Ayın Kitabı-Ağustos 2012: O Ve Ben

Başlatan: NFK-Fan Tarih: 02.08.2012 14:11 Cevap: 29

NF
02.08.2012 14:11
#1

Selamlar,

 

Geçtiğimiz ay itibarıyla uygulamaya başladığımız Ayın Kitabı projemiz kapsamında, Ağustos 2012 ayının kitabını O ve Ben olarak belirledik.

 

Projenin ilk adımında, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri inceledikten sonra, bu ay boyunca Üstad'ın diğer bir başucu eseri olan O ve Ben'i okuyarak üzerinde tartışmanın yerinde olacağını düşündük. Özellikle Üstad'la yeni tanışan arkadaşlarımızın da bu eseri inceleyerek, onun yaşadığı dönüşümü daha iyi anlayabileceğine inanıyoruz.

 

Ağustos ayı boyunca O ve Ben hakkındaki yorumlarınızı paylaşabilir, kitaptan 1 sayfayı geçmeyecek şekilde alıntılar yapabilir, aklınıza takılan hususları sorabilir veya kitapta geçen bir konu üzerindeki kendi bilgilerinizi burada paylaşabilirsiniz. İnşallah geçen ay yapılan paylaşımların keyfiyetini bu aya da taşıyabilirken, kemmiyette daha da yoğun bir katılım görmek nasip olur.

 

--- Önceki Kitaplar ---

* Temmuz 2012 - Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu

 

Saygı ve selamlarımla

BU
02.08.2012 23:31
#2

Ufak bir tavsiye ya da fikir beyanı olarak belirtmek istedim: Merhum Üstad herkesin bildiği üzre önce şairdir, edebiyatçıdır, yazardır. Üstad'ın eserlerini okuma, benimseme, irdeleme, yorumlama ve çözümleme yaparken onun ilk eserlerinden -daha doğrusu edebi eserlerden- başlamanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

 

Merhum Üstad'ın yaşadığı dönüşüm (NFK-Fan'ın ifadesiyle diyorum) öncesi hayatını, hayatını biçimlendiren eserleri ve zamanın edebiyat çevrelerinde ses getiren zeka ve fikir sancısıyla örülü şiirlerinden başlamak, ileriye doğru yapılacak okumaları tabiri caizse taşı gediğine koyacaktır.

 

Tabi benimki sadece bir fikir... O ve Ben'i merhum Esad Coşan Hocaefendi'nin, Cübbeli Ahmet Hoca'nın sohbetlerinde tavsiye ettiklerini dinledim bir kaç sefer radyoda/televizyonda. Elbette bu eser başka ve bambaşka tat bırakacaktır okuyanlarda.

ME
03.08.2012 11:10
#3

Bu eseri okuyup bir mürşide bağlanmak üzere Menzil'e giden bir arkadaşım vardı. Allah Üstaddan razı olsun. Kim bilir nice hayırları var bu eserleriyle...

04.08.2012 19:09
#4

O ve Ben adlı kitapta geçen çok sevdiğim parağraflardır...

 

 

"Hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyun bağına, karalama defterinden polis hafiyesine romanına, beş taştan iskambil kağıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar anne, baba, dadı, mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim. Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkıldı gitti.

.......................................................................................................

Maddenin mahpus olduğu kaba bşr dört köşe içinde, birtakım eşya ve hadiseleri düzenleyip,Allaha var diyenlerle, yine bir takım eşya ve hadiseleri düzenleyip Allaha yok diyelere nispet, ruhumda beşeri kanunların tezgahı o türlü devrildi ki, bu devrilşin ardından ancak mutlak hakikat doğrulabilirdi. Herşeyi o türlü kaybettim ki, Allahı kazandım. "

(sayfa98-99)

NF
06.08.2012 13:03
#5

Ufak bir tavsiye ya da fikir beyanı olarak belirtmek istedim: Merhum Üstad herkesin bildiği üzre önce şairdir, edebiyatçıdır, yazardır. Üstad'ın eserlerini okuma, benimseme, irdeleme, yorumlama ve çözümleme yaparken onun ilk eserlerinden -daha doğrusu edebi eserlerden- başlamanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

 

Merhum Üstad'ın yaşadığı dönüşüm (NFK-Fan'ın ifadesiyle diyorum) öncesi hayatını, hayatını biçimlendiren eserleri ve zamanın edebiyat çevrelerinde ses getiren zeka ve fikir sancısıyla örülü şiirlerinden başlamak, ileriye doğru yapılacak okumaları tabiri caizse taşı gediğine koyacaktır.

 

Tabi benimki sadece bir fikir... O ve Ben'i merhum Esad Coşan Hocaefendi'nin, Cübbeli Ahmet Hoca'nın sohbetlerinde tavsiye ettiklerini dinledim bir kaç sefer radyoda/televizyonda. Elbette bu eser başka ve bambaşka tat bırakacaktır okuyanlarda.

Selamlar,

 

Öncelikle yorumlarınız için teşekkür ederim. Aktivitenin amaçları arasında Üstad'ı farklı yönleriyle tanımak önemli bir yer tuttuğu için, biz ilk etapta şiir kitaplarını tercih etmek istemedik. Çünkü siz de biliyorsunuz ki Üstad'ı hala şairden ibaret gören ve bir adım ilerisini merak etmeyen pek çok insan var. Bir başka sebepse, Çile'nin tam bir anlam bütünlüğüne sahip olmaması. Yani her bir şiir belki teker teker değerlendirilmeye muhtaç.

