Jump to content
Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]

mumin

Editor
  • Content Count

    933
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    51

Everything posted by mumin

  1. 1920'de babasını kaybeden Necip Fazıl, annesiyle birlikte Trabzon üzerinden Erzurum'a, Polis Müdürü olan dayınsın yanına gelir. Bu, Necip Fazıl'ın Erzurum'a ilk gelişidir. Bu geliş kışın sonuna doğru, muhtemelen Şubat ayına rastlar. Necip Fazıl, bu yolculuğu "Kafa Kâğıdı" adlı eserinde şöyle anlatır: "Anadolu harekâtı gelişmeye başlamış ve devletleşme çığırına girmiştir. ...Büyük dayım Anadolu'da Erzurum Polis Müdürü... Haydi bu defa onun yanına!.. Anneannem, annem ve ben, yabancı bir kumpanyanın gemisiyle güverte yolcusu olarak Trabzon yönündeyiz. Trabzon'dan yaylı arabasıyla sekiz günde varılan Erzurum. Niyetim, kışın son demlerini Erzurum'da geçirdikten sonra İstanbul'a dönmek?" Necip Fazıl, daha 16 yaşındayken çıktığı bu yolculuktan 'O ve Ben' adlı eserinde ise şöyle söz eder: "Erzurum'da polis müdürü dayımın yanına gittik... Niyetim kışın son demlerini Erzurum'da geçirdikten sonra İstanbul'a küçük dayımın yanına dönmek ve sonbaharda 'Darülfünûn'a girmek..." Necip Fazıl, Erzurum'da emniyet(polis) müdürü olan dayısının yanında ata merak salar. Ata ilk merakı aslında yaylı arabayla annesi ve anneannesi ile yaptığı Trabzon-Erzurum yolculuğu sırasında arabacının (birçok arabası bulunan ve arabalarına sürücü tutarak bugünkü şehirlerarası otobüs işletmeciliği yapan Tevfik adında zamanın eşkıya çetesini de kumanda ettiği söylenen Tevfik adında biri) arada sırada Necip Fazıl'ı ata bindirmesiyle kıvılcımlanır. Daha sonra dayısının konağının ahırındaki atlar, Necip Fazıl'ın kendi ifadesiyle kendi ifadesiyle 60 yaşına kadar atlara olan ilgisinin başıdır: "Bu at ilgisi, Erzurum'da konağımızın ahırına bağlı bir atat boyuna binmek, ondan sonra süvari zabiti üniformasını taşıyacağım günlerde büsbütün azmak ve oturduğum bahçelik ve kırlık semtlerde daima ahırımda bir, hatta iki soylu at bulundurmak suretiyle 60 yaşıma kadar benden ayrılmadı." Necip Fazıl ilk gelişinde edindiği Erzurum ve Erzurumlu izlenimlerini ilk gelişinden 45 sene sonra 1965'te önce "Büyük Kapı", 1975'te de "O ve Ben" adını koyduğu eserinde kaleme almıştır. 15 yaşında geldiği Erzurum'da yine dayısına ait atla çarşıda başından geçen bir hatırasında aktardığı "Erzurumlu" tarifi, en kuşatıcı ve mükemmel dadaş tariflerinden biridir: "Erzurum; sonraları Anadolu'nun en saffetli yerlerinden biri olarak kalbime naksedilen Erzurum'da, bu yere ve onun yerlisine ait ilk intibam yine ata bağlıdır: Bir gün ahırımızda ariyet olarak bırakılan ve benim besleye besleye şişirdiğim, hatta azgınlaştırdığım ata binmiş, çarşı tarafından geçiyordum. Her taraf kar? Kar iki yana tepeleme çekilmiş ve ortasında ancak tek adamın geçebileceği, üstüne kömür tozu serpili ince bir yol bırakılmış? Atım azgın? Kantarmaya abanmış, yavaşlamak bilmez bir hızla ilerliyor, dizginlere asılışıma hiç aldırmıyor, önümde bastan aşağı damalı bir çarşafa bürülü bir kadın yürüyor. Kadına çarpacağım! Ata hâkim olamamamın hicabıyla kadına haykırmak zorunda kalıyorum: Hey, hatun! Kenara çekil! Nereye çekilsin?.. Kar yığının tepesine mi çıksın?.. Kadın dönüp arkasına bakmıyor bile? Var kuvvetimle dizginlere asılıyorum. At biraz yavaşlıyor, fakat kadına hafifçe çarpmaktan da kendini alamıyor. Birden dizginlere yapışan ve atı zınk diye olduğu yere mıhlayan bir el? Genç bir Erzurum dadaşı? Ata binmeyi bilmezsin! Zenne kişiye de çarparsın! N'ola senin halin! Korkunç hakaret!.. Bu hakarete hak verip geçeceğime onun daha büyüğüne lâyık bir adilikte bulunuyorum. Polis Müdürü dayımın mevkiine güven duygusuyla genç Erzurumluya diyorum ki: Sen benim kim olduğumu biliyor musun? İşte o zaman Erzurum delikanlısı, beni hayran bırakan ve asla hatırımdan çıkmayan cevabını veriyor. Yüzüme nefretle bakıp atımın sağrısına bir tokat aşkediyor ve: İstersen vali paşanın oğlu ol, diyor; haydi çek git! Ufukları, feza cüsseli bir pehlivanın şişkin kol adalelerini andıran dağlarla sınırlı, geceleri aya merdiven dayamak ve yıldızları yemiş gibi koparmak hissini verici, hiçbir şek ve şüphe karartısı taşımaz, berrak, sonsuz berrak bir madde çerçevesi içinde, işte en basit bir Erzurum delikanlısının tüttürdüğü mânadaki saffet ve asalet!"
