Ölümünün On Sekizinci Yılında Necip Fazıl KISAKÜREK ’in Şahsiyeti Eserleri Tesirleri
ÖNSÖZ
Necip Fazıl’ın ölümünden bu yana on sekiz yıl geçmesine ve hakkında on dergi özel sayısı ile otuz civarında telif ve derleme kitap yayınlanmasına rağmen, maalesef Üstad yeterince tanınmamakta ve hakkında yapılan anma toplantıları da birer iyi niyet gösterisinden fazla bir anlam taşımamaktadır. Halbuki, Necip Fazıl kadar kendisini, telâkkilerini ve dünya görüşünü ısrarla anlatan ve öğreten şahsiyet yalnız bizde değil, bütün dünyada az görülür. Dergiler, kitaplar ve anma toplantıları bu ortada olan gerçeği anlatamıyorsa, hâlâ onunla ilgili yazılanlarda söylenenler Necip Fazıl’ı tam ifade etmiyorsa ne yapmak gerekir?
Biz bu sorunun cevabını iki kitapla ortaya koymak istedik. Bu kitaplar bugüne kadar Necip Fazıl’la ilgili yazılanların tümüne temel olan görüşleri bir araya getirmeyi hedef edinmişti. Bunlar gerekli bir kültür hizmetidir kanaatiyle yeniden yayına hazırlandı, ilaveler yapıldı. Fakat genç nesiller için yeterli değil...
Batıcı kültür ve sanat faaliyetlerinin tükendiği, tarihî kimliğimiz-den yola çıkan kültür ve sanat eserlerine ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, Necip Fazıl gibi bir zevk, iman, incelik ve seviye şuuru ortaya koymuş ve şahsiyetimize ait her türlü değeri temsil etmiş bir şair ve mütefekkiri iyi anlamak zarureti vardır. Bunu hissetmeyen ve böyle bir gayreti göze almayan insanın, ne bu toplumda ne de başka bir ülkede itibar göreceğini, kayda değer bir eser ortaya koyabileceğini sanmıyoruz. Çünkü Necip Fazıl bu yüzyılda ortaya çıkmış şahsiyetler içinde, Doğu-Batı çatışmasının fertten topluma, siyasi yapıdan aileye kadar bütün yansımalarına dikkati çekmiş ve tarihî kimliğimize uygun teklifleri getirmiş bir büyük şair ve mütefekkirdir. Onu anlamak, çok şeyin farkına varmaktır; Necip Fazıl’ı anlamak, farklı olmak ve sürüden kurtulmaktır. Bu anlamda Necip Fazıl, sosyal, siyasal ve estetik görüşleri ve eserleriyle bizim için Allah’ın bir lütfudur. Bunu anlamadan pek çok şeyi anlamak mümkün değildir.
Bu arada, her türlü kültür ve yayın faaliyetleriyle birlikte ilmî çalışmaların da sürdürülmesi gereğine işaret etmek istiyoruz. Pek çok vakıf ve dernek, Necip Fazıl araştırmaları için burs verebilir, eserlerinin Arapça ve İngilizce gibi dünya dillerine çevrilmesine destek olabilir kanaatindeyiz. Belediyeler de anma toplantılarıyla yaygın eğitime katkıda bulunurken; Necip Fazıl kültür merkezleri kurulabilir, onun üzerine yapılacak araştırmalar için burslar ve armağanlar verebilir kanaatindeyiz. Yarışmalar düzenlenebileceği gibi, uzmanlara kitap siparişi de yapılabilir.Kalabalık törenlerden daha yararlı olur. Bunlar yapılmadan Necip Fazıl’ın ve mesajının yeterince anlaşılamayacağı ortadadır.
Necip Fazıl’ı anlamak, bu çağı ve İslâm dünyasının bir ferdi olarak sorumluluklarımızı anlamaktır.
Asıl olan eser ve şahsiyettir. Bizim niyetimiz ona dikkati çekmektir. Büyük Doğu Yayınları’nın Üstad’ın ölümünden sonra “Bütün Eserleri” dizisiyle ve yeni bir form içinde Necip Fazıl külliyatını yayınlaması, Üstad’ın sağlığında kitaplaşmamış eserlerine bu dizi içinde yer vermesi, gerçekten sevinilecek bir husustur. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Ağaç, Büyük Doğu ve Borazan adlı yayınlarında ve pek çok gazetede tefrika olarak kalan eserleriyle bu dizinin 100 cilde ulaşacağını söyleyebiliriz. Bu eserlerin yayını ve anlaşılması, çağımızın en önemli kültür olayıdır.
Bazen bir şahsiyeti anlamak, bir millete ait tüm değerleri anlamakla aynı anlama gelir. Shakespeare, Goethe, Victor Hugo ve Dostoyevski, böylesine milletinin sembolü olan değerleri ortaya koymuş şahsiyetlerdir. Necip Fazıl da bu soydan bir dehâdır ve milletimizin tarihî, dinî ve kültürel değerlerini ortaya koyar. Bu bakımdan onunla ve eserleriyle tarihî kimliğimize ve misyonumuza kavuşabiliriz. Böyle yayınlarla kültür, sanat ve siyasetin seviye kazanacağına inanıyorum.
26 Mayıs 1904 günü Çemberlitaş’taki bir konakta dünyaya gelen, 25 Mayıs 1983 gecesi Hakk’ın rahmetine kavuşarak 26 Mayıs günü Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedilen Necip Fazıl’ın hayatı, şahsiyetli mücadelesi ve eserleri gerçekten önemlidir.