 

Pek çok üyemizin Çile'yi okuduğunu varsayarak, bu çalışmamızın diğer eserleri de okumak için bir vesile teşkil etmesini umuyoruz. İlerleyen aylarda gelen yorumlar ışığında Esselam ve Çile'yi de değerlendirebiliriz.

 

Saygı ve selamlarımla

YA
06.08.2012 19:52
#6

YALI VE İÇİNDEKİLER

 

Anneannem beş vakit namazında ve her ân Allah ve Resulünün bahsinde yaşayan; ve günün 24 saatini ya ağlamak, ya düşünmek, ya dua etmekle geçiren mübarek kadın... Ayak parmağından saçına dek kar gibi beyaz tülbent kokan, kemik üzerine deri cilâsı çekilmiş denecek kadar zayıf, çocuklarına delice düşkün, tek başına oturduğu köşelerde bile saçı başı örtülü, yalnız Kur'an okumayı bilen ve Allah'ın kelâmından başka hiç bir yerde harflere nazar etmemiş olan bu örnek kadın benim için ne büyük mesele... Ama ne yapayım ki, bahsinin yeri bu kadar...

Bir gün dalgın dalgın pencereden bakışını gördüğüm ümmi kadına sormuştum:

— Anneanne ne düşünüyorsun? Cevap vermişti:

— Allahı düşünüyorum! Ne düşüneceğim?

Ciğerime kadar ürpermiş ve kendi kendime demiştim:

— Keşke bizim ilmimiz, bunun ümmiliğinin ayak tozuna erişebilse...

Paydos! Bu kadınların nesli kurutulmuştur!

 

(Maalesef böyle bir nesli acı şekilde kurutmuşlar.Böyle bir nesilden daha haber alınamadı...Ne yazık bizlere)

BU
06.08.2012 22:32
#7

Bir bakıma metodolojiye (bu saha metod ilmine girer mi bilmiyorum ama) sadık kalalım diyorsunuz, anladım. Kaba hatlarıyla şiirden değilde, diğer edebi türlerde ve fikir anlamında tanışıklığa adım atılsın gayretindesiniz. İyi çalışmalar ve iyi okumalar arkadaşlara. Okumak isterdim ama bu eseri yok merhum Üstad'ın bende.

 

Belki Çile, Bir Adam Yaratmak ve Reis Bey'de katılabilirim inşallah..

MI
08.08.2012 00:01
#8

Şu an bu kitabı okumaktayım. Belki kitabı Ramazan ayının yoğunluğunda bitirebilirsem kitap hakkında birkaç kelam etmeyi düşünüyorum

Bana göre de, çok doğru yerden başlıyorsunuz. Mesela Üstad'ın şiirlerinin çoğunu okumama rağmen, benim gözümde Üstad'ın değerini artıran şairlik ve edebiyat yönü veya kelime cambazlığı olmamıştır.

Şairlere baktığım zaman, bu meziyetin az veya çok(üstad kadar olmasa da) gelişmiş olduğunu görürüz.

Üstad belki de diğerlerinden daha iyi bir şairdir, fakat bana göre Üstad'ı diğerlerinden açık ara yukarıya çıkaran en önemli özelliği, İslami bir duruşun olması ve aksiyoner bir yapısının olmasıdır.

Bu İslami duruşu ve aksiyoner yapısını öğrenmek için de, bana göre şiirlerinden önce onu tanıtan eserlerden başlanması daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

Bu çalışmayla Üstad'ın okumadığım eserini okumayı, okuduysam da derinlemesine üzerinde çalışmayı umut ediyorum.

Benim açımdan en önemli getirisi bu olacağı kanaatindeyim.

Çalışmadan dolayı da ayrıca teşekkür ediyorum.

YA
08.08.2012 22:41
#9

Çok ince bir nokta..Önemli bir mevzu..İşte edep işte haya....

 

HAS İSİM:

 

 

Varlığın Tâcına dair, Zonguldak'ta yazdığım yazı şöyle başlıyor:

-Yâ (M..........!)

Noktalı yerde O'nun ismi, hâs ismi... Mukaddes hâs isim... Yâni mukaddes isme, nida siygasiyle hitap ediyordum.

- Onu çıkar oradan, buyurdular; Allah'ın Resulüne hâs ismiyle ve nida siygasiyle hitap olunmaz.

- Niçin efendim?

- Haya meselesi!.. Allah bile Kur'ânında, Sevgilisine, hâs ismiyle nida ederek hitap etmedi.

 

Büyük sır karşısında yandım, kül oldum. Bizzat Allah'ın haya gösterdiği sır...

- Kur'ânın hiç bir yerinde böyle bir hitap yok mu?

Kısa ve sert:

- Hiç bir yerinde!..

Gerçekten "de ki" mânasına "gûl" kelimesiyle başlayan bir çok âyette, bu hitaptan sonra isim gelmediği, gözümün önünden geçiverdi. Buna karşılık, birçok tefsircinin "de ki yâ M......!" diye kullandıkları klişelerdeki kabalık içimi burkuttu.

 

Allah Kur'ân'da hiç bir defa sevgilisine hâs ismiyle, nida edatıyle "Ya M....!" diye hitap etmedi. Bunu biliyor musunuz? Eritici bir edep ve hayâ tecellisi... Halbuki en eski çağlarda bile, derin aşk ve yüksek ilim devrine yakın tefsircilerden çoğu şu müstesna gaamızayı, inceliği görememiş, ham ve kaba kalmış ve bazı ayet başlarında "De ki ..." hitabından sonra "Ya M.....!" diye, O'nun hâs ismini kullanmak cü'retini göstermiştir."De ki..." emrinden sonra bizzat Allah'ın kullanmadığı ismi nasıl kullanırlar ve sırrı çiğnemiş olmaktan nasıl ürpermezler?.. Anlayın, Kur'ân tefsirine mahsus ehliyet ne demektir!

