VEDA HACCI
Dönmeye başlayalı zaman dedikleri çark;
Gökyüzü ve yeryüzü, şimal, cenup, garp ve şark,
Görmedi, görmeyecek o söz mucizesini.
Batan bir güneş rengi hâlelemiş sesini,
Allah Resulü yüz bin sahabiye hitapta…
Çizgi çizgi toplamlar… İslam büyük hisapta…
En derin sır: Zamanın bir vazifesi vardı.
Ve: ‘Zaman döne döne çıktığı yere vardı.’
Demek ki, o dem, gaye noktasında kâinat;
Gaye, imanda İslam ve insanlıkta o Zat!
Ve üst üste ölçüler, hikmetler, şimşek şimşek:
‘Size Kur’an emanet, artık ne şüphe, ne şek!’
‘Başınıza bir vahşi geçse, burnu halkalı;
Layıksa, işi haksa, emrine bağlanmalı!’
‘Ne Arap var, ne acem, olan yalnız insandır!
Hangi fark ara yerde, insan ki topraktandır?’
Meydanda güzel, çirkin, kâr etmez başka yorum!
‘Kötü diye ne varsa, hepsini çiğniyorum!’
Çifte kutup; emirler, yasaklar, farz ve haram.
En üstteki taşa dek kurulu şanlı ehram
Devrimci, görsün neymiş, ne değilmiş inkılâp!
Biri ufukta saray, öbürü kumda serap…
O geldi, kan sarhoşu Arap ceylana döndü.
Günübirlik teselli, uçtu, yalana döndü.
O, her kum tanesine kubbe doğurtan nefes…
O, bir ses, bir ses, ölüm perdesini delen ses…
Allah Resulü, Kusvâ isimli devesinde,
Batan bir güneş rengi, eriten şivesinde,
Aynı çanakta, yerle göğü çalkalıyorlar.
Dinde kemal noktası… Onu halkalıyorlar:
Bildirdim mi? Bildirdin! Şahit ol yüce Rabbim!
Bildirsin bilmeyene, haber, her sahabim!
Düşündü sahabiler, en başta Ebubekir;
Bu kemalden bir zeval manası tütse zahir…
Ayet indi: ‘İslamı seçtim ve tamamladım!’
Öyleyse, kalan ömür Resule birkaç adım…
Anladı Ebubekir, gözleri dolu dolu;
Süzdü; batan bir güneş rengiyle giden yolu…