***
Ah biz;bizim halimiz! Mazlumlukta bu kadar da derinlere inilir mi? Biz indikçe karşı taraf, uzattıkça uzatıyor iten ayaklarını...
Tamamen kanuni haklarımız önünde nefes almak kadar tabii bir hareketçiği bile cinayet saydırıyorlar. Ortalığa hâkim sürüye galip, birkaç yaygaracı şirret yüzünden bir(katakomp) hayatı yaşıyoruz. İster istemez boşlukta mekân işgal etme hassasına malik olduğumuz için, biz 25 milyon Türk, bu 2,5 kişiden adeta af dilemek mevkiindeyiz. Bu halimizi görmüyorlar da, bizi irticai ayaklandırmakla suçlandırıyorlar. Hayır, efendim; asıl siz küfrü ayaklandırmak ve Müslümanları büsbütün ezdirmek için bahane arıyor ve buluyorsunuz!
***
'Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!..' Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir.
Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim? '
***
Küfür, varlık ve ruh hisarımızı baştanbaşa; taş taş yokladıktan sonra, bizi en zayıf bulduğu noktadan vurmak istiyor. O da, kendisini Müslüman sanan ve şuursuz bir şahadet kelimesi ve kalbin refakat etmediği beş vakit namazın sesi altında uyuyan insanları uyandırmak kabiliyetinde bir adam çıkınca, onu lekelemek, bu oyuna kolayca inandırmak; ve asırlar boyunca aldatılmış ve apıştırılmış olan bu kitleyi yine aldatıldığı vehmiyle dağıtmak, teker teker nefs deliğine kaçırmak, başsız ve rehbersiz bırakmak..
Anlıyor musunuz??? Allah rızası için bu hikmeti, anlayanlar anlamayanlara, bir kere, bin kere, milyon kere anlatsın! Sizin anlayacağınız, "Bu memlekette din serbesttir!" dedikleri şey, her ferdin, ikinci fertle bir irtibatı olmaksızın, kendisine benimsemekte güya hür olduğu o şuursuz şahadet kelimesiyle, kalbin ve idrakin refakat etmediği o beş vakit namazdan ibarettir. Böyle insanların ikisi, yirmi ikisi, yirmi iki bini veya yirmi iki milyonu da, iç halini bir yüz karası gibi gezdiren ve gizleyen bir tek fertten, tek fertçikten ibarettir.
Hâlâ mı anlamıyorsunuz???
***
Kapıları kırmak , camları zangırdatmak , toplantıları dağıtmak , rüzgarı bekletmek , dalgaları dondurmak , mezar taşlarını tırmalamak ve haykırmak ve herkesin beni deli sanacağı, şu basit , son derece basit sözü söylemek istiyorum; "Allah var, daha ne istiyorsunuz? İşte her an yeni , her derde deva , her gayrete mesned ebedi haber! Allah var fakat bizim ondan, yalnız sorulduğu zaman haberimiz var!.. O da yok!.."
***
Ne Malatya işini yapanların İslam ahlakı ve hikmetiyle alakaları vardı; ne de şimdi bana selam vermekten bile çekinenlerin böyle bir alakası var... Düşmanlarımız; gemi azıya almış olan küfür yobazları, bu yarım Müslümanlardan mı korkuyor? Ya tam Müslümanlarla dolu olsaydı bu diyar, ne yapacaklardı ?..
***
Beni seni olduğu kadar ahmak tahriklerini üfürenlerin nihayet bize değil, devlet büyüklerine hakaret ettiklerini, onları enayi farzettiklerini, aynı devlet büyükleri herhalde anlıyor.
***
Bu nevi müslümanları düşünüyorum da ürperiyorum! Günahı ayrı, fakat en küçük duygu ve tefekkür çilesi olmadan bedava imn sahipliğinin bir şaheseriydi bizim faturacı bey...
***
Gazetelerde bahsimiz uzaktan yakından yine tütüyor. Bu gün de şu: Güya mürteciler istanbul radyosuna bir tehdit mektubu göndermişler... Radyoda kadınların şarkı söylemesi günah olduğu için onları öldüreceklermiş...
Bir bu eksikti! Zavallı mürteciler, namevcut mahluklar!.. Böyle şeyleri onlar düşünmüyor, onların adına din düşmanları tasarlıyor.
***
Bizde hapishane, hiç bir suçun ıstırap ve intibah yatağı değil, her suçun tam teşekkül ve tekemmül akademisidir. O bir yılanlı kuyudur; ve bekçileri, içine değil yanlız kapağına hakimdir. Herkesi, her nevi insanı, kuyunun kapağını aralayıp buraya atarlar. Atılan, ister tırtıl veya solucan olsun...Ya kuyunun dibinde yılanlaşacak yahut yılanlara gıda olacaktır.
***
"Müslümanlığı meneden mi var; Müslümanları istedikleri gibi ibadetten, camilere dolup dinlerinin bütün icaplarını yerine getirmkten alıkoyan mı var?"
"Ah bü fikirler beni delirtti" demesi gibi Prens Hamletin, bu şeni tekerleme idrakimi yakıyor. Evet, Müslümanları meneden yoktur; yanlızca 25 mlyonluk bir kütlede her Müslüman, uyuzunu kaşır gibi bu halini en mahrem ve ferdi plana gömmeye, 25 milyoniyle böyle de olsa, iki buçuk ferdiyle içtimai ve maşeri sahada görünmemeye mahkum... Müslümanlığa meydan kapalı, gazete kapalı, kürsü kapalı, her türlü telin ve telkin ve ifade yolu kapalı, yanlız uyuzhane halinde doldurmalarına müsade edilen camiler açık.