18.08.2012 05:11
#10

NAMAZ,NAMAZ,NAMAZ

 

Hiç incitmeden,asla soğutmadan,zerrece ürkütmeden,kuş kanadı kadar yumuşak ve nüvazişli bir sesle, bir temasla hep dokunuyorlardı:

"-Namaz,aman namaz,mutlaka namaz...Nerede,ne şart altında olursa olsun,mutlaka namaz..."

Sonra yakınlarından birinden duydum:

"-Bir vakit namazımı kaybetmektense,derlermiş;dünyaları kaybetmeyi tercih ederim."

(sayfa 158)

SI
18.08.2012 10:28
#11

Efendi Hazretlerini tanıdıktan sonra eser vermeye başlaması, Üstadın da değindiği ne çarpıcı bir hakikat. Okurken hayretle düşündüm. 1934’e kadar birkaç hikaye, birkaç şiir… Derken 1934’ten sonra yani Efendi Hazretleriyle beraber (Tohum), (Bir Adam Yaratmak), (Çile) ile başlayan ve daha pek çok büyüklü küçüklü bir sürü eser… Ki bu eserlerin her birinin ne kadar derin olduğunu, mahiyetlerinin ne denli doyurucu olduğunu biliyoruz. Sadece bu yönden düşündüğümüzde, Üstadın mürşidinin, Efendi Hazretlerinin ne kadar büyük bir Veli olduğunu anlayabiliriz. Türk edebiyatının ve düşünce ikliminin en kıymetli eserlerine vesile olan; Üstadın bile okuduğumuz kitaba rağmen “anlatamadığım” dediği o büyük insana bugün hepimiz çok şey borçluyuz. Allah Dostlarının en büyük hususiyetlerinden biri de bu belki; kendilerinde yanan ışıkla koca bir şehri bile aydınlatabiliyorlar. Etkiledikleri fertler, cemiyeti düzeltebiliyor. “Ölmemek neymiş onlardan öğrenenler” hareket eden ölüleri, yaşarken dirilmenin iksiriyle besliyor; onlara yaşanmaya değer hayatın adresini gösteriyorlar. Büyüklükleri içinde ne kadar da mütevaziler… Sadece, Abdülhak Hamit için “o bizden büyüktür, biz onun yanına gidelim” demesini örnek göstermek yeterli.

 

Üstadı daha derinden anlayabilmek adına bu esere öncelik verilmesi çok yerinde. Özellikle 1935 – 1940 arasındaki eserlerini, bu eserden sonra okumak gerekir. “Böyle olurmuş Üstadın Üstadı” diyor insan. Ve “Kaç milyar baba, kaç milyar anne senin binde birin eder?” cümlesini daha iyi anlıyor. Ve tabii (Efendim) şiirini…

TR
18.08.2012 11:54
#12

Muzip miyim neyim, şimdi kitabı okurken benim dikkatimi şey çekti. Üstad'ın, efendisiyle diyaloğundaki çocuksu soruları ve aldığı cevaplar çok hoş. Bir müslümanın ölüm tehdidi altında küfür kelimesi söylemesinin caiz olduğu konuşulurken 'Peki böyle bir durumda ben ne yaparım?' diye araya girmesi, kendi buhranınının mı, İmam-ı Gazali Hazretleri'nin buhranının mı daha çetrefil olduğunu çekinmeden sorabilmesi, 'benden küfür sadır olur mu' diye merakını bildirmesi gibi hadiseler; hep Üstad gibi bambaşka bir zekanın, kendini kuşatan bir mürşidin elinde bir çocuk kadar saf ve temiz hale gelebileceğini gösteriyor. Naz makamı denen şey bu olsa gerek. Üstad, Efendi Hazretlerinin huzurunda, hani nasıl desem, tabiri hoş görün pek güzel şımarıyormuş yani. :) Suallerine aldığı cevapların hepsi de çok güzel bu arada, ömürlük bahtiyarlıklardır eminim..

HE
19.08.2012 00:03
#13

“O ve Ben”’i bitmemiş bir serüvenin hikâyesidir. Bir Allah dostunun şefkat ve mahviyet ummanında boğularak yeniden dirilen genç ve büyük şairin bu ummanda son nefesine kadar kulaç atmaktan geri durmayacağının ama bunun böyle de gitmeyeceğinin apayrı bir şiiridir,”O ve Ben”. Tüm varlığını inkâra da varsa, aşkın hakkını veren bir şairin şiiridir… Belki gözyaşları içinde tamamladığı şu satırlarla bitmemiş bir serüvenin bile iddiasını taşımayan bir şiir:”Güya seni yazdım (…) Soluk bir kumaş üzerinde hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık, burgacıklar da seni o derecede anlatabilir.” Sonra bu serüveni diğerlerinden ayıran, onu biricikleştiren ve bizi de can kuşumuzdan yakalayan ifadelerle abideleşen bir şiir: “Aç bana Kapı’yı, artık aç!… Allah’tan izin iste ve ardına kadar aç!…”

“O ve Ben” ,bir müridin mürşidine bakışıdır: müridane bir bakıştır bu içerikten daha ziyade kitabın bizatihi üstadı Adulhakim Arvasi hazretlerini anlatıyor olması dolayısıyla Necip Fazılın esere verdiği kıymet de tam anlamı ile müridanedir. “Bu eser, dünyaya gelişimden bu güne kadar en hususi renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra manasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim bir buçuk esere nispetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden onura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikinin başköşeye oturtulması lazım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.” İfadeleri bunu gösterir.

