve ifade ile ortaya konmuştur. Necip Fazıl’ın buradaki farkı, ahengi bir mutlak zevk ile kendini, ‘Mutlak’a taşıyan bir âlete çevirmesidir. Bu onun hoşlanma, duyumlama ünitelerinin gücünden ileri gelmektedir. Filozof veya felsefe hissettiği bir kozmik hakikati beşerin hisleri ile donatamaz, duygusal plânda ona yaklaşamaz. Burada tesbit edilenler âhenk ve birlik denen evrensel tespitlerdir. Ama şair mutlaktan eşyaya yansıyan bu âhenk ve birliği kendini mutlaka taşıması gereken bir imaja dönüştürür. İmaj aklı tatmin ettiği gibi duyguları da kucaklayan bir hakikate döner.”[2] Şahsiyetini meydana getiren bütün bu unsurlar, onun geçmiş ve gelecek arasında inşa ettiği “İdeolocya Örgüsü”nün de bir yansımasıdır. Bu sistem, ‘Büyük Doğu’ idealinin gerçekleşmesi adına en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş değerler manzumesinin, bir aksiyon safhasıdır. “Allah isminin açıkça söylenmesinin yasaklandığı bir dönemde Büyük Doğu milyonlarca kişinin kalplerine sistemli bir ideolojik çalışmanın simgesi olarak yerleşmiştir.”[3] Dergiden Yükselen Ses Büyük Doğu idealini gerçekleştirmek için Necip Fazıl, bu mefkuresine hizmet edecek, onun ismiyle müsemma bir dergi çıkarmayı düşünür. ‘Büyük Doğu Dergisi’ni daha önce çıkarmış olduğu ‘Ağaç’tan farklı bir misyonla yayın hayatına sürer. Büyük Doğu Dergisi; “1943–1978 yılları arasında, çeşitli boyutlarda, aralıklarla, haftalık, günlük, aylık olarak çıkardığı edebî, dinî, fikrî ve siyasî karakterli bir dergidir. Her defasında 1. sayıdan başlamak üzere en süreklisi 122 ve kısa sürelisi 5. sayı olmak üzere on beş defa yayın hayatına girmiştir.”[4] Derginin esin kaynağı ise 1938 yılında yazmış olduğu ve Çile’nin “Dâva ve Cemiyet” bölümüne koyduğu ‘Büyük Doğu Marşı’dır. Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu Marşı’ ile “Türk-İslâm düşüncesi doğrultusunda Türk milletinin geleceğine yön tayin ediyor ve hedef gösteriyor. Bu millete tarihinden, kimliğinden, kültüründen hareketle yeniden doğrulup ayağa kalkması ve bütün Türk ve İslâm dünyasını birleştirip Büyük Doğu’yu kurması misyonu yükleniyor.”[5] ‘Büyük Doğu’nun şekillendiği ortam, kendi insanını keyfiyet planında yok etmeye mahkûm bir anlayışla, zihinleri idlâl ediyor; onu değersizleştirerek, kemiyet planında da yok sayıyordu. İşte Necip Fazıl böyle bir dönemde ortaya çıkmış, ‘Büyük Doğu İdeali’ni gerçekleştirme adına da ‘Büyük Doğu Dergisi’ni çıkarmıştır. “Kısakürek siyasi fikirlerini Türkiye’nin ve İslâm dünyasının beklediği kurtarıcıyı ararken oluşturmuştur.(…) …Ona göre Doğu, vahyin ve ruhi değerlerin; her şeyin geldiği yerdir.(…) …Büyük Doğu İdeali, Kısakürek’in siyasi ideolojilere alternatif bir ‘ideolocya’yı İslâm’dan üretmesinin de çerçevesi olmuştur. Kendini kurtaracak İslâmi bir inkılâp bekleyen dünyanın ve İslâm âleminin kurtuluşu ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Devleti, toplumu ve bireyi yeniden şekillendirecek bir ideolojya arayışı köyü, kenti, aileyi, okulu, mahkemeleri, sağlığı, sanatı ve orduyu kapsayacak genişliktedir. Kısakürek’in idealindeki ‘Başyücelik Devleti’ dokuz temel prensibe dayanmaktadır: Ruhçuluk, Keyfiyetçilik, Şahsiyetçilik, Ahlakçılık, Milliyetçilik, Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik, Cemiyetçilik, Nizamcılık ve Müdahalecilik.”[6] Muhalif Necip Fazıl, düşüncesi ve aksiyonuyla yaşadığı dönemin muhalifi bir entelektüeldir. O, bu muhalifliğini çıkardığı ‘Büyük Doğu Dergisi’yle yapar. “Bu gâye, ilk vasıtasını Büyük Doğu dergilerinde bulmuş ve daha sonra çok çeşitli zeminlerde şekillenen bir ‘dâvâ hamlesi’yle Cumhuriyet sonrası ‘gerçek muhalefetin’ omurgasını oluşturmuştur.”[7] Onun muhalifliği savunduğu kıymetlerin, bir sistem halinde onun zihninde tasarlanıp, yüksek sesle dile getirilmesinden kaynaklanır. “Büyük Doğu ideali, bütün küreyi topaç gibi sardıktan sonra arş istikametinde yükselen ve adım başı elektrik güneşler ışıldayan altın parke bir caddedir, ezel ebed arası onun nerelerden gelip nerelere gittiği nokta nokta bellidir; ve yine içli dışlı yollarla ihtilâfı, şu veya bu kıvrım, şu veya bu dönemeç farkı değil, bütün bir çıkış ve varış ayrılığıdır.”[8] Zaman zaman dergi, gazete ve mecmua şeklinde çıkan ‘Büyük Doğu’ değişik tarihlerde toplatılmış, muhalif yazılarından dolayı adlî takibe uğrayarak kapatılmıştır. “Büyük Doğu ‘Kaldırımlar Şairi’nden sonra Necip Fazıl’ı tanıtan ikinci bir unvan olmuştur.”[9] ‘Büyük Doğu Dergisi’ ilk zamanlarında, dönemin pek çok şair, yazar ve fikir adamını bünyesinde barındırmıştır. “Büyük Doğu’nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir.”[10] Bu dönemde dergi, İslâmî söylemden ziyade üslup sahibi kalemlerin, yazılarını neşrettiği bir yayın organıdır. Dergide yazıları yayımlanan yazarların büyük bir çoğunluğu kendi sahalarının söz sahibi, Türk düşünce ve edebiyatının şekillenmesinde etkin rol olan münevver tabakasıdır. Her ne kadar düşünce itibariyle birbirine zıt yazarlar olsa da ‘Büyük Doğu’ baskı adeti ve ulaştığı çevre itibarıyla oldukça geniş bir okuyucu kesimine hitap etmektedir. ‘Büyük Doğu’ siyasî muhalefet misyonuyla hareket etmeye başladığı andan itibaren de dergiden ayrılmalar başlamıştır. “Özellikle ilk iki dönemde fikri ve siyasi muhtevalı yazılar yanında, felsefi ve edebi yazılar, şiir, hikâye ve sanat yazılarıyla, derginin zengin bir muhtevaya sahip olduğu dikkati çekmektedir. Dergide bu dönemde şiirleriyle Bedri Rahmi Eyuboğlu, Ziya Osman Saba, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca; hikâyeleriyle Sait Faik, Mahmut Yesari, Zahir Güvemli, ve Oktay Akbal; çeşitli yazılarıyla Hüseyin Cahit Yalçın, Burhan Toprak, Fikret Adil, Mustafa Şekip Tunç, Hilmi Ziya Ülken, Salih Murat Uzdilek, Kâzım Nâmi Duru, Salih Zeki Aktay, Nizamettin Nazif, ve Şükrü Baban imzaları görülür.”[11] Fikir Öfkesi Büyük Doğu’nun 2 Kasım 1945 ile 2 Nisan 1948 arasında çıkan 87 sayılık ikinci dönemi, bir dergi olmanın çok ötesinde Necip Fazıl’ın fikir ve öfke halinin aksiyona geçmiş halidir. 5 Mayıs 1944’te yazmış olduğu “Fikir Öfkesi” isimli yazı, onun nasıl bir mihenkle bu sahaya indiğini gösterir. “Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir. Zihin onun sayesinde dinamizmaya kavuşur, yıldırımlaşır, kudrete erer, cansız bir ölçü kalıbı olmaktan kurtulur. Tek kelimeyle fikir öfkesi, kıymet hükümlerimizin hamle ve irade kaynağı…”[12] Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’yu çıkardığı bu dönemde, dergiyi “Mutlak Hâkimiyet”in kavramsal bir simgesine dönüştürür. Şiirleriyle metafizik âlemin sınırlarını zorlayan nefs muhasebeleriyle kendi ‘ben’ini hınca hınç mıncıklayan, varlık muammasını ancak Allah’a teslim olmakla bulan ve bundan sonraki hayatını O’nun ‘Hâkim’ ve ‘Mutlak’ olan sistemine adayan Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’yu bu dönüşümün içinde inşa etmiştir. “Ahlâkçı vurgular ve arayışların yerini İslâm’la tanımlanan bir toplum tasarımı ve özlemi almıştır.”[13] Bu dönüşümde, makalelerinden tiyatrolarına, hikâyelerinden şiirine kadar kullandığı imajlar onun güçlü bir seziş ve hakikat algısına sahip olduğunun bir göstergesidir. Büyük Doğu Dergisi’nde sistemli bir biçimde çıkan farklı yazılar, bu dönüşümün en büyük iç dinamiğidir. “Derginin özellikle 87 sayı devam eden ikinci yayın dönemi muhteva açısından en zengin olan dönemdir. Felsefe, edebiyat, resim, müzik, plastik sanatlar, tiyatro, sinema ve folklor alanlarında, çoğu, Necip Fazıl’ın da bir süre hocalık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi çevresinden arkadaşı olan hocalar tarafından kaleme alınmış yazıların daha sonra tamamen ortadan kalktığı görülür. Derginin millî ve dinî karakteri 1950’lerden sonra yayımlanan sayılarında çok açık bir şekilde belirginleşir.”[14] Büyük Doğu etrafında Necip Fazıl’ı değerlendiren Orhan Okay şu önemli tespitleri yapar: “1945’den beri çıkan ‘Büyük Doğu’nun bu ikinci devresi benim neslim gibi benden sonrakilerin de zihinlerine, gönüllerine büyük ufuklar açtı. Onun beğendiğim ve beğenmediğim yazıları ve davranışları oldu. Gerek yaşayışındaki, gerekse yazılarındaki bocalayışları, sanatkârlığından, mistikliğinden ve dinî endişelerinden kaynaklanıyor, bu üçünü birbiriyle telif etmeye çalışıyordu. Bir insanın zor taşıyacağı bu üç yükü o, seksen sene, hiç yorulmamış bir zihinle taşıdı.”[15] Büyük Doğu, Cemil Meriç’in ‘Işık Doğudan Gelir’ ifadesinin gerçek ve mecaz anlamlarının çok ötesinde, ‘İslâm Hakikatinin’ bir manifesto haline dönüştürüldüğü, Necip Fazıl’ın şahsî nizamının ve fikir öfkesinin yoğrulduğu bir dergidir. Hayreddin Karaman’ın deyimiyle; “Bu bir meydan okumadır.”[16] Büyük Doğu, ‘Büyük Doğu’ idealini gerçekleştirmek üzere tasarlanmış “dönemim ilk İslâmcı”[17] bir aksiyon dergisidir. “Büyük Doğu; bütüncül bir inancın oluşturduğu görüş ile ölçü dengesinde, bütünlüğünü tamamlayan, dış dünyaya saçak saçak açık olmasına karşılık, içeride muhkem, çevresi sınırsız çokluğu, merkezi tekliği temsilen geçmiş ve gelecek tüm varlık, olgu ve olayları kavrama bilinç ve sorumluluğu içeren düşünce örgülerinin meydana getirdiği âdeta bir estetik yapıdır.”