Şimdi Mithat Paşaya geliyoruz. Üstüne bir de mazlumluk ve şehitlik kondurulan sahte kahramanların dördüncüsü ve belki en büyüğü, Mithat Paşa... Çünkü hâlâ hükmü sürüyor. Ankara'da Mithat Paşa Caddesi var. Vaktiyle başka bir ismi vardı. İsim söylemek istemiyorum. Halk Partisinin tepe tipine ait bir isim.. Orası onun caddesiydi. Şimdi Mithat Paşa caddesi oldu. Bakın siz hale!.. Sahte Kahramanlar sokakları bile paylaşamıyorlar!
Rusçukta bir aileden... Suyun öte yanından... Suyun öte yanı korkuludur. Suyun öte yanından adam gelmez değil... En iyi insan da Rumeli tarafından gelebilir. Ama umumiyetle şüpheli bulmaya mecburuz o sahayı... İsmi Ahmet Şefik... Üstelik hafız... Hafız Ahmet Şefik... Bilmiyorum, öleceği zaman hıfzettiği Kur'ân-ı Kerimden tek âyet var mıydı kafasında... Büyük Reşid Paşa'dan 24 yaş küçük, Tanzimatta 17 yaşında... Divan-ı Hümayuna giriyor. Mithat mahlasını alıyor, 27 yaşında İstanbul'a geliyor. Sadaret Mektubî kalemi... Hepsinin uğrağı... 30 yaşlarında bir iltizam işine girişiyor. İltizam vergi alım- satımıdır. O zaman vergiler mültezimlere satılırdı. Kötü usûl... Memurken bunu yaptığı için, ilk suistimali... Çünkü suistimal kumkumasıdır bu adam... Mahkemeye düşüyor, beraat ediyor. Adil mahkemeler diye hatıratında yazar. Meclis-i Vâlâ kâtibi oluyor ve o sırada Kuleli vak'ası patlıyor. Kuleli vak'ası zamanın padişahına karşı bir takım askerlerin giriştikleri bir hükümet darbesi teşebbüsüdür. Önleniyor, yakalanıyorlar. Mithat Efendiyi de -o vakit efendi- mustantık (sorgu hâkimi) yapıyorlar... Sözde hürriyetçi, o kadar sıkıyor ki, öbür sözde hürriyetçileri, -dâva ahlâkına bakın-Hüseyin Daim Paşa isimli bir çerkes, artık dayanamıyor, "sarı sakallı efendi, sarı sakallı efendi -sarı sakallıymış demek-, anladık, diyor; bizi fazla sıkma, bu işi biz yaptık, neyse hükmünüzü verin!"... Âli Paşanın Sadrazamlığında tedavi için Avrupa'ya gidiyor. Niş Valisi oluyor. Niş, Silistre, Vidin birleştiriliyor, Tuna Valiliği oluyor, orada ıslahat... Bugün Ziraat Bankasının ve Emniyet Sandığının esası telâkki edilen Menafi Sandıklarını kuruyor.
