Jump to content

Achar

Admin
  • Content Count

    1,001
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    24

Achar last won the day on January 12 2015

Achar had the most liked content!

Community Reputation

116 Çok İyi
About Achar
 
 
  • Rank
    Co Admin
  • Birthday 07/31/1987
 
İletişim Yolları
 
 
  • MSN
    Array
 
Profil Bilgisi
 
 
  • Cinsiyet
    Array
 
Recent Profile Visitors
 
 
14,275 profile views
 
  1. Uyan Ey Gözlerim : Bir Sabah Namazını Kaçıran Sultan III. Murat?ın Hicranıdır Sultan III. Murad Han, Padişah II. Selim Han'ın 6 erkek çocuğundan biridir. Bundan gayrı merhum padişahın 3 tane de kız evladı vardır. Manisa sancağında vazife ifa eden Veliahd Şehzade Murad Sultan, pederinin vefatını, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa'nın gönderdiği haberci vasıtası ile haber almıştır. Şehzade Murad Sultan Sadrazam Sokullu Paşa'nın gönderdiği gemiyi beklemeden, boşalan tahtı almak için Mudanya iskelesinden küçük bir gemi ile yola çıkmıştır. Padişah olacağı daha bu yolculuğunda bellidir. Çünkü Sultan Murad, bu gemi yolculuğunda, içecek bir su bulamamış, elini yüzünü deniz suyu ile yıkamış ve karaya çıktığı yere çeşme yaptıracağı sözünü kendi kendine vermiştir. Hakikaten Padişah olduktan sonra kendine verdiği sözü yerine getirerek bir çeşme inşa ettirmiştir. Saraya vardığında, Sadrazam Sokullu Paşa ile ilk defa karşılaştığından ötürü, Sokullu Paşa, Sultan Murad'ı, Afife Nur Banu Sultan'ın yanına götürmüş, oğlunu gören Valide Sultan, aslanım diyerek oğluna sarılmış, bu davranışı ile hem oğlunun Padişah'lığını hem de kendi Valide Sultanlığını tescil etmiştir. Sultan III. Murad Han, 1574'ten 1595'e kadar 21 yıl Osmanlı Devleti'nin başında Padişah olarak bulunmuştur. İşte "Uyan Ey Gözlerim" eseri, bir sabah namazını kaçıran ve hicranını dile getiren, bir devlet adamının, bir Sultanın, Sultan III. Murad Han'ın eseridir. Bu şiir çok sade bir dil ile Sultan tarafından yazılmıştır. Şiir sade ve kolay görünmesine karşın, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan, sehl-i mumteni bir tarzda kaleme alınmıştır. Sultan Şair, Uyan Ey Gözlerim derken, kendi nefsi ile başbaşadır. UYAN EY GÖZLERİM Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Azrail'in kastı canadır inan Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Seherde uyanırlar cümle kuşlar Dillu dillerince tesbihe başlar Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Semavatın kapuların açarlar Müminlere rahmet suyun saçarlar Seherde kalkana hülle biçerler Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Bu dünya fanidir sakın aldanma Mağrur olup tac-u tahta dayanma Yedi iklim benim deyu güvenme Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Benim, murad kulun, suçumu affet Suçum bağışlayub günahım ref'et Resul'un sancağı dibinde haşret Uyan ey gözlerim gafletten uyan Uyan uykusu çok gözlerim uyan Güfte:Sultan III.Murat Han Beste:Ali Ufki Bey Şuradan ilahinin 24 farklı versiyonunu dinleyebilirsiniz.
  2. Mizah içerikli resim ve karikatürleri forum düzeni açısından tek başlıkta topluyoruz.
  3. Achar