[18] Hür Ufuklar Dönemin fikrî, felsefî, edebî ve siyasî ortamında yerli ama bir o kadarda evrensel olanın “Doğu” kaynaklarından yeniden yoğrulması nizamsızlıkla yoğrulan bir sistemin ana arterlerine ‘İslâm Hakikatini’ zerk etme hamlesidir. “Büyük Doğu’nun kucakladığı ve bütünleştirdiği Şark, vatan sınırları dışında herhangi bir ırk ve coğrafya plânına bağlı değildir. Biz Büyük Doğu’yu, öz vatanımızdan başlayarak, güneşin doğduğu istikameti kurcalayan bir madde ve kemiyet zemininde aramıyoruz. Biz Büyük Doğu’yu vatanımızın bugünkü ve yarınki sınırlarıyla çevrili bir ruh ve keyfiyet plânında arıyoruz. O kendini mekân çerçevesinde değil, zaman çerçevesinde gerçekleştirmeye talip…”[19] ‘Büyük Doğu’ imansızlık ateşine karşı dönemin zihniyetine fikrî bir başkaldırıdır. “Tam bir fikir sefaletinin, ahlâk faciasının, gençlik ruhunun aç bırakılma gayretlerinin ve ‘Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır.’ Şeklinde basına tamim gönderecek kadar ileri bir iman buhranının yaşandığı bir zamanda neşredilmeye başlanılan Büyük Doğu, üstlendiği vazifeyi devreler boyunca yılmadan ve göz kırpmadan yerine getirmiştir.”[20] Bu eylem, fikrin Büyük Doğu sayfalarından kelime ve cümle terkipleriyle hareket geçen kıyamın, entelektüel bir sesidir. “Büyük Doğu bir dönüşümün başlangıcıdır düşünce hayatımızda. Ortamın güçlüğü içindeki bir dönüşüm. Bütün olumsuzlukların kuşattığı, sarıp sarmaladığı, yaşama hakkının olmadığı bir zamandadır bu çıkış. Trajik bir hayat, nefes alınamaz bir ortamdır. Hayat trajediler üzerine kurulur. Zamanın güç koşullarında doğar Büyük Doğu. Devlet hayatının getirdiği tek yanlılık, toplumu âdeta kendi ruh dünyasına hapseder, onu içinden çıkılmaz bir handikabın içine sokar. Topluma yabancı düşüncenin ideolojileştiği ve resmîleştiği bir ortamda bir kendine sahip çıkıştır.”[21] Büyü Doğu’nun beşinci sayısında yazmış olduğu bir şiir, Necip Fazıl’ın nasıl bir duruş sergilediğini ortaya koyar. “O gün, ova ufkunda şafak, yelpaze ateş; Birden, karınca yolu, atlılar belirecek. Atlılar put şehrine, hisarlardan girecek… Şehir, Yirminci Asır; insan, ayak üstü leş. O gün tek dost bir fikir; ne sevgili, ne kardeş; Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvelâ yalanı devirecek, Her şey birbirine denk, herkes birbirine eş, Diyecekler. Son buldu asırlar süren güneş! Nefs bir hamal, sırtına tolumu bindirecek. Gökler iki şakkolmuş, müjdeyi bildirecek: Göründü solmayan renk, geldi batmayan güneş!”[22] Sisteminin merkezine “büyük” kelimesinin enva-i çeşit anlamlarının dışında tek ve yüce “bir”e indirgeyen Necip Fazıl, kıstaslarını ‘İlâhî Nizam’ın ahenk ölçülerinden devşirmiştir. Necip Fazıl, ‘Mutlak Güzel’ ve ‘Mutlak Hakikat’ olan ‘Yüce Mevlâ’nın sanatını, bütün ihtişamıyla ortaya koymaya; onun sıfat ve esmalarını külli bir ahengin içinden çıkartıp, üstün ahlak ve nizamın kurucu mantığı içerisinde, “ak sütün içinde ak kılı fark edecek” bir basiret algısıyla göstermeye çalışan bir neferdir. “Üstad, Anadoluculuk idealini benimsediği dönemde, bir gençlik arkadaşı olan Tahsin Banguoğlu’na 1943 yılında, Ankara’da karşılaştığı bir gün şöyle der: ‘Bu dinsiz muhitte(o devrin politikasını tayin edenleri kasteder) yaşayamam der…’ Türk Dil kurumuna başkanlık eden ve Maarif Bakanlığı yapmış olan Prof. Tahsin Banguoğlu’nun o anki intibaını yıllar sonra verdiği bir soruşturma cevabında şöyle ifade ettiğini görüyoruz: ‘Materyalizme karşı bir isyan içindeydi.’ Şu sözlerde bir gerçeğin ifadesidir: ‘Bildiğiniz gibi onun sonraki sanatı dinî içtimaî bir sanat oldu. Bütün şiirleri, yazıları, çıkardığı dergiler aynı çizgi üzerindedir. Materyalist batıyı reddetti, onun bizde uzantısı haline gelmiş olan aydınlar sınıfını hicvetti. Manevî ve dinî esasları müdafaa etti. O asıl sanatkâr kişiliğini ve içtimaî vazifesini bu sahada bulmuştur. Çıkışları sert ve dokunaklı idi. Bu yüzden defalarca mahkûm oldu. Çıkışları sert ve dokunaklı idi. Ölümünden sonra hakkında tanınmış kalemlerce de çok şey yazıldı. Ama bana öyle geldi ki, onun edebiyat ve kültür tarihimizde yer alacak asıl adı, gereği gibi yerine konamadı: Materyalizme karşı isyan şairi.’ (Necip Fazıl Armağanı-Suffe Kültür Sanat Yıllığı, 1984) Pozitivist eğitimin sonucu olarak, Cumhuriyetin ilk neslinden beri materyalist telakkilere itilen ve yükselebilmek için dinimizden fedakârlığa ve hatta kopmaya zorlanan çağdaş Türk aydınları arasında bu resmî ideolojiye ilk isyan eden sanatçı Necip Fazıl’dır.”[23] Ruh Irmakları Büyük Doğu’nun dördüncü sayısında bu ideali şu şekilde ifade eder: “Gençler! Yepyeni bir nesil yuğurmak borcundayız! Potinin burnundaki çividen saçının en üst teline kadar, yepyeni, dipdiri, mâziye doğru hiçbir örneği olmayan, görülmemiş bir zarafet, dikkat, heybet, hâkimiyet pırıltadıcı bir nesil… Dışından güneş gibi aydınlık bu neslin bütün nuru içinden gelecektir. O nurun ismi de, olanca saffet ve asliyetiyle Müslümanlıktır. Bu nesil için örnek, bütün ruhu ve ahlâkiyle özbeöz ‘sahabî’, Peygamber sohbetine ermiş büyük bağlıların her halidir. Ve onlardan sonra Müslümanlığın fert ve cemiyet halinde gidişi, aslî örneğe uygunluk veya uygunsuzluk bakımından koca bir muhasebe dâvasıdır.”[24] Fikir çilesinin yüreğini bir ateş gibi dağladığı, beyin cidarlarının zonk zonkladığı, yüz hatlarının keskinleştiği bu adam; azabına tutulduğu kıymetler hazinesini, bir ömür savunmaktan geri durmamıştır. Necip Fazıl, çilesini çektiği fikrin, meydana getirdiği ruh ihtilaçlarını, bir kıymık gibi beyninde taşımış; hasretle beklediği dünyanın rüyasını her an görmeye çalışmıştır. ‘Büyük Doğu’ bu ideal içerisindeki fikrin aksiyona geçmiş bir öfke hali, dönemin cebrî dayatmalarına karşı dik duruş sergileyen, bir bakıma Necip Fazıl’ın kimliğiyle özdeş, içe doğru ruhçu, dışa doğru, fütuhatçı bir dergi olmuştur. Kibar Ayaydın, Büyük Doğu dergisini inceleyip değerlendirdi... [1]- Mustafa Miyasoğlu; Necip Fazıl Kısakürek, Genişletilmiş 5. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s.206 [2] -Himmet uç, “Bir Estetik Kategori Olarak Mutlak ve Necip Fazıl’ın Mutlakçı Şiiri Sanatçı Mizacı ve Necip Fazıl”, Yedi İklim Dergisi, Mayıs 2005, Sayı:182, s.38 [3]- Dr. Azza el Sawi; “Necip Fazıl’ın Kısakürek’in İslâmî Düşüncesi”, Necip Fazıl Armağanı, Hazırlayan: Mustafa Miyasoğlu, Marifet Yayınları, İstanbul 1996, s.54 [4] -M. Orhan Okay; Necip Fazıl Kısakürek, Şûle Yayınları, 3.Baskı, İstanbul 2003, s.22 [5] -Nurullah Çetin; Şiir Tahlilleri-1, Öncü Kitap, Ankara 2008, s.117/118 [6] -Burhanettin Duran; “Kısakürek’in Siyasi Fikirleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Hece Dergisi, Sayı: 97,Ocak 2005, s.77/80/81 [7] -Suta Ak; “Bir İdeâlin Siyasî Aksiyon Ocağı: Büyük Doğu Cemiyeti”, Yedi İklim Dergisi, Mayıs 2005, Sayı:182, s.121 [8]-Necip Fazıl Kısakürek; Büyük Doğu Dergisi, 21. Yıl, Sayı: 7, 11 Kasım 1964, s.10 [9]-Orhan Okay; “Büyük Doğu”,TDV İslâm Ansiklopedisi, C.6, İstanbul 1992, s.514 [10]-Ahmet Oktay; Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı (1923–1950), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993, s.991 [11] -Abdullah Uçman; “Necip Fazıl’ın Çıkardığı Dergiler”, Kitaplık Dergisi, Sayı:50, Kasım-Aralık 2001, s.192 [12]- Necip Fazıl; Hücûm ve Polemik”, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1992, s.43 [13] -Levent Cantek; “Büyük Doğu”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-Muhafazakârlık- Cilt: 5, 3.Baskı, İstanbul 2006,s.647 [14] -Abdullah Uçman; “Necip Fazıl’ın Çıkardığı Dergiler”, Kitaplık Dergisi, Sayı:50, Kasım-Aralık 2001, s.192 [15]-Orhan Okay; Silik Fotoğraflar, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001, s.121 [16]-Hayreddin Karaman; Türk Düşünce Hayatı, Hazırlayan: Muharrem Sevil, Hece Yayınları, Ankara 2006, s.147 [17] -Cemil Koçak; “Türk Milliyetçiliğinin İslâm’la Buluşması Büyük Doğu”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce -Milliyetçilik- Cilt: 4, 3.Baskı, İstanbul 2008, s. 602 [18]-İsmail Kıllıoğlu; “Bir Şairin Tarih Filozofu Olarak Portresi:Büyük Doğu”, Yedi İklim Dergisi, Sayı: 182, Mayıs 2005, s.28 [19] -Necip Fazıl Kısakürek; İdeolojya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 5.Basım İstanbul 1986, s.8 [20] -Hüseyin Arı; “Çile Yumağı”, İslâmî Edebiyat, Sayı:41, Eylül-Ekim-Kasım 2005, s.30 [21]-Ali Haydar Haksal; Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu Irmağı, İnsan Yayınları, İstanbul 2007, s.122/125 [22] -Necip Fazıl Kısakürek; Büyük Doğu Dergisi, Sayı:5, 28 Ekim 1964, s.3 [23]- Mustafa Miyasoğlu; Necip Fazıl Kısakürek, Genişletilmiş 5. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s.144/145 [24] -Necip Fazıl Kısakürek; Büyük Doğu Dergisi, Sayı:4, 21 Ekim 1964, s.6 * 'Değirmen' dergisi, 100 yılın dergileri özel sayısı