Mustafa MİYASOĞLU
BİR FİKİR VE DÂVÂ ADAMI
Necip Fazıl, kendine özgü şiiri, fikrî yapısı, felsefesi ve hayatı boyunca ortaya koyduğu yılmaz mücadelesi ile yaşadığı dönemde ülkemizin bir numaralı fikir, sanat ve mücadele adamı olmayı başarmıştır.
* * *
Türkiye’de yaşayıp da ülkemizde ve dünyada olup biten şeylere ilgi duyuyor ve kafa yoruyorsanız, bir şekilde Necip Fazıl’la karşılaşmamanız mümkün değildir. Fikir ve sanat hayatıyla ilginiz varsa, şiir, hikâye, tiyatro ve tarih tezleriyle uğraşıyorsanız, Necip Fazıl’ın eserleriyle dil ve anlatımıyla hesaplaşmanız kaçınılmaz. Din ve tasavvuf konularına çağdaş bir tutumla yaklaştığınızda, Necip Fazıl’ın şiiri ve monografilerinden, eserlerinden insanlık için mesajlar çıkarmanız mümkündür. Bu bakımdan Necip Fazıl portresi, çağdaş Türk aydınının dünyaya anlamlı bir şey söyleyebilecek tek ve en önemli mesajıdır.
SULTANÜŞŞUARA
Şiiriyle farklı bir çıkış yaparak çağımızın buhranını dile getiren Necip Fazıl, trajik bir duyarlıktan mistik tavırlara, oradan da toplumun tarihî ve dinî kimliğinin ifadesine yöneldi. Böylece, Kaldırımlar, Çile ve Sakarya Türküsü ile şiirindeki merhaleleri üstün sanatkârın formuna ulaştırmış oldu. Onun şiirinde Yunus’un derûnî sesini, Fuzûlî’nin yakıcı ıstırabını, Bâkî’nin ihtişamını, Nef’î’nin öfkesini, Nâbî’nin hikmetli söyleyişini, Ziya Paşa’nın hicvini, Abdülhak Hâmid’in metafizik ürpertisini, Mehmet Âkif’in dinî duygularını ve Yahya Kemal’in tarih özlemini toplanmış gördüğümüz için, “Sultanüşşuara” ünvanının ona çok yakıştığını düşünüyoruz. Hikâye ve anlatı dilinde geliştirdiği kendine özgü dil, menâkıpla romanın buluşmasına benzer, bize özgü bir nesir diline imkân vermiştir. Bu dille edebî, tarihî ve dinî portreler, biyografiler yazmıştır.
Gerek otobiyografik kitapları gerekse Çöle İnen Nur gibi geleneksel siyer türünün modernize edilmiş biçimleri ile Necip Fazıl çok etkili ve taklit edilerek benzerleri üretilen bir nesir yazarlığı ortaya koymuştur. Dinî, tasavvufî ve tarihî eserleriyle kendine özgü görüşleri, tarih tezi ile yakın dönem siyasetini, makale ve denemeleriyle dünya görüşünü rahatlıkla ortaya koymuştur. Günümüz yazarlarından pek çoğunu etkilemiştir.
FELSEFEYE KARŞI FELSEFECİ
Tiyatro eserlerinde metafizik meseleleri ortaya koymasıyla, sanat eserinde kendine özgü felsefe geliştiren Shakespeare, Cervantes, Dostoyevski ve Albert Camus gibi yazarlara benzer bir yol tutmuş, çağdaşlarından T. S. Eliot ve Muhammed İkbal gibi geleneği dönüştürme ve kendine özgü bir ifadeye kavuşturmada çok önemli bir tavrın sözcüsü olmuştur. Dergi ve gazete yazarlığı yanında, editörlük alanında döneminin en etkili yöntemlerini bulmaya çalışmış, bunda da oldukça başarılı formlara ulaşmıştır. Kendi eserleri yanında, çağdaşlarının farklı ürünler ortaya koymasına da öncülük yapmıştır. Estet yanı, belki de sanatçılığı kadar önemlidir. Estetik görüşleriyle eserlerini bütünleştirebilen, poetikasıyla ideolojisini bütünleştirebilmek için tutarlı olmaya son derece dikkat eden ender sanatçılardandır. Bu anlamda zıtların âhengini arayan sanatçı kimliği, en çok düşünce alanında sağlam bir bütünlük oluşturmuştur. Fikrî portresi, din, tarih ve felsefe alanında, akıllara durgunluk verecek bir derinliğe sık sık ulaşır.
Felsefe alanında uzmanların ilgisini çekecek kadar vukuflu görüş ve düşünceleri olmasına rağmen, felsefeye karşı felsefeci diyebileceğimiz kimliği onu İmam-ı Gazalî’yi andıracak bir derinliğe ulaşmaktadır.
İslâm felsefesi kavramına karşı geliştirdiği görüşler, ancak felsefî disiplin okumuş bir uzmanın kavrayabileceği inceliklerle doludur. Bir yönüyle de hem hayat hikâyesi, hem de fikrî gelişimi ile “Hüccetü’l İslâm” ı andıracak niteliktedir. Bu benzerliği kendisi de vurgular eserlerinde...
Necip Fazıl bu fikrî ve edebî alanlardaki üstünlüklerine rağmen, benimsediği dünya görüşünden ötürü, resmî ideoloji taraftarlarınca ya suçlu bulunup hapsedilmeye, yahut da yok sayılıp unutturulmaya çalışılmıştır. O bütün engellemelerden yılmamış, bütün bir aydın ve yönetici kadroyu karşısına almaktan çekinmemiştir. Büyük Doğu dergisi bu mücadelenin ve okuyucunun ortasında eserini tamamlamanın çok ilgi çekici yayın organı olmuştur.