  2. Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış birtakım hakikatler, birilerinin keyfine göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması boyutundan çıkıp bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı. Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade etmek için bu girişi yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca, kendilerine sinemacı diyebilen birtakım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı hâlde ortaya atılıp ‘Ne münasebet canım, zaten Necip Fazıl sinema konusunda da değersizdir’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Elbette hakikat öyle değil. İyi bir okuma ve araştırma yapıldığında görülecektir ki Muhsin Ertuğrul döneminden beri Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir düşünürdür. Hikâyeleri filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil ettiğini görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp topyekûn mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi’nin 17 Eylül 1943 tarihli 1. sayısında “Beyaz Perde” ara başlığı ile yayımladığı bu yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler: “Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği takdirde şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey...” Dahası, Millî Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği yönetmenlerden biri olmuştur. Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikâyeye yıkmayı başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar. Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış, paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belagatli bir şekilde yapar bunu üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zekâ kıvraklığıyla hukukun mengenesinden ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı başarır. Boş tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de. Ele aldığı hikâyeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin. Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak. Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikâyesi Yangın Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın başrolünü oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir. 1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan Parmaksız Salih, üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın öyküsüdür. 1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikâyesini filme almak ister. Gönlünde Tarkistan vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem adlı hikâyesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır. Çakmaklı, 1973’te, Sen Beni Ölümden Döndürdün isimli senaryosunu Zehra ismiyle sinemaya aktarır. Ediz Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı Diriliş’te ise bu kez Hülya Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikâye başka bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır. En meşhur eserlerinden olan Bir Adam Yaratmak, 1977’de üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından çekilir. 1988’de Mesut Uçakan filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir. Reis Bey’den çokça esintiler taşıyan Mesut Uçakan’ın 1978 yapımı Lanet ve 1980 Rahmet ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama 1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi Siyah Pelerinli Adam gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır. Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor eser olan Mümin ve Kâfir’i çeker. 1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra dışı senaryosuyla çekilen Yarasa, Eflatun’un Mağara hikâyesi ve Kaldırımlar şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır. Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl Kısakürek için. M. Nedim Hazar 7 Ocak 2013
  3. mumin

    O Zeybek

    Ölümü ile binbir öldügümüz merhum sehit Menderes basbakanımızın asılmasının vuku bulduğu gundeyiz. Kabri nur olsun, Efendimiz'e komsu olsun insallah. Hala yureğımizde sızısıni duydugumuz tarihimizın elim vakasi. Birer fatiha ihlas ırsal edelim dostlar. Ve neler yapmamiz gerektiğini vatanimiz ve milletimiz namina bir kere daha mulahaza edelim. Vesselam
  4. Büyük Doğu yani “Doğunun doğuşu”. “Rüzgardan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhani ve ince bir sefer” ediş hali. “Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı…” “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi; ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…”[1] Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir. Allah Resulü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslami anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir.Bidayeti Mevcut haliyle Büyük Doğu, İslam’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır. Tarih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken “köle, bir emir subayı” olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resulü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder. İlkeleri Büyük Doğu’nun mazrufunda pazarlıksız iman, tefekkür, amel ve dava şuuru vardır. Orada “iman” her şeyden öndedir. Mümin, tefekkürden önce “Ne getirdin, götürdün bildirdinse amenna” deme bahtiyarlığına erer. Tefekkür, iman ettikten sonra başlar ve Allah’ın zatı dışında her şeyi kapsamı içerisine alır. Amel imandan sonra gelir ve “salih” olabilmesi için de İslam’ın belirlediği esaslar çerçevesinde kıymetlendirilir. Bütün bunların neticesinde müminde gözünü kırpmadan her şeyini feda edebilecek bir dava ruhu tezahür eder. Sahabe imanla başlayıp dava şuuru ile kemale eren meratibi en güzel şekilde ortaya koyan insanlık tarihinin en muazzez kuşağıdır. İslam’a teslimiyetlerinde yanlışı tayin etmenin müessisi felsefenin en küçük bir tesiri yoktur. İman noktasında ki teslimiyetlerini muşahhas hale getirebilmek için şöyle bir örnek verilebilir: “Allah Resulü (s.a.v.) bir bedeviden at satın alır. Atın parasını ödemesi için bedeviye kendisini takip etmesini söyler. Allah Resulü (s.a.v.) hızlı, bedevi ise yavaş bir şekilde yürür. Yol boyu insanlar bedeviye atı satması için fiyat teklif ederler. Yeni müşteriler, Allah Resulü’nün atı satın aldığından habersiz halde bedevi ile pazarlığa başlarlar. Bedevi, Efendimiz’i (s.a.v.) çağırıp “eğer bu atı satın alırsan al, aksi takdirde onu satıyorum.” der. Bedevinin ifadelerini duyan Allah Resulü (s.a.v.) “ben senden onu satın almadım mı?” diye sorar. Bedevi: - Hayır! Vallahi ben onu sana satmadım. - Bilakis ben onu senden satın aldım. - Aldığına dair şahit getir. Bedevi ile Allah Resulü’nün (s.a.v.) konuşmasına tanıklık eden sahabilerden Huzeyme b. Sabit (r.a.) atın sahibine: “Şehadet ederim ki sen atı Allah Resulü’ne sattın.” der. Hadise üzerine Allah Resulü (s.a.v.) Huzeyme’ye yönelip “Neye göre şehadet ediyorsun?” diye sorar. Huzeyme: - Senin tasdikinle Ya Rasulellah. [2] - Huzeyme kime şehadet ederse tek başına onun şehadeti yeterli olur.[3] Huzeyme b. Sabit, Efendimiz’in (s.a.v.) atı satın aldığını görmedi fakat O’na (s.a.v.) şehadet etmekten de imtina etmedi. Biliyordu ki O (s.a.v.) yanlış bir beyanda bulunmaz. Bu örnekte de görüldüğü gibi Büyük Doğu’nun esasında mazruf itibariyle ilk olarak sahabede temsil edilen kayıtsız şartsız teslimiyet vardır. İmanı, tefekkür izler. Mümin iman eden bir kalple tefekküre başlar. Müçtehit sahabilerde tefekkür en üst derecedir. Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e “neye göre hükmedeceksin?” diye soran Allah Resulü (s.a.v.) Muaz’dan şu cevabı almıştır: “Öncelikle Kur’an’a bakarım. Onda bulamazsam Sünnet’e müracaat ederim. Onda da bulmazsam Kur’an ve Sünnet’e bakarak içtihat ederim.” Ashab, Kur’an ve Sünnet’ten beslenen tefekkürleriyle devletler idare edecek çapa ermiştir. Sahabenin bildikleriyle amel etmesi o kadar malumdur ki bunu örneklendirmek ameli yönlerini sınırlandırır. Ashapta ki iman, tefekkür ve salih amelin neticesinde muazzam bir dava şuuru inkişaf etmiştir. Öyle ki inandıkları din-i mübin uğranda can ve mallarını feda etmekte tereddüt etmemişlerdir. Bu noktayı şerheden anekdotların en güzellerinden birisi Süheyb-i Rumi’ye aittir. Suheyb (r.a.) hicret etmek istediğinde Kureyş’ten bir grup insan yoluna çıkar, gitmesine mani olmak ister. Bunun üzerine Süheyb atından iner, kılıfından okları çıkarır, yayını eline alır ve çevresini kuşatan insanlara “Ey Kureyş topluluğu! Hepinizden daha iyi ok attığımda şüpheniz yoktur. Allah’a yemin olsun ki heybemdeki oklar bitinceye kadar bana yaklaşamazsınız. Oklar bitince kılıcımı alır elimde ondan bir parça kalıncaya kadar sizinle savaşmaya devam ederim.” Suheyb’in hicret noktasında ki kararlığını gören Kureyşliler şöyle derler: - Mekke’ye fakir olarak geldiğin halde şimdi zengin olarak gitmene müsaade etmeyiz. Mekke’de malını bıraktığın kişiyi bize göster seni serbest bırakalım. - Malımın yerini söylersem beni serbest bırakır mısınız? - Evet. Suheyb malını Kureyşlilere bildirince onu serbest bıraktılar. Medine’ye gelip Hz. Resulullah’ın huzuruna vardığında hakkında şu ayet iner:[4] “İnsanlardan öyleside vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder.”[5] Büyük Doğu idealinin dört ana unsurundan birini teşkil eden dava şuuru en canlı şekliyle sahabede görülmektedir. Tarihi Süreç Tabiun ve müçtehit imamlar devri, Büyük Doğu idealinin mazruf itibariyle varlığını koruduğu devrelerdir. Sonrasında zaman zaman fetretler görüldü. Derin kırılmalar yaşandı. Büyük Doğu’nun asli renkleriyle tekrar sahne alışı Devlet-i Aliyye zamanına rastlar. Bu dönemdeki Büyük Doğu idealini anlayabilmek için Onun millet bünyesine nisbetle konumunu kıymetlendirmek gerekmektedir. Üstat Necip Fazıl “Gençliğe Hitabesi”nde şöyle demektedir. “Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah’ın Kur’an’ında ‘belhüm adal’ dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk’ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören… Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…”[6] Devlet-i Aliyye’nin yedi asırlık hayatının ilk üç asrı Büyük Doğu idealinin iman, tefekkür, amel ve dava şuuru itibariyle bir bütün olarak algılandığı dönemdir. Bu dönemde ilim meclislerinde bir derinlik vardır. Mucaz ve muciz hocalar meseleleri öylesine tafsil etmişlerdir ki ne ibare de, ne de manada problem kalmıştır. Bu devrin kudretli alimleri Hocazade, Molla Hüsrev, İbn Kemal, Ebussuud,…, sanattan siyasete kadar hayatın bütün şubelerini irfanla beslemişlerdir. İlim, fikir ve sanat bütünlükte mânâ bulan vücut gibi algılanmıştır. Alet ilimleriyle âli ilimler iç içe okutulmuştur. İlim tarihi düşünce tarihinden, düşünce tarihi sanat tarihinden ayrı değildir. Naklin konuştuğu yerde akıl susmuş, aklın konuştuğu yerde nakil referans kabul edilmiştir. Zevahiri yazan kalem susunca, ruhun amentüsünden bahseden kalemler konuşmuştur. Müşahhasın zirvesinde mücerredin sahanlığı vardır, oradan son noktaya veliler adam taşımıştır. İlim, siyasetin üzerinde görülmüş, Bâkî şiirini medreseden beslemiş, Sinan imarete nakış nakış “İslam şehir ahlakı”nı işlemiştir. Devlet idaresinden, sanata kadar her noktaya bilgelik hakim olmuştur. Bu ilk iki buçuk asrın sonlarına doğru muhkem Büyük Doğu idealinde kırılmalar görülür. Aydınlanma Devri’nin şımarık aklı kimi Müslümanların zihinlerini karıştırır. Münkir akıl etkin oldukça kırılma daha da derinleşir. Neticede ilim fikirden, fikir ilimden nefret eder. Hayatın gerçeklerinden tecrit edilerek yetiştirilen aydınlar gürühu yaralanan zihinleri tedavi etmekte güçlük çekerler. Medresenin boynuna “Gerici” yaftasının asılması yeni kuşağın ondan, dolayısıyla da ulemadan uzak durmasına zemin hazırlar. Muzdarib insanlar medrese yerine Batı tarzı eğitim veren kurumlara, onların müfredatına sığınır. Büyük ruhlu alimlerin açıklamalarına “tedavi kabul etmeyen ölü vucutlar” gibi kayıtsız kalınır. Bu fotoğraf Üstadın “kaba softa ve ham yobaz” diye tavsif ettiği insanların ürünüdür. Son bir asır ise “hayvandan daha aşağı taklitçilerin” egemen olduğu dönemdir. Bu dönem tarihin çeşitli devirlerinde yaşanan bütün fetretlerden daha karanlıktır. Zira bu devirde müslümanların zihinleri çeşitli ideolojilerin tutsağı olmuştur. Esareti en kapsamlı yaşayanların başında ise Ziya Gökalp gelmektedir. Zihni karıştırıldığı sıralarda medresede okumakta idi. En son Gazzali’nin “el-Munkız-u mine’d-Delâl”ini okumuştu. Mağdurlardan Tevfik Fikret, saliha bir kadının çocuğuydu. Annesi hac yolunda vefat etmişti. “Eve Dönen Şair” Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in hocasıydı. Bu yüzdendir ki Nazım hayatının ilk yıllarında İslam Medeniyetini övücü şiirler kaleme almıştı. Ziya Gökalp Abdullah Cevdet, Fikret ruhsuzluk ve Nazım Moyakowski ile tanışıp zihinlerini Batılı Adam’a ait ideolojilerle tahrip edince, onları tekrar medreseye götürüp İbn Kemal çapındaki alimlerle meclise alamadık. Çünkü bu dönemde “kaht-ı rical” yaşanmakta idi. Aydınımızın sorununu “fizik ötesi” dünyada çözecek “ulu hocalardan” yoksunduk. Bu dönemde, Sultan II. Abdülhamid bir diriliş koridoru açtı. Fakat O koridoru aydınlatacak münevverleri bulamadı. “O bir arslandı fakat pençeleri yoktu.” Batıyla münasebetimiz normal değildi. İç ve dış organları tersyüz edilen adam gibiydik. Korunması gereken uzuvlarımız dışarıda, insanlarla temas halinde olması gereken uzuvlarımız ise içerdeydi. Batılı adamın elinde, ellerimiz yerine kalp ve zihinlerimiz vardı. Güç “Ey kitabı köhne yırtılır bir gün medfen-i fikr olan sahifelerin” diye Kur’ân’ı tahkir eden Fikret’in düşüncesinin tekelinde idi. Devlet-i Aliyye’nin tarih sahnesinden çekilişini takiben gelen devir “işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayete” irtikap etti ve “Türkü madde planında kurtardıktan sonra mana planında helak etti.” Yüz binlerce şehidin kanıyla son defa mühürlenen Anadolu tapusu, vefasız oğulların istilâsına uğradı. Cami kürsüsünde imam, bütün beşeriyetin atasının Hz. Adem olduğunu söylüyor, okul kürsüsünde öğretmen, insan soyunun maymuna dayandığını iddia ediyordu. Anneler evlâtlarını söyledikleri ninnilerle; “Mananın maddeye tecelli remzi Kabe” ile bütünleşmeye hazırlarken, muztarib gazeteler koro halinde Kemallettin Kamu’nun: Burada erdi Musa Burada uçtu İsa Bülbül burada varsa Hürriyet için öter. Ne örümcek ne yosun, Ne mucize ne füsun Kabe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter. diyordu. Kosova’dan Çin’e kadar mazlum Müslümanların adını duyduklarında saygıdan ayağa kalktıkları Sultan II. Abdülhamid’i okul kitapları “kızıl sultan” diye anlatıyordu. Birisi çıkıp imandan amele, ilimden sanata kadar her alanda İslam’ın hakkını dava etmeliydi; Büyük Doğu idealini bütün şubeleriyle gündeme taşımalıydı. Tahribat öylesine etkindiki bu dönemde ayakta kalabilmek güçlü bir selin önünde durmaktan farksızdı. Buna rağmen sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan alimler sessiz fakat derinden destansı bir hizmet yürüttüler. Mısır’a hicret etmek zorunda kalan Mustafa Sabri Efendi ve Muhammed Zahid Kevseri kaleme aldıkları eserlerle modernist hareketin etkisini azalttılar. İslam harfleriyle telif ettikleri eserleri dünya Müslümanları için güçlü sığınaklar oldu. Hilafetin merkezinde kalanlar eserden ziyade adam yetiştirmeye yöneldiler. Zira o yıllar itibariyle İslam harfleriyle eser yazmak birinci derece önemi haiz değildi. Zira harf inkilabıyla tedrisat değişmiş, İslam harfleri ile yazılan eserleri anlayıp okuyacak adam kalmamıştı. Bu yüzden mevcut eserleri okuyabilecek insanları yetiştirmek gerekliydi. Bu bağlamda Ali Haydar Efendi, Mahmut Efendi’yi; Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi adıyla anılan tekke, Mustafa Fevzi Efendi, Hasib Efendi, Abdulaziz Bekkine, Mehmet Zahit Kotku, Abdurrahman Beşikçi ve Hacı Ferşat Efendi gibi mürşitleri yetiştirdi. Kelamı Tekkesi’nin adı ile bütünleştiği Büyük mazlum Esad Erbili Hazretleri’nin meclisinde ise, Mahmud Sami Efendi hizmete hazırlandı. Süleyman Hilmi Tunahan ve Bedüuzzaman Said Nursi de önemli hizmetlere imza attılar. Kaşgari Dergahı’nda insanları irşad eden Abdulhakim Arvasi, Necip Fazıl gibi bir mütefekkiri yetiştirip İslam’ın emrine amade kıldı.