  4. NECİP FAZIL'IN RUH COĞRAFYASI... Yazar Sadettin KAPLAN [email protected] Necip Fazıl’ın hayatını ve eserlerini incelemeye kalkanlar; nasıl bir sahrada kaybolduklarını kısa bir süre sonra fark ederler... Onun hayatındaki iniş-çıkışlar, keskin dönemeçler ve sahradaki serap misali görünüp kayboluşları arasında kendilerini kaybederler. Biz bu hükme, «Beş Şair» adlı nâçiz kitabımızı hazırlarken varmıştık... Onun şiir ve fikirlerinin izlediği merhaleler, nesirlerindeki kelime dizilişleri, tiyatro eserlerinde kahramanlarına söylettiği alev gibi tiratlar, tasavvufî tevâzuu, dostları ve dostluklarıyla apansız şahlanan tekebbürü; özüne mahsus bir yaratılışın ifadeleridir. Böylesi bir fikrî lâbirent içinde, denilebilir ki; onu en iyi anlatan yine odur... Yazılarında, tevâzuun kadife tülüne sardığı tekebbür, genellikle hayranları tarafından hoş görülür ve hattâ ona yakıştırılır. Bir sohbette, bu durumu sorduğum rahmetli Ahmet KABAKLI, gülümseyerek; “Haklısın, ama o kendine güvenin bir başka tezâhürü olan tatlı kibir de üstâda yakışıyordu.” demişti... Henüz 35 yaşında iken 1939 seçimlerinde kendisine gösterilen teveccüh, kendi ifadesiyle şöyledir: “Para piyesinin sahneye konulacağı sıralarda «Mistik Şair»i kabul eden, sohbetlerinden haz duyan (...) Başvekil Refik SAYDAM, açık birkaç mebusluk için gösterdiği namzetler arasına «Mistik Şair»i de katmış, fakat ve çok şükür, «Millî Şef» tarafından listenin başındaki ismi kırmızı kalemle çizilerek, o zamanki meclise göre, düğmeye basanın elinde bir rey makinesi olmaktan kurtarılmıştır. 1941 seçimlerinde aynı işi «Mistik Şair»e Parti Genel Sekreteri Memduh Şevket ESENDAL yapıyor. Birtakım hikâyeler yazmış ve «Mistik Şair»in amcalarından eski İttihat ve Terakki kodamanı Kara Kemal’in yetiştirmesi olan Memduh Şevket, onu, namzetler listesine alıyor, fakat ismi yine çiziliyor ve o anda huzûr-i hümâyunda bulunan Hasan Âlî gûyâ şu lâfı ediyor: «Kürsüye çıkınca nereye kadar varacağı belli olmayan tek adam!..» Ve böylece «Mistik Şair», bağlı olduğu yolun rûhâniyetiyle sırf ilâhî hıfz hâlinde masûn ve «Büyük Doğu»ya doğru yol almakta serbest kalmış oluyor.”2 İkbâlini engellediğini belirttiği Hasan Âlî YÜCEL ve «İlâhî hıfz hâlinde masûn» olmanın lutfuyla «Millî Şef’in rey makinesi» olmaktan kurtulan üstâdın, nedense onlardan kurtulamadığını, yine onun ifadelerinden anlıyoruz: “Evlendikten sonra Vaniköyü’nde «leb-i derya» dedikleri, suyla toprağın öpüştüğü çizgi üzerinde bir yalıyı mekân edinmiş, deniz şırıltısı, martı kuşu gakgakları ve «Şirket-i Hayriye» vapurlarının düdük sesleri arasında, şehir homurdanmalarından uzak, kitaplarına abanmış ve Büyük Doğu plânına dalmış, oturuyor. Öğle yemeğine davet ettiği Maarif Vekili Hasan Âlî YÜCEL, yanında Vekâlet Müfettişi Osman, yalıda... Sâbık şairin annesi gayet nâdîde yemekler hazırlamış ve onları Beylerbeyi’ndeki yalısından sandalla Vaniköyü’ne göndermiştir. Yemekler Hasan Âlî’nin o kadar hoşuna gidiyor ki, o sırada Florya köşkünde bulunan İnönü’ye tattırılmak üzere bir sefertası içinde onlardan birer miktar rica ediyor. Hemen takdim...”3 Ziyaret ve ziyafetlerle sürüp giden bu dostluklar; araya fizikî mesafeler girse bile, gönüller arası mesafeler açılmadığından mektuplarla sürüp gitmektedir. O zamanlar nicedir Abdülhakim Arvâsî’ye intisab etmiş olan Necip Fazıl’a Hasan Âlî’nin Maarif Vekâleti başlıklı mektubu; kadîm bir dostluğun ve gönül açmanın güzel bir ifadesi olarak kabul edilmelidir: “T. C. MAARİF VEKİLLİĞİ HUSUSÎ 26.05.1941 Kardeşim, Maalesef İstanbul’da sizinle konuşmaya müsait bir zaman bulamadım. Doğru olduğunu bildiğimiz ve iyi yaptığımıza inandığımız işlerde memleket efkârı umumiyesine ve onun mâkesi olan vicdanlarımıza hesap vermekten başka bir vazife tanımıyoruz. Bununla müteselliyiz. Gözlerinizi öperim kardeşim. İmza: Yücel”4 Necip Fazıl, Millî Şef iktidarının neredeyse her döneminde bir şekilde öncüdür, öndedir ve yönlendirici bir görev üstlenmiştir. O dönemde eserlerini, özellikle tiyatro eserlerini rahat yazabilsin diye banka müfettişliği gibi hizmetlerle, kendisine rahat çalışabileceği Zonguldak gibi İstanbul-Ankara dışındaki sakin çalışma ortamları ve imkânları sağlanmıştır. Demokrat Parti ile bir süre anlaşamamış ve uzak durmuşsa da; ünlü İzmir nutkundan sonra Menderes’i «Zeybek» diye anacak kadar onun muhibbi olmuştur. Ancak, başta da belirttiğimiz gibi bütün bu gel-gitler; sanatı «çelik-çomak»tan ayırıp, «Allâh’ı aramak» uğruna «Büyük Doğu» yolunun engebeleri üzerinden tekerleği tümseğe çıkarmak içindir... Bu uğurda katlanmadığı fedâkârlık, uğramadığı haksızlık kalmamıştır. Bu da onun bitmeyen «Çile»sidir... 1960 İhtilâli’nden sonra kurulan Yassıada Mahkemesinde, «Örtülü Ödenek Dâvâsı»na şahit sıfatıyla çağrılan ama bir sanık gibi muamele gören Necip Fazıl, o dönemin yanlı basını tarafından da hak etmediği bir zemine çekilerek, hakarete varan ifadelerle hırpalanmıştır... “Örtülü Ödenek Dâvâsı zabıtlarına göre; Peyami SAFA, Türk Düşüncesi dergisi için, 25 bini derginin kuruluş masrafı, 24 bini de abone bedeli olmak üzere sekiz yılda toplam 49 bin lira almıştır. Burhan BELGE’nin 1950-1957 yılları arasında her ay muntazaman beş yüz lira aldığı, milletvekili seçildikten sonra da kendisine bir defaya mahsus olmak üzere üç bin lira ödendiği kayıtlara geçmiştir. Yusuf Ziya ORTAÇ’la Orhan Seyfi ORHON’a Akbaba’yı tekrar çıkarmaları için 25 bin lira, Midhat PERİN’e ise 15 bin lira verilmiş. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu için aldığı paraya gelince: Toplam 147 bin lira. Önceleri CHP’nin bir devamı olarak gördüğü için uzak durduğu Demokrat Parti’ye, Menderes’in meşhur İzmir nutkundan sonra yakınlık hissetmeye başlayan Necip Fazıl, «Zeybek» diye andığı Başbakanla ilk defa 1952 yılında görüşmüş ve Büyük Doğu’yu yeniden ve günlük gazete olarak çıkarmak amacıyla örtülü ödenekten yardım almayı başarmıştı. Ancak önce ünlü masonları deşifre ettiği bir yazı dizisi, daha sonra da Ahmet Emin YALMAN’a düzenlenen sûikast sebebiyle ilişkileri bozulmuştur. Bu inişli-çıkışlı ve sancılı ilişki sırasında Necip Fazıl’ın Adnan MENDERES’e yazdığı mektuplar, Doç. Dr. Alaattin KARACA tarafından Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunarak yayımlandı: Necip Fazıl-Adnan MENDERES İlişkisi: Mektuplarla ve Belgelerle (Lotus Yayınları, İstanbul 2009). Bunlardan; «Pek muazzez efendim» hitabıyla başlayan mektubun son cümlesi, Necip Fazıl’ın Menderes’e bağlılığının derecesini göstermesi bakımından dikkat çekicidir: «Ellerinizden, dudaklarımı derinize yapıştıracak ve hiç ayırmayacak bir hararet ve merbûtiyetle öperim.» (...) Karaca’nın kitabında, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’yu çıkarmak için nasıl bir mücadele verdiği, Adnan MENDERES’le ilişkilerinin nasıl seyrettiği, hangi engellerle karşılaştığı ilh. arşiv belgelerine (mektup, rapor...) dayanılarak anlatılıyor. Necip Fazıl biyografisine ciddî bir katkı sağlayan Necip Fazıl-Adnan MENDERES ilişkisini Emine Gürsoy NASKALİ’nin Örtülü Ödenek Dâvâsı (Kitabevi Yayınları, İstanbul 2005) adlı kitabıyla birlikte okumakta fayda var.”5 Geçmiş zamanın gökyüzünde beliren nisyan bulutları, gerçeğin gün ışığını perdeleyebilir. Şüphesiz ki, her şey kendi zamanı ve şartları içinde düşünülmeli ve değerlendirilmelidir... *** İşte bu kadar... Nasıl ama? Bu satırların altı çizilmez mi?.. Herkes bu satırlardan kendi görüş ve meşrebince anlamlar çıkaracaktır elbette... Bizim görüşümüz mü? Tatildeyiz biz... Önemli olan bu satırların altını çizmek değil mi?.. Doğrusunu söylemek gerekirse, aklımızın almadığı bir şey var. «Millî Şef» dönemiyle kavgalı ve taban tabana zıt görüşte olan veya olduğu söylenen rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK, (kendi ifadesinden anladığımız kadarıyla) o dönemde bu minval üzereyken; (Necip Fazıl ile zıt görüşte olması hasebiyle; İnönü, Hasan Âlî ve kısaca o dönem iktidarıyla barışık olması gereken) Nazım Hikmet RAN hapistedir... Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve «Menderes Affı» ile Nazım Hikmet hapisten çıkarken, bir şekilde Necip Fazıl içeri giriyor... _____________________ 1 Beş Şair, (Tevfik Fikret, Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Necip Fazıl), Saka Yayınları, (5112923). 2 Bâbıâli, Necip Fazıl KISAKÜREK, 2. Baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1976, s. 272. 3 a.g.e., s. 275. 4 Necip Fazıl’a Gelen Mektuplar... 5 «Pek Muazzez Efendim», Beşir AYVAZOĞLU, köşe yazısı, Zaman Gazetesi, 30 Nisan 2009 Perşembe. - See more at: http://www.yuzaki.com/content/view/2073/38/#sthash.Ohoy7zMK.dpuf
  5. mumin

    O Zeybek

    Ölümü ile binbir öldügümüz merhum sehit Menderes basbakanımızın asılmasının vuku bulduğu gundeyiz. Kabri nur olsun, Efendimiz'e komsu olsun insallah. Hala yureğımizde sızısıni duydugumuz tarihimizın elim vakasi. Birer fatiha ihlas ırsal edelim dostlar. Ve neler yapmamiz gerektiğini vatanimiz ve milletimiz namina bir kere daha mulahaza edelim. Vesselam