Bazen cemiyet, bazen parti, bazen de fikir kulübü kurarak Türk insanını harekete geçirmeye çalışan Necip Fazıl, eserleri ve fikirleri kadar mücadelesiyle de büyüktür, unutulmaz bir destanın kahramanıdır.
O BİR FİKİR VE SANAT DEHÂSI
Dehânın bazı belirtileri var. Bunları dikkat yoğunluğu, enerji ve eser derinliği ile açıklayanlar olduğu gibi, büyük bir kitleye karşı çılgınca karşı koyuş olarak nitelendirenler de vardır. Bu ölçütlerin hepsini birden Necip Fazıl’da görebiliyoruz. Bunlardan hangisini ele alırsanız alın, Necip Fazıl bir millete ancak yüzyılda bir nasip olacak fikir ve sanat dehâsıdır. Onu ve eserlerini tanımak, gerçekten hayata başka boyutlardan bakmak imkânı verebilecek bir talihtir. Bunu açıkça belirtmek gerekir ki; Necip Fazıl’ı tanıyıp, onu okuyanla okumayan aynı seviyede olamaz. O ve eseri sizi mutlaka değiştirir ve hayata bakışınızda, dünya görüşünüzde aklınıza daha önce gelmeyen derinlikler, farklılıklar kazandırır.
“Bir portre ile bir milleti anlatmak mümkün mü?” diye akla bir soru gelebilir. Evet, Necip Fazıl öyle şahsiyetlerdendir ki, onda bütün bir milletin en temel değerlerini bulabilirsiniz. Necip Fazıl’ı okumakla, onun tarihini, din ve insanlık anlayışını, dünya görüşünü ve hayata bakışını, insanlığa ve geleceğe taşıdığı müjdeleri öğrenebilirsiniz. Eğer bu topraklarda yaşayan biriyseniz, Necip Fazıl size sizi en özlü cümlelerle, en çarpıcı mısra ve sahnelerle anlatabilecek tek ve en önemli sanatkârdır, mütefekkirdir. Onu bu yönüyle tanımamak, gerçekten ne Necip Fazıl’ı ve ne de milleti tanımak demektir. Böyle tanıyanlar için gerçek bir rahmettir...
* * *
ÜSTAD’I YENİDEN ANLAMAK
Eserleri, fikir hayatı ve mücadelesi ile topluma yön gösterici olan Necip Fazıl, zamanın despot yönetimini, resmî ideolojisini usanmadan ve cesaretle sorgulamıştır. Yeni nesiller onun mesajını anlayabilirse, bu büyük bir kazanç olur. Üstad’ın dâvâsı İslâm’ın dâvâsıdır.
* * *
1940 yılının öncesinde ve sonrasında Necip Fazıl’ın kültür ve sanat hayatımızda, sanatı ve düşüncesiyle herkesçe ilgi çekici bir konumu vardı. Şiiri, tiyatro eserleri, hikâyeleri ve düşünce yazılarıyla çağdaş Türk edebiyatına ilgi duyan yerli ve yabancı bütün kültür adamlarının ve hazırlanan antolojilerin, ders kitaplarının vazgeçilmez gördüğü isimlerden biriydi. Bu konumu yüzünden, devlet yöneticileri tarafından bile sürekli fikirlerine müracaat edilen, görüşülen bir şahsiyetti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden yapılanma ve dünyanın değişen konumu içinde Türkiye’ye yaraşır bir tavır sahibi olma konusunda söyledikleri de ilgi görüyordu. O dönemde yazdığı gazete yazıları da büyük okuyucu kitlesinin ilgisini çekiyordu. Maarif dâvâmız konusunda yazdığı yazılar, devrin bakanları tarafından takip edilecek değerde bulunurdu.
ESERLERİ UFUK AÇIYOR
Pek çok fikir adamının aksine, İkinci Dünya Savaşı’nın mutlaka çıkacağını savunması ve muhtemel kamplaşmaların nasıl olacağı konusunda çok önceden yaptığı tahminlerin benzer şekillerde oluşması, Necip Fazıl’a kamuoyunda büyük ilgi gösterilmesine de yol açmıştır. Ben ve Ötesi’nde topladığı şiirlerinden sonra Çile’de büyük sancıları ve çağımızın duyarlığını modern bir Türk şiiriyle ifadeye çalışması, Bir Adam Yaratmak piyesinde çağdaş bir trajedi formunda insanın evrensel problemlerini sorgulaması “Çerçeve” başlıklı köşe yazılarında büyük meseleleri kısa fikir yazıları halinde ortaya koyması, Necip Fazıl’ı o dönemde hiç kimsede görülmeyecek nitelikte özelliklerin toplandığı bir şahsiyet haline getirmiş; hem sanat ve hem de fikir hayatının vazgeçilmez odaklarından biri olmasına yol açmıştır.
İKİ ÜNİVERSİTE HOCALARINA BEDEL BİR ŞAHSİYET
Tanzimat’ın 100. yıldönümü vesilesiyle Namık Kemal’e dair Ankara ve İstanbul Üniversitesi hocalarına müştereken birer kitap hazırlatılırken, Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı benzer hacimdeki bir kitabın yazarı Necip Fazıl’dı. Üçü de 1940 yılında yayınlanan bu kitapların verdiği izlenim, Necip Fazıl’ın o dönemde bir üniversite hocalar grubunun ortaklaşa yapabilecekleri işi tek başına yapabilir önemde görülmesidir. Gerçekten de İbrahim Necmi DİLMEN’in TDK adına bazı notlar ilavesiyle yayınlanan Necip Fazıl imzalı Namık Kemal adlı kitap, Tanzimat döneminin bu öncü şairini ilk kez farklı bir değerlendirme çabasını ortaya koymaktadır. Bir bakıma, Tanzimat’ın ilânının yüzüncü yıldönümünde, onu en iyi anlayarak öncülerini sorgular nitelikte değerlendirmeleriyle, Abdülhak Hâmid’den sonra Namık Kemal’in olmak isteyip de olamadığı şahsiyet olarak görülmüştür Necip Fazıl... Şahsiyeti, eserleri ve tesiriyle de bu intibaı verir. Şiiri hem yeni hem de millîdir. Tiyatrosu ve düşüncesi de öyle...