Burada bir ân duracağız. İşte büyük (Feliks Kulpa)cı Mithat Paşa!.. Bütün ıslahatı (Feliks Kulpa)... İlk defa Türkiye'de bankaya benzer bir şey kuruluyor. Banka bizim anlayış ve inanış müessesemize göre nedir?.. Bunun tesbiti lâzım gelir. Bugün bankanın bir milletin iktisadî hayatındaki nâzım rolü, şeker hastasına karşı (ensülin) kadar kıymetlidir. Kim inkâr eder bankayı!.. Ama bankanın bir tarafı vardır ki, bize zıttır, orada durulur. Bu taraf, tatbiki kabil bir şey midir bizde?.. Hal tarzı var mıdır? Aranır, mutlaka bulunur. Ve işte böyle olur inkılâp!.. Yoksa oyuncak kabilinden yapılan işlere ne büyük ıslahat, ne büyük icraat hükmü verilebilir. Mithat Paşanın iktisadî görüşü (fızyokrat)lardan -en iptidaî, iktisadî mektep- ileriye geçemez. Açıkgöz bir adam sadece... Ve küstah!.. Açıkgözlük zekâ demek değildir. Küstahlık da şecaat demek değil, bu adamın -demin küstah dedim, küstah onun için çok hafif kelime- cesareti, küfür cesareti ve İslâm nefreti o kadar büyük ki, bugüne kadar bu aziz vatan, bu çilekeş memleket nice hainler gördüğü halde hiçbir hain Mithat Paşanın yaptığını yapamadı. Asırlarca müddet, evvelâ Allah Resulünün elinde beyaz bayrak, siyah bayrak, sonra aylı bayrak, sonra ay-yıldızh bayrak halindeki o mukaddes sembolün altına istavrozu koydu, Tuna Valisi iken... Kimse bu kadarına gidemedi ve bu inanılmaz hâdise Ali Haydar Mithat'ın, yani oğlunun Mithat Paşa kaleminden çıkan hatıratında yazılı... Vesika ve me'haz veriyorum. Ve şöyle bir tefsir: "Ekalliyetlerin hukukunu müdafaa etmeye mecburdum, onları ısındırmak için bayrağa istavrozu koyduk!"... Hangi istavrozlu bayrak, tebaası içinde Müslümanlar varsa bir de Hilâli koydurur?..
Var mı buna imkân?
Abdülaziz'in görmeyen gözüne giriyor ve seyahatinden sonra "Şura-yı Devlet" reisi oluyor. Sahte kahramanlar birbirlerini çekemez, dedik... Âli Paşa ile dalaşıyorlar. Bağdat valisi oluyor, peşinden Mahmud Nedim Paşa geliyor, Mithat Paşayi azlediyor. Azledilmiş olarak İstanbul'a dönüyor. Huzura çıkıyor. Bir gece içinde padişahı ikna ediyor, kandırıyor. Mühr-ü Hümayun alınıyor Sadrâzamdan, kendisine veriliyor. Evet, bir gece içinde valilikten azledilmiş adam Sadrâzam oluveriyor. Fakat ilk Sadrazamlığı 75 günden fazla sürmüyor. Çünkü açıkgöz ve küstah olmak zeki olmak değildir, demiştim. Böyleleri, bir yerde muhakkak açık verirler. Bir kır ata biniyor -ah o kır at, herkes de onun sırtına biner-, Gülhane Meydanında dört nala koşturuyor atı... Gülhane Meydanında at oynatmak yalnız padişaha mahsus... Hemen "mühr-i şerif" alınıyor elinden... Meccanen aldığını meccanen veriyor. O sırada "talebe-i ulûm", softalar nümayişi diye yâdedilen büyük nümayiş oluyor. Abdülaziz'i halledenlerin başı olan Hüseyin Avni Paşa Bursa'ya sürülmüş... Onun serasker yapılmasını istiyorlar. Büyük kıyamet... Mithat Paşa için de hudutsuz talepleri var; lâyık olduğu makam verilsin diyorlar, ama yer tayin etmiyorlar. Yani Sadrazamlığını istiyorlar. Bütün talepleri kabul ediliyor. Yalnız Sadrazamlık hariç... Paşa "Şura-yı Devlet" reisi oluyor. O sırada Abdülaziz, bîçare Abdülaziz, bildiğiniz şekilde tepetaklak ediliyor.
Pencereden pencereye koşarmış; "nerede donanmam, beni kurtarsın!.." diye... "İşte donanmanız!.." demişler. Donanma gelmiş ve toplarını saraya çevirmiş... O da isyancılarla beraber...