  6. Büyük Doğu yani “Doğunun doğuşu”. “Rüzgardan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhani ve ince bir sefer” ediş hali. “Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı…” “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi; ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…”[1] Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir. Allah Resulü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslami anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir.Bidayeti Mevcut haliyle Büyük Doğu, İslam’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır. Tarih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken “köle, bir emir subayı” olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resulü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder. İlkeleri Büyük Doğu’nun mazrufunda pazarlıksız iman, tefekkür, amel ve dava şuuru vardır. Orada “iman” her şeyden öndedir. Mümin, tefekkürden önce “Ne getirdin, götürdün bildirdinse amenna” deme bahtiyarlığına erer. Tefekkür, iman ettikten sonra başlar ve Allah’ın zatı dışında her şeyi kapsamı içerisine alır. Amel imandan sonra gelir ve “salih” olabilmesi için de İslam’ın belirlediği esaslar çerçevesinde kıymetlendirilir. Bütün bunların neticesinde müminde gözünü kırpmadan her şeyini feda edebilecek bir dava ruhu tezahür eder. Sahabe imanla başlayıp dava şuuru ile kemale eren meratibi en güzel şekilde ortaya koyan insanlık tarihinin en muazzez kuşağıdır. İslam’a teslimiyetlerinde yanlışı tayin etmenin müessisi felsefenin en küçük bir tesiri yoktur. İman noktasında ki teslimiyetlerini muşahhas hale getirebilmek için şöyle bir örnek verilebilir: “Allah Resulü (s.a.v.) bir bedeviden at satın alır. Atın parasını ödemesi için bedeviye kendisini takip etmesini söyler. Allah Resulü (s.a.v.) hızlı, bedevi ise yavaş bir şekilde yürür. Yol boyu insanlar bedeviye atı satması için fiyat teklif ederler. Yeni müşteriler, Allah Resulü’nün atı satın aldığından habersiz halde bedevi ile pazarlığa başlarlar. Bedevi, Efendimiz’i (s.a.v.) çağırıp “eğer bu atı satın alırsan al, aksi takdirde onu satıyorum.” der. Bedevinin ifadelerini duyan Allah Resulü (s.a.v.) “ben senden onu satın almadım mı?” diye sorar. Bedevi: - Hayır! Vallahi ben onu sana satmadım. - Bilakis ben onu senden satın aldım. - Aldığına dair şahit getir. Bedevi ile Allah Resulü’nün (s.a.v.) konuşmasına tanıklık eden sahabilerden Huzeyme b. Sabit (r.a.) atın sahibine: “Şehadet ederim ki sen atı Allah Resulü’ne sattın.” der. Hadise üzerine Allah Resulü (s.a.v.) Huzeyme’ye yönelip “Neye göre şehadet ediyorsun?” diye sorar. Huzeyme: - Senin tasdikinle Ya Rasulellah. [2] - Huzeyme kime şehadet ederse tek başına onun şehadeti yeterli olur.[3] Huzeyme b. Sabit, Efendimiz’in (s.a.v.) atı satın aldığını görmedi fakat O’na (s.a.v.) şehadet etmekten de imtina etmedi. Biliyordu ki O (s.a.v.) yanlış bir beyanda bulunmaz. Bu örnekte de görüldüğü gibi Büyük Doğu’nun esasında mazruf itibariyle ilk olarak sahabede temsil edilen kayıtsız şartsız teslimiyet vardır. İmanı, tefekkür izler. Mümin iman eden bir kalple tefekküre başlar. Müçtehit sahabilerde tefekkür en üst derecedir. Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e “neye göre hükmedeceksin?” diye soran Allah Resulü (s.a.v.) Muaz’dan şu cevabı almıştır: “Öncelikle Kur’an’a bakarım. Onda bulamazsam Sünnet’e müracaat ederim. Onda da bulmazsam Kur’an ve Sünnet’e bakarak içtihat ederim.” Ashab, Kur’an ve Sünnet’ten beslenen tefekkürleriyle devletler idare edecek çapa ermiştir. Sahabenin bildikleriyle amel etmesi o kadar malumdur ki bunu örneklendirmek ameli yönlerini sınırlandırır. Ashapta ki iman, tefekkür ve salih amelin neticesinde muazzam bir dava şuuru inkişaf etmiştir. Öyle ki inandıkları din-i mübin uğranda can ve mallarını feda etmekte tereddüt etmemişlerdir. Bu noktayı şerheden anekdotların en güzellerinden birisi Süheyb-i Rumi’ye aittir. Suheyb (r.a.) hicret etmek istediğinde Kureyş’ten bir grup insan yoluna çıkar, gitmesine mani olmak ister. Bunun üzerine Süheyb atından iner, kılıfından okları çıkarır, yayını eline alır ve çevresini kuşatan insanlara “Ey Kureyş topluluğu! Hepinizden daha iyi ok attığımda şüpheniz yoktur. Allah’a yemin olsun ki heybemdeki oklar bitinceye kadar bana yaklaşamazsınız. Oklar bitince kılıcımı alır elimde ondan bir parça kalıncaya kadar sizinle savaşmaya devam ederim.” Suheyb’in hicret noktasında ki kararlığını gören Kureyşliler şöyle derler: - Mekke’ye fakir olarak geldiğin halde şimdi zengin olarak gitmene müsaade etmeyiz. Mekke’de malını bıraktığın kişiyi bize göster seni serbest bırakalım. - Malımın yerini söylersem beni serbest bırakır mısınız? - Evet. Suheyb malını Kureyşlilere bildirince onu serbest bıraktılar. Medine’ye gelip Hz. Resulullah’ın huzuruna vardığında hakkında şu ayet iner:[4] “İnsanlardan öyleside vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder.”[5] Büyük Doğu idealinin dört ana unsurundan birini teşkil eden dava şuuru en canlı şekliyle sahabede görülmektedir. Tarihi Süreç Tabiun ve müçtehit imamlar devri, Büyük Doğu idealinin mazruf itibariyle varlığını koruduğu devrelerdir. Sonrasında zaman zaman fetretler görüldü. Derin kırılmalar yaşandı. Büyük Doğu’nun asli renkleriyle tekrar sahne alışı Devlet-i Aliyye zamanına rastlar. Bu dönemdeki Büyük Doğu idealini anlayabilmek için Onun millet bünyesine nisbetle konumunu kıymetlendirmek gerekmektedir. Üstat Necip Fazıl “Gençliğe Hitabesi”nde şöyle demektedir. “Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah’ın Kur’an’ında ‘belhüm adal’ dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk’ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören… Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…”[6] Devlet-i Aliyye’nin yedi asırlık hayatının ilk üç asrı Büyük Doğu idealinin iman, tefekkür, amel ve dava şuuru itibariyle bir bütün olarak algılandığı dönemdir. Bu dönemde ilim meclislerinde bir derinlik vardır. Mucaz ve muciz hocalar meseleleri öylesine tafsil etmişlerdir ki ne ibare de, ne de manada problem kalmıştır. Bu devrin kudretli alimleri Hocazade, Molla Hüsrev, İbn Kemal, Ebussuud,…, sanattan siyasete kadar hayatın bütün şubelerini irfanla beslemişlerdir. İlim, fikir ve sanat bütünlükte mânâ bulan vücut gibi algılanmıştır. Alet ilimleriyle âli ilimler iç içe okutulmuştur. İlim tarihi düşünce tarihinden, düşünce tarihi sanat tarihinden ayrı değildir. Naklin konuştuğu yerde akıl susmuş, aklın konuştuğu yerde nakil referans kabul edilmiştir. Zevahiri yazan kalem susunca, ruhun amentüsünden bahseden kalemler konuşmuştur. Müşahhasın zirvesinde mücerredin sahanlığı vardır, oradan son noktaya veliler adam taşımıştır. İlim, siyasetin üzerinde görülmüş, Bâkî şiirini medreseden beslemiş, Sinan imarete nakış nakış “İslam şehir ahlakı”nı işlemiştir. Devlet idaresinden, sanata kadar her noktaya bilgelik hakim olmuştur. Bu ilk iki buçuk asrın sonlarına doğru muhkem Büyük Doğu idealinde kırılmalar görülür. Aydınlanma Devri’nin şımarık aklı kimi Müslümanların zihinlerini karıştırır. Münkir akıl etkin oldukça kırılma daha da derinleşir. Neticede ilim fikirden, fikir ilimden nefret eder. Hayatın gerçeklerinden tecrit edilerek yetiştirilen aydınlar gürühu yaralanan zihinleri tedavi etmekte güçlük çekerler. Medresenin boynuna “Gerici” yaftasının asılması yeni kuşağın ondan, dolayısıyla da ulemadan uzak durmasına zemin hazırlar. Muzdarib insanlar medrese yerine Batı tarzı eğitim veren kurumlara, onların müfredatına sığınır. Büyük ruhlu alimlerin açıklamalarına “tedavi kabul etmeyen ölü vucutlar” gibi kayıtsız kalınır. Bu fotoğraf Üstadın “kaba softa ve ham yobaz” diye tavsif ettiği insanların ürünüdür. Son bir asır ise “hayvandan daha aşağı taklitçilerin” egemen olduğu dönemdir. Bu dönem tarihin çeşitli devirlerinde yaşanan bütün fetretlerden daha karanlıktır. Zira bu devirde müslümanların zihinleri çeşitli ideolojilerin tutsağı olmuştur. Esareti en kapsamlı yaşayanların başında ise Ziya Gökalp gelmektedir. Zihni karıştırıldığı sıralarda medresede okumakta idi. En son Gazzali’nin “el-Munkız-u mine’d-Delâl”ini okumuştu. Mağdurlardan Tevfik Fikret, saliha bir kadının çocuğuydu. Annesi hac yolunda vefat etmişti. “Eve Dönen Şair” Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in hocasıydı. Bu yüzdendir ki Nazım hayatının ilk yıllarında İslam Medeniyetini övücü şiirler kaleme almıştı. Ziya Gökalp Abdullah Cevdet, Fikret ruhsuzluk ve Nazım Moyakowski ile tanışıp zihinlerini Batılı Adam’a ait ideolojilerle tahrip edince, onları tekrar medreseye götürüp İbn Kemal çapındaki alimlerle meclise alamadık. Çünkü bu dönemde “kaht-ı rical” yaşanmakta idi. Aydınımızın sorununu “fizik ötesi” dünyada çözecek “ulu hocalardan” yoksunduk. Bu dönemde, Sultan II. Abdülhamid bir diriliş koridoru açtı. Fakat O koridoru aydınlatacak münevverleri bulamadı. “O bir arslandı fakat pençeleri yoktu.” Batıyla münasebetimiz normal değildi. İç ve dış organları tersyüz edilen adam gibiydik. Korunması gereken uzuvlarımız dışarıda, insanlarla temas halinde olması gereken uzuvlarımız ise içerdeydi. Batılı adamın elinde, ellerimiz yerine kalp ve zihinlerimiz vardı. Güç “Ey kitabı köhne yırtılır bir gün medfen-i fikr olan sahifelerin” diye Kur’ân’ı tahkir eden Fikret’in düşüncesinin tekelinde idi. Devlet-i Aliyye’nin tarih sahnesinden çekilişini takiben gelen devir “işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayete” irtikap etti ve “Türkü madde planında kurtardıktan sonra mana planında helak etti.” Yüz binlerce şehidin kanıyla son defa mühürlenen Anadolu tapusu, vefasız oğulların istilâsına uğradı. Cami kürsüsünde imam, bütün beşeriyetin atasının Hz. Adem olduğunu söylüyor, okul kürsüsünde öğretmen, insan soyunun maymuna dayandığını iddia ediyordu. Anneler evlâtlarını söyledikleri ninnilerle; “Mananın maddeye tecelli remzi Kabe” ile bütünleşmeye hazırlarken, muztarib gazeteler koro halinde Kemallettin Kamu’nun: Burada erdi Musa Burada uçtu İsa Bülbül burada varsa Hürriyet için öter. Ne örümcek ne yosun, Ne mucize ne füsun Kabe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter. diyordu. Kosova’dan Çin’e kadar mazlum Müslümanların adını duyduklarında saygıdan ayağa kalktıkları Sultan II. Abdülhamid’i okul kitapları “kızıl sultan” diye anlatıyordu. Birisi çıkıp imandan amele, ilimden sanata kadar her alanda İslam’ın hakkını dava etmeliydi; Büyük Doğu idealini