“DURUN KALABALIKLAR...” DÖNEMİ SORGULAYAN SÖZ
Böylesine önemli ve etkili bir şahsiyet, daha sonra öylesine parçalanmış bir kültür atmosferiyle karşı karşıya kalıyor ki; sokaktaki insandan başbakana kadar büyük taraftarlıklardan büyük tepkilere kadar tek başına göğüslemek zorunda bırakılıyor. Bunun en önemli sebebi, Büyük Doğu dergisiyle ortaya koyduğu tavırdır:
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!...”
Bu mısralarda ortaya koyduğu tavrın gerisinde İslâm düşüncesi vardır ve bu düşünceyle çevresinde olup bitenleri sorgulamaya girişir. Büyük Doğu’nun ilk sayısında bu şuurla hazırlanan “Nefs Muhasebesi” başlıklı anketin birinci sorusu “Allah’a inanıyor musunuz?” şeklindedir. Bilim, sanat ve siyaset alanında tanınmış kişilere yöneltilen sorulara verilen cevaplar, birçok tanınmış şahsiyetin ne kadar şuursuz bir hayat tarzı yaşadıklarını ortaya koyar. Yine o dönemlerde yazdığı noktalama da onun kendisine ne tür bir görev verdiğini anlatması bakımından ilgi çekicidir:
“Ben şairim, gaibi kurcalayan çilingir,
Canlı cenazelerin başında Münker-Nekir!”
Sade şairliği bir “cüce” işi gören ve gözünün “büyük sanatkârlık” ta olduğnu söyleyen Necip Fazıl, gerçekten bir büyük sanatkâra yaraşan tavırları ve görüşleri ortaya koymaya başlar. Yüzyıllık gidişe “dur” demeye ve yapılan yanlışları tek başına kalsa da göstermeye sonuna kadar kararlı olan bir tavrı kırk yıl sürdürür. Onun büyüklüğü buradan gelmektedir.
RESMî İDEOLOJİYİ HEDEF ALMIŞTIR
İnancına bağlı fikirler geliştirmesi, eserler ortaya koyması ve bu eserlerin anlaşılması için gereken atmosfer için mücadele vermesi, kendi ifadesi ile “aksiyona girmesi” onu hem büyük bir sanatkâr hem de kahraman konumuna yükseltmiştir. Çünkü mücadelesi yalnız fikir ve sanat alanında kalmamış, yazdığı yazılar ve yayınladığı dergilerle, hükümetleri ve devlet mekanizmalarını hedef almıştır. Bu konuda da çoğu zaman yalnız kalmıştır, ama yılamamıştır.
Necip Fazıl’ın, ölümüne kadar pek çok sanat ve kültür adamı tarafından olduğu kadar, üniversite çevrelerinden de destek görememesinin sebebi, resmî ideoloji ve taraftarlarına karşı yürüttüğü mücadelenin kararlılığıdır. O yüzden resmî destekli basın tarafından sürekli komplolara maruz bırakılmış, iftiralara uğramış, dünya çapındaki eserleri görmezden gelinmiş, eserleri okul kitaplarıyla antolojilerde anılmaz olmuştur. Onu yalnızca Kaldırımlar şairi olarak anmak, daha sonra yazdıklarını görmezlikten gelmek ve inancı uğruna yaptıklarını, Ataç’ın ifadesiyle “densizlik” olarak nitelendirmek, batıcılığı benimsemiş solcu veya Kemalist aydınların ortak tavrı olmuştur. Halbuki asıl densizlik budur; Necip Fazıl’ın 1940 sonrası ortaya koyduğu fikir ve eserleri küçümsemektir. Çünkü bu eserlerde savunduğu görüş ve tesbitler, bugün yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada haklılık kazanmıştır. Batıcı ve solcu düşüncelerden kopan bütün aydınlar, bugün Necip Fazıl’ın kırk yıl önce söylemek için hapse atılmayı göze aldığı şeyleri tartışıyorlar. Dünyadaki ve Türkiye’deki değişim, hep Necip Fazıl’ı haklı çıkardı. Kemal Tahir, Atilla İlhan ve Cemil Meriç’ten bu yana batıcı-sol çevrelerde görülen bütün yerli, millî ve geleneksel değerlere yönelme çabalarında Necip Fazıl’ın etkisi her zaman belirgindir.
Türkiye Yazarlar Birliği’nin, “On Yıl Sonra Necip Fazıl” adıyla ve bir hafta süreyle düzenlediği geniş katılımlı toplantıların metinlerinin Bütün Yönleriyle Necip Fazıl adıyla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi ile Yazarlar Birliği’nin ortak yayını olarak yayınlanması, Yapı Kredi Yayınları arasında Necip Fazıl Kısakürek-Seçmeler adlı bir kitabın yayınlanması, Bilgi Yayınları’nın biyografi dizisinde Necip Fazıl’a da yer vermesi, Kültür Bakanlığı’ndan sonra Türkiye’deki bütün kültür, sanat ve bilim çevrelerinin bu büyük ve dünya çapındaki şahsiyeti yeniden anlamaya ve değerlendirme-ye çalıştığının bir göstergesi sayılmalıdır.
