TOKAD eğitim seminerleri Ahmet ÖRS’ün sunduğu “Necip Fazıl Kısakürek-Sezai Karakoç-İsmet Özel” semineriyle devam etti.
Bu üç ismin Müslümanlar ve İslam düşüncesi bağlamında sürekli tartışılan ve önemli bir düşünsel-entelektüel etki uyandıran kişiler olması bakımından önemli olduğunu belirten ÖRS, bu isimler ve etkileri ile ilgili olarak aşağıdaki tespitleri yaptı:
Necip Fazıl Kısakürek:
Batılılaşan Türkiye’nin batılı aydınlarına karşı geleneksel çizgiyi, milliyetçi-mukaddesatçı söylemi temsil eden Necip Fazıl, güçlü söyleyişi olan bir şair olarak taraftar kitleleri içinde önemli ve etkin bir isim olmuştur. Sivri dili karşıtları için keskin bir muhalif olarak algılanırken henüz İslam düşüncesinin kendini tevhidi bir çizgi şeklinde gösteremediği dönemlerde dindar kitlelerin siyasallaşmasına ve muhalefet etmesine katkıda bulunmuştur ancak gelenekçi çizgiyi aşamaması sahih bir dil üretmesini engellemiştir.
Necip Fazıl’ın tasavvuru “Büyük Doğu” ismiyle şekillenmektedir. Ancak bu çerçeve en nihayetinde karma bir çerçevedir ve milliyetçi, İslami ve devletçi değerlerin harmanlanmasıyla oluşur. Büyük Doğu marşı bu bağlamda utanç verici mahiyettedir:
BÜYÜK DOĞU MARŞI
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Necip Fazıl, İslamcı bir şair ve hareket adamı olarak bilinirken müşrik değerlerin Oğuz’uyla nesillerimizi isimlendirir. Burada Seyyid Kutub’un ‘Kur’an Nesli’ vurgusu ile Necip Fazıl’ı mukayese edildiğinde aradaki fark gayet rahat bir şekilde anlaşılır.
İslam düşüncesiyle ilgili olarak Necip Fazıl’ın birikimi ilmihal düzeyini aşabilmiş değildir. Seyyid Abdülhakim Arvasi ile tanışıklığıyla başlayan tasavvuf süreci onda düşünsel durağanlığa sebebiyet verir. “İslam ve İman Atlası” ilmihal yolculuğu anlayışı doğrultusunda bir eser olarak değerlendirilebilir.
İslami şahsiyetlre dönük pervasız tutumu kabul edilebilir değildir. Düşüncelerini beğenmediği Mevdudi’ye “Merdûdî”, Hamidullah’a “Ba’îdullah” demesi gayri ahlaki bir tercihdir ve kendi niteliğini eleverir mahiyettedir.
Necip Fazıl’ın milliyetçi vurgusu son derece belirgindir. “Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur” meşhur mısrası Sakarya Türküsü şiirinde geçer ve bu bağlamdaki bütün terkiplerin özünü ihtiva eder: “Türk'ün ruh kökü/Türk Milleti'nin ruh mührü/Türk'ün hakikatı/Türk haşyeti/Türk'ün tarihi çilesi/Türk'ün mukaddesatı/Türk'e karşı Türk'ün yanında/Türk'ün saffetli hayatı/Türk anaları/Türk'ün bütün milli kokuları/Türk ruh kumaşı/Sapına kadar Müslüman dibine kadar Türk/Türk hücresi Anadolu/Türk'ün genç adam tipi/Asil Türk halkı/Aziz ve mübarek Türk Milleti... vs.vs.”
Necip Fazıl’ın iki ay önce Hece dergisinde Adnan Menderes’e yazdığı mektupların bir kısmının yayımlanması karizmasına indirilen bir darbe olmuş ve onun psikolojik tarafını ele veren bir mahiyettedir. Bu mektuplarda Menderes’e yalvar yakar niyazda bulunan bir Necip Fazıl vardır. Kendisini kısacık hapis süresine dayanamayarak kurtarmasını Menderes’ten rica eder. Kurtarması durumunda partisi için çalışacağını bildirir. Ellerinden öper. Doğrusu her şeye rağmen insanı üzen ifadelerle dolu mektuplardır bunlar ve dışarıda aslan kesilen, büyük bir saldırgan olan Necip Fazıl’ın esasen ruh sağlığının yerinde olmadığına da bir işarettir.
Bugün Necip Fazıl’ı büyük üstad olarak anan çevreler, onu aşmak, Kur’an’la buluşmak zorundadırlar. Haddini bilemeyen bir tutumla İslam düşüncesini şekillendirip geleneksel kalıplarda ve saldırgan, itham edici bir vaziyette dillendiren bu mezhepçi ve tasavvufçu anlayışın Müslümanlara verebileceği hiçbir şey yoktur.
Sezai Karakoç
Necip Fazıl gibi geleneği sırtlayan ama daha naif ve daha kuşatıcı bir tablo çizip bir medeniyet ve ümmet dairesine vurgu yapan şair Sezai Karakoç, Türkiye’de okuma-yazma sevdasındaki genç kuşaklar için her zaman söylemleriyle ilgi çeken bir isim olmuştur.
Sezai Karakoç’un din anlayışı tasavvuf üzerine bina olunur. Şiirleri bu bağlamda düşüncenin hizmetindedir. Said Nursi’de, İbni Arabi ya da Mevlana’da görülen Batıni vurgu onda da yoğundur. Sadık Yalsızuçanların anlatımıyla; “Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı.” Gaybi alana ilişkin sınır tanımaz inanç iklimi Karakoç’u da kuşatmış görünmektedir.
Karakoç, Necip Fazıl ve İsmet Özel gibi “Türk” vurgusu yapmaz, Fas’tan Endonezya’ya bir ümmet ve İslam dünyası haritası çizer. Bu, onun olumlu yanı olmakla birlikte İbni Teymiye’den Mehmet Akif’e, İbni Arabi’den Mevlana’ya herkesi bir potada eritir ve bunların “Diriliş” adını verdiği projesinin elemanı olduğu inancını işler.