    Maske

    MASKE Yobaz, Allah adına konuşur. Şeriatın, Kitabın, Peygamberin reddetmediği işlere; Din, Şeriat, Kitap ve Peygamber adına damgasını basar. Halbuki, kalbinin nur sağan aynasında, Dinin, Şeriatin, Kitabın, Peygamberin en gerçek akislerini pırıldatan büyük Velî, derin bir sükût içindedir. Onaltışar yaşında, üç haylaz, paltolarını rehine koyup bir broşür çıkarır ve gençlik adına konuşur. Gençliğin semtine uğramamış temayüllere gençliğin dâvası süsünü verir. Halbuki onaltışar yaşında üç haylaz, üç sahipsiz sıpa kadar gençliğe uzaktır. Halbuki, hakiki gençlik, hâdiselerin esrarlı teknesinde pişmekte; ve olmaya memur bulunduğu cevhere doğru, için için kıvam tutmaktadır. Bir ruh hastası, hastalığı ilerleyip de korku ve nefs murakebesi duygusunu kaybeder etmez, şiirde yenilik adına konuşur. Nizam, ahenk, şekil, fikir, unsur, muhteva gibi bütün insanî kıymet ölçülerine eskilik ve bunaklık atfeder. Halbuki, o ruh hastası, her müsbet hâdise karşısında menfi tarafı gıcıklanan bir sinir bünyesinin, insanoğlu kadar eski aksülâmelinden bayat bir Örnektir. Halbuki yenilik, eski kıymet şekillerinin yüzde yüz tersini yapmak sahtekârlığında değil, eski kıymet şekillerini aşıp ötesine geçmek marifetindedir. Daha neler, neler adına konuşur. Komünist, millet hakları; İnönü vatan menfaati adına konuşur. Samimiyet, halisiyet ve hakikat yoksunu herkesin suratına geçirdiği bir "suret-i hak" maskesi vardır. Bütün bu ağızlar, hırsızın kanun, namussuzun fazilet adına konuşması kabilinden... Bu zümrelerin ve daha nicesinin şarlatan örnekleri de, kuvvetlerini büyük ve sabırlı hakikatin onları hemen yalanlamayan, tepelemeye tenezzül etmeyen ulvî temkininden alırlar. "Suret-i hak" maskesi dediğimiz şeytanî tecelli çehresi, hakikati yutan korkunç ejderha işte budur! Aydın geçinenlerimizin içinde kaynaştığı (Agora), bir karnaval meydanından farksızdır ve orada bütün suratlar birer "suret-i hak" maskesidir. Yeni istanbul Gazetesi 8 Haziran 1965
  4. Mehmet Akif İNAN Üstad'ın evinde Üstad'ın kitaplığına bakarken: Üstad: "Şuna bakın, burada bestekar dururken bestelerle ilgileniyor." demiştir. :)
  5. “Ya sabır... Ya hazreti pir, ya sabır...” “İnsana olanlar değil, o insanın içinde olanlar önemlidir” Bizim belki şer bildiğimizde hayır, hayır bildiğimizde de şer vardır. Dur bakalım. Elbet hakikat ışığı tüm karanlığı aydınlatır. Oğlum biraz cesaretli ol. Cesareti olmayan insan, keskin kenarı olmayan bıçağa benzer. Lois Mann öyle dememiş midir? “İnsana olanlar değil, o insanın içinde olanlar önemlidir.” Boyaları dökülmüş ranza demirine sırtını yaslamış, elinde siyah oltu taşından iri taneli tespih çekiyordu. İmamenin ucundaki gümüşten işleme dikkat çekiyordu: İri bir siyah tanenin etrafı, gümüşle çevrilmişti. Tespih parmak aralarından çekilirken bir anda birbirinden ayrılıp tekrar kavuşan tanelerin “şıkır şıkır” sesleri koğuşun her tarafından duyuluyordu. Sesler, ahenkliydi. Ahenkli olmasına da koğuşta kalanların neredeyse tek tesellisi de bu sesti. Burada yatan müebbetlikler de, uzun süre ye hüküm giymişler de kabullendikleri tespih sesine, arada bir “ya sabır, ya sabır” diyerek katılır olmuşlardı. Ya sabır... Ya hazreti pir... Ya sabır... Bir bakıma mapusluk onları tespih gibi bir araya toplamıştı. Yoksa kader savurmuştu onların her birini bir yere. İpi kopmuş tespih taneleri gibi sevdiklerine kavuşacakları günleri sabırsızlıkla bekler olmuşlardı. Zaten onlara kader mahkumları denilmiyor muydu? Tespih gibi bir arada tuttukları hayatları, aileleri imame kopunca dağılmıştı. Hulusi Babanın dediği gibi; “bir sabır, iki sabır, üçüncü de vur yatır.” Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de, geri adam, boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mı? Daha ölmedim! “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirine herkes müptelaydı koğuşta. Necip Fazıl’dan okundu mu mısralar, hıçkırıklar gözyaşına, gözyaşı yutkunmaya karışırdı... Hulusi Baba, “hulusi kalple” tane tane okurdu şiiri: Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?/Güneşe göç var da kalan biz miyiz? Koğuşta kimler yoktu ki.... Katiller, dolandırıcılar... Namus cinayeti kurbanları... Kabadayılar... Hulusi Baba bir de gariban... Hulusi Babanın koğuşta ağırlığı vardı. Babayiğit bir adamdı. Beyaz bir yüzü vardı. Devamlı yelek giyerdi. Ara sıra kösteğine bakar saati kontrol ederdi. O da benim gibi iftira kurbanıydı. Aleyhinde yalancı şahitler çok olunca onu 35 yıla mahkum etmişlerdi. Yaşına hürmeten (tabi ki ilmine bilgisine de hürmeten) şiire devam etti: Garip pencerecik, küçük, daracık / Dünyaya kapalı, Allah'a açık. -Yeter be! Müsamere yerimi bellediniz burayı. Kimi okur, kimi zırlar. Bir kafa yaptırmıyorsunuz lan. Dışarıda rahat yok, içerde de mi yok? Sus pus olan koğuştakiler birbirine bakakaldı. Bağıran kabadayı Nizam’dı... Leşleriyle övünen, yattığı karıları böbürlenerek anlatan Nizam... Hulusi Baba ayağa kalktı ki onun tekerlemesini söyleyerek ellerine kapandı Yanık Hayrettin: -Baba bu sefer affet de geleceğe def edersin..! “La havle” çekip eline yine tespihini aldı... “Ya sabır” çekmeye başladı birer birer. Tespihe bir garip bakardım oldum olası. “Ne o boncukları