Bu arada; pek çok belediyenin -hazırlıksız da olsa- anma programları düzenlemesi, bir tür sahiplenmenin göstergeleridir ve daha ciddî yapılması beklenir...
MESAJININ YENİDEN GÜNDEME GELMESİ
Yeni nesiller, Necip Fazıl’ın mesajını anlayabilecek duyarlığı kazanabilirse; bu, Türk kültür hayatının büyük kazancı olur. Çünkü onun mesajında, Memet Âkif, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi dinî, tarihî ve estetik değerlerin savunucularının çok daha temelli bir bileşime ulaştığını ve onun kişiliğinde, yalnız yirminci yüzyıl sanat ve kültür değerlerimiz değil, 19. yüzyıl aydınlarının Batı’dan alınan değerlerle ona karşı çıkma çabası ile divan, halk ve tekke edebiyatlarının tüm güzelliklerinin buluştuğunu görüyoruz. Dehâlar böyledir; Homeros, Shakespeare, Hugo, Goethe ve Dostoyevski, kendi milletlerinin değerlerini, aktüel ve politik, tarihî ve dinî bütün meselelerini kendilerine dert edinmişler ve bunlara eserlerinde yer vermişlerdir. Onları anlamak, milletlerini anlamakla eşdeğerdedir. Bu anlamda Necip Fazıl, yeniden keşfedilir ve bütün Türkiye ve çevresinde yaşayan insanlar için ortaya koyduğu görüşler tartışılmaya başlanırsa, kültür hayatımız için yeni bir toparlanma ve kısır çekişmelerden kurtulma imkânı verir.
Dr. Muhammed Harb’in 1980’den sonra Necip Fazıl’ı Arapça’ya çevirme çabasının gerisinde, Mısır’dan başlayarak Necip Fazıl’ı İslâm dünyasına tanıtma ve mesajına olduğu kadar estetik başarısına da dikkati çekme gayreti vardı. Necip Fazıl’ın şiir ve hikâyelerini İngilizce’ye ve Urduca’ya çevirerek, Pakistan çevresinde İngilizce bir kitapla Necip Fazıl’ı tanıtma gayretine giren Masood Akhtar Shaikh, Shakespeare gibi dünya çapında bir şahsiyetimizi neden yeterince değerlendirip tanıtmadığımızı anlayamadığını söylemektedir. Ona göre; Türkiye, Necip Fazıl’la kendisini çok daha iyi tanıtabilir. Tıpkı İngiltere gibi...
* * *
NECİP FAZIL’IN ŞİİRİ
Necip Fazıl, ilk gençlik şiirlerinde görülen taklidî imanın ifadelerinden yıllarca sonra, şahsiyetini oluşturan unsurlarla tecrit kabiliyetinin hidayetle ulaştığı noktada, müthiş bir şiire ulaşır. Bu şiir, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ta temsili alegorik bir tarzda anlattığı, Fuzûlî’nin Leylâ’dan Mevlâ’ya ulaşma şeklinde ifadelendirdiği hakîkate ulaşma cehdinin ta kendisidir.
* * *
Saf şiir açısından yapılan değerlendirmelerin birçoğunda, Şeyh Galip’ten Yahya Kemal’e kadar önemli şair yetişmediği söylenir. Ara yerdeki Hâmid’in taşıdığı istidadı ve dile getirmeye çalıştığı metafizik ürpertiyi, kullanılmamış bir imkan olarak istisna tutarsak, söylenenlerde büyük bir gerçek payı vardır. Evet, gerçekten de şiirimiz, Şeyh Galip’ten Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’e gelinceye kadar taşıyamayacağı düşünce ve öteki şiir dışı unsurlara boğulmuş, dolayısıyla şiir olmaktan çıkmıştır. Muallim Naci’nin şiir dışı tartışmalar yüzünden divan şiirine yönelmesi de şiirimize fazla bir şey kazandırmamış, dolayısıyla yüzyılın başında Fikret’le şiirimiz gerçek bir çıkmaza girmişti. Gerek yenilik şairleri, gerekse divan ve halk tarzında şiir söyleyenlerin yazıp söylediklerine bugün birer talihsizlik olarak bakmadan edemiyorsak, bunun bir tek sebebi var: Yaşadığımız medeniyet krizi...
Batılılaşmanın doğurduğu şaşkınlık ve taklitçilik, kolay bir yolu mümkün ve modern bir tutum gibi ortaya koymasaydı, Namık Kemal, Abdülhak Hâmid, Muallim Naci, Fikret ve Cenap Şehabettin; bugün birer büyük şair olarak anılabilirdi.Dönemin imkânları buna elverişlidir. Şiirin öncü fonksiyonu, bir hakikat arayıcısı olma kabiliyeti, şiirde çok şey yapmaya her zaman imkân verir. Âkif bu imkânı zaman zaman kullanabilmiştir. Her şeyden önce bir imanın sözcülüğünü üstlenerek tarihî bir misyonu ifa etmiştir. Bu misyonu değerlendirmeyi ve tarih boyutunu yaşanılan hayatla birlikte ele alarak ortaya koymayı bilen Yahya Kemal, Âkif’ten oldukça farklı bir şiir dünyası kurarak, saf şiir anlayışıyla yeniden ilgi kurabilmiştir. Haşim ise tamamen yeni ve orijinal kalmayı başarabilmesiyle, batılılaşma döneminden en büyük avantajı sağlamış şair olarak karşımıza çıkar.