Abdülaziz temiz insandı, saftı. Hiçbir dirayet sahibi değildi ama buna rağmen saffeti olan insandı. Bakın, ona ait bir misal ne kadar hoşunuza gidecek... Bizde mabeyn zekâsı hep kötüye, hileye çalıştığı için padişahı kelepçelemek bakımından hiç bir dâhinin bulamıyacağı tedbiri buluyorlar. Padişahın elini suyla bağlıyorlar! Suyla el bağlamak nasıl olur? Abdülaziz ilk defa hayatında vezir döven Padişah... Bir tokat atıyor vezire ve onu yatağa seriyor. Pehlivan çünkü kendisi... Vezirin başı kesilir ama, vezir dayak yer mi? Büyük ayıp! Nasıl mâni olsunlar?.. Bir taraftan da mâni olmak istemiyorlar. Çünkü bir yalı veriyor döğdüğüne Sultan... 10 dakika sonra hiddeti geçiyor ve gönül alıcı hediyesi geliyor. Mahmud Nedim Paşanın Vaniköyü'ndeki yalısı, okkalı bir tokattan sonra hediye edilmiştir.
Çareyi buluyorlar. Padişah bir oturuşta bir koyun yiyor; kuzu filan değil... Elleri omuzuna kadar yağ içinde... Fena haberleri o zaman arzediyorlar. Öfkeli Padişah, yağlı ellerle tokatı indiremiyor, "su!" diye haykırıyor. Kocaman bir tas içinde su geliyor; sabun, havlu, kurulama deyinceye kadar hiddeti geçiyor Sultanın... İşte suyla böyle bağlıyorlar elini... Bu, elini suyla bağladıkları Padişahı da sudan bir hareketle tepe-taklak ediyorlar.
Hükümetler yoğurttan olursa mukavvadan hançerler, 1960 misali, onu deler. Bu işin başında Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa var. Mithat Paşanın Abdülaziz'i deviriş şekli, bir vatan hiyaneti levhasıdır. Abdülaziz'i devirdi diye değil... Şu sebepten: Avusturya sefaretine gidip niyetini söylüyor ve yardım istiyor. Sefir, "ben bunu duymamazlıktan geliyorum diyor; bu nasıl şey, ben yardım edemem!"... İngiliz sefiri kabul ediyor yardımı... Bir İngiliz harp gemisini İstanbul'a çağırmayı dahi vâdediyor. Yani muvaffak olamazlarsa bu gemi onları kaçıracak... İnsan bir iç inkılâp yapmak ister de memleket düşmanının himayesi altına mı girer? Bunlar mı kahraman?.. Bir müddet sonra Abdülaziz intihar etmiş veya öldürülmüş... Bunu tarih halledemedi hâlâ... Ve halifeler içinde de bir numaralı mason olan Murad tahtta... Hilâfet ve saltanat makamında... O sırada Çerkeş Hasan vakası oluyor. Çerkeş Hasan isimli, saraya mensup Abdülaziz'in yakınlarından birisi çizmesinin her tarafına ikişer üçer tabanca koyarak Mithat Paşanın konağında toplanmış vezirlerin arasına giriyor; önüne geleni öldürüyor. Hattâ Tanzimat Paşası Hariciye Nâzırı bayılmış korkusundan... Bayılmış adama da kurşun çekiyor. Şu neferi, bu subayı, hepsini öldürdükten sonra, ancak, Kayserili Ahmet Paşanın arkasına geçip kollarından yakalaması sayesinde tutulabiliyor. Yalancı tarihler Çerkeş'in Mithat Paşaya dönüp de "sen milletin babasısın, sana dokunmam!" dediğini kaydeder. Hayır! Hakikî tarih diyor ki, Mithat Paşa büyük bir perdenin arkasına saklandı ve Çerkeş'ten korunmayı becerdi.