  5. ORUÇ Sanma oruç, bu akşam tıklım tıklım ye diye; Bu akşam, yarın oruç tutabilmek için ye. (1974) http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/4063-oruc/ Bir de BEKLEYEN şiirinden ölürsün kapanır yollar geriye ben mezarla sırdaş olur beklerim varılmaz hayale işaret diye toprağında bir taş olur beklerim Yukarıda kıta söz şeklinde geçmiş. O da Üstad'a aittir. Ayrıca "Kadın ; Hristiyanlıkta yol kesici bir engel, islamda ise yol açıcı bir kanattır." "İhya etmek için ne kadar ilim lazımsa imha için de o kadar cehalet kafidir..." "Biz BİZE Gerici Diyenlere Ancak DEH Demek İçin Gerideyiz .." "Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye; Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim." Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye: Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim. (N-F-K/1924) http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/673-anneme-mektup/ "Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı, Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan..." KALDIRIMLAR 3 Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı, Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan… (1927) http://www.n-f-k.com/siirler/kaldirimlar-3 Bunlar benim farkına vardıklarım. Arada güme gütmesin, dikkatten kaçmış olmalı. Yetkin arkadaşlar da biraz vakit ayırırlarsa bu tasnif önemli. Biraz dağınık oldu ama :)
  6. Affınıza sığınıyorum fakat; "İşaret Bekliyorum, Yağız Atım Eğerli, Sorarsalar Yanarım, Ne Getirdin değerli ?" Üstad'a aittir. Bakınız YAĞIZ AT İşaret bekliyorum, yağız atım eyerli; Yanarım sorarlarsa ne getirdin değerli? (1980) http://www.n-f-k.com/siirler/yagiz-at Bu gözüme çarptı da. Verilen emekler için teşekkürler.
  7. "Cafcaf çizeri Furkan Payas'tan Necip Fazıl heykeli.. Bakalım bu heykel meselesi nereye varacak... Furkan'ın niyeti iyi... Sühreverdi'nin Nur Heykelleri kitabı ile düşünürsek heykeli Müslüman işi yapabilir miyiz... "
  8. Merhum Üstad Necip Fazıl Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğusu ile ilk tanışmam 1943’te oldu. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Ortaköy’de Galatasaray Mektebi’nde yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune Teyzem cumartesi öğleden sonra okula gelir, beni alır Cağaloğlu’nda Şeref Efendi Sokağı’nda kızı Nermin ablam ve damadı eniştem Nurettin beyle birlikte oturduğu eve getirirdi. Cumartesi gecesini orada geçirir,... pazar ikindiden sonra da Aksaray-Ortaköy tramvayıyla okula dönerdim. Hiç unutmuyorum, Tophane veya Fındıklı taraflarında bir direğe yapıştırılmış Büyük Doğu afişini görmüştüm. O zaman pek küçüktüm, Büyük Doğu’yu alıp okuyacak halim yoktu. Lisede Büyük Doğu dergi ve gazetelerini aldım, tiryakisi oldum… Üstad şair ruhlu olduğu için hesap kitap bilmez, çıkardığı dergi ve gazeteler bir müddet sonra kapanırdı. Bir ara Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkartıyordu, yıl 1951 mi 52 mi?.. Bendeniz Galatasaray’da okuyorum, sabah kalkış saati altı buçuktu, Büyük Doğu gazetesinin çıktığı günlerde, altıda kalkıp hademenin getirdiği gazeteler içinden gazetemi alır merak ve heyecanla okurdum. Üstadla şahsen tanıştım. Liseden sonra Ankara’ya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumaya gittim. Üstad sık sık Ankara’ya geliyordu. Onunla bazen Ulus’taki İstanbul Pastanesi’nde buluşurduk. Bir pazar günü birlikte Keçiören’de eski Van Milletvekili İbrahim Arvas’ın ziyaretine gitmiştik. Hâlâ hatırlıyorum, yemekte soğan dolması vardı. Üstad bazen öfkelenir, kızar, darılırdı. Daha sonra gazetecilik mesleğine atıldım. Haftalık Yeni İstiklal, günlük Bugün gazetelerinde üstadın makaleleri, tefrikaları basıldı. Bayramlarda ziyaretine giderdim. Yaşlanınca gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Sıhhatinin bozulmasında dört yıla yakın bir zaman hapishanelerde çile çekmesinin de rolü olmuştur. 1953’te Dönme gazeteci Ahmet Emin Yalman vurulduğu zaman üstadı da tutuklamışlardı. Ankara Asli Cezaevi’nde ziyaretine gider, mahkemelerdeki duruşmaları takip ederdim. Merhum üstadı nasıl bilirim: Ehl-i Sünnet mezhebinden; Allah’a, Peygamber’e (Salât ve selam olsun ona), Kur’ana, Sünnete, Şeriata bağlı bir Müslümandı. Bu memlekette diktatörlüğün en karanlık ve cebbar günlerinde küfre isyan bayrağını kaldırmış; dini, imanı, mukaddesatı, Şeriatı müdafaa etmiştir. Şair edip ve mütefekkir idi. Meşayih-i kiramdan ve kâmil mürşidlerden Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin nazarıyla hidayete gelmiştir. Bid’at cereyanlarına karşı ehl-i Sünneti müdafaa etmiştir. Merhum üstadın kusurları yok muydu? Bir insan olarak hataları, kusurları, günahları olabilir ama Allah’ın geniş rahmetine kavuştuktan sonra bunları konuşmak caiz olmaz. Bazı Müslümanlar Necip Fazıl’ın aleyhindeymişler. Olabilir. Bendeniz onun yazılarından, kitaplarından, sohbetlerinden feyz almış bir kimse olarak hakkında hüsn-i şehadet ederim ve onu tenkit ve yermek hususunda dilimi tutarım. Bâbıâli adlı kitabının birinci baskısında (1975, s. 337-338) bendeniz ve Kadir Mısıroğlu için “…Birer kürsü sahibi, Şevket Eygi ve Kadir Mısıroğlu…” demiştir. Küfre, nifaka, dalalete=sapıklığa karşı en karanlık yıllarda cihat bayrağını yücelten merhum üstad Necip Fazıl’ı rahmetle anıyorum Mehmet Şevket Eygi 12.03.2013
  9. BÜTÜN KAPILAR KAPANSIN; YALNIZ... Üzerlerinde ağır bir halsizlik, yine en yakınlarından iki sahabinin kolunda, Mescide girdiler, minbere çıktılar: « - Allah, kullarından birini, dünya ile kendi yakınlığı arasında serbest bıraktı; kul da Allah'ı seçti. » Ebû Bekr ağlıyor: - Anam, babam, her şeyim Sana feda olsun, ey Allah'ın Rasûlü... Sahabiler, haşyet ve dehşetle birbirine bakışırken, Allah'ın Sevgilisi devam ettiler: « Sohbetiyle, sevgisiyle, malıyla, canıyla Bana insanlar içinde en büyük yardımcı Ebû Bekr oldu. Eğer dünyadan bir dost seçmek gerekseydi, Ebû Bekr'den başkasını bulamazdım. Fakat onunla aramdaki, sadece İslam kardeşliğidir. » Ve heybetler içinde ilave buyurdular: « Bugünden sonra Mescide açılan kapıların hepsi kapansın, yalnız Ebû Bekr'inki açık kalsın! » Son emanet de Ebû Bekr'e verilmiş oluyordu. ● « Ey Nâs! Kimin arkasına vurdumsa, işte arkam, gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım, gelip alsın! » Öğle namazı kılındıktan sonra yine minbere çıkıp aynı sözü tekrarladılar: « İşte arkam, işte malım.» Üç dirhem alacak iddia eden biri çıktı. Hemen ödediler. Arap Yarımadasında tek Müşrik bırakılmamasını