Necip Fazıl, bu muhteşem eserinde Freud bahsini şöyle ele alıyor:
‘’ Tabi binbir cereyan var, birbiri ile boğuşan... (Blondel) 20. Asırda ruhçu cereyanı temsil
ederken Yahudi (Marks)ın cemiyet meselesinde ileriye sürdüğü bâtılı, ruha tatbik eden ikinci
bir yahudi vardır: (Froyd)... (Froyd) tıpkı (Darvin) ve (Marks) gibi giriftleri basite irca edici
bir formül ustasıdır. Öyle bir esasa bağlıyor bütün tahassüs ve fikriyatını ki, madde
görüşünden daha yıkıcı oluyor. Dolayısiyle yıkıcı bir (etap) teşkil ediyor. (Froyd)e göre, insan
ruhu, bütün tahassüslerimizin mihrakı ruh, cemiyette muayyen terbiye sistemlerinin ona bir
çuval gibi tıktığı “ihtibas-işte hapsetme” keyfiyeti içinde esirdir. Evet bu hale “ihtibas” der: ve
ruhun (röfülman-boşalma) ihtiyacından doğduğunu kaydeder. Boşalma, boşanma, çatlama,
patlama... Hani vapurlarda gördüğümüz, istim koyuvermek gibi zarurî bir şey... Peki, ya bu
halin sâiki nedir? Şehvettir! Onca esas ve üzerinde durduğu ana çizgi budur. Doğan çocuk özannesinin memesine yalnız bu arzuyla yapışır!..
İlim önünde müstehcenlik yok, açık konuşuyorum: ne muazzam bir intihar psikolojisi ki,
çocuğu (Jan Jak Ruso) hesabiyle tabiata terketseniz, ruhlarda birikim diye bir şey kalmayacağı
zannın da... İşte tabiat! Birçok hayvan önünüzde çiftleşmezler. Bu terbiyeyi kimden
almışlardır? Birçok hayvan önümüzde pislemezler. Hattâ dağda, kırda bile pisliklerini
toprakla örterler. Çocuk dahi meme emerken annesiyle muayyen bir fiile başlar (Froyd)e
göre... Bütün fikrini buna bina eder. Ve cemiyetten aldığımız telkinlerin bir çuval halinde
ruhumuza tıkılmış olduğunu kabûl eder. Her hissi buna irca eder; bununla da kalmaz, büyük
sanatkârı ve filozofu bu ölçüyle izaha kalkar, der ki, “işte bu ihtibasları renk ve şekil
değiştirerek süren sanatkâr”... Bu fiile de (süblimasyon) adını yakıştırır, yani sanatkâr, kendi
ihtibaslarını (süblime) eder, ulvîleştirir. Yapamazsa iradesi yırtılır.
(Froyd) bir yahudidir. (Froyd) müthiş diyalektiğiyle o kadar korkunç oldu ki, onun ruh
nazariyesi (libido) âdetâ her kapıyı açan bir anahtar sanıldı. O kadar korkunç bir diyalektiği
var ki, insan istemeden kapılabilir. (Froyd)u okuyan hristiyanlardan ve öz talebelerinden
birkaçı intihar etmiştir. Anasının yüzüne bakamaz hale gelmişlerdir.’’
Üstad tarafında böyle anlatılan bu adam, Teknik Eğitim Fakültelerinde ders konusudur. Eğitim litarütüründe geniş bir yer kaplar. Onun bu ahlaksız fantezileri üzerinde yıllarca kafa patlattık, mevzu ile alakalı sorular çözdük. Türkiye’de öğretmenler böyle yetiştiriliyor, maalesef.
Freud insanı açıklarken, cinselliği ve içgüdüleri ön planda tutmuştur. Freud’a göre bir çocuğun nasıl bir kişiliğe sahip olacağını anlayabilmek için çocuğun o yaşlarda içine düştüğü hazzın, zevkin karşılanıp karşılanmadığına bakmak gerekir.
Freud’un beş tane gelişim dönemi var. Oral, anal, fallik, letans ve genital dönemlerin adları… Fallik dönemdeki çocuk karşı cinsten anne-babaya cinsel yakınlık duyarmış. Kız babaya, erkek de anneye cinsel yakınlık duyarmış…
Freud’a göre toplumun baskıları olmasaymış, böylece bireyler cinsel ve saldırgan enerjilerini rahatça boşaltsalarmış, bireylerin bir sorunu olmazmış… Buna göre mesela Din de bu fikre göre insanın bu türden enerjilerini bastıran bir engel oluyor.
Öğretmen adaylarına sorulan ahlaksız sorulardan sadece bir tanesine misal olsun… Kaynak Yediiklim… Gerçi kaynak fark etmez, hepsi aynı…
Soru şöyle:
Dört buçuk yaşında bir erkek çocuğu, ‘Çarşıda hırsızlar annemin çantasını almak istediler. Ben de hepsini dövdüm. Onlar da kaçtılar…’ sınıf arkadaşlarına ve öğretmenine övüne övüne anlatmıştı. Aslında bu bir yalan değildi. Bu bir hayal oyunuydu. Çocuk çevresinin kendisine hayranlık duymasını istiyordu. Erkek çocuklar bu dönemde benzer hikayeleri babalarına da anlatarak, onlara güçlerini ispat etmeye çalışırlar. Aslında gizliden gizliye babaları ile yarışırlar!’
Soru böyle. Bu açıklama verildikten sonra Freud’un Psikoseksüel Gelişim Kuramına göre sıralanmış şıklardan bir cevap istiyor.