Necip Fazıl şiire başladığında, bu tecrübelerden fazla olarak, halk şiiri ve tekke edebiyatı örnekleri de gündemdeydi. Irsiyetinin imtiyazlarıyla edebiyat hocasından edindiği tasavvufî alâka, Necip Fazıl’ı Yunus ve öteki tekke mensuplarıyla temasa getirdi. Bu dönem, aruzdan heceye, millî edebiyattan “çağdaş edebiyat”a geçebilmek için Fransız şairlerine doğru tabii bir yönelişin gündemde olduğu bir dönemdir. Yeni Türk sanatçısı, her bakımdan kendi kendisiyle ve küçük bir aydın çevre ile baş başadır:
“Duvara, bir titiz örümcek gibi,
İnce dertlerimle işledim bir ağ.
........
Eserim duvarın bir köşesinde;
Çıkamaz içimden başka bir seda...”
KALDIRIMLAR ŞAİRİNİN İÇİNDEKİ KIYAMET
Kaldırımlar şairi, Tanzimat’tan bu yana yaşanan krizi benliğinde hisseder, bunu derinliğine yaşar. Şehir ve tabiata ait unsurları, “İçindeki kıyamet”in nesnel karşılıkları gibi yansıtırken aslında yaşadığımız kaosu anlatır. Bir “ben” şairi gibi konuşur; ama konuştukları, bu toplumun tek tek her entelektüeliyle yaşadığı sancıdır. Bunu kimi idrak eder, Beşir Fuad gibi intihara kadar götürür. Kimi de Hâmid gibi ara sıra feryat gibi ifade eder. Büyük bir kısmı da, Fikret’in isyanı ile Akif’in imanı arasındaki çatışmada ifade edildiğini sanır; talâkatin cebrezesinde kendini kaybeder, yaşadıklarını unutmaya çalışır. Bu bir kuru tesellidir.
Necip Fazıl hiçbir kuru teselliye kanmaz. Azgın deniz gibi her şeyi yakıp yıkmak istediği olur. Susan deniz gibi büyük olmayı ister, takvimdeki denize hicret eder. Bütün çabası, “gönlün kurşun yükünü”, “tüy gibi hafifletmek”tir. Ama ne yapsa fayda vermez:
“Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün;
Gelin, gelin onu açın geceler”
Geceye sığınışı teselli etmez onu. Çünkü “İnsanlar içinde en yalnız insan”ın başı “taş duvar”a gömülüdür. Mumu söndürse, “ölüler içinde en yalnız ölü” karşısına dikilir...
Her yerde kendi ölüsün, daha doğrusu ölümünü gören “ben”, aslında durumun farkındadır:
“İçimde bir mahşer uğultusu var;
Ruhumdur çağıran, tenimi cenge.”
İçindeki sönmeyen ateşin kaynağı az çok bellidir, ifade edilmiştir; Bir “sonsuz renk”e gözlerini vermek ister. Bu “ sonsuz renk”tir her şeyin kaynağı:
“Mermer bir kabuğa girip, ördüğüm,
Kapansam içimden gelen âhenge..”.
Bir ipek böceği tasavvur edelim ki, “mermer bir kabuk”ta âhenk örmektedir.
Tecrit safhası başlamıştır artık. Kimsenin bu sonsuz dünyadan haberi yoktur. Zaman ve mekan altüst olmaya başlar, içindeki kıyamet dışa vurur:
“Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.”
Yaşadıklarıyla da, duyduklarıyla da yalnızdır şair. Her yerde bunu görmeye ve görüntülerin, vehimlerin arkasındaki gerçeğe varmak tutkusuna kendisini kaptırmıştır. Ama ufuk sürekli ondan kaçar, bir türlü ulaşamaz son sınıra. Bu ulaşılamazlık onu daha da çeker:
“Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
Kime ne anlaşılmaz duvar bendedir.”
Ufkun insanda, çok yakınında olduğunu fark eder. Çile de böylece başlar ve ölünceye kadar sürer. Bu tecrit – teşhis gelgitleri, onun bütün şiir macerası, Çile şiirinde yeniden yaşanır. Böylece, şairin birinci dönemiyle ikinci dönemi iç içe girmiş olur. Tanpınar’ın ifadesiyle şair, ilhamının geçtiği merhaleleri özetler.
Bir toplumun rüyasını gören şair, başka biri gibi bunu anlatmak durumundadır. “Ben” derken, aslında “biz” demiş olur:
“Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;
Yollar ki, Allah’a çıkar, bendedir.”
İlk gençlik çağında, bir çeşit taklitle söylediği mısraları hatırlayalım: Allah aşkıyla haykırdığı için çok görülmemeyi istiyordu genç şair... Çile’de bu çok başka bir tona ulaşır. Çünkü şair “bir şeyhe varmıştır” artık:
“Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûri”
..................
“Biricik meselem, sonsuza varmak...”
Necip Fazıl, ilk gençlik şiirlerinde görülen taklidî imanın ifadelerinden yıllarca sonra, şahsiyetini oluşturan unsurlarla tecrit kabiliyetinin hidayetle ulaştığı noktada, müthiş bir şiire ulaşır. Bu şiir, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ta temsili alegorik bir tarzda anlattığı, Fuzulî’nin Leylâ’dan Mevlâ’ya ulaşma şeklinde ifadelendirdiği hakîkate ulaşma cehdinin ta kendisidir. Bu, Şeyh Galib’in ifadeyle “özge bir macerâdır”...
* * *
TEBLİĞ SANATÇISI
“Onun ümmetinden ol” der, davetiyeler, hicivler yazar. Hayatın yaşanan biçimine karşı çıkar, tarihin yanlış anlatılışına isyan eder, din büyükleri için şiirler yazar, yeni bir mevlid denemesine girişir. Son nefesine kadar, şiirin başını çektiği bir tebliğ ve telkin sanatçısı olarak, büyük bir misyon ifâ eder.
