Çocukluğumdaki hastalıklardan birinde, zekâ ve hassasiyetimin marazî çapa vardığı demlerde, başucumdaki anneme bakıp, insanların birbirine, birbirinin haline ne kadar uzak olduğunu düşünmüş; bir takım kelime ve klişe yakınlıklarına rağmen iki ten arasında ne korkunç bir uçurum, bir buud Çöreklendiğini hissetmiş ve kesik kesik sormuştum:
- Anne, sen benim halimden anlıyor musun?
- Anlamaz mıyım evlâdım, bilmez miyim?
- Ne bileceksin anne; içimde değilsin ki... Hasta olan, benim!..
İşte iki insan arasında bazan irkilircesine duyduğumuz bu uzaklıktır ki, «Kuluma şahdamarından daha yakınım» diyen Allah'ın sırlarından bir işaret...
Bütün itibarî yakınlıklar arasındaki uzaklığın ifadesi olarak, (Mopasan)ın «Yıldızların Bîkesliği» adındaki hikâyesine bir zamanlar bayıldığını söyleyen Peyami Safa, asıl Yunus Emre'ye bakmalıydı:
Bir garip öldü diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yuyalar;
Şöyle garip bencileyin.
Meğer ki, gökte yıldızım
Ola garip bencileyin
Garibiz; her yerde, her şeyin içinde ve herkesin ortasında garibiz... Vatanımız burası sanmayın!.. Ve bu gurbet Allah hasretinden başka hiçbir şey değil... Her şeye ve herkese uzaklığın da aks-i dâvası o, Allah... Yakın olan o, ama biz farkında değiliz.
Öyleyse bazan, hem de ezbere:
- Bir Allah'ım bilir, bir de ben...
Derken ne kadar doğruyu söylemiş oluyoruz. En doğrusunu Yalnız Allah bilir... Bu kadar!..
Benimki de, fertler arası bütün münasebet ve intikal vasıtalarını kaybetmenin, dipsiz bir kuyu içinde tek başıma kalmanın ve ilâhî azameti, birdenbire şahdamarında hissetmenin haliydi.