Bu hal, ortada camilerin cesedini bırakıp ruhunu sinsice idam etmekten farksız; ve belki camileri alelen yıkmaktan beter! O halde bu memlekette Müslümanlar, 25 milyon kişi değil, pek yakında geberip gitmesini bekledikleri bir tek kişidir. Zra ferd halinde hür, fakat cemiyet halinde mahkumdur o... Mahkum eden de hususi bir (klik)...
***
_Size nasıl "güle güle!" desin? Ya beş yaşındaki çocuğu Büyük Doğu'cu diye tevkif ederlerse...
***
Göğü kapatabilirler, bizi üstümüzden kilitleyebilirler, dişlerimizi ciğerlerimize geçecek şekilde ikibüklüm oturtabilirler, fakat zamanı doldurabilirler miydi? Sadece bu teselliye yapıştım; ve duvardaki "ah"lar, "of"lar, yazılar, resimler arasına cihanın en derin sözlerininden bir tanesi bildiğim bir levha astım hayalen:
"Bu da geçer yahu!.."
***
Nefs bir köpektir, ve kendisi için değil, hak için girişilen işlerde bile kendisine pay çıkarmaya bakar. Hak için hazırlanan bir yemeye nefsin sevdiği unsurları katmamak ve ona hiçbir şey tattırmamak çok zor!
***
_Amma bu işin şaşmaz bir doğrusu var: gerçekten iman aşkı, cesaret, ümid, sabır, tevekkül... İnsanı yalnız bunlar kurtarabilir. Bunlarla dol ve ez kafasını ruhundaki ejderhanın!..
***
Bize bu acıları tattıranlara karşı Allah'ın en büyük intikamı, bu acılardan sonra ve bu acılar sayesinde ereceğimiz (erdiğimiz) ruh kuvvetidir. Ben bu satırları yazarken (ereceğimiz), siz bu satırları okurken (erdiğimiz) İnşallah... Dikkat edin; şimdiden "hamdolsun" diyorum.
***
...Bir de koğuşumun camekanlı giriş holünün arkasındaki Ebe Okuluyla, ta karşıdaki Haydarpaşa Lisesi arasında aşna-fişnalar...
Bu nebati mahluklar, yumurtasından çıkarçıkmaz suya koşan ördeklerin iç güdülerini ne de parlak temsil etmekte!...
***
Sabah, Merkez Komutanlığı... Tabutluklar dairesi...
1 metre genişlik ve 2-3 metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı hücre... Duvarlarda türlü türlü lekeler, tırmıklar, yazılar... Bir kan pıhtısı üzerinde insan saçları... Bu tabutluklardan bilmem kaç tanesinin yan yana sıralı olduğu bir dam altındayız.
Beni ikiye bölünüp kendi kendimi yemeğe mahkûm eden bu türlü yalnızlıkların üzerimdeki tesirini "Paşa Kapısı" bahsinde gördünüz. Hele böylesi?.. Ya burada günlerce bırakılacak olursam?.. Ölümden beter!..
Hücrenin kapısındaki delikten bana bakan ere bir pusula uzatıp kumandana götürmesini istiyorum. Kumandandan ricam beni bir an kabul etmesidir. Kabul ediliyorum. Beni alıp kocaman avludan geçiriyorlar, Kumandanlık dairesinde bir kat yukarıya çıkarıyorlar ve kapısında "Merkez Komutan Yardımcılığı" yazılı bir odaya sokuyorlar. Orta yerdeki masada kır saçlı, penbe yüzlü, mavi veya açık elâ gözlü, bir kurmay yarbay veya binbaşı oturuyor. Etrafında da, her halde beni görmek için toplanmış, muhtelif rütbelerde, 10-12 subay...
İsminin sonradan "Dâniş" olduğunu öğrendim kır saçlı kurmay sordu:
- Ne istiyorsunuz?..
Kendisine, hücrenin üzerimdeki hususî tesirini anlatıyor, bunun bir mizaç ve hassasiyet meselesi, benim için dayanılmaz bir işkence olduğunu söylüyorum. Sırf bir kıyas unsuru diye de, yanıma bir kedi verilse teselli bulacak derecede yalnızlık vahşetinden ürkmüş bir insan olduğumu anlatıyorum.Kır saçlı kurmay, gayet sinsi bir gülümseyişle lütufkârlığını gösteriyor:
- Peki, şimdi yanınıza bir kedi gönderirim!
Kedi yerine yanıma, iri yarı bir yüzbaşı gönderildi. Bu yüzbaşının bana söylediği tek söz şu oldu:
- O yazıları sen mi yazdın, namussuz?..
Ve yüzbaşı, eli, kolu, dili ve yolu bağlı adamı, posta erlerinin gözleri önünde, hallacın şilteyi dövmesi gibi, tokat, yumruk ve tekme altında hırpaladı. Gık demeden dayağı yedim. Ağzımdan süzülen bir kan şeridi, kendi acımı hissetmekten, ziyade kahramanımın edasını seyretmekten geri kalmadım.
***