bütün şubeleriyle gündeme taşımalıydı. Tahribat öylesine etkindiki bu dönemde ayakta kalabilmek güçlü bir selin önünde durmaktan farksızdı. Buna rağmen sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan alimler sessiz fakat derinden destansı bir hizmet yürüttüler. Mısır’a hicret etmek zorunda kalan Mustafa Sabri Efendi ve Muhammed Zahid Kevseri kaleme aldıkları eserlerle modernist hareketin etkisini azalttılar. İslam harfleriyle telif ettikleri eserleri dünya Müslümanları için güçlü sığınaklar oldu. Hilafetin merkezinde kalanlar eserden ziyade adam yetiştirmeye yöneldiler. Zira o yıllar itibariyle İslam harfleriyle eser yazmak birinci derece önemi haiz değildi. Zira harf inkilabıyla tedrisat değişmiş, İslam harfleri ile yazılan eserleri anlayıp okuyacak adam kalmamıştı. Bu yüzden mevcut eserleri okuyabilecek insanları yetiştirmek gerekliydi. Bu bağlamda Ali Haydar Efendi, Mahmut Efendi’yi; Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi adıyla anılan tekke, Mustafa Fevzi Efendi, Hasib Efendi, Abdulaziz Bekkine, Mehmet Zahit Kotku, Abdurrahman Beşikçi ve Hacı Ferşat Efendi gibi mürşitleri yetiştirdi. Kelamı Tekkesi’nin adı ile bütünleştiği Büyük mazlum Esad Erbili Hazretleri’nin meclisinde ise, Mahmud Sami Efendi hizmete hazırlandı. Süleyman Hilmi Tunahan ve Bedüuzzaman Said Nursi de önemli hizmetlere imza attılar. Kaşgari Dergahı’nda insanları irşad eden Abdulhakim Arvasi, Necip Fazıl gibi bir mütefekkiri yetiştirip İslam’ın emrine amade kıldı.
  7. ORUÇ Sanma oruç, bu akşam tıklım tıklım ye diye; Bu akşam, yarın oruç tutabilmek için ye. (1974) http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/4063-oruc/ Bir de BEKLEYEN şiirinden ölürsün kapanır yollar geriye ben mezarla sırdaş olur beklerim varılmaz hayale işaret diye toprağında bir taş olur beklerim Yukarıda kıta söz şeklinde geçmiş. O da Üstad'a aittir. Ayrıca "Kadın ; Hristiyanlıkta yol kesici bir engel, islamda ise yol açıcı bir kanattır." "İhya etmek için ne kadar ilim lazımsa imha için de o kadar cehalet kafidir..." "Biz BİZE Gerici Diyenlere Ancak DEH Demek İçin Gerideyiz .." "Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye; Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim." Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye: Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim. (N-F-K/1924) http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/673-anneme-mektup/ "Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı, Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan..." KALDIRIMLAR 3 Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı, Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan… (1927) http://www.n-f-k.com/siirler/kaldirimlar-3 Bunlar benim farkına vardıklarım. Arada güme gütmesin, dikkatten kaçmış olmalı. Yetkin arkadaşlar da biraz vakit ayırırlarsa bu tasnif önemli. Biraz dağınık oldu ama :)
  8. Affınıza sığınıyorum fakat; "İşaret Bekliyorum, Yağız Atım Eğerli, Sorarsalar Yanarım, Ne Getirdin değerli ?" Üstad'a aittir. Bakınız YAĞIZ AT İşaret bekliyorum, yağız atım eyerli; Yanarım sorarlarsa ne getirdin değerli? (1980) http://www.n-f-k.com/siirler/yagiz-at Bu gözüme çarptı da. Verilen emekler için teşekkürler.
  9. "Cafcaf çizeri Furkan Payas'tan Necip Fazıl heykeli.. Bakalım bu heykel meselesi nereye varacak... Furkan'ın niyeti iyi... Sühreverdi'nin Nur Heykelleri kitabı ile düşünürsek heykeli Müslüman işi yapabilir miyiz... "
  10. Merhum Üstad Necip Fazıl Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğusu ile ilk tanışmam 1943’te oldu. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Ortaköy’de Galatasaray Mektebi’nde yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune Teyzem cumartesi öğleden sonra okula gelir, beni alır Cağaloğlu’nda Şeref Efendi Sokağı’nda kızı Nermin ablam ve damadı eniştem Nurettin beyle birlikte oturduğu eve getirirdi. Cumartesi gecesini orada geçirir,... pazar ikindiden sonra da Aksaray-Ortaköy tramvayıyla okula dönerdim. Hiç unutmuyorum, Tophane veya Fındıklı taraflarında bir direğe yapıştırılmış Büyük Doğu afişini görmüştüm. O zaman pek küçüktüm, Büyük Doğu’yu alıp okuyacak halim yoktu. Lisede Büyük Doğu dergi ve gazetelerini aldım, tiryakisi oldum… Üstad şair ruhlu olduğu için hesap kitap bilmez, çıkardığı dergi ve gazeteler bir müddet sonra kapanırdı. Bir ara Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkartıyordu, yıl 1951 mi 52 mi?.. Bendeniz Galatasaray’da okuyorum, sabah kalkış saati altı buçuktu, Büyük Doğu gazetesinin çıktığı günlerde, altıda kalkıp hademenin getirdiği gazeteler içinden gazetemi alır merak ve heyecanla okurdum. Üstadla şahsen tanıştım. Liseden sonra Ankara’ya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumaya gittim. Üstad sık sık Ankara’ya geliyordu. Onunla bazen Ulus’taki İstanbul Pastanesi’nde buluşurduk. Bir pazar günü birlikte Keçiören’de eski Van Milletvekili İbrahim Arvas’ın ziyaretine gitmiştik. Hâlâ hatırlıyorum, yemekte soğan dolması vardı. Üstad bazen öfkelenir, kızar, darılırdı. Daha sonra gazetecilik mesleğine atıldım. Haftalık Yeni İstiklal, günlük Bugün gazetelerinde üstadın makaleleri, tefrikaları basıldı. Bayramlarda ziyaretine giderdim. Yaşlanınca gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Sıhhatinin bozulmasında dört yıla yakın bir zaman hapishanelerde çile çekmesinin de rolü olmuştur. 1953’te Dönme gazeteci Ahmet Emin Yalman vurulduğu zaman üstadı da tutuklamışlardı. Ankara Asli Cezaevi’nde ziyaretine gider, mahkemelerdeki duruşmaları takip ederdim. Merhum üstadı nasıl bilirim: Ehl-i Sünnet mezhebinden; Allah’a, Peygamber’e (Salât ve selam olsun ona), Kur’ana, Sünnete, Şeriata bağlı bir Müslümandı. Bu memlekette diktatörlüğün en karanlık ve cebbar günlerinde küfre isyan bayrağını kaldırmış; dini, imanı, mukaddesatı, Şeriatı müdafaa etmiştir. Şair edip ve mütefekkir idi. Meşayih-i kiramdan ve kâmil mürşidlerden Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin nazarıyla hidayete gelmiştir. Bid’at cereyanlarına karşı ehl-i Sünneti müdafaa etmiştir. Merhum üstadın kusurları yok muydu? Bir insan olarak hataları, kusurları, günahları olabilir ama Allah’ın geniş rahmetine kavuştuktan sonra bunları konuşmak caiz olmaz. Bazı Müslümanlar Necip Fazıl’ın aleyhindeymişler. Olabilir. Bendeniz onun yazılarından, kitaplarından, sohbetlerinden feyz almış bir kimse olarak hakkında hüsn-i şehadet ederim ve onu tenkit ve yermek hususunda dilimi tutarım. Bâbıâli adlı kitabının birinci baskısında (1975, s. 337-338) bendeniz ve Kadir Mısıroğlu için “…Birer kürsü sahibi, Şevket Eygi ve Kadir Mısıroğlu…” demiştir. Küfre, nifaka, dalalete=sapıklığa karşı en karanlık yıllarda cihat bayrağını yücelten merhum üstad Necip Fazıl’ı rahmetle anıyorum Mehmet Şevket Eygi 12.03.2013
  11. BÜTÜN KAPILAR KAPANSIN; YALNIZ... Üzerlerinde ağır bir halsizlik, yine en yakınlarından iki sahabinin kolunda, Mescide girdiler, minbere çıktılar: « - Allah, kullarından birini, dünya ile kendi yakınlığı arasında serbest bıraktı; kul da Allah'ı seçti. » Ebû Bekr ağlıyor: - Anam, babam, her şeyim Sana feda olsun, ey Allah'ın Rasûlü... Sahabiler, haşyet ve dehşetle birbirine bakışırken, Allah'ın Sevgilisi devam ettiler: « Sohbetiyle, sevgisiyle, malıyla, canıyla Bana insanlar içinde en büyük yardımcı Ebû Bekr oldu. Eğer dünyadan bir dost seçmek gerekseydi, Ebû Bekr'den başkasını bulamazdım. Fakat onunla aramdaki, sadece İslam kardeşliğidir. » Ve heybetler içinde ilave buyurdular: « Bugünden sonra Mescide açılan kapıların hepsi kapansın, yalnız Ebû Bekr'inki açık kalsın! » Son emanet de Ebû Bekr'e verilmiş oluyordu. ● « Ey Nâs! Kimin arkasına vurdumsa, işte arkam, gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım, gelip alsın! » Öğle namazı kılındıktan sonra yine minbere çıkıp aynı sözü tekrarladılar: « İşte arkam, işte malım.» Üç dirhem alacak iddia eden biri çıktı. Hemen ödediler. Arap Yarımadasında tek Müşrik bırakılmamasını ve elçilere saygı gösterilmesini emir buyurdular. « Allah'a ısmarladık...» Ve Hazret-i Aişe'nin hücresine döndüler. Çöle İnen Nur'dan (Hz. Peygamber'in son günlerinin anlatıldığı bölümden...) Onun kaleminde Hz. Muhammed (sav) yerine Peygamber, Allah Rasûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Rasûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber’e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur’da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi “Muhammed” yerine “M……..” şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır. Başta şiir olmak üzere edebiyatın birçok türünde verdiği eserlerle ve fikrî mücadelesiyle 20. yüzyıl Türk edebiyatında ve fikir hayatında oldukça önemli ve etkin bir konuma sahip olan Necip Fazıl'ın belki gözden kaçan, belki de hayatının ve siyasî mücadelesinin gölgesinde kalan bir hususiyeti de onun son asır edebiyatımızda Hz. Peygamber'i konu alan önemli kalemlerden biri oluşudur. Müslüman bir hayat görüşünü benimsediği 1930'lu yılların ortalarından vefat ettiği tarih olan 1983'e kadar geçen yarım asırlık bir dönemde altmışın üzerinde edebî ve fikrî eser kaleme alan ve bu eserlerinin büyük çoğunluğunda İslam düşüncesini konu edinen Necip Fazıl'da Allah Rasûlü'ne olan sevgi ve bağlılık da üst seviyededir. Şairin, şiirlerini topladığı Çile adlı eserinde Peygamber, Allah'ın Sevgilisi, Ölçü, O, Rütbe gibi Hz. Peygamber'e yazılmış müstakil şiirler mevcuttur. Bunun yanı sıra bazı şiirlerinde de tematik bağlamda olmasa da Hz. Peygamber ismen yer almakta veya O'na atıflar yapılmaktadır. Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'den bahseden bu şiirlerini iki temel planda değerlendirmek mümkündür: Hz. Peygamber'in vasıflarını ve kişiliğini övenler ve şairin Peygamber'e olan sevgisini ve bağlılığını ifade edenler. Fakat bu yaklaşımın bu şiirleri kategorize etmek maksadı gütmediğinin ve zaten şiirlerin de böylesi bir kategorizasyona müsade etmediğinin de altını çizmek gerekmektedir. Çünkü bazı şiirlerde bu iki anlam katmanının bir arada yer aldığı da görülmektedir. Mesela Rütbe şiirinde şair; "Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum! Çünkü O'nun kulunun kölesinin kuluyum!" derken hem Hz. Peygamber'in şahsına övgüde bulunmakta hem de kendisiyle O'nun arasındaki irtibatı (yani O'na olan bağlılığını) ve bu bağın kendisine kazandırdığı payenin büyüklüğünü dile getirmektedir. Yine Peygamber'i konu alan Ölçü şiirinin ilk mısraında Allah Rasûlü'nü "Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;" hitabıyla anan şair, ikinci mısrada "Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim." diyerek O'na olan sadakatinin derecesini ifade etmektedir. Çile'deki bu şiirlerin dışında Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'in hayatını konu edinen ve müstakil bir kitap olarak basılan manzum bir eseri daha vardır. "Esselâm" adını taşıyan ve bir "mevlid denemesi" şeklinde değerlendirilebilecek olan bu eserinde Necip Fazıl, Hz. Peygamber'in dünyevi ömrünün 63 yıllık bir süreyi kapsamasından ilhamla 63 manzumede O'nun hayatının belli başlı noktalarını anlatmaktadır. Kitaba yazdığı Takdim yazısında eserini "Umulur ki; bir gün Türk edebiyatı, bu eseri, yeni zamanların İslami tahassüste ilk temel kitabı saysın... Ve destanlık çapta cehd sarfetmenin ne demek olduğu bu vesileyle görülsün..." şeklindeki ifadelerle tanıtan şair diğer taraftan eserinin Mevlid gibi kutsiyet atfedilerek okunması ihtimalinden de ürkmektedir. Ayrıca bu eser 1973 yılında kurulan Büyük Doğu Yayınlarının da birinci kitabı olarak yayınlanmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığı kadarıyla Necip Fazıl, Esselâm'a çok büyük önem vermektedir. Zira kendi ifadesiyle "bu eser, hasret derecesini termometrelere ifade ettirmekten aciz olduğu bir ruh çilesi içinde yazılmaya başlan[mış]" ve "belki daha yakıcı bir çile dürtüşüyle tamamlan[mıştır]." Esselâm’ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen Nur’un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm’ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl’ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır. Necip Fazıl'ın çok ses getireceğini umduğu bu eseri ne yazık ki şairin beklediği ilgiyi görmemiş ve Necip Fazıl külliyatı arasında en az basılan kitaplardan biri olarak kalmıştır. Hatta şair vefatından kısa bir süre önce kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ilgisizliğe şu cümlelerle feryad etmiştir; "Benim bir eserim var, Esselâm diye. 63 parçadan ibaret. Rasûlullah'ı anlatıyor. Zaten hayatı da 63 sene. Nerde bu Müslüman nesiller, tahassüsü seven nesiller..." Esselâm'ın yaşadığı bu talihsizliğe karşın Necip Fazıl'ın Peygamber'in hayatını konu edinen diğer bir kitabı "Çöle İnen Nur" ise ciddi bir okur ilgisine mazhar olmuş ve edebiyatımızda bu konuda yazılan eserler içinde zamanla kendine önemli bir yer edinmiştir. Esselâm'ın aksine mensur olarak kaleme alınan Çöle İnen Nur'da da Allah Rasûlü'nün hayatı nûr-ı Muhammedî'nin yaratılışından Hz. Peygamber'in vefatına kadar bir bütünlük içerisinde anlatılmaya çalışılmıştır. Eserini bir sanat eseri olarak kurgulayıp kaynak göstermek, vaka atlamamak, kronolojiye tam riayet etmek gibi ilmî kaygılardan uzak bir biçimde yazan Necip Fazıl'ın yöneldiği okur kitlesi de "müminler veya iman istidadında olanlar"dır. Dolayısıyla eser, ispat veya ikna gayesi gütmemekte ve akılcı bir anlayışa hitap etmemektedir. Bu yaklaşımın Necip Fazıl'ın kalemine sanatsal bir serbestlik kazandırdığı ve eserin etki gücünü de arttırdığı görülmektedir. Esselâm'ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen Nur'un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm'ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl'ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır. Esselâm'da zaman zaman görülen anlatım kusurları, anlam kopuklukları, sınırlanmışlık ve zorlama kafiyeler gibi problemlere karşın Çöle İnen Nur'da ciddi bir anlatım zenginliği, eserin akışına uygun bir biçimde yol alan bir lirizm ve okuru tatmin edecek bir vaka yoğunluğu görülmektedir. Adeta Necip Fazıl, Esselâm'da anlatmak isteyip de şiirin kalıplarının sebep olduğu çeşitli tasarruflarla özetleyerek veya yoğunlaştırarak geçtiği şeyleri Çöle İnen Nur'da kendini sınırlamadan ifade etmiş gibidir. Bu eserlerinin yanı sıra Hz. Peygamber'e hasredilmiş müstakil bir kitap olmasa da İhtilal adlı kitabının da 30 sayfalık bir bölümünde Hz. Peygamber'in inkılaplarını anlatan Necip Fazıl'ın ayrıca Nur Harmanı adlı bir de hadis derlemesi vardır. Bunlardan başka başta Dört Halife olmak üzere, Ezvâc- Tâhirât'tan Hz. Hatice ve Hz. Aişe, Peygamber'in kızı Hz. Fatıma ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'le Aşere-i Mübeşşere'yi oluşturan diğer altı sahabi olmak üzere 80 kadar sahabinin hayatlarından karelerin yer aldığı Peygamber Halkası adlı eser ile Hz. Ali'ye hasredilmiş İlim Beldesinin Kapısı Hz. Ali adlı eser de dolaylı da olsa Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'le ilişkili eserleri arasında sayılabilir. Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'i konu edindiği eserlerin dökümünü ve tanıtımını bu şekilde yaptıktan sonra şairin, bu eserlerinde takındığı dikkat çekici birkaç tavır üzerinde durmanın da onun Hz. Peygamber'e yaklaşımını veya O'nu anlatma tarzını açıklamada katkısının olması muhtemeldir. Öncelikle Necip Fazıl'ın, bu eserlerinde Peygamber'e asla adıyla hitap etmeyişi, yalnızca Allah Rasûlü'nün çevresinde bulunan diğer kişilerin ağızlarından aktardığı bazı monolog veya diyaloglarda ve O'nun doğumunu ele aldığı bahislerin isim verme kısmında "Muhammed" lafzını kullanışı dikkat çekicidir. Onun kaleminde Hz. Muhammed yerine Peygamber, Allah Rasûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Rasûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber'e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur'da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi "Muhammed" yerine "M........" şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır. Necip Fazıl'ın Peygamber'i anlatma noktasında takındığı diğer bir tavır da O'nu "Müslümanların örnek alması gereken bir rehber veya prototip" olarak tasvir etme çabasıdır. Bu bağlamda Necip Fazıl'ı bu eserleri yazmaya iten sebebin yalnızca Peygamber sevgisi olmadığı, şairin Peygamber'e olan sevgisinin ve bağlılığının yanı sıra okurlarına bir rehber portresi çizme misyonunu da kendisine yükleyerek bu eserleri kaleme aldığı söylenebilir. Hatta bu durum yalnızca Peygamber'e dair anlatılarda değil, sahabilerin hayatlarından alınan karelerde de kendisini göstermektedir. Kısacası Necip Fazıl'ın, yüzyıllardır anlatılagelen vakaların yeni bir tekrarını yapmaktan ötede Peygamber'in yaşantısına dair önemli unsurları çağının insanına ulaştırmayı amaçlayarak bu eserleri kaleme aldığı görülmektedir. Son olarak modern edebiyatımızda sayısı ve niteliği gittikçe azalan Hz. Peygamber konulu eserlerin içerisinde Necip Fazıl'ın eserlerinin ciddi bir önem arz ettiği ve Peygamber'in çağrısının ve bundan ziyade örnek şahsiyetinin 20. yüzyıl insanına ulaştırılması noktasında bu eserlerin -Necip Fazıl'ın kitleler üzerindeki etkileyici kişiliğinin de tesiriyle- önemli bir açığı kapattığı söylenebilir. Çile'den PEYGAMBER Sen, fikir kadar güzel; Ve tek, birden daha tek! Itrını süzmüş ezel; Bal sensin, varlık petek... Sensin ölüme hisar; Bâkisi hep inkisar.. Sar bizi, çepçevre sar, Rahmet rüzgârı etek!.. (1958) Esselâm'dan NUR Yok bile yokken O vardı; O bir nur... Ki mutlak saffet. Âdem, Allah'a yalvardı; O nur için beni affet! Âdem'in alnında bir nur; Derken öbür Peygamberde. Âyet ki, çıplak okunur; Ne bir harf, ne zarf, ne perde. Geçti bilmem kaç nesilden, O nur, İlâhi daire... İbrahim'den İsmail'den, Vesaire vesaire... O nur, o nur, elde sancak; Aktarılır, nebî nebî. Bir beklenen var ki, ancak, Nurun ezelden sahibi... Nur sırdır, ışık üstü sır; Vurduğu eşya gölgesiz. Onsuz insan kör ve sağır; Ülkeler onsuz, ülkesiz. Son Peygamber, son Peygamber! İlk olunca sona geldi. Nur, fezayı tutan çember, Ondan gelip O'na geldi. Kaynaklar - Cemile Sümeyra, "Çöle İnen Nur: Önder ve Peygamber", Hece Dergisi Büyük Doğu ve Necip Fazıl Özel Sayısı, 2004 - M. Orhan Okay, Necip Fazıl Kısakürek, Şule Yayınları, Nisan 2000 - Mustafa Aydoğan, "Şiirin Ufku: Esselâm", Hece Dergisi Büyük Doğu ve Necip Fazıl Özel Sayısı, 2004 - Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, Aralık 1999 - Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, Büyük Doğu Yayınları, Mayıs 2006 - Necip Fazıl Kısakürek, Esselâm, Büyük Doğu Yayınları, Mayıs 2005 Fatih Demir