Yayınevnin hazırladığı bu soruya verdiği cevap, bakın nasıl:
‘Erkek çocuk annesine hayrandır. Annesi ile evlenmek ister, ona bakmayı, ona elbiseler almayı, onu rahat yaşatmayı hayal eder. Bunları annesine söyleyerek, annesine evlenme teklifi bile edebilir. Babasını kendisine rakip olarak görür ve kıskanır. Annesine karşı yakınlık duyar, babayı ortadan kaldırmak ister.’
Cevap böyle… Ne aile ama değil mi?
Altında freud’dun düşünce yapısının olduğuna inandığım başka bir yazıdan misal göstereyim… Gülay Göktürk’ün 2002’deki bir köşe yazsı şöyle:
‘Koskoca Türkiye'yi günlerce hop oturtup hop kaldırtan Bursa'daki tacizci öğretmen haberi ve tacizci öğretmenin çektiği porno filmleri kendisi kullanmakla yetinmeyip bir de yurt dışına pazarladığının ortaya çıkması yüzünden, çocuk pornosu tartışması bir kez daha gündeme geldi.
Bu konuyu herhangi bir olayın gündeme getirmesine de pek lüzum yoktu aslında... Çünkü çocuk pornosu, son yıllarda, özellikle de internetin icadından bu yana Uygar Batı'nın her daim gündeminde.
Gün geçmiyor ki, internet polisleri bir hain sübyancının sitesine baskın yapmasın... Ya da, porno düşkünü bir "sefil" gazete sayfalarında, ekranlarda teşhir edilmesin...
***
Bence biz büyüklerin çocuk pornosunu neredeyse "insanlığın tanıdığı en büyük suç" haline getirişimizin altında yatan psikolojiye dikkatle bakmamız lazım. Kimin adına doğuyor bu büyük öfke? Çocuk pornosunun kurbanı olan çocuklar adına mı; yoksa başka bir şey mi var altında?
Bundan epey önce bir dergi yöneticisi bana çocuk pornosunun yasaklanmasına karşı olup olmadığımı sorduğunda, "evet" ya da "hayır" demekte zorlanmış ve uzun uzun anlatmıştım:
Benim görebildiğim kadarıyla, çocuk pornografisini lanetleyip yasaklama isteğinin iki farklı kaynağı var. Bunlardan biri sübyancı büyüklerin bir fantezilerinin yasaklanması... "Koskoca adamlar nasıl olur da bacak kadar çocuklara cinsel haz nesnesi olarak bakarlar!" İşte sansürün asıl dürtüsü bu. Asıl bu arzu lanetleniyor, yasaklanmaya ve cezalandırılmaya çalışılıyor. Çünkü mevcut cinsel ahlak çocuk bedeninin arzulanmasını en büyük cinsel suç olarak görüyor.
Ben, arzunun bu lanetlenişini haklı bulmuyorum. Yani, insanların çocuklara zarar vermedikleri sürece "sübyancı olma hakkı"nı savunuyorum.
Ama öte yandan, pornografinin konusu olan çocuklar, bu işi kendi iradeleriyle, kendi kararlarıyla yapmadıklarından ve zaten o yaşta böyle bir şey mümkün olmadığından, ayrıca bu çekimler onları fiziksel ve psikolojik olarak örseleyebileceğinden, çocukların porno filmlerde oynatılması kabul edilebilir bir şey değil.
İşin bu yanına bakınca da, çocuk pornosu içeren filmleri ahlak dışı buluyorum.
Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için şöyle farazi bir örnek vereyim: Diyelim ki, çocuk pornografisi çekenler, o filmlerde gerçek çocukların yerine bilgisayarda yaratılmış sanal çocuklar kullansalardı, yani filmin kahramanı animasyonla yaratılmış olsaydı, benim hiçbir itirazım kalmazdı. Böylece hem sübyancı erkeklerin özgürlüğü kısıtlanmamış, hem de hiçbir çocuk örselenmemiş ya da ileride belki de utanacağı, istemeyeceği, kendi ahlakına uygun bulmayacağı bir rolde oynamamış olurdu.
Bu tip filmlerin sübyancılığı teşvik edeceği ve çocuklar için varolan tehdidi artıracağı savına gelince.
Unutmayın ki, şu andaki şiddetli yasak, bu eğilimi azaltmıyor, aksine kamçılıyor. Hepimiz biliyoruz ki, cinsellik alanındaki en yaygın tutkular, en koyu yasakların yaşandığı alanlarda ortaya çıkıyor.’
Nasıl ama… Böyle yazarlar medyada pek çok… Yeri gelince onlardan da bahsederiz. Freud nasıl da saklanmış satır aralarına… Sübyancı bir öğretmen düşünsenize, yaptığı ahlaksızlığı normal karşılamak isteyen bir veli bulunur mu acep?
Bu sübyan olayını Freud açısından düşünürsek, eğer toplumsal baskı olmasaydı bu sapıklar da eylemleri ile insanlara zarar vermezdi. O zaman toplumsal baskı vermeyelim, sapıklara da haklarını verelim… Gülay Göktürk’ün yazısının da merkezi bu değil mi?
Şu dizilere de bir göz atığınızda durumun vahametini anlarsınız. Aile içi türlü ilişkiler dizilerde moda haline gelmiş.
Evet, bizim ülkemizde öğretmenler böyle rezilliklerle yetiştiriliyor. Üstelik Freud örneklerden sadece bir tanesi… Bu mevzuda dertliyim dostlarım.
Üstad ne güzel anlatmış: ‘(Froyd)e göre, insan
ruhu, bütün tahassüslerimizin mihrakı ruh, cemiyette muayyen terbiye sistemlerinin ona bir
çuval gibi tıktığı “ihtibas-işte hapsetme” keyfiyeti içinde esirdir.’