BİR MESELE
Kalktık ve kasabaya girerken sol tarafta, gür ağaçlıklı yamacın üstündeki evlerine doğru yokuşu tırmandık. Belki yüz metreyi geçmeyen yokuş ihtiyar dizlerimi öylesine yordu ki, yarınki, büyük tırmanışa nasıl katlanabileceğimi düşünerek ürperdim. Ağaç dallarını tepemizden aşırarak her tarafı yapraklarla peçeli küçük eve girdik. Küçük evde hemen bütün ev çerçevesini kuşatan büyük bir salon… Çepçevre yer minderleriyle döşeli.
Orta yerde etrafına 10-15 kişinin dizilebileceği kocaman bir sini ve üzerinde ağız tadının her türlüsüne cevap veren yemekler… Tatlı ve tuzluların bir arada senfonisi… Bu kadar kısa zamanda hazırlanan sofra, belliydi ki, seyyidlik ikramının musluklarından bir anda tabaklara boşaltılmıştı.
Yemekten sonra bana sigara kağıdına sarılıp içilmek üzere uzatılan altın renginde hususi bir tütün…
-Şemdinli tütünüdür bu… Sultan Abdülhamid Han’a gönderilen tütün… Küçük bir sahada ekiliyor; fazla bir şöhreti yok, fakat nefasette bir tane…
Sarmayı beceremedim, başkalarına havale ettim, ama tabakayı koklarken tüttürdüğü rayihadan mest oldum.
Seyyidlerin derdi bana çok dokundu. Yerleri Irak tarafında kalan ve bu defa gördükleri tazyikten ana vatanlarına geçip Türk tabiyetine girmek isteyen, aslında kendilerine ait toprakların fırsatçılar elinde yağma edildiğine şahit olan bu, maddede ve manada en büyük soy bağlıları, maddede ve manada haklarını istiyor ve:
-Şu ayağımı bastığım toprak maddede benimken ona sahip olmanın mana hakkından,Türk vatandaşlığından da mahrum bulunuyorum! Gayem evvela mananın iadesidir. Madde tarafı değersiz ve zaten mananın hakkı…
Demek istiyordu.
Ben burada, şunun, bunun tebaalık veya mal hakkı gibi hasis bir mesele üzerinde değilim… Fakat mesnedini kaybeden ulvi manaların memleketimizde ne “Açmaz” lara yol açtığını göstermek için bu hadiseyi en acıklı misal olarak ele alıyorum.
Irak ve İran sınırlarının Türkiye ile kavşak köşesi üzerinde, Şemdinli’den 6-7 km ileride Nehri tepesinden bütün Türk yurduna asli manasını yükleyen bir ruhaniyetin torunları, imparatorluk sicillerinde kayıtlı topraklarının yağmacılarca yutulduğunu görürler ve “Ben Türküm ve Türke Türklüğünü veren sülaledenim; şimdi de, madde gayesi olmaz olsun, manamı, Türklüğümü tescil ettirmek mevkiinde bulunuyorum!” derler ve bu azametli hakka karşı bir hassasiyet bulamazlarsa yuf bu hale!..
Dedim ya; benim miskin meselelerle alakam yok!.. Bu söz üzere bana Seyyid Taha Hazretlerinin, işi basit müşahhastan büyük mücerrede yükselten ve ona göre manalandıran ruhaniyeti söyletiyor. Kainatın Efendisi soyundan gelenlerin, oldum olası en büyük Türkler sıfatıyla Türkün kucağında buldukları hakkı, şimdi Nehri’deki “Seyyid Taha” imzası tapulaştırmaya yeterken onları ahmak (Formalite) lerin ağı içinde çırpındıran anlayışsızlık havasıdır ki, beni harap ediyor. Ve bu havadan faydalanan çarıklı erkan-ı harpler, Nehri Tepesindeki mübarek merkade kadar menfaat tuzaklarını kurmuş bulunuyor. Bunlar da sözde Müslümanlar topluluğunun köylü sınıfından…
RAPOR 2 , VATANIMI BULDUM