ve elçilere saygı gösterilmesini emir buyurdular. « Allah'a ısmarladık...» Ve Hazret-i Aişe'nin hücresine döndüler. Çöle İnen Nur'dan (Hz. Peygamber'in son günlerinin anlatıldığı bölümden...) Onun kaleminde Hz. Muhammed (sav) yerine Peygamber, Allah Rasûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Rasûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber’e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur’da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi “Muhammed” yerine “M……..” şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır. Başta şiir olmak üzere edebiyatın birçok türünde verdiği eserlerle ve fikrî mücadelesiyle 20. yüzyıl Türk edebiyatında ve fikir hayatında oldukça önemli ve etkin bir konuma sahip olan Necip Fazıl'ın belki gözden kaçan, belki de hayatının ve siyasî mücadelesinin gölgesinde kalan bir hususiyeti de onun son asır edebiyatımızda Hz. Peygamber'i konu alan önemli kalemlerden biri oluşudur. Müslüman bir hayat görüşünü benimsediği 1930'lu yılların ortalarından vefat ettiği tarih olan 1983'e kadar geçen yarım asırlık bir dönemde altmışın üzerinde edebî ve fikrî eser kaleme alan ve bu eserlerinin büyük çoğunluğunda İslam düşüncesini konu edinen Necip Fazıl'da Allah Rasûlü'ne olan sevgi ve bağlılık da üst seviyededir. Şairin, şiirlerini topladığı Çile adlı eserinde Peygamber, Allah'ın Sevgilisi, Ölçü, O, Rütbe gibi Hz. Peygamber'e yazılmış müstakil şiirler mevcuttur. Bunun yanı sıra bazı şiirlerinde de tematik bağlamda olmasa da Hz. Peygamber ismen yer almakta veya O'na atıflar yapılmaktadır. Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'den bahseden bu şiirlerini iki temel planda değerlendirmek mümkündür: Hz. Peygamber'in vasıflarını ve kişiliğini övenler ve şairin Peygamber'e olan sevgisini ve bağlılığını ifade edenler. Fakat bu yaklaşımın bu şiirleri kategorize etmek maksadı gütmediğinin ve zaten şiirlerin de böylesi bir kategorizasyona müsade etmediğinin de altını çizmek gerekmektedir. Çünkü bazı şiirlerde bu iki anlam katmanının bir arada yer aldığı da görülmektedir. Mesela Rütbe şiirinde şair; "Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum! Çünkü O'nun kulunun kölesinin kuluyum!" derken hem Hz. Peygamber'in şahsına övgüde bulunmakta hem de kendisiyle O'nun arasındaki irtibatı (yani O'na olan bağlılığını) ve bu bağın kendisine kazandırdığı payenin büyüklüğünü dile getirmektedir. Yine Peygamber'i konu alan Ölçü şiirinin ilk mısraında Allah Rasûlü'nü "Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;" hitabıyla anan şair, ikinci mısrada "Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim." diyerek O'na olan sadakatinin derecesini ifade etmektedir. Çile'deki bu şiirlerin dışında Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'in hayatını konu edinen ve müstakil bir kitap olarak basılan manzum bir eseri daha vardır. "Esselâm" adını taşıyan ve bir "mevlid denemesi" şeklinde değerlendirilebilecek olan bu eserinde Necip Fazıl, Hz. Peygamber'in dünyevi ömrünün 63 yıllık bir süreyi kapsamasından ilhamla 63 manzumede O'nun hayatının belli başlı noktalarını anlatmaktadır. Kitaba yazdığı Takdim yazısında eserini "Umulur ki; bir gün Türk edebiyatı, bu eseri, yeni zamanların İslami tahassüste ilk temel kitabı saysın... Ve destanlık çapta cehd sarfetmenin ne demek olduğu bu vesileyle görülsün..." şeklindeki ifadelerle tanıtan şair diğer taraftan eserinin Mevlid gibi kutsiyet atfedilerek okunması ihtimalinden de ürkmektedir. Ayrıca bu eser 1973 yılında kurulan Büyük Doğu Yayınlarının da birinci kitabı olarak yayınlanmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığı kadarıyla Necip Fazıl, Esselâm'a çok büyük önem vermektedir. Zira kendi ifadesiyle "bu eser, hasret derecesini termometrelere ifade ettirmekten aciz olduğu bir ruh çilesi içinde yazılmaya başlan[mış]" ve "belki daha yakıcı bir çile dürtüşüyle tamamlan[mıştır]." Esselâm’ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen Nur’un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm’ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl’ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır. Necip Fazıl'ın çok ses getireceğini umduğu bu eseri ne yazık ki şairin beklediği ilgiyi görmemiş ve Necip Fazıl külliyatı arasında en az basılan kitaplardan biri olarak kalmıştır. Hatta şair vefatından kısa bir süre önce kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ilgisizliğe şu cümlelerle feryad etmiştir; "Benim bir eserim var, Esselâm diye. 63 parçadan ibaret. Rasûlullah'ı anlatıyor. Zaten hayatı da 63 sene. Nerde bu Müslüman nesiller, tahassüsü seven nesiller..." Esselâm'ın yaşadığı bu talihsizliğe karşın Necip Fazıl'ın Peygamber'in hayatını konu edinen diğer bir kitabı "Çöle İnen Nur" ise ciddi bir okur ilgisine mazhar olmuş ve edebiyatımızda bu konuda yazılan eserler içinde zamanla kendine önemli bir yer edinmiştir. Esselâm'ın aksine mensur olarak kaleme alınan Çöle İnen Nur'da da Allah Rasûlü'nün hayatı nûr-ı Muhammedî'nin yaratılışından Hz. Peygamber'in vefatına kadar bir bütünlük içerisinde anlatılmaya çalışılmıştır. Eserini bir sanat eseri olarak kurgulayıp kaynak göstermek, vaka atlamamak, kronolojiye tam riayet etmek gibi ilmî kaygılardan uzak bir biçimde yazan Necip Fazıl'ın yöneldiği okur kitlesi de "müminler veya iman istidadında olanlar"dır. Dolayısıyla eser, ispat veya ikna gayesi gütmemekte ve akılcı bir anlayışa hitap etmemektedir. Bu yaklaşımın Necip Fazıl'ın kalemine sanatsal bir serbestlik kazandırdığı ve eserin etki gücünü de arttırdığı görülmektedir. Esselâm'ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen Nur'un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm'ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl'ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır. Esselâm'da zaman zaman görülen anlatım kusurları, anlam kopuklukları, sınırlanmışlık ve zorlama kafiyeler gibi problemlere karşın Çöle İnen Nur'da ciddi bir anlatım zenginliği, eserin akışına uygun bir biçimde yol alan bir lirizm ve okuru tatmin edecek bir vaka yoğunluğu görülmektedir. Adeta Necip Fazıl, Esselâm'da anlatmak isteyip de şiirin kalıplarının sebep olduğu çeşitli tasarruflarla özetleyerek veya yoğunlaştırarak geçtiği şeyleri Çöle İnen Nur'da kendini sınırlamadan ifade etmiş gibidir. Bu eserlerinin yanı sıra Hz. Peygamber'e hasredilmiş müstakil bir kitap olmasa da İhtilal adlı kitabının da 30 sayfalık bir bölümünde Hz. Peygamber'in inkılaplarını anlatan Necip Fazıl'ın ayrıca Nur Harmanı adlı bir de hadis derlemesi vardır. Bunlardan başka başta Dört Halife olmak üzere, Ezvâc- Tâhirât'tan Hz. Hatice ve Hz. Aişe, Peygamber'in kızı Hz. Fatıma ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'le Aşere-i Mübeşşere'yi oluşturan diğer altı sahabi olmak üzere 80 kadar sahabinin hayatlarından karelerin yer aldığı Peygamber Halkası adlı eser ile Hz. Ali'ye hasredilmiş İlim Beldesinin Kapısı Hz. Ali adlı eser de dolaylı da olsa Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'le ilişkili eserleri arasında sayılabilir. Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'i konu edindiği eserlerin dökümünü ve tanıtımını bu şekilde yaptıktan sonra şairin, bu eserlerinde takındığı dikkat çekici birkaç tavır üzerinde durmanın da onun Hz. Peygamber'e yaklaşımını veya O'nu anlatma tarzını açıklamada katkısının olması muhtemeldir. Öncelikle Necip Fazıl'ın, bu eserlerinde Peygamber'e asla adıyla hitap etmeyişi, yalnızca Allah Rasûlü'nün çevresinde bulunan diğer kişilerin ağızlarından aktardığı bazı monolog veya diyaloglarda ve O'nun doğumunu ele aldığı bahislerin isim verme kısmında "Muhammed" lafzını kullanışı dikkat çekicidir. Onun kaleminde Hz. Muhammed yerine Peygamber, Allah Rasûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Rasûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber'e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur'da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi "Muhammed" yerine "M........" şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl'ın Hz. Peygamber'e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır. Necip Fazıl'ın Peygamber'i anlatma noktasında takındığı diğer bir tavır da O'nu "Müslümanların örnek alması gereken bir rehber veya prototip" olarak tasvir etme çabasıdır. Bu bağlamda Necip Fazıl'ı bu eserleri yazmaya iten sebebin yalnızca Peygamber sevgisi olmadığı, şairin Peygamber'e olan sevgisinin ve bağlılığının yanı sıra okurlarına bir rehber portresi çizme misyonunu da kendisine yükleyerek bu eserleri kaleme aldığı söylenebilir. Hatta bu durum yalnızca Peygamber'e dair anlatılarda değil, sahabilerin hayatlarından alınan karelerde de kendisini göstermektedir. Kısacası Necip Fazıl'ın, yüzyıllardır anlatılagelen vakaların yeni bir tekrarını yapmaktan ötede Peygamber'in yaşantısına dair önemli unsurları çağının insanına ulaştırmayı amaçlayarak bu eserleri kaleme aldığı görülmektedir. Son olarak modern edebiyatımızda sayısı ve niteliği gittikçe azalan Hz. Peygamber konulu eserlerin içerisinde Necip Fazıl'ın eserlerinin ciddi bir önem arz ettiği ve Peygamber'in çağrısının ve bundan ziyade örnek şahsiyetinin 20. yüzyıl insanına ulaştırılması noktasında bu eserlerin -Necip Fazıl'ın kitleler üzerindeki etkileyici kişiliğinin de tesiriyle- önemli bir açığı kapattığı söylenebilir. Çile'den PEYGAMBER Sen, fikir kadar güzel; Ve tek, birden daha tek! Itrını süzmüş ezel; Bal sensin, varlık petek... Sensin ölüme hisar; Bâkisi hep inkisar.. Sar bizi, çepçevre sar, Rahmet rüzgârı etek!.. (1958) Esselâm'dan NUR Yok bile yokken O vardı; O bir nur... Ki mutlak saffet. Âdem, Allah'a yalvardı; O nur için beni affet! Âdem'in alnında bir nur; Derken öbür Peygamberde. Âyet ki, çıplak okunur; Ne bir harf, ne zarf, ne perde. Geçti bilmem kaç nesilden, O nur, İlâhi daire... İbrahim'den İsmail'den, Vesaire vesaire... O nur, o nur, elde sancak; Aktarılır, nebî nebî. Bir beklenen var ki, ancak, Nurun ezelden sahibi... Nur sırdır, ışık üstü sır; Vurduğu eşya gölgesiz. Onsuz insan kör ve sağır; Ülkeler onsuz, ülkesiz. Son Peygamber, son Peygamber! İlk olunca sona geldi. Nur, fezayı tutan çember, Ondan gelip O'na geldi. Kaynaklar - Cemile Sümeyra, "Çöle İnen Nur: Önder ve Peygamber", Hece Dergisi Büyük Doğu ve Necip Fazıl Özel Sayısı, 2004 - M. Orhan Okay, Necip Fazıl Kısakürek, Şule Yayınları, Nisan 2000 - Mustafa Aydoğan, "Şiirin Ufku: Esselâm", Hece Dergisi Büyük Doğu ve Necip Fazıl Özel Sayısı, 2004 - Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, Aralık 1999 - Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, Büyük Doğu Yayınları, Mayıs 2006 - Necip Fazıl Kısakürek, Esselâm, Büyük Doğu Yayınları, Mayıs 2005 Fatih Demir
  10. Nerelisin? diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık.. ♥ N.F.K Harika bir espri bu.
  11. Kelimeleri motif motif işleyip mürekkebiyle yüreklere konduran şair… Necip Fazıl, 1904 yılında Çemberlitaş’taki bir konakta, evin erkek evladının tek erkek çocuğu olarak doğar. Dedesinin himayesinde ve babaannesinin değdirdiği elleriyle kültür kokan bir atmosferde yetişir. Üstad olarak anılmasına sebep olacak başarı imzalarının ilkini; “Bir yalnızlık gecesinin vehimleri” ismiyle henüz çocuk yaştayken atar. Necip Fazıl’ın “konağın ruhu büyükbabam, ben de onun ruhuyum” diyerek bahsettiği dedesi; torunlarını yanı başına toplayıp sorular sorduğunda ya da bir beyit okuyup tekrar etmelerini istediğinde başrolü yine O alır. Bu sebeple dedesi O’nu “akl-ı evvel torunum” diye çağırır. Dedesinden aldığı eğitimle henüz 4–5 yaşlarındayken okuma-yazma öğrenen üstadın çocukluğu hastalıklar ve çeşitli badirelerle geçer. Üstad, bir kitabında o dönemden şöyle bahseder: “Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum hastalıkla geçti. 10–15 yaşıma kadar bir çocuğun çekmesi mümkün ne varsa hemen hepsini çektim. Kaç kere hayatımdan ümit kesilmiş ve ben, Allah öyle istediği için, her defasında kefeni yırtmıştım.” Babaannesi, yine bu yaşlarda konağı birbirine katacak kadar haşarı olan bu çocuğun narkozunu bulur; O’nu romanlara alıştırır. Öyle ki bir gün, bir ağacın altında kitap okurken vaktin nasıl geçtiğini anlamayacak ve yokluğuyla konağı telaşa verecek kadar… Hatta kitapların, dünyasına tesiri sebebiyle bir ara kitap okuması yasaklanır. Üstadın deyişiyle; roman okuma, yaramazlık, hastalık, büyükbabanın kolunda sık sık Mısır çarşısı eşyası satan bir dükkâna gidip kakule almalar, vesaire, iç içe devamda… 9–10 yaşlarındayken taşındıkları yeni yalılarında kız kardeşi Selma hayatını kaybeder ve annesi de üzüntüden hastalanır. Kısa bir süre sonra çok sevdiği büyükbabası Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Efendi’yi de kaybeden Necip Fazıl, o dönemi tekrar kitaplara daldığı ve hassasiyetinin en had derecelere ulaştığı çığır olarak betimler. 