bir araya getirmişler, sallayıp duruyor” derdim. Neyi anlatır, ne simgelerdi. Bana göre el alışkanlığından başka bir şey değildi. Gözüm birden Gariban’a ilişti. Garibanın ağzını bıçak açmazdı. Bazen dudakları kımıl kımıl olur, içinden bir şeyler söyler sonra başını sağdan sola çevirip üfürürdü. Gözaltındayken çok dayak yemiş işkence görmüştü. Okuduğu kitaplar başına dert açmıştı. Kimseyle karşı karşıya gelip konuşmazdı. Bir şey isterken, teşekkür ederken hep meramını başını sallayarak anlatırdı. Garibanın gözleri Hulusi Babanın yatağındaydı. Bir ara Kabadayı Nazımla mı kapışacak diye huylanmıştım. Sonra baktım ki nazım elinde tespih istasyon çekiyor. Güldüm içimden “Buradan Samsun’a gidip gelmiştir yani” diyerek. Hulusi Baba tespihini yatağının üzerinde bırakmıştı. Gariban yattığı yerden siyah inci gibi parlayan tespihe doğru yöneldi. Baktı ki, tespih kopmuştu. Hulusi Baba ise tespihini dizeceği sağlam bir ip aramaya gitmişti. Gariban hemen mendilini çıkarttı. Tespihi içine koydu. Yatağının üzerine döndü. Ranzanın altında tahta bavulunu açtı. Macun gibi bir şey vardı. Bir tel bir de rengi kahverengiye çalan bir ip çıkarttı. İpi göz kararı ölçtü. Sonra elindeki macunun içinden ipleri bir kaç kere geçirdi. Sonra ipin ucuna teli sararak tespih tanelerini geçirdi. Gariban’ın balmumlu ipi kullanması futbolculuk yıllarına rastlıyordu. Futbol toplarının derisi futbol topunun kalitesini gösterirdi. Sırttan alınan deriden yapılan futbol topu makbulken, karın derisinden yapılanı ise bir müddet oynandıktan sonra kendini gösterirdi. Topun belli bölgelerinde şişkinlikler olur deri bombe yapardı. Bazen de dikişleri bu yüzden sökülürdü. İşte futbol toplarını bu halden kurtaran hep Gariban olurdu. Balmumu ipin dayanıklılığını arttırır, onu sağlamlaştırırdı. Bu hünerini göstermek ise tespihe nasip olmuştu. Onun inancına göre, tespih ipi kolay kolay kopmayacaktı. Hulusi Baba kapıdan göründü ki, Gariban hemen tespihi yatağın üzerine bırakarak çabucak yerine döndü. Elinde iplik vardı Hulusi Babanın... Ranzanın önüne gelip, kopan tespihin yeni halini görünce hayret etti. -Uşaklar benim tespihe ne oldu? Mis gibi de balmumu kokuyor. Gariban utanmıştı. Azarlanacağından korkuyordu belli ki. Ancak yatağın yanı da unuttuğu çakısından Hulusi Baba tespihin Gariban tarafından dizildiğini anlamıştı. Yanına geldi. Koğuştakiler meraklı gözlerle bakıyordu: -Gariban çakını unutmuşsun! Ne Hulusi Baba ne de Gariban elini uzattı. Birbirinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Uzun bir süre böyle kala kaldılar...Ancak beklenmeyen bir şey oldu. Gariban konuşmuştu: -Bana kızdınız mı? -Ne münasebet. Bak iki yıldır bu koğuştasın ilk defa senin sesini bu suretle duyuyorum. Tespihi dizmene, ipi balmumundan geçirmene bakılırsa bu işten anlıyorsun. Çekingenliği yavaş yavaş kayboldu Garibanın. Hulusi Baba elinden tuttu, ranzanın üstüne, kırçıllı battaniyenin üzerine oturttu Garibanı: -Nedir bu tespihin esrarı Gariban, nedir sırrı bilir misin? Gariban cevap verecekti, Kabadayı Nazım söze karıştı: -Ne olacak tespihin esrarı, çekersin, sallarsın kabadayılığın şanındandır tespih. Ne diyorlar şimdi aksesuar. Ha bir de kız tavlamada kullanılır tespih... Herkes gözlerini Kabadayı Nazım’a çevirmişti. O da koğuşun ortasındaki sandalyeye oturdu. Cebinden tespihini çıkarttı: -Bir yere oturursun karşında bir bayan, onunla göz göze gelirsin, sonra elindeki tespihi gösterip teker teker çekersin. Kıza “tek misin?” diye sorarsın böyle. O kafasını salladı mı bu kez tespihi çift çekmeye başlarsın. Kız bakarsın kafasını sallar. O zaman anla ki “Çiftleşelim, yani arkadaş olalım” teklifini de kabul etmiştir. Sonra sıra son merhaleye gelir. Tespihi sallamaya başlarsın. Kıza “hadi gidelim, hadi gidelim” dersin yani. Kız kabul ederse, çekip gidersin. Koğuş bir ağızdan gülmeye başladı. Kabadayı Nazım koğuşta olduğunu unutmuştu. Aklı sıra kabadayı olarak koğuş sakinlerine tespihin raconunu öğretmişti. Hulusi Baba havayı öksürüğüyle bozdu: -Bak havayı bozma da sen de dinle Nazım... Bu gidişle mezarının üstüne kimse tespihini atmaz senin... -O niye Hulusi Amca? -Eskiden kabadayı aleminde bir üyeler ölürse hepsi cenazeye katılır, defin sırasında kefenin üstüne ilk önce kabadayının tespihi atılırmış. Eğer gelenler; onun iyi, yiğit bir kabadayı olduğuna şahadet ederlerse onlar da kendi tespihlerini mezarlarının içine atarlarmış. Kabadayı Nazım kıpkırmızı olmuştu. Bıyıklarını sıvazladı. Başını öne eğdi. Hulusi Baba anlatmaya başladı: -Yerde ve gökte olan her şey Allah'ı tespih eder. Yani sudaki semekler (balıklar), yeryüzünde melekler, insanoğlu gibi nebatat alemi de hayvanat alemi de Allah’ı tespih eder. Tespih yani şu elimde gördüğünüz doğrudan bir ibadet vasıtasıdır. 33 ve 99 taneli olarak kullanılır. 