“O ve Ben” her şeyini inandığı idealler için feda etmiş bir büyük mütefekkirin, damarından kalemine kan çekerek yetişmesine uğraştığı bir nesil için en mahrem ve en hususi kalması gereken bir yönünü, seslerin, sözlerin, işaretlerin ardındaki sırlı dünyasını paylaşma çabası… Tam da Yunus gibi:”Ballar balını buldum”/ Kovanım yağma olsun” dercesine…

M.Lütfü Arslan yorumu.

21.08.2012 10:12
#14

büyük incelik;

 

Hz. Muaviye'yi soran birine:

"-Sen bir sahabi hakkında ne dersin?"

-Radıyallahu Anh-Allah ondan razı olsun derim.

"-İşte o kadar"

(sayfa 194-195)

TH
21.08.2012 13:43
#15

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

 

Arkadaşlar bu O ve Ben adlı şiir kitabının içinde mi yoksa Üstad'ın başka bir kitabında mı ?

 

''Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

 

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

“Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

 

Peki bunlar O ve Ben şiir kitabına mı ait arkadaşlar ?

 

 

Gerçekten çok güzel sözler ve hakikat. Bazı şairler vardır yazar güzeldir ama hakikat değildir. Üstad yazar hem güzel olur hem de hakikat olur...

YA
21.08.2012 19:52
#16

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

 

Bahsettiğiniz şiir Çile:Tam otuz yıl şiiri sf:40

 

 

Arkadaşlar bu O ve Ben adlı şiir kitabının içinde mi yoksa Üstad'ın başka bir kitabında mı ?

 

Efendim öncelikle O ve Ben Üstad'ın şiir kitabı değil otobiyografi kitabı...

 

 

''Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

 

Çile:Allah dostu başlıklı şiiri sf:81

 

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

“Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

 

Çile :Mürşid şiiri sf:82

MI
21.08.2012 23:30
#17

Kitap'tan hoşuma giden iktibas:

 

"Vehim ve şüphe! Beni ısıran vehim ve şüphe akrebini hiç bir insan gözü görmedi. Bakınız:

-Sakın bu dünya, göze görünür ve görünmez herşeyiyle doğacak bir çocuğu kandırmak için, bütün insanların birlik olup uydurduğu müthiş bir yalan olmasın? Ve sakın o çocuk ben olmayayım?

Bana öyle geliyor ki, her hangi bir coğrafya mevkiinden, herhangi bir hadisenin sebep ve neticeine kadar bütün yeryüzü tecelleri bu müthiş yalanın korkunç nizamından ibaret... Mesala Şimal Kutbu diye bir yer yoktur; annem beni doğurmamıştır; iki kere iki dört etmez; tarih baştan başa uydurmadır; şu dakikada filan devletle falan hükümet, aralarında sadece harp taklidi yapmaktadır; tabut içinde gidenler de mahsus kaskatı kesiliyor ve mahsus dudaklarını kıpardatmıyor!!!

Ve kapıları, penceleri, sukutları, soğukkanlılıkları tekmeleyip avaz avaz haykırmak itiyorum:

- Doğrusunu söyleyin; bana doğrusunu söyleyin! Hepiniz birden, bütün kanunlarınız ve bütün müesseselerinizle elbirliği edip bir insandan, meçhul bir insandan bütün hakikati gizleyebilecek tecrübedesiniz! O insan benim işte! Söyleyin bana herşeyin doğrusunu!... Eşya ve hadiselerin peçesinin kaldırın ve içyüzlerini gösterin!

Ve belki de tımarhanedeki deliler kursaklarındaki sırrı artık ağızlarından kaçıracak kadar ruhları zayıfladığı içindir ki, böyle demir parmaklıklı kümeslere kapatılmışlardı"

S-100-101

TH
23.08.2012 19:59
#18

 

Bahsettiğiniz şiir Çile:Tam otuz yıl şiiri sf:40

 

 

 

Efendim öncelikle O ve Ben Üstad'ın şiir kitabı değil otobiyografi kitabı...

 

 

''Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

 

Çile:Allah dostu başlıklı şiiri sf:81

 

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

“Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

 

Çile :Mürşid şiiri sf:82

 

Çok özür dilerim kardeşim ve teşekkür ederim... Bilgisizliğimi mağzur görünüz.

 

Ve de Üstad'ın Çile eserini baştan sona okumuştum şimdi hatırladım :( Onlar oradaydı.

BU
23.08.2012 22:23
#19

Okumaya başladım ama daha bitirmeden beni etkileyen kısmını yazayım dedim. Hisli olmamdan mıdır, yoksa kardeşlerime olan deli/divane bağlılığımdan mıdır bilmem ama şurası müthişmiş...

 

Kız kardeşim Selma öldü. Annem, ikinci kattaki salon - sofada, orta yerdeki sedirin üstünde, yüzünü tırnaklariyle gererek çığlık çığlık ağlamakta... Yanında onu sükûnete getirmeğe çalışan, mahzun tavırlı iki erkek... Dayılarım...

 

Üstünde beyaz gelin tülleri uçuşan küçücük tabut, konağın selâmlık kapısından çıkıyor...

 

Annem Selma'cığın ölümünden öyle sarsıldı ki, ağır beyin hummasına tutuldu. O hastalıktan da kalkıp verem oldu.

 

Annemi büyük dayımın yanında, İsviçreye gönderdiler. Orada bir sanatoryumda bir müddet kalıp İstanbul'a döndü.

 

Bu devre benim, tekrar kitaplara dalıp hassasiyetimin en had derecelere ulaştığı çığır...