11 yaşlarında annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada’da bir kıza âşık olan bu kocaman yürekli çocuk, okuduğu hissi romanların içinde aşkını tek başına yaşar. Daha önce Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji’ni yarıda bırakan Necip Fazıl için artık Bahriye Mektebi dönemidir. Tam bu dönemde şiire başlamasının vesilesini O’ndan dinlemeli: “Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp; —Senin, dedi; şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi… Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: —Şair olacağım! Ve oldum.” Aldığı bu kararı gerçekleştirmek için danıştığı mektep öğretmenlerinden İbrahim Aşki, O’na yol gösterir. Mektepte de küçüklüğündeki gibi haylaz olarak bilinen ve birçok ceza alan şiir ve okuma meraklısı; bir yandan da el yazması bir mecmua çıkararak O’na şair lakabını takan arkadaşlarıyla paylaşır. Bahriye Mektebi mezuniyetinden sonra Kasımpaşa’daki ahşap evde dayısı, anneannesi ve babasından ayrılan annesiyle beraber kalır. Yazdığı ilk şiirlerden birinin gazeteye çıkması bu döneme denk gelir. “Benim de yerim bu el oldu yahu Gençlik bahçesinde sel oldu yahu! Çünkü ta derinden bağrımı yaran, O başımın tacı el oldu yahu! Saçları boynumda dalgalandı da, Beni boğmak için tel oldu yahu! Ateşte yaktıktan sonra nefesi Külümü savurdu, yel oldu yahu! Ben bu halden ibret almadan göçtüm. Ondan ibret alan el oldu yahu!” 17 yaşındayken üniversiteye başlar. Edebiyat okumayı tercih etmeyen Necip Fazıl, sanatkârı ders alma yolundan geçmeye muhtaç görmediğinden, felsefe bölümü okur. İstanbul Üniversitesinde talebeyken şiirle oldukça haşır neşir olan Üstad, yazdıklarını Yakup Kadri’ye verdiğinin ertesinde, Yeni Mecmua’da 35-40 yaşındaki üstadların yazıları arasında görür. Şiirlerini Anadolu gibi birkaç mecmuada neşretmekle devam eder. Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra kendisini, Paris’e felsefe eğitimi almaya getirecek olan Bormide isimli vapurda bulur. Necip Fazıl için Paris “kâbus şehri”, orada geçirdiği yıllar ise “ıstırap yılları”dır. Bu yılların özü üstün nizam ve topluluktan başıboşluğa geçiştir. Bu süreçte Necip Fazıl’ın şiirlerindeki tasavvufi eda ve hassasiyet de gittikçe silinip yerini korku, gurbet ve karanlık duygular alır. Çıkardığı ilk şiir kitabı “Örümcek ağı” ve sonrasında gelen “Kaldırımlar” da bu ruh halini yansıtır. “Duvara bir titiz örümcek gibi, İnce dertlerimle işledim bir ağ. Ruhum gün boyunca sönecek gibi, Şimdiden ediyor hayata veda. Kalbim, yırtılıyor her nefesinde, Kulağım, ruhumun kanat sesinde; Eserim duvarın bir köşesinde; Çıkamaz göğsümden başka bir seda.” Üstadın ifadesiyle; şiirin muradına ancak Allah’ın gayesiyle varabileceğini ve ancak böyle telkin şiiri olabileceğini henüz fark edemediği yıllar… Şiirin sırrı ise Necip Fazıl tarafından ilerleyen yıllarında şu dizelerle çözülecektir: “Şiir ve sanat, kendisini mutlak hakikate memur ederek ve müessese hikmetini mutlak hakikate doğru ebedi bir arayış diye çerçeveleyerek bir yandan sonsuz meçhuller iklimine fener tutan ve eşyanın nabzını sayan bir telkinci, öbür yandan da aynı davaya bağlı içtimai heyecanın bestekârı ve dış ölçülerin mimarı bir tebliğci sıfatıyla, iç ve dış gayesini birleştirmiş olur. Bu işin de gayesi; Allah…” 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde şiirleri yayınlanırken en yüksek övgüleri hak eder. Müslümanlığını bayraklaştıracağı vakit “sanatına kıyan geri adam” sözleriyle yerini değiştirecek övgüleri… Ancak bu yıllarda göğe çıkarılmasına rağmen Üstad, öz çehresine ulaşamamanın ve ruhunu hapis hissetmenin eksikliğini yaşar. Gerçekten iyi bir şair olabilmesi iki cendereden geçmesine bağlıdır; aletten yoksunluk, hedeften mahrumluk… Alet, dil, Türkçe… Üstad, zamanın kullanılan Türkçesinin basitliği ve havasızlığından boğulur. Ceddimizin bu davayı kavrayarak kullandığı Türkçeye yönelir. Hedef ise, muhit ve cemiyet… Yaşanmaya değer hayatı cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmak… Tüm bu fikir sancılarıyla yaşadığı 1934 yılına kadar paradoks içindeki şair; Paris dönüşünden bu yıla kadarki hayatını “bohem yılları” olarak tabir eder. 1934 yılında bir bankada müfettişlik yaptığı dönemde eve dönüş yolundaki Necip Fazıl, vapurda hayatının değişmesine vesile olacak bir adamla tanışır. Yolculuğu boyunca muhabbet ettikleri yol arkadaşının önerisiyle Beyoğlu’ndaki Ağa Camisine gidişi, hayatını bir bıçak gibi ikiye bölecek; o günden öncesi ve o günden sonrası olarak ayıracaktır. Ağa Camisinde görmeye gittiği Abdülhakim Arvasi Hazretleri, O’na elini uzatarak sürüncemelerinden çekip çıkaracaktır. Öyle ki Üstad; “O Efendi Hazretleri ki, kendisini buluncaya kadar geçen hayatım, O’nu beklemekten, bekleyiş sıkıntıları içinde kıvranmaktan başka bir şey değildi.” diyecektir. 1935 baharına kadar işi sebebiyle şehirlerarası mekik dokuyan şairin ruh dünyası da fikirler arası gelgitlerle geçer. Metafizik terleri döküşü, yaşadığı fikir çıkmazlarıyla sabahlara kadar uyuyamayışı, manevi buhran ve nihayet bu yalnızlığı kökünden giderici ve büyük visale erdirici yol… Garipliğini fark etmesiyle sığındığı kapıdan, merkezinde Allah bulunan bir kâinata varış… Ve buna vesile olan Abdülhakim Arvasi Hazretlerine duyulan hudutsuz bir aşk… Şairin demesiyle: “Kalemime fetih ve inkişaf O’nunla geldi. İçimde yepyeni bir dünya görüşü, daha evvel cümle ve fikir kalıplarına dökülmeksizin, yalnız huzurlarındaki kelime üstü deyişle, kendilerini tanıdıktan sonra tütmeye başladı.” Otuz yaşına kadar iki şiir kitabı yayımlayan Necip Fazıl, yenilediği hayatında piyes, fikir, tetkik, dava, tez, şiir; 40–50 ciltlik bir çapa doğru yükselecektir. Bunlardan “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesi çok defa tiyatroda sergilenecek ve ses getirecektir. En beğendiği şiiri ise; ÇİLE… Ve bu muazzam şiirden ufak bir kesit: “Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta. Öteler, öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte Samanyolu benim olmalı, Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak…” Üstadın “Ben geçmişimi çöpe attım. Çöpü kurcalayanlar da ancak kediler ve köpeklerdir” derken bahsettiği geçmişi, diğer bir tabiriyle “ıstırap ve bohem yılları”; büyük hayranlık beslediği bu zatın yol göstermesiyle ve manevi hastalıklarına çare olmasıyla geride kalır. Nihayet büyük bir davanın fikircisi olma yolundadır. Hatta davasıyla bir vücut olabilmek için bankadaki işinden bir hamlede istifa eder. Bir üniversitede hocalık vazifesine başlar, gazetelerde fıkra ve başmakale yazıları neşreder. 