99’luk tespih daha çok ibadetlerde 33’lük tespih ise günlük yaşamda kullanılır. Her 33 tanenin arasına takılan ve bunları bir birinden ayıran taneye “nişâne”, iki ipin ucunu bir araya getiren uzunca yassı taneye de imâme denir. Aynı zamanda, bu imâmenin tepesine takılan mercimek büyüklüğündeki, ipliğe takılan nişâneye benzer, fakat deliği ikili olan parçaya da “tepecik” adı verilir. Büyük İslâm âlimi Elmalı Ham­di Yazır’a göre; “Tespih, Allah-ü Tealâyı Cenab-ı Akdesini lâyık olmayan şaibelerden gerek itikaden, gerek kavlen ve gerek kalben tespih et­mek ve uzak tutmaktır... Kabadayı Nazım, anlatılanlara şaşırmıştı. Elindeki tespih ne kadar hünerli bir şeydi. Artık sallamıyor teker teker çekmeye çalışıyordu. Koğuştakilerden biri atıldı: -Yani tespih boş çekilmez öyle mi Hulusi Baba? -Allah’ı anmaktan biz ne alı koyar ki oğlum... Subhânâllah, Elham­duli'llah, Allah-u Ekber... Bakın, teşbihçilerin piri Veysel Karânî sayılır. Vey­sel Karânî, Yemen'de Hz. Muhammed (s.a)’i bulmaya gelir. Ancak, ken­disini bulamayınca çok üzülür. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’in Uhut Savaşı'nda kırılmış olan dişini alır. Bu arada kendi dişlerinin hepsini de çek­tirip bir ipe dizer. Böylece ilk tespihin ortaya çıktığı varsayılır. Bizim geleneğimizde tespihler farklıdır. Padişah tespihleri, Vüzera (Bakan,Osmanlı’daki vezirler) tespihleri, Vükelâ (Vekiller Meclisi üyeleri) tespihleri, Zengin tespihleri, Fukara tespihleri... -Hiç böyle tespih ayrımı olur mu Hulusi Baba ya? Sen de bizi iyice kekledin! diyerek sataştı yine Kabadayı Nazım. Hulusi Baba güldü: -Arkadaşlar bir tespih ismi daha vardı da söylemeyi unuttum ya. Kusura bakmayın. Bir de Nazım gibilerin kullandığı ukala tespihi vardı. Kahkahalar birbirine karıştı. Gardiyanın düdüğü ile koğuştakiler maltada sıraya girmek için kapıya doğru yöneldiler. Tespihi öyle güzel anlamıştı ki Hulusi Baba, var olan tespihler elden ele dolaşmaya başladı. Artık günler günleri kovalamaya başlamıştı. Öğle vakti koğuşun kapısı açıldı. Gardiyan: -Arkadaşlar sana uygun yatak gösteriler. Hadi Allah kurtarsın! Sözleriyle uzunca boylu bir genci koğuş kapısından içeri sokup, kapıyı kapatarak sürgüyü çekti. Genç koğuşun daha girişinde şaşkın bakışlarıyla etrafı bir süzdü. Ayaklarını yere sertçe vurdu: -Allah kahretsin! Girişi olup, çıkışı olmayan yer burası. Genci, zor bela sakinleştirdiler. Kimi sigara tuttu, kimi tavşan kanı çayı uzattı. “Sayılı günler çabucak geçer” gibi teselliyi amaçlayan sözlerde sıralandı. Ancak ortada Gariban da yoktu. Akşam olmuş Gariban hala ortaya çıkmamıştı. Hulusi Baba merakından ranzanın yanına kadar gitti. Ranzayla duvar arasına şıkışmış bir şekilde, Gariban’ı gizlenirken buldu. Battaniyeyi başına iyice çekmişti: -Hayrola? -Hayır değil ya Hulusi Baba. -Ne oldu oğlum? Yüzün kireç gibi. Biriyle mi tartıştın? -Keşke öyle olsaydı Hulusi Baba. Birden yaşadıklarım gözlerimden film gibi şeridi gibi seçti. Koğuşa son gelen adam var ya, aleyhimde yalancı şahitlik yapıp benim buraya, mapusa düşmeme neden olan adamdır. Onu görünce çektiğim işkenceler aklıma geldi. Çok korktum. -Bizim belki şer bildiğimizde hayır, hayır bildiğimizde de şer vardır. Dur bakalım. Elbet hakikat ışığı tüm karanlığı aydınlatır. Oğlum biraz cesaretli ol. Cesareti olmayan insan, keskin kenarı olmayan bıçağa benzer. Lois Mann öyle dememiş midir? “İnsana olanlar değil, o insanın içinde olanlar önemlidir.” Gariban’ı bir telaş almıştı. Ya adam yine hapishanede ona kötülük yapmaya kalkarsa? Yastığın altına sakladığı şişle tuvalet dönüşü onun karnına saplayabilirdi. Ölümden korkusu yoktu. Yalnızca iftira sonucu yatmasını, insanların onu suçlu kabul etmesine tahammülü yoktu. Saçlarını yolacak gibiydi. Korkuları fazlalaştı. “Beh” desen ölecek gibiydi. Ölümden değildi korkusu üzerinde ki kul hakkıyla gitmek istemiyordu huzura. Babası Kunduracı Cemal Bey ona şöyle söylemişti: -Cehennemin ta kendisidir kul hakkıyla ölmek! Garibanın içinde yangınlar vardı. Teoriyle bazen hayat çarpışırdı: Bazen de benlik ideolojinin ne kadar da kifayetsiz kaldığını tartışır dururdu. “Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile, tek bir adımla başlamak zorundadır” Garibanın içinde yangınlar vardı. Teoriyle bazen hayat çarpışırdı: Bazen de benlik ideolojinin ne kadar da kifayetsiz kaldığını tartışır dururdu. Hayat buydu ya! Hulusi Babanın okuduğu şiirde öyle demiyor mu? “Bir o kadar hüzünlü romanlar gibi/Galiba ben baştan kaybetmişim/Belki de ben baştan kazanmışım insanlık kaybetmiş” Garibanı en çok anlayan ben değil miydim koğuşta. Aklımda hep aynı sözler... ”Kim kadere iman ederse, kederden emin olur” dememiş miydi Hazreti Peygamber... Sonra aklına şu mısralar geldi: -Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı/ Elindeyse ayır beyazdan beyazı... Kaderi beyaz kağıda sütle yazacaksın. O da beyaz, o da beyaz... Peki yazıyı nasıl okuyacaksın? Hulusi Baba da bir tuhaftı. Verdiği örnek kendi içinde düşünmeye, beynini zonklatmaya devam ettiriyordu. Gardiyan’ın sesi duyuldu: -Gariban, seni Müdür Bey çağırıyor. Hayrola, Müdür Bey’in garibanla ne işi olabilirdi? ”Ne iş” diyerek herkes Gariban’ın gözünün içine baktı. Bu bakışın onu son görüşleri olduğunu nereden bileceklerdi. Zaten toplayacak eşyası da yoktu. Bir kazak, bir gömlek, bir de pantolon... Cezaevi Müdürü onu İstanbul Metris’e göndereceklerini, mahkemeye orada çıkacağını söyledi. Artık mapusluğa bir de gurbet eklenmişti. Koğuştaki insanlar geçti gözlerinden... Onlara veda etmek istedi. Ancak buna izin vermediler. Kısaca “yasak” dediler. Artık Metris cezaevinde