 

Hele Vaniköyünde, Serasker Rıza Paşa yalısındaki «Rehber-i İttihat» mektebinde, ilk defa tattığım yatılı talebe acısıyle, Rıza Tevfik'in «Selma sen de unut yavrum» şiirini okuyarak, Boğaziçi'ne bakan büyük pencereler önünde döktüğüm gözyaşları...

 

Selma'ya ait bir hatıram sonra sonra beni yakacak hale geldi:

Büyük babamdan kıpkızıl bir lira çeyreği kopardığım bir gün, onu Selma'ya göstermiştim. Yavrucağın elinde, hafifçe ısırılmış, mini mini dişlerinin izini taşıyan bir elma vardı. Lira çeyreği o kadar hoşuna gitmişti ki, o ebediyen mahzun, yahut hüzün ebediyetiyle dolu gözlerini bana dikmişti de:

 

- Ağabey, demişti; bu elmayı sana vereyim de o parayı bana ver! Biraz ısırdım ama, "ziyanı yok, değil mi?

 

Pırıltılı lira çeyreğini vermiş, fakat elmayı da almak gibi bir gaflete düşmüştüm.

 

Sonra sonra dövündüğümü hatırlıyorum:

 

- Ah, niçin lira çeyreğini verdim de, hafifçe ısırılmış elmayı kendinde bırakmadım? Niçin «O da senin olsun!» diyemedim.

Hayatımın ilk büyük vicdan azabı budur.

MU
24.08.2012 16:23
#20

Neden hep mevzu ölüm?.. İçim eriyor, merhamet hastası oldum çıktım..Aklıma geliyor bazıları, annemin yokluğu bilemem belki ben göçeceğim evvelden..İçim eziliyor böyle tarifi o kadar güç ki..Gözlerim dolageliyor.Ölüm güzel şey ayrılık olmasaydı demiş ya şair hakikaten öyle..Ölüm demişken Merhum Ahmed Davudoğlu'nun "Ölüm Daha Güzeldi" eseri çok güzelmiş okumak nasip olmadı. Onu da yazayım dedim.

 

İktibasta geçen Selma Sen de Unut Yavrum adlı şiiri merak ettim ve buraya taşıyorum, gerçekten çok hoş işlenmiş o his..

 

 

Selma...Sen de Unut Yavrum!

Bir akşamdı, evimizde ecel kanat germişti,

Anneni - bir cellad gibi - vurup yere sermişti.

Ölüm ile pençeleşen bir hayatın güreşi,

Sekiz yıldan sonra dinmiş; nihayete ermişti.

Adalar'ın denizinde batan akşam güneşi

Sönük, ölgün ışığını çamlıklara dökmüştü.

Evde yoktun, sonra geldin, dağda kırda gezmiştin;

Lâkin bilmem bu yokluğu nerden, nasıl sezmiştin?

Güzel ela gözlerine bir öksüzlük çökmüştü,

Gözyaşımda dehşetli bir sır arayan gözlerin,

Issız kalan vicdanıma karanlıklar serperdi.

'-Baba! Annem nerde? ' dedin,hep tüylerim ürperdi:

Hançer gibi ta ruhuma battı yaman sözlerin.

O gün bugün 'Annem nerde? ' diye ba'zı sorarsın,

Gülümserim gözyaşlarım sakin sakin akarken;

Uzaklarda bir şey arar, ufuklara bakarken,

Benim dalgın gözlerimde hayalini ararsın.

O tâli'siz bi-çareyi bak ben bile unuttum,

Gönlümdeki iniltiyi ninnilerle uyuttum.

Unut kızım, sen de unut, anma artık adını;

Yabancıdır bize, sorma o zavallı kadını.

Sorma kızım, sorma yavrum,ben de bilmem nerdedir;

Onu örten kara toprak bir karanlık perdedir.

'O ağaçlar neresidir? ' diye sorma güzelim!

Gel, seninle yapayalnız çamlıklarda gezelim.

O ağaçlar batıp giden güneşlerin gölgesi;

O serviler hayal olan varlıkların ülkesi.

Bak bu yanda daha dil-ber fidanlar var, kuşlar var;

Beyaz, penbe çiçek açmış gelin gibi ağaçlar.

Bahar olmuş bak her yere hayat nuru saçılmış,

Gözyaşların döküldüğü yerde güller açılmış.

Güneş senin, bahar senin, bak sen de bir çiçeksin;

Gül ki, benim küskün gönlüm o gülüşe özensin,

Sessiz dağlar kahkahana cevap versin, bezensin.

Ölüm şeklindeki sırrın ma'nasını düşünme

Gölge gibi bir varlığın ru'yasını düşünme

Sabahı yok, nihayetsiz karanlıklar içinde

-Bir kıvılcım gibi- bir an beliririz, söneriz.

Varlık budur benim için, hatta senin için de;

'Bir hakikat var mı? ' derken bir hayale döneriz.

Nice yüzler gördüm, geçti - ben unuttum- besbelli;

Her çehre bir hayalettir bu süreksiz ru'yada

Unut yavrum, sen de unut! . Bu ölümlü dünyada

Her cefayı unutmaktır bizler için teselli.

Sonbaharın matemini gözlerimde okuma! ...