Ve Abdülhamid'in tahta çıkışı... Mithat Paşanın daha evvel Abdülhamid'le pazarlık yaptığı yalandır. Bunlardan bir tanesi yok tarihte, vesikasiyle... Mithat Paşa da dört numaralı mason... Söylemeye bile değmez! Abdülhamid'in huzurunda yaptığı küstahlığa bakın: Yeni Padişah, halkın bir nevi kahraman ilân ettiği Mithat Paşayı ilk Sadrâzam olarak tayine mecbur oluyor. O sırada Sadrâzam Mütercim Rüştü Paşa... O ve Mithat Paşa, huzurdalar... Abdülhamid sigara veriyor onlara... Mütercim Rüştü Paşa nezaketinden, edebinden alamıyor, Mithat Paşaya uzatıyor, o alıyor. Aldıktan başka yaksın diye de ağzını Abdülhamid'e uzatıyor; ayak ayak üstüne atmış, koltuğuna kurulmuş... Böyle bir adam! Peşinden Rus muharebesinin körüklenmesi... Haliç Konferansı... Avrupa'nın Salisburey (Lord Salizbori)ye kadar bütün büyük Hariciye Nâzırları, siyasîleri, diplomatları geliyor. Birinci "Meclis-i Mebusan" açılıyor. Nihayet meşhur "hatt-ı hümayun", "Kanun-u Esasî" hokkabazlığı... Ve toplar atılıyor İstanbul'da, Haliç'teki Avrupalılara "işte Türkiye Avrupa çapında devlet olmaya başladı!" denilmek isteniyor. O zaman (Lord Salizbori)nin bir sözü var:
"- Bize bu çocuk oyuncaklarını göstermek için mi buraya kadar zahmet ettirdiniz?"
Avrupalıların taleplerini kabul edemiyor devlet; konferans dağılıyor, harp başlıyor. Abdülhamîd ilk büyük dehâsını da orada gösteriyor; "Vay hain-i vatan vay, saraydan idare etti harbi" derler ya!.. Harp saraydan mı idare edilir? Onu da Almanlar yazdı: "Eğer saraydan idare etmeseydi, Gazi Osman Paşa gibi muazzam bir askerî dehâ çıkmazdı ve devlet sırrı diye ortada bir şey kalmazdı." Bunlar ayrı meseleler... Mithat Paşayı kendi öfkesi içinde yakalıyor Padişah. "Kanun-u Esasi'de bir madde var: Padişah dilediği adamı, kim olursa olsun, hiçbir mucip sebep göstermeden memleket harici edebilir. Koca Sadrâzamı çağırıyorlar saraya, Dolmabahçe'ye... Rıhtımda da İzzettin isimli bir gemi bekliyor. Onun hayatında pek mühim bu isim ve bu gemi... Hemen "mühr-ü hümayun"u elinden alıyorlar, yallah gemiye; sürüyorlar dışarıya! O sırada mağlûbiyet, felâket... Ruslar Ayastefanosa kadar gelmiştir. Mithat Paşa Londra'ya gidiyor. Londra'da güya Türkiye için çalışıyor ve af diliyor Padişahtan... Her gittiği yerden yalvarma mektupları Padişaha... Para; her gittiği yere para gönderiliyor. Nihayet Girit'te ikametine müsaade ediliyor; 200 altun maaşla... Bugünün parasiyle 200 bin lira, ayda... Bir de Suriye Valisi oluyor üstelik... Her vali olduğu yerde, hâlâ şimdiki hükümetlerle veresesinin dâvaları var... Hudutsuz mal sahibi... Oradan Aydın Valisi oluyor; yani şimdiki İzmir... O zaman ismi Aydın vilâyeti... Derken Abdülaziz meselesi ortaya çıkıyor. Abdülaziz'in öldürüldüğü iddia ediliyor ve (komplo)nun içinde Mithat Paşanın büyük rolü görülüyor, tevkif ediliyor, orada da Fransız Konsolosluğuna kaçmaya kalkışıyor, İstanbul'a getiriliyor ve muhakeme ediliyor. İstanbul'da en üstün insanların bulunduğu muhakemeden, hakkında idam kararı çıkıyor. Padişah bunu infaz etmiyor. Memleketin büyüklerinden mürekkep, hususî mânada bir temyiz kuruyor. O büyükler içinde Gazi Osman Paşa da var. "Bu habîsin mutlaka idamı şarttır vatan için", diyor. Yine affediyor ve Taife gönderiyor, onu Sultan... "Kise-i hümayun"dan yüzlerce altın geliyor, ayda; ve orada şirpençeden, -zatürrüye ile karışık şirpençe- ölüyor. Padişah öldürdü oluyor. Padişah öldürecek olsa onu karar çıktığı zaman astırmaktan daha kolay ne olabilirdi kendisi için?..