siyasilerin koğuşundaydı. Herkese selam verdi. Selamı alan da oldu almayanda. Yatacağı ranzanın yanına doğru gittiğinde kendine doğru biri yaklaşarak, bağırıyordu: -Kardaş... Yusufum benim Yusuf... Kendisine üç yıldır kimse Yusuf diye hitap etmemişti. Bu bir tanıdık olmalıydı. Arkasına döner dönmez Celal’in gülen yüzünü gördü. Sarıldılar, kucaklaştılar. ”İki cana hasret/iki yitik can” diye devam eden şiirini düşündüler Ahmet Arif’in... Konuştular uzun uzun ne yaptıklarını birbirine anlattılar. -Bana cezaevinde Gariban diyorlardı biliyor musun, Celal? -Gariban mı? Sen? Gariban ha... Konuşan, tartışan, ideolojik tartışmaların baş kahramanı Yusuf’un adı Gariban olmuştu. Teoride yenilmiş, kendi benliği ideolojini zedelemiş miydi Yusuf’un... Celal hemen sordu: -Teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeliyor mu be Yusufum? Bu soruyu bir yerden hatırlıyordu Yusuf. Bir hikaye okumuştu. Cezaevinde anlamışlardı. Kendisine benzer bir hikayesi vardı. Adam fanatik bir Beşiktaşlıydı... Bu sevdası başına iş bile açmıştı. Cezaevinde düştüğünde onu siyasilerin koğuşuna koymuşlardı. Mahkumlar kendi aralarında bu soruyu tartışıyordu. ”Teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?” Çayından bir yudum aldı. Celalin sorusuna karşı adamın cevabını veriyordu: -Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket,insanın bencilliğini beslemezse kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygını yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik yada bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir.Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim Celal, sigara dumanını devamlı ciğerlerine çekiyordu. Bu sözler bittiğinde hemen konuşmak istedi ancak dumandan öksürmeye başladı. - Yusuf, her şeyi aşka bağlayı vermişsiniz? -Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla yaşadık dibine kadar ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz? Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin için ne ifade ediyor? Bu sözleri söylerken Yusuf yine Hulusi Baba’yı düşünüyordu. Davasıyla ilgili bilgi de verememişti. Metris’e gelmesinin nedeni yargılandığı davanın İstanbul’a alınmasıydı. Beraat edeceğine inanıyordu. Acaba koğuştaki arkadaşları ne yapıyordu? Hulusi Baba’nın tespih hikayesi de yarım kalmıştı. Peki ya kendisine iftira eden adam ne olacaktı? Yusuf onunla yüzleşmek istiyordu ancak buna zamanı kalmamıştı. Onun yapamadığı yüzleşmeyi Hulusi Baba sohbet halkasının müdavimi haline gelmiş mahkumu ikna ederek gerçekleştirecekti. Mahkum, cezaevi müdürü aracılığıyla davadaki beyanının gerçeği yansıtmadığını Yusuf Haktanır’ın masumluğuna şahitlik yapacağını belirtti. İfadesi savcılıkta alınıp, İstanbul’a gönderildi. Duruşma günü ise Yusuf da bir tutukluk vardı. Hayat boyu mapusluk kalacağını düşünüyordu. Sonra “Kim kadere iman ederse, kedere emin olur” sözleri aklına geldi. Ya nasip diyerek jandarmaya kolunu uzattı. Kelepçenin sesini son kez duyacağından habersizdi. Mahkeme heyeti gelen ifade gereğince Yusuf’un beraatine karar vermişti. İşlemler yapıldı. Metris’e gönderilen tahta bavuluyla kapıdan çıktı. Havayı soludu yıllar sonra... Gözlerinin görebildiği yere kadar baktı. Hayat devam ediyordu. Ancak daha karmaşık ancak hızlı. İçerde düşünmediğini şimdi düşünmeye başlamıştı: -Şimdi ben ne yapacağım? Ne yapabilirdi ki? Geçimini sağlayacak bir şeyler yapmalıydı. Sermaye sorun olmazdı. Atla deve değildi ya... Tahta bavulun kenarını düzeltmek için cebinden çakısını çıkaracaktı ki bir tane siyah tespih tanesi kaldırımın üzerinden yuvarlandı. Ezilmesin diyerek biraz da telaşlanarak yere uzandı. Aklına tespih yapmak geldi. Neden olmasın ki? Hulusi Baba’nın “En çok şeye sahip olan değil en az şeye ihtiyacı olan insan zengindir“ sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Hulusi Baba tespihçiliğin tarihi geçmişi olan bir meslek olduğunu söylemişti. Adımı böyle atacaktı. Eli de oymacılık işine yatkındı zaten. İstanbul’daki eşi ve dostunun yardımıyla sermaye oluşturup bir kaç alet aldı. Sonra da hammadde. Dükkan için hazırlığını yapmıştı. Loo-tzu “Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile, tek bir adımla başlamak zorundadır” dememiş miydi? Zaten tespih yapımı da kolay bir iş değildi Tanelerin hepsinin aynı boyda olması ve delinmesi gerekiyordu. Küçük taneli tespihlere ise en çok kadınlar rağbet ediyordu. Beyazıd Kütüphanesinden tespihçilik hakkında kitaplardan fotokopi de çektirmişti. Tespih nasıl yapılır, nasıl işlenir bunu soruşturup dururdu. ‘Nerede iyi bir tespih ustası var, onun yanına gider, kendini tanıtır, ders almak istediğini’ söylerdi. Anlatılanları hafızasından daha sonra kağıda aktarırdı. Yazardı. Tespih çeşitleri şöyledir: Yuvarlak, Beyzî, Şalgâmî, Armudî,Yarım Beyzî, Yassıca... Öğrendiklerini de harfiyen not ediyordu. Madeni ve hayvani tespih hammaddeleri: Akik, Amber, Bağa (kaplumbağa kabuğu), Cam, Lüle Taşı, Fil Dişi, İnci, Kan Taşı. Kehribar. Mercan, Narçin, (Hindistan cevizinden yapılır) Necef, Sedef, Şah Maksut, Yeşim, Yıldız, Yüzsürü (siyah Erzurum taşına gümüş kakma), Zergerdan (gergedan boynuzundan) Ağaç tespihler de şu cins ağaçlardan yapılmaktadır: Abanuz, Demir