 

(Serâb-ı Ömrüm) -1903

Rıza Tevfik Bölükbaşı

25.08.2012 00:50
#21

üstatla ilk tanıştığım eseriydi bu esere kadar çok zeki hazır cevap birinden öteye geçememişti benim için... lisede edebiyat kitabında okuduğum dönem şairinden fazlası hiç değil. tevafuk o ki kitap bikaç sene evvel benim olmadığı halde döndü dolaştı beni buldu aslında başka zaman olsa okumazdım sanırım o an okutuldu meğer çoğu insanın dönem dönem yaşadığı bu gel gitleri okumam şartmış.bakış açım değişti üstada karşı diğer insanlara hatta kendime karşı sonrası mı? sonrası sökülen iplik gibiydi bir kitabı o şiiri derken üstadım oldu okumayan arsa tavsiye edebilceğim müthiş bi kitaptır

YA
25.08.2012 12:20
#22

Müridine bak Şeyhini tanı...!

 

Bir gün bir doktor bana dedi ki :

-Efendinin büyüklüğüne delil aramaya ne hacet ! Senin gibi birini bu hale getirmesi yetmez mi?

YA
25.08.2012 12:56
#23

Benim Efendim!

 

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde,masal gibi bir rüya ikliminden topladığım karanlık ve karışık haberlerin,apaydınlık ve dümdüz gerçeğini bana sen verdin...

Şimdi bırakacak mısın beni,bir solucan gibi toprak üstünde sürünmeye ...

Bilip de cahil,anlayıp da unutkan,görüp de kör ,duyup da hissiz kalmanın felaketine düşmeyeyim..!

******

 

Sabah namazlarına kalkamamanın.yığılıp kalmanın,sızıp silinmenin acısiyle döğündüğüm bir gece,güneşim doğmasına tam 23 dakika kala,sol elime ,tak,tak,tak,üç kere vurup beni dehşetler içinde yerimden fırlatan ve içinde tek telkin ve nefsimi aldatma hissi bulunması imkansız bu harika karşısında aklımı çatlatan sen değil miydin?

 

Bu tecelli karşısında büsbütün köpekleşmiş,son nefesime kadar Kapı'nın köpek kulubesinde ve o köpeğe mahsus liyakat şartları içinde kalacağıma söz veren benim!!!!

YA
27.08.2012 12:45
#24

VE BİTİŞ...

 

Benim avuçlarımdan süzülen ,işte o kaynaktan aldığım sudur ve bu suyun eğer bulanık bir tarafı varsa nefsime,nurani özüde O'na aittir.

Bugünün yeşillikler ve pırıltılar içinde suyu arayan ceylan gençliği o pınara koşsun...

KE
28.08.2012 11:57
#25
Besmelesiz kesilen hayvanların etlerini yemekteki mahzuru öne süren birine dediler:

 

- Sen yerken Besmele çekiyorsun ya; ona bak!..

 

Bu düstur üzerinde eklemek istedikleri olan var mı? Çünkü burası pek çoğumuz için bir soru işareti oluyor. Bu hal yalnızca Besmele ile kesilip kesilmediğinden emin olmadığımız hayvanlar için mi geçerlidir, yoksa Besmelesiz kesildiği kesin olan hayvanlar için de geçerli midir? Özellikle yurtdışına çıktığımızda bu mevzu bizi epeyce zorluyor, yiyecek adam gibi bi şey bulamıyoruz.. Bunu okuduğum iyi oldu valla. :)

KA
29.08.2012 18:32
#26

Bu düstur üzerinde eklemek istedikleri olan var mı? Çünkü burası pek çoğumuz için bir soru işareti oluyor. Bu hal yalnızca Besmele ile kesilip kesilmediğinden emin olmadığımız hayvanlar için mi geçerlidir, yoksa Besmelesiz kesildiği kesin olan hayvanlar için de geçerli midir? Özellikle yurtdışına çıktığımızda bu mevzu bizi epeyce zorluyor, yiyecek adam gibi bi şey bulamıyoruz.. Bunu okuduğum iyi oldu valla. :)

 

Arkadaşlar şunu unutmamak gerekir ki Üstadın "O ve Ben" adlı kitabı ne bir ilmihal kitabı ne de bir fıkıh kitabıdır. Burada yazılanları olduğu gibi alıp tatbik etmek bizim için yanlış sonuçlar doğurabilir.

 

Mesela bu kitabın "AYNA" başlıklı bölümünde;

 

"Sigara mübahtır. Günde 9 veya 11 sigara iç!" ibaresi bulunmaktadır. Günümüzde en hafif bir hükümle mekruh olduğu beyan edilen sigaranın bu şekilde yarım paketini ruhsat kabul etmek ne kadar doğru olur ya da,

 

"İtidal haddiyle dıfk,(vücudda toplanan erkeklik cevherini dışarıya atmak), devalardan biri" ibaresine göre hareket eden biri fıkıh kitaplarında yapılması haram bir ameli işlemiş olmuyor mu?

 

ya da yukarda geçtiği üzere bir hayvanın etinin helal ve haram olması meselesindeki yaklaşımda olduğu gibi. Besmelenin çekilmesi "Allah adına" o etin helal olması için şart değil mi? Helal sertifikası veren kurumların kriterlerinden biri de kesilirken besmele şartı değil mi?

 

Bu sebeple bu tür kitapları okurken dikkatli olmak lazım...

KE
01.09.2012 22:32
#27

 

Arkadaşlar şunu unutmamak gerekir ki Üstadın "O ve Ben" adlı kitabı ne bir ilmihal kitabı ne de bir fıkıh kitabıdır. Burada yazılanları olduğu gibi alıp tatbik etmek bizim için yanlış sonuçlar doğurabilir.

