Hayatla aralarına aşılmaz duvarlar örmeyenlerin de takdir edeceği gibi; bir insanın muhtaç olduğu en önemli unsurlardan biri de diğer insanlardır. Açlıktan kıvranan bir mideyi doyuran yemeğin gücü; kötü günler geçiren bir kalbe, sevdiklerinden gelen desteğin kudretiyle aynı hizada olmalı. Olmalı, zira dünya yalnızlığın, ıstırabın, düşmenin, karmakarışık duygularla kaybolmanın yeri… Bütünüyle böyle değil. Sevincin de, kalkmanın da, yolunu dosdoğru bulmanın da… Bütün bu zıtlıkların bir arada yaşandığı bu enteresan yerde, her insan, bir tane de olsa insana ihtiyaç duyar. Bir dosta, bir akrabaya, bir tanışa, bir sevgiliye… Ve onlar, yeterli ya da az, belli bir ölçüde bu ihtiyaca karşılık verirler. Bu, herhangi bir şekilde, herhangi bir şeyle, herhangi bir durumda olabilir. Peki bu yeterli midir? 'Doyurur mu?' demek istemiyorum. Kalp listemizdeki her bir ismin, bütün ihtiyaçlarımıza dörtnala koştuğunu görelim. Yüzlerce göğsün, tatlı bir sertlikle göğsümüzü sıktığını; yüzlerce elin saçlarımızı okşadığını, içine avuçlarımızı aldığını… Ötelere mahsus sırları, hayalleri, büyük düşleri olanların; ve kusursuz bir dostluğun, bir sevginin, bir yakınlığın sadece cennette olduğuna inananların da takdir edeceği gibi, bu dünyada hiçbir şey yeterli değildir. Falan; dağların, ovaların, tepelerin, binaların, şehirlerin, ülkelerin, denizlerin, kıtaların ardındadır; edilen anonsları, çılgınca bağırışları, sürekli seslenişleri işitmez… Filan ise toprak yorganının altında, bir daha dünya için asla uyanmayacağı bir uykuya dalmıştır; yağmur gibi gözyaşı döker, ağıtlar yakar, üstünü başını yırtar, mezarının üstüne o an için dünyanın en umutsuz , en mutsuz insanı olarak kapanırsın, fakat o dirilmez. Sonra İbni Fariz’e kulak verirsin. O sana şunu söyler : "Zavallı aşık! Geçmiş günleri anıp onlarla avunmaktan başka hiçbir çaresi yok!.." Sonra devreye Othello girer ve : "Sen gidince hangi büyüler getirir ki, kapanan gözlerinin neşeli ateşini." diyerek, Desdemona'ya, 400 yılı aşkın bir zamandır yaktığı ağıtlardan birini yineler.
Bu diyarda, büyüsünü yitirmeyecek hiçbir şey yok. En ulaşılmaz hayalleri, en varılmaz noktaları, en imkansız kazanımları elde edersin, elde ettiğin için elin yine bomboştur. Bu büyük bir saçmalıktır aslında. Bu tür insanları tek tek tespit edip sürgüne göndermek lazım. Hayır, esasında bu büyük, çok büyük bir ibrettir. Dünyanın ne olduğunu göstermesi, onun ipliğini pazara çıkarması bakımından. Sahip olunan şeylerin tam manasıyla yeterli olması durumu, insanı ötelere mahsus fikirlerden, hayallerden bile alıkoyabilir. Hem, tam manasıyla yeterli olması ile ölüm bir arada duramaz. Sadece, cennette de ölüm olacağını farz ederek, bu durumun ne derecede bir çılgınlık olduğunu düşünebiliriz. Uykunun bile olmayacağı cennette ölüm nasıl barınsın. Ve ölümün olduğu dünyada bir şeyin yeterli olması… Peki o büyük huzur nerede? Nasıl bulunur? Nasıl elde edilir? Ah o huzur… "Savaşın sonunu sadece ölüler görür." diyen Platon'a nispet; bu kaosta, karışıklık devam ederken devrilmemeyi sağlayan; savaşın en şiddetli anında bile ayakta kalmayı mümkün kılan o huzur…
Son dört mısranın mahiyetini kavradığımız andır ki; ruhumuz o büyük huzura erişmiş, kurtuluş bestesinin bizim için çaldığını duyarız. Açılmadık kapı bırakmayan mısralar bunlar.
Üstadın, kısa olduğu halde büyük manalar içeren şiirlerinden aklıma ilk gelenlerden biri de bu şiirdir. Bir keresinde, birkaç kişi sırayla şiir okumuştuk. Benden önceki, Mehmet Akif'in Bülbül şiirini okurken, ben de Üstadın hangi şiirini okusam diye düşünüyordum. İlk olarak bu şiir geçti zihnimden. Ve onu okudum… Tane tane… Bitirdiğimde bir sessizlik oldu. Sonra tekrar okumam istendi. :))