Hindi, Düveydari, Fethipaşa, Gül Ağacı, Kelenbek, Ku­ka, Maverd, Nebik, Odağacı, Pelesenk, Sandal, Sırçalı Kuka, Yılan Ağacı ve Zeytin Ağacı. Yusuf bu işi sevmişti... Artık tezgahın başına geçmek istiyordu. Dükkan işini tamamen halletmişti. Levhacıya verdiği siparişte gelmişti. Nasıl takılacağını tarif etti: -Tavandan sarkıtacaksın levhayı, uzaktan bile okunsun şöyle... Uzaktan dükkana alıcı gözle baktı: Gariban Tesbih evi... Kemaneyle çalıştırılan ağaçtan yapılmış özel bir torna kullanmaya başladı. "Çarguşe" denilen delici bölümle, "malafa" denilen kalıp sol elindeki kemeneyle dönüp, puntalar arasını sıkıştırmayı sol ayakla sağlıyordu. Sağ ellindeki "rende" ve "arda" denilen kesici aletlerleri kullanarak tespih çekerdi. Birbirinden zarif tespihleri bu tezgahtan yapmaya başladı Yusuf... Hulusi Babanın tasnifini hiç aklından çıkartmamıştı. Tespihin tüm aksesuarlarını yerli yerine koyacak böylelikle “Yusuf Usta” namını almaya bir adım daha yaklaşacaktı. Yusuf, nam-ı değer Gariban, artık tespih siparişleri de almaya başlamıştı. Yüksek bir itina ile tespihleri sahiplerine ulaştırıyordu. Tespih imamesi, tane, nişane ve pulları iki uç halinde bir araya getirerek ipliklerin içinden geçirildiği, sanatçının yeteneğini gösteren en önemli parçalardandı. Tespihe imameden sonra kamçı denen bir kordon bağlanırdı. Kamçının üst tarafına ise, Türk başı denilen, dört zincirin ucuna bağlanan taneler takılır, tepelik veya hatime ise, kamçının üst ucunda bulunurdu. Yusuf Usta’nın yaptığı tespihlerin özel şifreleri de anlatılan imame, nişane, kamçı gibi tespihi güzelleştiren bölümlerdi. Aklından hiç çıkmayan kişi ise Hulusi Babaydı. Onun için bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Ona özel olarak 500 taşlı bir tespih yapmaya karar verdi. Böylesine büyük tespihler (500, 1000 adet) tekke ve dergahlarda tasavvuf ehlinin kullandığı özel imalatlardı. Özellikle Kelime-i Tevhid Hatmi için bu tespih en büyük yardımcıydı. 70 bin adet Kelime-i Tevhid çekildikten sonra Tevhit Hatmi yapılır sonra geçmişlerin ruhuna bağışlanırdı. İlk tespih tanesi için ‘Bismillah’ dedi. İlk yüz çekimi Armudi sonraki her yüz çekim için; Servi, Şalgami, Beyzi, Üstüvane gibi stilleri kullandı Tespih bittiğinde onu itinalı bir şekilde paketlemişti. Üstüne bir not yazıp cezaevine gönderdiğinde ise hediye sahibi Hulusi Baba hastaydı. Revirden koğuşa dönerken gardiyan, “Hulusi Baba” sana hediye var” dedi. Paketin üstündeki gönderen bölümünde “Yusuf” yazıyordu. Kimdi bu Yusuf? Koğuştakilerde oluşan merak Hulusi Baba’da yoktu. Tespih paketten çıkarıldığında herkes ne olduğunu tam olarak anlayamadı. Hulusi Baba teker teker taneleri elinden geçirdikten sonra imamenin kenarındaki imzaya baktı. Güldü. “Aferin sana oğul” dedi. Sonra paketin içinde kenara konulan rulo yapılmış iki kağıttan birinin kurdelasını açtı. Şöyle yazıyordu: -Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da.. .Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir. (Cenap Şahabettin) “Baba kim göndermiş sana bu hediyeyi?“ diye sordu koğuştakilerden birisi. Hulusi Baba öksürerek yatağından doğruldu. İkinci kağıt ruloyu açanlar ise düz beyaz kağıt karşısında şaşkına döndüler. Topal Fevzi en çok kızanlardandı. -Baba bu kağıdı neden göndermişler ki? Kağıdı yırtmak için hamle yaptı ki Hulusi Baba eline yapıştı. “Bana mum getirin hemen” diye bağırdı. Hemen demir dolabın tozlu rafları arasından mum arandı. Topal Fevzi mumu çakmağıyla yaktı. Hulusi Baba ranzadan kalkacak gibi oldu. Düz beyaz kağıdı yanan mum ışığına doğru tuttu. Gülümsedi... -Gariban... Bizim Gariban... -Hayda baba ya. Beyaz kağıdın neresinden okudun garibanı... Yoksa bizim Garibanı mı özledin? Kabadayı Nazım bile merak edip gelmişti. Hulusi Baba’ya böyle seslendi. Hulusi Baba keyifliydi. Kağıtta daha önceleri koğuşta okuduğu şiirin diğer bir mısrası yazıyordu. Okudu: Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş; Karanlığında nur, yeniden doğuş... Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! Sen bir devsin, yükü ağıdır devin! Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin! Hulusi Baba’nın, kağıttaki şifreyi nasıl çözdüğünü herkes merak ediyordu. Gariban çok zekiydi. Baba’nın kader ile ilgili söylediği bir şiirden etkilenerek, ilginç bir şifre hazırlamıştı. Şiir “kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı elindeyse ayır beyazdan beyazı” şeklindeydi. Çarlık dünyasında Rusların gizli haberleşme yöntemiydi bu... Balina sütü de kullanılırdı, Jersey isimli İnek gibi hayvanların da. Yağlı süt beyaz kağıda sürüldüğünden hemen okunmazdı. Kuruduğu zaman mum ışığına tutulduğu zaman yağın rengi nedeniyle yazı okunabilirdi. Bu şiir neredeyse Hulusi Baba’yı diriltmişti. Keyiflendi. Şiirin son kıtasını da ben okuyayım diyerek ayağa kalktı. Koğuştaki her bir kişinin gözlerinin içine baktı. Yüreğine bakar gibi. Gözleri güldü. Sonra yıllar önce meme emerken hasrete mahkum olan oğlu Mehmet geldi aklına. “Ha o mapus, ha ben” dedi. Gözleri doldu. Gözlükleri buğulanmıştı. Okumaya başladı. Zaten mapus olan, çileye talip olan ehl-i beyten herkes Mehmet değil miydi ? Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
  6. Achar