 

Mesela bu kitabın "AYNA" başlıklı bölümünde;

 

"Sigara mübahtır. Günde 9 veya 11 sigara iç!" ibaresi bulunmaktadır. Günümüzde en hafif bir hükümle mekruh olduğu beyan edilen sigaranın bu şekilde yarım paketini ruhsat kabul etmek ne kadar doğru olur ya da,

 

"İtidal haddiyle dıfk,(vücudda toplanan erkeklik cevherini dışarıya atmak), devalardan biri" ibaresine göre hareket eden biri fıkıh kitaplarında yapılması haram bir ameli işlemiş olmuyor mu?

 

ya da yukarda geçtiği üzere bir hayvanın etinin helal ve haram olması meselesindeki yaklaşımda olduğu gibi. Besmelenin çekilmesi "Allah adına" o etin helal olması için şart değil mi? Helal sertifikası veren kurumların kriterlerinden biri de kesilirken besmele şartı değil mi?

 

Bu sebeple bu tür kitapları okurken dikkatli olmak lazım...

Kitabın fıkıh kitabı olmadığı aşikar. Önemli olan şey "kitapta anlatılan bilgi doğru mu" sorusunun cevabıdır. Fıkıh bilgisi sadece ilmihalden alınmaz, işi bilen birinin sözü de ilmihal hükmünde kabul edilebilir. Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin sözlerinden bahsediyoruz, kestirip atmak makul bir tavır değil. Araştırdıktan sonra bu yaklaşımı izlememeye kanaat getirsek bile bunları reddetmek haddimize düşmüyor. Şahsen Abdülhakim Arvasi Hz. bir şey diyorsa bunu kestirip atmam, hikmeti yakalamaya çalışırım. Olmuyorsa özel bir duruma istinaden söylendiğini düşünürüm. Mesela Suffa sahabeleri için tavsiye edilen bazı haller her mümin için tavsiye edilmiyor, meşrep farklılıkları dikkate alınıyor... En son kertede de sözü anlaşıldığı ilk şekliyle değil de farklı kasıtlarla söylenmiş kabul ederim. neticede ben bunları nakledenin yanlış naklettiğine inanmıyorum, Üstad'a güveniyorum. Et mevzuunda da dikkat edilirse ilk kısımda "helal mi, haram mı" diye Türkiye'deki kasaptan aldığı ete tereddütle yaklaşan bir kişinin durumunun dikkate alınmış olabileceğine vurgu yapmıştım. Pratikte İslam ruhuna çok uygun bir yaklaşım bu (fetva-takva ayrımı farklı mesele). Acaba yurt dışında da bu yolu takip edebilir miyiz sorumun cevabı da -ki bence tercih etmemek daha emniyetli- sizin yazdıklarınız değil. Sigaranın hükmünde belirsizlikler var. Mekruh kabul edilse bile bunu Üstad'a tavsiye eden Arvasi Hazretleri'ni yanlış yapmış olmakla suçlamak doğru olmaz. Demek ki Üstad gibi bir adamın mizacı düşünüldüğünde bu mekruha(mekruhsa) sapması daha hayırlı. Dıfk konusunu burada savunursam sapık damgası filan yerim Allah muhafaza :) Ama "o mesele sandığınız kadar basit değil" diyip susayım ben neme lazım :) İpucu: itidal, harama düşme endişesi ve kafanın sürekli meşgul olma ihtimali.

KE
01.09.2012 23:26
#28

Ben bu kitabı daha önce de okumuştum ama aktiviteye katılmak için bir daha okuyup bitirdim. İyi ki de okumuşum. İlk okumamda dikkatimi çekmeyen veya unuttuğum bazı şeylerin tekrar farkına vardım. Vesile olanlardan Allah razı olsun.

 

Konak hayatını okurken tatlı bir sinema oynuyordu gözlerimin önünde sanki. Her biri farklı gayelere hizmet eden 4 kattan müteşekkil bir bina, konağı etrafında döndüren bir büyükbaba, konağın psikozlarıyla boğuşan hanımefendisi, hizmetçiler, köleler, atlar, Maraşlı misafirler, hala ve misafir çocukları, ve konağın şımartılmışı, tek erkek oğlun tek erkek çocuğu. Hilmi Efendi'nin çevresinde halkalanan bu çevre, onun gidişiyle darmadağın oluyor. Dünyaları etrafında döndüren güneş ışığını sakladığında ortalık toz duman oluyor. Dağılan o organize hayattan geriye, bu çevrede yetişen kuvvetli bir karakter kalıyor. Hilmi Efendi'nin, Üstad'ın ilk numune-i imtisali olduğunu düşünebiliriz. Üstad'daki asilzade havası okuduklarından değil, bizzat yaşadıklarından geliyor ve belki de bu yüzden ona bu kadar yakışıyor. Samimi duruyor.

 

Annem, uğultulu konakta en hatırlı hizmetçiden bir derece daha üstün, aslî kadronun en küçüğünden de bir derece aşağı ve herkesin gel-git emrine memur acı bir mazlumluk hayatı sürüyor; ve bütün ümidini, doğurduğu erkek çocuğa bağlıyor. Bana... Ah!..

 

Bu kısım beni çok etkileyen yerlerden biri oldu. Üstad uzun süre konak kadrosunu anlatıyor; yaşadıklarından, hislerinden ve insanlardan bahsediyor ama annesini, ne kadar çok sevdiğini bildiğimiz bu kadını pek anlatmıyor. Mediha Teyze biraz silik bir portre olmalı... Umudunu oğluna bağlamış olması da acıklı bir tespit... Kendinden umudunu kesenler çareyi çocuklarında filizlenmekte buluyor ve Üstad'ın annesi bu hususta ne kadar da bahtiyar. Üstad'ı hatırlamaya devam edecek, onu hatırladıkça hem kendisine, hem de aile efradına dualar edecek nesiller yaşayacak. Mediha Hanım'ın büyük nasibi de bu olmuş. Ne güzel...