Allah'ın "intak-ı hak" dedikleri hakkı konuşturmasına bakın ki, oğlu Ali Haydar Mithat, kitabının bir sahifesinde söylediğini öbür sahifesinde nasıl yalanlıyor ve hakikati söylemeye ne denli mecbur kalıyor! Güya bir fildişi kutu içinde başı kesilip Mithat Paşanın, Abdülhamîd'e gönderilmiş, inansın diye... "Babamın, diyor; Taifte mezarını açtım, kafasını yerinde gördüm ve çürük dişlerinin (kuronlarından babama ait olduğunu anladım." Hani gönderilmişti fildişi kutu içinde, İstanbul'a?.. 1301'de, (1885) öldü. Boğulduğu, boğdurulduğu yalanı ve kesik baş uydurması, kitabın 321 ve 322'nci sahifelerinde yazılı... Alâkalananlar baksın! O kadar Hristiyan dostu ve İslâm düşmanı ki, askerî mekteplere "gayr-i müslim"lerden talebe almayı reddetti diye padişaha, sen "Kanun-i Esasi"ye zıt hareket ediyorsun diye çıkışmıştır. Bugün, hergün, hiçbir milletin harbiyesine ekalliyetten adam alınmaz!
Türkün din ve milliyet bütünlüğü böyle gerektirir.
İçinden İslâmiyet nefreti taşan, satıhçı, küçük açıkgöz, küstah, riyakâr ve yalınız çıkarına bakmış, harîs tip... Bu bahsi kapatırken, kendisi hakkında birkaç (tipik) manzum hicviye ve methiyeye göz atalım: Bir Kâzım Paşa vardı ki, düşmanıydı onun... Şunu yazdı:
"Kemâl-i ucb ile dermi, teres, ivânı yânında!
Biraz da Âl-i Mithat eylesin halka, hükümrânı...."
"Şeriat düşmanı, millet mudilli, devletin hasımı,
Şekavet menbaı, sirkat esası, mefredet kani."
Bunlar âdî küfürler... Biz kimseye küfretmiyoruz, hakikati söylüyoruz. Fakat asıl dâvamız ona hücum edenler değil, onu methedenler. Artık çok kısa durup geçeceğimiz öbür sahte kahramanlardan Namık Kemal, Mithat Paşanın ölümünde şunu söylüyor:
"Mübarek bâd, ey İs lamın medar ü şevket ü şanı.
Şehadeti sana Allah'ın en kıymetli ihsanı!"
Tevfık Fikret o dişi üslûbiyle şöyle yazıyor: "Çok zaman bekledi ey zat-ı mübeccel, vatanın Yâd için nam ü serencamını hürriyetle. Bize hürriyeti sen verdin, evet sen verdin. Sana ferman-ı şehadet, bize tevki-i beka. Elde Kanun-u mübinin geziyor hürmetle."
"Kanun-u Mübin" diyor; Kur'an-ı mübin, Din-i Mübin der gibi... Görün, bizde insanları putlaştırma edebiyatı nasıl başlar; ve Allah'ı inkâr edenler, kimleri ve neleri ve ne tabirlerle tarılaştırırlar!..
Gayet rahatlıkla Mürted Paşa diye anılması mümkün Mithat Paşa bahsini kapatırken, ona, onun ruh röntgenine ait muazzam bir tespit daha:
Sahte kahramanların çoğunda olduğu gibi, Rusçuklu Hafız Şefik, yani Mithat paşa Hazretleri, geceli gündüzlü içen bir sarhoştur. Bir akşam, etrafında davetli vezirler, öylesine çekiyor ki, kafayı, nihayet gaseyan etmek zorunda kalıyor. Yemek odasında paravanayla örtülü musluğun başında, marifetini gösterdikten sonra, yanı başında, kendisine peşkir tutan vezirin kulağına eğilip diyor ki:
"- Paşa paşa, ben sana bu işin sırrını vereyim mi?.. Bu milleti, Hristiyan etmeden kurtarabilmenin çaresi yoktur!"