    O Zeybek

    Sanırım Üstad Menderese karşı samimice davranan çok az kişiden biriymiş..
  7. Achar

    Akrostiş

    AKROSTİŞ İhtilal acentası... Solun tam da ortası. Moskova'nın oltası.. Eli, zulüm muştası. Tek ümidi, cuntası İnkılap, avantası... Nemrut, onun atası... Ölüm yolu, rotası.. Namlı servet çantası.. Ünlü küfür softası.. (1968)
  8. NECİP FAZIL İÇİN NELER SÖYLEDİLER? Mustafa Miyasoğlu: O’nu unutturmaya çalışıyorlar Üstad’ın biyografisini yazan Mustafa Miyasoğlu diyor ki: "Çöle İnen Nur" yazılıncaya kadar Türkiye’de yüzlerce sene siyer kitabı yazılamamıştı. "Ulu Hakan Abdülhamit Han"a kadar o hep "Kızıl Sultan", Vahdettin yazılıncaya kadar "Vatan Haini" biliniyordu. Üstad’ın bütün bunlardan daha önemli "İdeolocya Örgüsü" adlı eseri var. Bu eserini unutturmaya çalışıyorlar. Üstad’ı "Şairlerden bir şair", kısa pantalonlu çocukluk resmini göstererek, "Prens Necip Fazıl, at meraklısı Necip Fazıl" Tuhaf hatıralar anlatarak Necip Fazıl’ın asıl vasfını unutturuyorlar. Bunu biraz daha açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz. Üstad Necip Fazıl’ın, vahye dayalı son dinin (İslam), değişmez kitabının (Kur’an-ı Kerim), ilhamıyla Ehl-i Sünnet yolunda İslâm düşüncesini, İslâm kültürünü ve yaşayışını bir hayat ve medeniyet telakkisi olarak ortaya koyup, aydınlanma düşüncesine, pozitivizme, sosyalizme ve ateizme kökten karşı çıkışını, eleştirisini unutturmaya çalışıyorlar. Olay budur." Ömer Öztürkmen: Sanki dünyaları bağışladı Üstad’ı 1949’da tanıdım. O’nun hayranlarından biriydim. Tam 2 sene Üstad’ın yazdığı yazıları Şafak Matbaası’na götürdüm. Büyük Doğu ile matbaa arasında mekik dokuyordum. 1950’de Büyük Doğu günlük gazete olarak çıkmaya başladığında Üstad beni "Yazıişleri Müdürü" ilan etti. Bu arada küçük fıkralar da yazmaya başladım. Büyük Doğu’da imzam çıktığı zaman öyle sevindim, öyle sevindim ki; Üstad Necip Fazıl sanki dünyaları bana bağışladı. Ücret yok. Üstad’ın Falih Rıfkı aleyhinde yazdığı hakaretamiz bir yazı vardı. Son cümlesi "Kalemini münasip yerine sokarım" diye bitiyordu. Ben de Yazıişleri Müdürüydüm. Dava açıldı. Ben mahkemeye gidiyorum, Üstad gelmiyor. Dava 1952’de bitti ve ben Üstad’ın "Hilton" ismini verdiği Toptaşı Cezaevi’nde 2 ay hapis yattım. Ali Nar: Hayali, Ayasofya’nın açılmasıydı O’nu, Milli Türk Talebe Birliği’nde verdiği Ayasofya konferansında gördüm. Fatih’in heyecanıyla konuşuyor, "Gençler" diyerek söze başlıyor ve şöyle diyordu: "Fethin ve Ayasofya’nın yalnız manasını anlasak, Ayasofya’nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendine açılır. İsterse açılmasın. Peygamber Efendimizin, müjdesini duyarak 95 yaşında ta Medine’den kalkıp İstanbul’un kuşatmasına katılan Eyüp el Ensari Hazretleri’ni düşünün. Akşemseddin Hazretleri’ni ve 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fatih’i düşünün. Siz bunları gerçekten düşünürseniz, Ayasofya açılacak. Gençler; Ayasofya’yı bir sel açacak. Bu sel üzerinde bir saman çöpü olsam, daha ne isterim: Bu sel yakındır. Allah mukaddes zatının ve sevgili Resulü’nün dostlarıyla beraberdir!.. Rasim Cinisli: Tahran sokaklarında Üstad gibi dolaştım Üstad, Büyük Doğu’yu çıkarırken, kapakta "Reklâm almaz, abone kaydetmez" yazıyordu. Bu halde Büyük Doğu’nun nasıl yaşadığına kimse akıl-sır erdiremezdi. Üstad’ın etrafında bulunan birinci dereceden dostları vardı. Meselâ; Sezai Karakoç, Mustafa Müftüoğlu, Prof. Ayhan Songar, Prof. Süleyman Yalçın, Prof. Necmettin Erbakan, Hasan Aksay, Osman Yüksel, Süleyman Arif Emre, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu bu halkadandı. Meselâ; bir Hilmi Oflaz abi vardı. Üstad’ı öylesine severdi ki; mimikleri, sözleri ve hareketleri ile Üstad’ı taklid ederdi. Üstad da Hilmi abinin sadakatini çok severdi. Üstad’ın vefatını İran’ın başşehri Tahran’da duydum. O gün Üstad gibi cebimdeki bütün paraları yoksullara dağıttım. Hem ağladım, hem de yalınayak sokaklarda dolaştım." Nedim Urhan: Ajan