O narin, narin olduğu kadar güçlü ve derin Anadolu kültürünün, ruhunun bir temsilcisidir Nasreddin Hoca. O, bütün kıymetlerine, zenginliklerine, istidatlarına, zaaflarına fikir kapısını Tanzimattan bugüne dek aralıksız olarak kapayan, bu yüzden (maruz bırakıcı) tahtından (maruz kalıcı) derecesine kadar düşen milletimizin halini ayan beyan gösteren canlı bir tablodur.
Nasreddin Hocayı idrak edebilmek için, evvela düşüncenin içyapısını, onun eşya ve hadiselere sıçrayış ve kapana kıstırış niteliklerini bilmemiz lazımdır. Madem Nasreddin Hocanın fıkralarındaki hep bir noktada düğümlenen mantık münasebetleri şuursuz olarak söylenmemiştir, madem bunlar şu veya bu yolla kuru aklın düştüğü hali ortaya koymaktadır ve bu zaviyesiyle (gülünç) olmaktadır, o halde bunlar fazlasıyla üzerinde durulmaya şayandır. Batılı, düşünce planında daha terbiyeli, daha sistemli olduğu için Nasreddin Hocaya büyük ihtimam gösteriyor. Ondaki, günlük hayatta, basit münasebetlerle ortaya çıkacak kadar bedahetleşen müthiş dehayı, hayranlıkla izliyorlar. Özellikle bu kısım çok önemlidir, Nasreddin Hocayı heceleyebilmek için. İlmin derinleşe derinleşe bir hayat tarzı ve karakter hamuru oluşu vardır Nasreddin Hocada. Onda hikmetin bir anda, açıklıkla ve redde mahal bırakmadan inkişafı vardır. Fıkralarda genellikle iki önerme oluyor. Bu iki veya daha çok- önerme, kendi içlerinde tamamdırlar, herhangi bir itiraza mahal vermeyecek ölçüde yalındırlar. Mantığın genel kaideleri itibariyle tutarlı iki önermenin izdivacından tezat çıkmamalıdır. Ama fıkralarda şahit olduğumuz gibi, bu önermeler kol kola gelip ahenkleşmiyor, kafa kafaya toslayıp tezatlaşıyor. Yani akıl, kendi hançerini kendine saplıyor. Mutlak hakikat, karakteri icabı (mekanik) olmadığı için, bizi otomatlığa sevkeden kuru aklın çarkları kırılıyor. Bunu izah etmek güç, çetrefilli bir iştir. Nasreddin Hocanın dehası burada ortaya çıkıyor. O, kitaplaşacak çapta çetrefilli bu durumu basit, günlük hayattan misallere irca ediyor. Üstelik bu misalleri tiyatrodaymış gibi canlandırıyor, mesele o kadar berraklaşıyor ki, bize sadece tebessüm etmek kalıyor. Sükût ikrardandır derler, burada da (tebessüm ikrardandır) oluyor.
Küçük bir analiz olarak beyan edeyim ki bugün Nasreddin Hocayı tanımak için Akşehire gelenlerin elde edecekleri tek şey, ruhsuzluğun abideleşmiş hali olan kuru heykelleri turist gözlerle izlemekten başka bir şey olmayacaktır. Oradayken, Nasreddin Hocayı hemşerilerinden sordum, küçük bir inceleme amacıyla. Duyduğum şeyler düşüncelerimi yanlış çıkarmadı maalesef. Umumiyetle onun kabuğunda, hatta kabuğunun da kabuğundaydı hepsi. Aralarından insaflı olanlar çıkıyordu, ama onlar da (vardır bir hikmeti elbet) diyip geçenlerdendi. Düşündüm, madem onu bu kadar basit gözlerle görüyorsunuz, kendisine gösterilen aşırı ihtimam karşısında niçin hiç hayrete düşmüyorsunuz, okyanusların ötesinden onun türbesini ziyarete gelenleri, yan komşunuzu ağırlamanın rahatlığıyla ağırlıyorsunuz. Esas buna gülünür. Misal olarak, Nasreddin Hocanın eşeğine ters binişinin sebebini hakikatten merak ettim. Cevap olarak şuursuz bir gülüşten fazlası gerekiyordu bana. Sonra işin aslının şu şekilde olduğunu gördüm: Nasreddin Hocanın talebeleri tarafından çok sevildiği malum Kendisine duyulan bu sevgi, doğal olarak hikmetine ve ilmine olan bir sevgi haline dönüşüyor. Talebeleri, Hocanın ilmine o raddede âşıklardır ki, Hoca derslerden sonra evine giderken bile peşini bırakamaz, bir çiftçinin yağmur dilenişi gibi sorularına ilmi yanıtlar dileniyorlar. Eşeğinin sırtında ilerleyen Hoca, İslam edebinde soru sorana sırt dönülmez diyor ve eşeğine ters biniyor. Böylece hem ardından gelen talebelerle yüz yüze olup, sorularını yanıtlıyor, hem de evine doğru ilerliyor.