 

 

 

Çocukluğumdaki hastalıklardan birinde, zekâ ve hassasiyetimin marazî çapa vardığı demlerde, başucumdaki anneme bakıp, insanların birbirine, birbirinin haline ne kadar uzak olduğunu düşünmüş; bir takım kelime ve klişe yakınlıklarına rağmen iki ten arasında ne korkunç bir uçurum, bir buud Çöreklendiğini hissetmiş ve kesik kesik sormuştum:

 

- Anne, sen benim halimden anlıyor musun?

 

- Anlamaz mıyım evlâdım, bilmez miyim?

 

- Ne bileceksin anne; içimde değilsin ki... Hasta olan, benim!..

 

İşte iki insan arasında bazan irkilircesine duyduğumuz bu uzaklıktır ki, «Kuluma şahdamarından daha yakınım» diyen Allah'ın sırlarından bir işaret...

 

"Yalnız ölürüz" sözünü Üstad'ın neden bu kadar çok sevdiğini daha iyi anlıyorum. Henüz çocukken bizzat farkına vardığı bir hissin, kıymet verdiği Pascal tarafından dile getirilmesi onu tesiri altına almış olmalı. Üstad da çok yalnızdı. Bir kere her insan kadar o da yalnızdı. Bunun üzerine, zekasının kendisini götürdüğü bir yalnızlık da yaşadı. "Anlıyorum" kelimesinin bile üzerinde düşünen zeka vasatlar dünyasında yalnızlaşacaktı.

 

 

Nefsim, kemâl ve İlâhî marifet yolunda devirmekle mükellef olduğum o korkunç perde, burada ve bu defa, bütün cinayetleri üstünde tek tek yazılı olarak elime verildi. Gözümün önüne serildi ve elime verildi.

 

Saçlarım üç numara ile dibinden kesik, traşım on günlük çocukların kedi ölüsünü sürüklemesi tarzında kendimi taş merdivenlerden koğuşa doğru çekerken genç ve hoyrat gardiyanın:

 

- İhtiyar! Nereye?

 

Diye bağırmasına kızmıyorum. Bu hançer sese karşı en küçük kırgınlık düşerse içime, hemen tövbeye yapışıyorum. Ben artık kimseye kızmak, hiç bir hakaretten kırılmak hakkına mâlik değilim...

 

«İptilâ defteri»ne yapıştırılmak üzere not alıyorum:

 

«- Ben, kaatilden, ırz düşmanından, yankesiciden, esrar satıcısından da âdi ve sefilim... Bunların arasında bulunmaktan eza duymak, nefs çığlığından, o zalim ve kâfir ejderhanın hâlâ üstünlük gayretinden başka bir şey değil...»

 

Allah için öfkeden başka hiç bir davranış kabul etmiyorum. Benim kalbim kırılmak içindir; başkalarının kalbiyse okşanmak için... Asıl ben, kalb kırmamaya bakayım...

 

Günlerdir beni görmeye gelmeyen, gelemiyen, kim bilir ne halde olduğu için gelemeyen, ama halimi bildiği için de gelmesi gereken zevceme yazdığım sert mektubu yırtıyorum; Efendimin «Kızım!» diye hitap ettiği fedakâr kadını affetmesi için Allah'a yalvarıyorum.

 

Annem; ev sahibimiz çoluk çocuğumu sokağa atarsa kendisinin toplayıp, toparlayıp evine almasını rica ettiğim annem... Hasta ve mecalsiz, nefes nefese oğlunu tel örgüden ziyarete gelen annem, küçük bir tereddüt geçirip de ben ona çıkışınca, arkasından dakikalarca ağlıyorum. Hatırıma, annesi izin vermediği için Allah'ın Resulünü görmek ve sahabî olmak şerefinden yoksun kalan velîler velîsi geliyor ve yıkılıyorum.

 

Bana hakaret göziyle bakan, dolar kaçakçısı, zengin ve küstah, aşağılık bir ruma sertçe bir lâf ettim diye onun bile gönlünü almak zorunda kalıyorum.

 

İşin içinde nefsim olduğu için, şeriat ölçülerini bile lehimde imdada çağıramıyorum.

 

Mukaddes ölçülerin bâtınındaki sır böyle emrediyor.

 

Ferhad'ın sevgilisine kavuşmak için deldiği dağ, benim devirmek borcunda olduğum nefse göre bir kum tanesi...

 

Nefse, kırk yıl bir bardak ekşi ayranı bile çok gören velîyi hatırlıyorum da, onu, kırk yıldır ne kuş sütleriyle beslediğim gözümün önüne geliyor ve...

 

Ve düşünün ne hâle geliyorum!..

 

Kırbaç altında hiç bir köpek, bu türlü, nefsimin şimdi zangırdadığı şekilde, ağlamaklı gözlerini sahibine dikerek, titrememiştir.

 

...

 

«Hiç bir nefse takatinden fazlasını yüklemem!» buyuran Allah'ım! Böylesini ve bu kadarını yüklemek liyakatini verdinse bana, daha ne isterim?...

 

Reis Bey aklıma geliyor. Çarpıcı ve tanıdık hisler.

NF
02.09.2012 21:55
#29

Selamlar,

 

Ağustos ayının kitabı O ve Ben'i okuyarak kitap üzerinde paylaşımda bulunan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Konu kapatılmıştır ve eylül ayının kitabı ile projemiz devam edecektir. O ve Ben hakkındaki tartışmalar bu linkteki konu üzerinden devam edecektir.

 

Saygı ve selamlarımla