  12. Nerelisin? diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık.. ♥ N.F.K Harika bir espri bu.
  13. Kelimeleri motif motif işleyip mürekkebiyle yüreklere konduran şair… Necip Fazıl, 1904 yılında Çemberlitaş’taki bir konakta, evin erkek evladının tek erkek çocuğu olarak doğar. Dedesinin himayesinde ve babaannesinin değdirdiği elleriyle kültür kokan bir atmosferde yetişir. Üstad olarak anılmasına sebep olacak başarı imzalarının ilkini; “Bir yalnızlık gecesinin vehimleri” ismiyle henüz çocuk yaştayken atar. Necip Fazıl’ın “konağın ruhu büyükbabam, ben de onun ruhuyum” diyerek bahsettiği dedesi; torunlarını yanı başına toplayıp sorular sorduğunda ya da bir beyit okuyup tekrar etmelerini istediğinde başrolü yine O alır. Bu sebeple dedesi O’nu “akl-ı evvel torunum” diye çağırır. Dedesinden aldığı eğitimle henüz 4–5 yaşlarındayken okuma-yazma öğrenen üstadın çocukluğu hastalıklar ve çeşitli badirelerle geçer. Üstad, bir kitabında o dönemden şöyle bahseder: “Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum hastalıkla geçti. 10–15 yaşıma kadar bir çocuğun çekmesi mümkün ne varsa hemen hepsini çektim. Kaç kere hayatımdan ümit kesilmiş ve ben, Allah öyle istediği için, her defasında kefeni yırtmıştım.” Babaannesi, yine bu yaşlarda konağı birbirine katacak kadar haşarı olan bu çocuğun narkozunu bulur; O’nu romanlara alıştırır. Öyle ki bir gün, bir ağacın altında kitap okurken vaktin nasıl geçtiğini anlamayacak ve yokluğuyla konağı telaşa verecek kadar… Hatta kitapların, dünyasına tesiri sebebiyle bir ara kitap okuması yasaklanır. Üstadın deyişiyle; roman okuma, yaramazlık, hastalık, büyükbabanın kolunda sık sık Mısır çarşısı eşyası satan bir dükkâna gidip kakule almalar, vesaire, iç içe devamda… 9–10 yaşlarındayken taşındıkları yeni yalılarında kız kardeşi Selma hayatını kaybeder ve annesi de üzüntüden hastalanır. Kısa bir süre sonra çok sevdiği büyükbabası Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Efendi’yi de kaybeden Necip Fazıl, o dönemi tekrar kitaplara daldığı ve hassasiyetinin en had derecelere ulaştığı çığır olarak betimler. 11 yaşlarında annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada’da bir kıza âşık olan bu kocaman yürekli çocuk, okuduğu hissi romanların içinde aşkını tek başına yaşar. Daha önce Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji’ni yarıda bırakan Necip Fazıl için artık Bahriye Mektebi dönemidir. Tam bu dönemde şiire başlamasının vesilesini O’ndan dinlemeli: “Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp; —Senin, dedi; şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi… Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: —Şair olacağım! Ve oldum.” Aldığı bu kararı gerçekleştirmek için danıştığı mektep öğretmenlerinden İbrahim Aşki, O’na yol gösterir. Mektepte de küçüklüğündeki gibi haylaz olarak bilinen ve birçok ceza alan şiir ve okuma meraklısı; bir yandan da el yazması bir mecmua çıkararak O’na şair lakabını takan arkadaşlarıyla paylaşır. Bahriye Mektebi mezuniyetinden sonra Kasımpaşa’daki ahşap evde dayısı, anneannesi ve babasından ayrılan annesiyle beraber kalır. Yazdığı ilk şiirlerden birinin gazeteye çıkması bu döneme denk gelir. “Benim de yerim bu el oldu yahu Gençlik bahçesinde sel oldu yahu! Çünkü ta derinden bağrımı yaran, O başımın tacı el oldu yahu! Saçları boynumda dalgalandı da, Beni boğmak için tel oldu yahu! Ateşte yaktıktan sonra nefesi Külümü savurdu, yel oldu yahu! Ben bu halden ibret almadan göçtüm. Ondan ibret alan el oldu yahu!” 17 yaşındayken üniversiteye başlar. Edebiyat okumayı tercih etmeyen Necip Fazıl, sanatkârı ders alma yolundan geçmeye muhtaç görmediğinden, felsefe bölümü okur. İstanbul Üniversitesinde talebeyken şiirle oldukça haşır neşir olan Üstad, yazdıklarını Yakup Kadri’ye verdiğinin ertesinde, Yeni Mecmua’da 35-40 yaşındaki üstadların yazıları arasında görür. Şiirlerini Anadolu gibi birkaç mecmuada neşretmekle devam eder. Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra kendisini, Paris’e felsefe eğitimi almaya getirecek olan Bormide isimli vapurda bulur. Necip Fazıl için Paris “kâbus şehri”, orada geçirdiği yıllar ise “ıstırap yılları”dır. Bu yılların özü üstün nizam ve topluluktan başıboşluğa geçiştir. Bu süreçte Necip Fazıl’ın şiirlerindeki tasavvufi eda ve hassasiyet de gittikçe silinip yerini korku, gurbet ve karanlık duygular alır. Çıkardığı ilk şiir kitabı “Örümcek ağı” ve sonrasında gelen “Kaldırımlar” da bu ruh halini yansıtır. “Duvara bir titiz örümcek gibi, İnce dertlerimle işledim bir ağ. Ruhum gün boyunca sönecek gibi, Şimdiden ediyor hayata veda. Kalbim, yırtılıyor her nefesinde, Kulağım, ruhumun kanat sesinde; Eserim duvarın bir köşesinde; Çıkamaz göğsümden başka bir seda.” Üstadın ifadesiyle; şiirin muradına ancak Allah’ın gayesiyle varabileceğini ve ancak böyle telkin şiiri olabileceğini henüz fark edemediği yıllar… Şiirin sırrı ise Necip Fazıl tarafından ilerleyen yıllarında şu dizelerle çözülecektir: “Şiir ve sanat, kendisini mutlak hakikate memur ederek ve müessese hikmetini mutlak hakikate doğru ebedi bir arayış diye çerçeveleyerek bir yandan sonsuz meçhuller iklimine fener tutan ve eşyanın nabzını sayan bir telkinci, öbür yandan da aynı davaya bağlı içtimai heyecanın bestekârı ve dış ölçülerin mimarı bir tebliğci sıfatıyla, iç ve dış gayesini birleştirmiş olur. Bu işin de gayesi; Allah…” 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde şiirleri yayınlanırken en yüksek övgüleri hak eder. Müslümanlığını bayraklaştıracağı vakit “sanatına kıyan geri adam” sözleriyle yerini değiştirecek övgüleri… Ancak bu yıllarda göğe çıkarılmasına rağmen Üstad, öz çehresine ulaşamamanın ve ruhunu hapis hissetmenin eksikliğini yaşar. Gerçekten iyi bir şair olabilmesi iki cendereden geçmesine bağlıdır; aletten yoksunluk, hedeften mahrumluk… Alet, dil, Türkçe… Üstad, zamanın kullanılan Türkçesinin basitliği ve havasızlığından boğulur. Ceddimizin bu davayı kavrayarak kullandığı Türkçeye yönelir. Hedef ise, muhit ve cemiyet… Yaşanmaya değer hayatı cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmak… Tüm bu fikir sancılarıyla yaşadığı 1934 yılına kadar paradoks içindeki şair; Paris dönüşünden bu yıla kadarki hayatını “bohem yılları” olarak tabir eder. 1934 yılında bir bankada müfettişlik yaptığı dönemde eve dönüş yolundaki Necip Fazıl, vapurda hayatının değişmesine vesile olacak bir adamla tanışır. Yolculuğu boyunca muhabbet ettikleri yol arkadaşının önerisiyle Beyoğlu’ndaki Ağa Camisine gidişi, hayatını bir bıçak gibi ikiye bölecek; o günden öncesi ve o günden sonrası olarak ayıracaktır. Ağa Camisinde görmeye gittiği Abdülhakim Arvasi Hazretleri, O’na elini uzatarak sürüncemelerinden çekip çıkaracaktır. Öyle ki Üstad; “O Efendi Hazretleri ki, kendisini buluncaya kadar geçen hayatım, O’nu beklemekten, bekleyiş sıkıntıları içinde kıvranmaktan başka bir şey değildi.” diyecektir. 1935 baharına kadar işi sebebiyle şehirlerarası mekik dokuyan şairin ruh dünyası da fikirler arası gelgitlerle geçer. Metafizik terleri döküşü, yaşadığı fikir çıkmazlarıyla sabahlara kadar uyuyamayışı, manevi buhran ve nihayet bu yalnızlığı kökünden giderici ve büyük visale erdirici yol… Garipliğini fark etmesiyle sığındığı kapıdan, merkezinde Allah bulunan bir kâinata varış… Ve buna vesile olan Abdülhakim Arvasi Hazretlerine duyulan hudutsuz bir aşk… Şairin demesiyle: “Kalemime fetih ve inkişaf O’nunla geldi. İçimde yepyeni bir dünya görüşü, daha evvel cümle ve fikir kalıplarına dökülmeksizin, yalnız huzurlarındaki kelime üstü deyişle, kendilerini tanıdıktan sonra tütmeye başladı.” Otuz yaşına kadar iki şiir kitabı yayımlayan Necip Fazıl, yenilediği hayatında piyes, fikir, tetkik, dava, tez, şiir; 40–50 ciltlik bir çapa doğru yükselecektir. Bunlardan “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesi çok defa tiyatroda sergilenecek ve ses getirecektir. En beğendiği şiiri ise; ÇİLE… Ve bu muazzam şiirden ufak bir kesit: “Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta. Öteler, öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte Samanyolu benim olmalı, Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak…” Üstadın “Ben geçmişimi çöpe attım. Çöpü kurcalayanlar da ancak kediler ve köpeklerdir” derken bahsettiği geçmişi, diğer bir tabiriyle “ıstırap ve bohem yılları”; büyük hayranlık beslediği bu zatın yol göstermesiyle ve manevi hastalıklarına çare olmasıyla geride kalır. Nihayet büyük bir davanın fikircisi olma yolundadır. Hatta davasıyla bir vücut olabilmek için bankadaki işinden bir hamlede istifa eder. Bir üniversitede hocalık vazifesine başlar, gazetelerde fıkra ve başmakale yazıları neşreder. 1941 yılında Neslihan hanımla evlenecek; Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep adında beş çocukları olacaktır. Necip Fazıl’ın sosyal mücadeleye atılmasının ilk kanıtı 1943’te çıkardığı Büyük Doğu dergisidir. Bu sosyal mücadeleyi yüceltme uğraşıları döneminde büyük âlim Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin vefat etmesiyle Üstad için ikinci bir buhran dönemi başlar. Ancak bu dönem, bir davaya baş koymuş bu adamın, milletin kurtuluşu için fikir çilesi çekmesine engel değildir. Geniş ufku ve zekâsıyla vatanının eksiklerini tam etmeye çabalayan Büyük Üstad, hayatının geri kalanını davasına hizmet etmekle geçirir. “Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım! Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!” diyecek kadar sahiplenir davasını, girdiği yoldaki dikenler pahasına… Bu süreçte Büyük Doğu dergisine ağırlık veren Üstad, dergi içeriğinin o döneme göre yasak kabul edilmesi sebebiyle her seferinde mahkemeye çıkarılır. Birçok defa hapis cezası alır veya derginin kapatılmasına karar verilir. Buna karşılık Üstadın sözleri ise büyüklüğünü gösterir cinsten: “Beni Allah tutmuş, kim eder azat?” Mahkemede kendisini ve davasını savunurken söyledikleri ve hâkimle konuşmaları da duyulmaya bir o kadar değerdir. Mücadelesinde inatçı olan şair derginin açılmasını ve tekrar yayınlanmasını sağlayacak, geri adım atmayacaktır. Dergi dışında bazı gazetelerde de yazan Üstad, yazdıkları bazı taraflarca hazmedilemeyince gazetelerden de devre dışı bırakılır. Davanın bir diğer yüzü; gençler… Yine 1942’de bir gecenin sabaha varmasıyla başlayan, tarih, millet, nefs muhasebesiyle geçen gençlik sohbetleri… Üstad ölümüne kadar vatan kurtarıcılığını hedef edinen bir gençliği uyandırma çabası içindedir. Kendi sözleriyle: “Ceplerde kaybedilen ve asırlardır dışarıda aranılan güneşi bulup çıkaracak, yerine oturtacak, her şeyi ilk saffet ve asliyet vahidine irca edecek, hasis fert kadrolarına eskitilmiş ve pörsütülmüş manalarla hiçbir alaka kabul etmeyecek, mutlak hakikat ölçüsüyle aklın hakkını akla ve kalbin hakkını kalbe verecek, tarih boyunca bütün hesaplaşmaları yerine getirecek bir gençlik… Vecdiyle, estetiğiyle, ahlakıyla, ideolojisiyle sımsıkı merkeze bağlı, solmayan renk ve geçmeyen anın, ezel kadar eski olduğu için, ebed kadar yeni davanın gençliği…” Vasiyetinde belirttiği isteklerinin davasıyla ilgili olanlarını ise umutla baktığı bu genç nesle emanet eder. Tüm bu koşturmaca içinde geçen onca sene nihayet 1963’te “Aydınlar Kulübü” ile Üstadın ektiği tohumları ormana çevirecek bir dönem başlar. Üstadın verdiği konferanslar Anadolu’da hatta Almanya’da ses getirecek ve muazzam bir ruh örgüsüne dönüşecektir. Davanın yüceldiği bu zamanlarda Üstadın şiiri de zirvesini yaşamaktadır. Yüzden fazla eser veren şair; Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962 ve 1974), Şiirlerim (1969), Esselam (1973) şiir kitaplarıyla da tarihe geçecek bir başarı gösterir. Başarıları sonucunda Türk Edebiyat Vakfı’nca 1980 yılında verilen beratla “Sultan-üş Şuara” (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanır. Yine 1980’de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, 1981’de “İman ve İlam Atlası” eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı, 1982’de de Türkiye Yazarları Birliği Üstün Hizmet Ödülü’nü alır. Birçoğunun bencilce fikirlerini, karanlık ve cahil düşüncelerini doludizgin koşturduğu zamanlarda ayakları şiirle yere basan, fikir sancısı çeken, davasının adamı Üstad… “Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin; Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…” diyecek kadar teslimiyetçi… “Ben o kutsi nefesin üflediği kamışım; Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım” diyecek kadar mütevazi… “O manayı bul da bul! İlle İstanbul’da bul!” diyecek kadar vatanına bağlı… “Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” diyecek kadar ümitvar… “Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül! Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!” diyecek kadar kelimelere hakim… “Diyorlar bana: kalsın şiir de söz de yerde! Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde?” diyecek kadar şiirine bağlı… Şiir demişken, son sözü 1983’te vefat edene kadar hayatını şiire adamış Büyük Üstada bırakmalı: “Üstün idrak müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinatın sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böylece takdim ederim!” Kandil Dergisi Kübra Doğruyol
  14. Bütün ana ve ara yönlerden varacağımız adres, bu sözün Üstad'a ait olmadığıdır.
  15. mumin

    Fazıl Ve Para

    “Hayatında paraya değer vermeyen iki kişinin adını söyle” deseler, biri mutlaka Necip Fazıl olur… O, parayı değil, kullanmayı severdi. Meselâ arkadaşından borç aldığı yüz liranın altmış lirasıyla gömlek alır, üstünü kasiyere bahşiş olarak bırakırdı… Konakta doğmuş, “lüks” şartlarda büyümüş birini bunun için muaheze edemezsiniz. Zira şartlar değişir, para zaman içinde biter, ama alışkanlıklar ölünceye kadar devam eder. Dava ve mahpushane arkadaşı rahmetli Osman Yüksel’in (Serdengeçti) Vehbi Vakkasoğlu’dan (Vehbi Bey’in babasına bizzat anlattığı) dinlediğim bir “para” hikâyesi var ki, Üstad’ın para ile ilişkisini çok güzel anlatıyor… Üstad, Yassıada’da sözkonusu edilen meşhur “Örtülü Ödenek Davası”na dayanak oluşturan 147. 000 lirayı almak üzere, Ankara’ya gitmiş. Fakat uzun tren yolculuğu esnasında beyaz gömleğinin yakası kirlenmiş. Yedek gömleği de yok. Yakın arkadaşı Osman Yüksel’den bir gömlek almasını istiyor… Necip Fazıl ne kadar eli açık ise Osman Yüksel o kadar tutumlu. Bir mağazaya giriyorlar. Üstad, fiyatı 60 lira olan en pahalı gömleği seçiyor. Osman Yüksel’den borç aldığı bütün bir yüz lirayı tezgâha koyuyor ve “Üstü kalsın” diyor, “Necip Fazıl verdiği paranın üstünü almaz!” Osman Yüksel’in halini varın siz düşünün: Çünkü o zamanın şartlarında yüz lira, onun için bir aylık geçim parasıdır. Necip Fazıl, yeni gömleğini giyip başbakanlığa gidiyor ve içinde 147. 000 lira bulunan bir çanta ile dönüyor. Yüz liraya içi hâlâ yanan ve yakınan Osman Yüksel’e, “Para dediğin nedir ki Osman?” diyor, çantayı yaya kaldırımın ortasına fırlatıyor. Çanta açılıp paralar saçılıyor. Osman Yüksel’in aklı çıkıyor. Topladığı paraları çantaya tıkıştırıyor. Birlikte Osman Yüksel’in bürosuna dönüyorlar. Yassıada’da işte bu paradan dolayı sorgulanıyor, Necip Fazıl. “Evet aldım” diyor, “alırken de bir rejim ve hükümet meddahlığı vazifesini üzerime almadım… “Adnan Bey’de, Tanzimat’tan bu yana gelmiş sadrazamlar ve başvekiller arasında bu davayı tutmaya müstaid biricik insanı buldum ve yardımını davamın hakkı olarak kabul ettim. Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Ve sade harcamakla kalmayıp evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. “Zira Adnan Bey’in ‘bir kere başla da sonu gelir’ diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfi kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdeki avucumdakini sarf etmeye, üstelik müthiş bir borç altına girmeye mahküm oldum. “Yani örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkânlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sebatsız karakteri yüzünden muvaffak olamamış bulunuyorum. “Benim, bir dava uğrunda bir nevi vergi hakkiyle alabildiğim, reklam parasına bile yetmez, gülünç meblağlara karşılık, kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, Büyük Doğu’yu örtülü ödenek beslemesi olmakla suçlayan ve hesap vermeye davet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulviliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir. İsterseniz bu gazetelerin hesabını yüksek huzurunuzda ortaya dökeyim. “Böyleyken huzurunuzda suçlu sıfatiyle oturan dünün Demokrat Parti Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Başvekili Adnan Menderes’e, bize gösterdiği yarım, devamsız ve samimiyet derecesi belirsiz alakadan dolayı minnettar olduğumuzu ve böyle olmakta devam edeceğimizi bildirmek de vazifemdir.” Bu kadar. Şimdi bu konuyu yeniden ısıtıp Necip Fazıl’ı yıpratmaya çalışıyorlar. Başaramazlar: Çünkü biz insanların hatasını değil, hizmetlerini severiz! 12 Ocak 2013 Cumartesi Yavuz Bahadıroğlu
  16. http://www.haberturk...sret-mektuplari Beni allak bullak etti bu yazı. Yani düşüncelerimi kökten sarsmadı elbet ama hani yakıştıramıyor insan ne bileyim Üstad o ya Üstad diyorsun. Örtülü Ödenek meselesinden kalkıp aşık olduğu kadına değinen Bardakçı'nın niyeti, verdiği hizmet ! samimi mi çıkaramadım. Ama sanırım yıllardır ortaya çıkmayan nokta nokta hanım efendiden bahsettiği ve adını bildiği ama açıklamadığı anlaşılıyor. Tamam oda, soba ve Üstad hazır olabilir. Gelmemiş de ohh olsun. Allah korumuş. Ama şu nezdimde bir safsatadan ibarettir, Çile'nin yazılmasına sebep o kadın mıdır sahi? Tamam o derin kıvranmalar içinde iken birden ense kökünde balyoz hissediyor ama..Ne bileyim çok garip karşıladım bu yazıyı. belki de o geçen resminin aklımızda bıraktığı intibadan.Sakallı, nur yüzlü, tasavvuf ve tarikat erbabı Necip Fazıl. Ben gerisini irdeleyen köpek diye vasıflandırdığı zatlardan olmayacağım. Ama sanırım hem Üstad hem de nfk.com tarihinde bu mektuplar ilk defa günyüzüne çıkıyor. Üstad'ın aşık olduğu nokta nokta hanımefendi'te mektupları.. Yazıyı kopyalamaya muvaffak olamadım, hakkı mahfuz sanırım. Linke tıklayınız lütfen Bir de teknik işlerden arkadaşlar başarabilirse mektuplar dijital ortama taşınıp burada galerimize yüklenebilirse güzel olacaktır. Hakkında hemen her şeyin burada bulunması isabetli olur.
  17. Hesabıma girmiştim bir bakayım ne var ne yok diye. Aman bir cümleye denk geldim ki sönmüş lavlar kafayı yer. "Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım." - NFK İğrençsin tek kelimeyle, bataklık bu ya! Bunların iş gücü yok bu lafları mı uydurmaya programlı anlamıyorum ki..
  18. Bu söz gerçekten Üstad'a mı ait? Gayet manidar ama okuduğumu eserlerinde anımsamadım.
  19. Türklerin şu muzır zekasına hayranım. :) Hakikaten güldüm ama. Anamızı da aldık geldik. Hayy Allah ya.
×
×
  • Create New...