1941 yılında Neslihan hanımla evlenecek; Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep adında beş çocukları olacaktır. Necip Fazıl’ın sosyal mücadeleye atılmasının ilk kanıtı 1943’te çıkardığı Büyük Doğu dergisidir. Bu sosyal mücadeleyi yüceltme uğraşıları döneminde büyük âlim Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin vefat etmesiyle Üstad için ikinci bir buhran dönemi başlar. Ancak bu dönem, bir davaya baş koymuş bu adamın, milletin kurtuluşu için fikir çilesi çekmesine engel değildir. Geniş ufku ve zekâsıyla vatanının eksiklerini tam etmeye çabalayan Büyük Üstad, hayatının geri kalanını davasına hizmet etmekle geçirir. “Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım! Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!” diyecek kadar sahiplenir davasını, girdiği yoldaki dikenler pahasına… Bu süreçte Büyük Doğu dergisine ağırlık veren Üstad, dergi içeriğinin o döneme göre yasak kabul edilmesi sebebiyle her seferinde mahkemeye çıkarılır. Birçok defa hapis cezası alır veya derginin kapatılmasına karar verilir. Buna karşılık Üstadın sözleri ise büyüklüğünü gösterir cinsten: “Beni Allah tutmuş, kim eder azat?” Mahkemede kendisini ve davasını savunurken söyledikleri ve hâkimle konuşmaları da duyulmaya bir o kadar değerdir. Mücadelesinde inatçı olan şair derginin açılmasını ve tekrar yayınlanmasını sağlayacak, geri adım atmayacaktır. Dergi dışında bazı gazetelerde de yazan Üstad, yazdıkları bazı taraflarca hazmedilemeyince gazetelerden de devre dışı bırakılır. Davanın bir diğer yüzü; gençler… Yine 1942’de bir gecenin sabaha varmasıyla başlayan, tarih, millet, nefs muhasebesiyle geçen gençlik sohbetleri… Üstad ölümüne kadar vatan kurtarıcılığını hedef edinen bir gençliği uyandırma çabası içindedir. Kendi sözleriyle: “Ceplerde kaybedilen ve asırlardır dışarıda aranılan güneşi bulup çıkaracak, yerine oturtacak, her şeyi ilk saffet ve asliyet vahidine irca edecek, hasis fert kadrolarına eskitilmiş ve pörsütülmüş manalarla hiçbir alaka kabul etmeyecek, mutlak hakikat ölçüsüyle aklın hakkını akla ve kalbin hakkını kalbe verecek, tarih boyunca bütün hesaplaşmaları yerine getirecek bir gençlik… Vecdiyle, estetiğiyle, ahlakıyla, ideolojisiyle sımsıkı merkeze bağlı, solmayan renk ve geçmeyen anın, ezel kadar eski olduğu için, ebed kadar yeni davanın gençliği…” Vasiyetinde belirttiği isteklerinin davasıyla ilgili olanlarını ise umutla baktığı bu genç nesle emanet eder. Tüm bu koşturmaca içinde geçen onca sene nihayet 1963’te “Aydınlar Kulübü” ile Üstadın ektiği tohumları ormana çevirecek bir dönem başlar. Üstadın verdiği konferanslar Anadolu’da hatta Almanya’da ses getirecek ve muazzam bir ruh örgüsüne dönüşecektir. Davanın yüceldiği bu zamanlarda Üstadın şiiri de zirvesini yaşamaktadır. Yüzden fazla eser veren şair; Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962 ve 1974), Şiirlerim (1969), Esselam (1973) şiir kitaplarıyla da tarihe geçecek bir başarı gösterir. Başarıları sonucunda Türk Edebiyat Vakfı’nca 1980 yılında verilen beratla “Sultan-üş Şuara” (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanır. Yine 1980’de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, 1981’de “İman ve İlam Atlası” eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı, 1982’de de Türkiye Yazarları Birliği Üstün Hizmet Ödülü’nü alır. Birçoğunun bencilce fikirlerini, karanlık ve cahil düşüncelerini doludizgin koşturduğu zamanlarda ayakları şiirle yere basan, fikir sancısı çeken, davasının adamı Üstad… “Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin; Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…” diyecek kadar teslimiyetçi… “Ben o kutsi nefesin üflediği kamışım; Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım” diyecek kadar mütevazi… “O manayı bul da bul! İlle İstanbul’da bul!” diyecek kadar vatanına bağlı… “Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” diyecek kadar ümitvar… “Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül! Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!” diyecek kadar kelimelere hakim… “Diyorlar bana: kalsın şiir de söz de yerde! Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde?” diyecek kadar şiirine bağlı… Şiir demişken, son sözü 1983’te vefat edene kadar hayatını şiire adamış Büyük Üstada bırakmalı: “Üstün idrak müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinatın sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böylece takdim ederim!” Kandil Dergisi Kübra Doğruyol
  12. Bütün ana ve ara yönlerden varacağımız adres, bu sözün Üstad'a ait olmadığıdır.
  13. http://www.haberturk...sret-mektuplari Beni allak bullak etti bu yazı. Yani düşüncelerimi kökten sarsmadı elbet ama hani yakıştıramıyor insan ne bileyim Üstad o ya Üstad diyorsun. Örtülü Ödenek meselesinden kalkıp aşık olduğu kadına değinen Bardakçı'nın niyeti, verdiği hizmet ! samimi mi çıkaramadım. Ama sanırım yıllardır ortaya çıkmayan nokta nokta hanım efendiden bahsettiği ve adını bildiği ama açıklamadığı anlaşılıyor. Tamam oda, soba ve Üstad hazır olabilir. Gelmemiş de ohh olsun. Allah korumuş. Ama şu nezdimde bir safsatadan ibarettir, Çile'nin yazılmasına sebep o kadın mıdır sahi? Tamam o derin kıvranmalar içinde iken birden ense kökünde balyoz hissediyor ama..Ne bileyim çok garip karşıladım bu yazıyı. belki de o geçen resminin aklımızda bıraktığı intibadan.Sakallı, nur yüzlü, tasavvuf ve tarikat erbabı Necip Fazıl. Ben gerisini irdeleyen köpek diye vasıflandırdığı zatlardan olmayacağım. Ama sanırım hem Üstad hem de nfk.com tarihinde bu mektuplar ilk defa günyüzüne çıkıyor. Üstad'ın aşık olduğu nokta nokta hanımefendi'te mektupları.. Yazıyı kopyalamaya muvaffak olamadım, hakkı mahfuz sanırım. Linke tıklayınız lütfen Bir de teknik işlerden arkadaşlar başarabilirse mektuplar dijital ortama taşınıp burada galerimize yüklenebilirse güzel olacaktır. Hakkında hemen her şeyin burada bulunması isabetli olur.
  14. Hesabıma girmiştim bir bakayım ne var ne yok diye. Aman bir cümleye denk geldim ki sönmüş lavlar kafayı yer. "Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım." - NFK İğrençsin tek kelimeyle, bataklık bu ya! Bunların iş gücü yok bu lafları mı uydurmaya programlı anlamıyorum ki..
  15. Bu söz gerçekten Üstad'a mı ait? Gayet manidar ama okuduğumu eserlerinde anımsamadım.
  16. Türklerin şu muzır zekasına hayranım. :) Hakikaten güldüm ama. Anamızı da aldık geldik. Hayy Allah ya.
×
×
  • Create New...