var diye Üstad konuşmadı Üstad, bir konuşması anında içeriye genç biri girince, “Ajan varken, ben burada konuşmam" dedi. Katılanların çoğu İmam-Hatip’ten arkadaşlarımız. Yahya Kutluoğlu, Mustafa Göl, fakat biz, Üstad’ın "ajan" dediği adamı tanımıyoruz diye, bizi bir güzel haşladı. Üstadın yanına gittim. "Ben İstanbul İmam-Hatip’ten Nedim Urhan. O adamı gösterir misin?" deyince, Üstad, adamı gösterdi. Yanına gittik: "Bizimle dışarı çıkar mısın?" dedik. Adam "Ben gazeteciyim. Buradan çıkmam” dedi. Yahya abiye: "Arkadaşa bir çay ısmarlar mısın" dedim. Üstad konuşmasını yaptı, gitti. Meğer Adam A. Emin Yalman’ın (eski Vatan) muhabirlerinden biri imiş. Üstad, konuşması bitince beni diğer arkadaşlara gösterdi ve: "İşte Müslüman Türk genci; böyle zeki, cesur ve akıllı olur” dedi. M. Niyazi Özdemir: Üstad vefakâr bir adamdı Necip Fazıl’ı 1959’da Büyük Doğu’ya abone olarak tanıdım. 27 Mayıs darbesi oldu. Necip Fazıl’ın da bir mahkumiyeti vardı. 27 Mayıs darbesini yapanlar bir af çıkardılar. Bir tek Necip Fazıl’ı affetmediler. Üstad Toptaşı Cezaevi’ne atıldı ve bir buçuk yıl yattı. Hilmi Oflaz ağabey, Mahmutpaşa’daki işportacı tezgahını "Üstad’a bir şey olabilir’ endişesiyle Cezaevi’nin kapısına taşıdı. Üstad cezaevinden çıkana kadar orada bekledi. Hapisten çıkınca, Üstad’a kimse yazdırmıyordu. Üstad üzüldüğümüzü anlayınca, “Benim geçimimi düşünmeyin. Ben 53 eser sahibiyim. Beyazıt’ta bir boya sandığı koyar, üzerine de "53 eser sahibi Necip Fazıl" yazarım. Millet utansın. Ben utanmam. Hayatımı kazanırım. Ama hizmetimiz aksıyor” deyiverdi. Bunun üzerine yayınevi kurmaya karar verdik. O sırada Peyami Safa ölmüş. Hanımı felçli. Baldız ona bakıyor. Kimse kitaplarını basmıyor. Ben varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Babamdan para aldım. Necip Fazıl ve Peyami Safa’nın kitaplarını basmak için 3-4 arkadaşla Ötüken yayınevini kurduk. Ümit Meriç: Babamın can dostuydu Babam Cemil Meriç ile birlikte kendisini ziyarete gittik. Üstad Necip Fazıl, babama çok iltifat etti. İstanbul’un en meşhur lokantasından yemekler sipariş etmişti. Üstad’ın bana da lisanına ve şanına yakışır bir iltifatı olmuştu: "Bizde ilim hanımları ilimlerini devam ettirirken, hanım zerafetini unuturlar. Siz, hem bir ilim hanımısınız, hem de bir hanım zerafetinizi muazzam bir şekilde muhafaza ediyorsunuz." Üstad Necip Fazıl, tam bir İstanbul beyefendisi ve babam Cemil Meriç’in can dostuydu. Babama Büyük Doğu’da yazı yazmak nasip olmadı ama, ilanlarına varıncaya kadar bana bütün yazıları okuturdu. Zaten Babamın zevkle dinlediği iki insan vardı. Birisi Kemal Tahir, diğeri Necip Fazıl. Üstad, Büyük Doğu’da babamı öven şu cümleleri yazdı: "Cemil Meriç, iç gözleri daha iyi görsün diye dış gözlerini Allah’ın görmez hale getirdiği hakiki İslam münevveridir" Bizim nesil, Üstad’ın şiirlerinin tamamına yakınını ezbere bilirdi. Üstad’ın cenaze merasimine de iştirak edenlerdenim. KAYNAK Selametle
  9. Achar

    Al!

    AL! Babıâlinin Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B.... F...'tir. Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur. Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı" isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor. Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır. Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı" yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim. Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi? Hiçbir riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur. Ben ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım. O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti, arslanlara: -Bak, düşmanın senin için ne diyor!!! Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından beklemekteyim. Büyük çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!" diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir. Hepsi bu kadar!:.. (18 Ocak 1962) (Alıntıdır)
×
  • Create New...