Kaldırımlar şairi bir ıstırabı dile getiriyordu. Çile, bir imanın sözcüsü olur. Sakarya Türküsü ile destan şairi kimliği de kazanan Necip Fazıl, şiiri bir hakîkat arayıcılığı olarak görürken, “Allah için sanat” görüşünün nazariyesini de hazırlar. Şiir ile fikir arasında bu kadar doğrudan ilişki kurabilen pek az şair vardır. Canım İstanbul’dan sonraki şiirlerinde görülen huzur ve ölüm duygusunun tabiiliğini, bu şiirin temel dinamiklerinde bağlamak gerekir.
* * *
Yunus’un, Mevlânâ’nın mürşitleri vardı. Onlar da seyir ve sülûklerini şiir diliyle anlattılar. Söylüyorlar ve bu şiir oluyordu. Bu yüzden sözlerinde bir tasannu yoktur. Buldukları dilde, konuştukları meselenin bugünkü gibi riskleri yoktu. Yani tasavvufun dili bugünkü gibi bir kısım aydınlar nezdinde yıpranmamıştı. O bakımdan yeni bir şiir dünyası kurmak gibi fazladan bir gayrete ihtiyaçları yoktu. O dünyanın içindeydiler.
Çağdaş bir şair için bu imkânlar yoktur. O yüzden Necip Fazıl, her şeyini yeni baştan kurmak zorunda kaldı. Bunda da uzunca bir zaman yalnızdı. Mesajına, Rilke ve Eliot gibi hazır çevreler de bulabilecek durumda değildi. Ama hiçbir zaman onlar gibi umutsuz olmadı, olamazdı:
“Ben, Allah diyenlerin boyunlarında vebal;
Ben, bugünküne mâzi, yarınkine istikbâl.”
Sakarya türküsü ile bu şiir üçüncü ve son merhaleye ulaşır.
DESTAN ŞAİRİ
Necip Fazıl artık bir destan şairidir. “Onun ümmetinden ol” der, davetiyeler, hicivler yazar. Hayatın yaşanan biçimine karşı çıkar, tarihin yanlış anlatılışına isyan eder, din büyükleri için şiirler yazar, yeni bir mevlid denemesine girişir. Son nefesine kadar, şiirin başını çektiği bir tebliğ ve telkin sanatçısı olarak, büyük bir misyon ifâ eder.
Kaldırımlar şairi bir ıstırabı dile getiriyordu. Çile, bir imanın sözcüsü olur. Sakarya Türküsü ile destan şairi kimliği de kazanan Necip Fazıl, şiiri bir hakîkat arayıcılığı olarak görürken, “Allah için sanat” görüşünün nazariyesini de hazırlar. Şiir ile fikir arasında bu kadar doğrudan ilişki kurabilen pek az şair vardır. Canım İstanbul’dan sonraki şiirlerinde görülen huzur ve ölüm duygusunun tabiiliğini, bu şiirin temel dinamiklerinde bağlamak gerekir.
18’İNDE, 80’İNDE AYNI BÜTÜNLÜK
Poetikasında Necip Fazıl şiire, ontolojik bir misyon yükler, şair bununla varolmaya çalışır. Bu misyonun en güzel ifadesini onun şiirlerinde buluyoruz.
Bu şiirler bağlı oldukları estetik, etik ve ideolojik görüşler açısından öylesine tutarlı bir bütünlük gösteriyorlar ki, benzerine Yunus’tan bu yana hiçbir şairde rastlanmaz...
Necip Fazıl’ın Örümcek Ağı adlı 1922 yılında yayınlanan şiirinden 1983’te yayınlanan Evim adlı şiirine kadar, 61 yıl boyunca değişmeyen, ama zamanla gelişen ve derinleşen özellikler, onu büyük şairler arasında anmamızı gerektirmektedir. Dünyanın belli başlı büyük şairlerinde bulunan özelliklerdir bunlar: Millî ve tarihî olmak, dinin özüne ait mistik ve metafizik temalarda derinleşmek, ferdî olduğu kadar sosyal meselelerde de kendince tavır sahibi olmak, bu özelliklerden bir kısmıdır.
Gençlik döneminde “Ruhun şiiri”ni yazdığı söylenmişti, devrinin eleştirmen ve edebiyat tarihçileri tarafından. Vasfi Mahir Kocatürk’ün böyle anılır. Ama daha yaygın ve bilinen vasfı, “mistik şair” idi.
Bu mistik tavır, onun ilk şiirlerinde de açıkça görülür. Her şeyin hakîkatine ve olayların iç yüzünü kavramaya tâlip mizacı, onun şiirine her zaman kendine özgü bir nitelik kazandırmıştır.
1930’lu yıllarda onunla mülâkat yapan birinin, Ölünün Odası, Tabut ve benzeri şiirlerine atıfla, “Şiirleriniz neden bu kadar marazîdir?” sorusuna şu cevabı verir: “Lâkin bu marazda ne kadar kuvvetli bir sıhhat olduğuna dikkat ediniz.” Evet, gerçekten de Necip Fazıl’ın en marazî görünen şiirlerinde bile kuvvetli bir sağlık alâmeti ve arayışı olduğu dikkati çekmektedir.
KİTAPLIK ÇAPTA ESERİN İLK POETİKASI
Hece vezninde aruz âhengini yakalamaya çalışmada, neslinin en lirik ve en etkileyici şiirini kurmada, kendinden önceki şiir geleneğimizin en önemli özelliklerini kendinde toplayarak çağdaş Türk şiirini etkilemede, başkalarıyla mukayese edilmeyecek nitelikte üstünlüklere sahiptir.
Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955) ve Çile (1962) adlı şiir kitaplarının, ilk gençlik dönemine ait ilk iki örneği bir hazırlığın ürünleri olarak ayrı tutulursa, diğerlerinin yayınlandıkları dönemlerde her bakımdan yılın olayı niteliğinde oldukları görülür. Özellikle Çile adlı eserinin önsözü, şiir görüşlerini yansıtan poetika bölümü ile şiirlerinin gösterdiği bütünlük, her zaman “kitaplık çapta eser” sahibi olmayı hayatının biricik meselesi yapan büyük bir şairi ortaya koymaktadır.
ŞİİRİ İLE DÜNYA GÖRÜŞÜNÜ MECZETTİ
1952 yılının Büyük Doğu dergilerinde yayınlamaya başladığı poetikasına ait yazıları, Fuzûlî’den beri edebiyatımızda şiiri ile dünya görüşünü meczetmeye çalışan büyük şairler arasında Necip Fazıl’a özel bir yer ayırmamızı gerektirmektedir. Onun şiir görüşlerinin ortaya koyduğu bütünlükle karşılaştırıldığında, Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid’in ve Ahmet Haşim’in şiirle ilgili teorik yazılarının ne kadar eksik ve yarım oldukları dikkati çekmektedir. Orhan Veli ve arakadaşlarınınki ise, sadece klasik değerlere itirazdan ibaret kalmaktadır.
Bu doğrultuda yazılmış yazılar olarak, yalnızca Asaf Hâlet Çelebi’nin 1954 yılında yayınladığı Benim Gözümle Şiir Davası başlıklı yazılarının değerinden söz edilebilir. İstanbul dergilerinde yayınlanan bu yazılarında, A. H. Çelebi de Necip Fazıl gibi şiir görüşünü bir hadis-i şeriften hareketle geliştirir.
Bir divan şairi titizliği ile kitaplık çapta eser hazırlayan Necip Fazıl, bir halk şairi endişesiyle sade bir dil kullanır ve bir tekke şairi gibi de mecazlarla derinleşme endişesi taşırken, çağdaş bir şairin bütün kaygılarıyla şiirin bütün alanlarında eser verir, mevlid de yazar, hiciv de. Onu büyük yapan, kendi yolunu ve tavrını kendince belirleyip büyük eser vermenin sırrını yakalamasıdır.
DÜNYA ÇAPINDA ESERLER, NECİP FAZIL’DA TİYATRO...
Şairliği yanında dünya çapında değer taşıyan tiyatro eserleri ortaya koyan Üstad’ın eserleri “Tek Parti” döneminde adeta görmezden gelinir.
Üstad’ın ünlü tiyatro eserleri
Bir Adam Yaratmak, Reis Bey, Para, Sabır Taşı, Parmaksız Salih, Ahşap Konak, Yunus Emre, Künye, Tohum... Püf Noktası en önemli eserleridir. Sır ve Kumandan isimli yarım kalmış iki de piyesi bulunmaktadır.
* * *
Şairliği yanında öteki edebî eserleriyle de tartışılmaz önemde bir büyük şahsiyet olmasına rağmen, Necip Fazıl’ın tiyatro eserlerinin sahnelenmemesi, üzerinde durulacak nitelikte bir kültürel sapma yaşadığımızın göstergelerinden biridir.
Kültür ve sanat adamlarının kamplaşmasının son derece tehlikeli parçalanmışlık, yaşadığımız dönemin hâlâ soğuk savaş atmosferinden kurtulmadığını ortaya koymaktadır. Millete mal olmuş şahsiyetler ve eserler üzerinde ortak bir kanaate varılmıyor, estetik değerler hak ettiği yeri alamıyorsa, o toplumun etik ve politik bir kör döğüşü yaşaması şaşırtıcı olmaz...
Necip Fazıl’ın on dört tiyatro eseri vardır ve bunlardan on kadarı çeşitli resmî ve özel tiyatrolarda sahneye konmuş, bazıları da sinema ve televizyon filmi halinde geniş kitlelere sunulmuş, büyük alâka görmüştür. Gerek Şehir Tiyatroları’yla özel tiyatrolardaki sahnelenişi, gerekse televizyon yapımları her zaman büyük yankılar uyandıran bu oyunların teknik ve muhteva özellikleri geniş araştırmalarla tezlere konu olmuş ve Türk tiyatrosu için her zaman yeni ve orijinal metinler olarak nitelendirilmiştir. Fakat Muhsin Ertuğrul’dan başka bu eserlere yeteri kadar ilgi gösteren tiyatro adamı çıkmadığı, ortaya çıkanların da yeterli destekten mahrum olduğu için dünya çapında önemli eserlerin Türk seyircisine ulaşamadığını görüyoruz. Bundan tiyatro ile uğraşan herkesin payına düşen bir sorumluluk olduğunu ve bu sorumluluğun bazıları için utanç vesilesi sayılacağını belirtmek gerek.
ÇÖLE İNEN NUR
Peygamberimizin hayatını anlatan siyer denemesi, Büyük Doğu dergilerinde tefrika edildikten sonra 1950 yılında kitaplaşır. Sonraki baskısı O Ki O Yüzden Varız adıyla yayınlandıktan (1961) sonra “tashihli ve ilâveli” baskılar yeniden Çöle İnen Nur adıyla yayımlanarak ön tarafına “Başlangıç” yazısı konulmuş ve Seyyid Abdülhâkim Arvasî’ye ithaf edilmiştir.
Bu eser, İslâm edebiyatının siyer türünün yeni Türk edebiyatındaki en güzel örneğidir. Peygamber sevgisinin temel alındığı bu eser, dünyada pek az benzeri olan bir üslûp ile yazılmıştır. Bir şeyhe bağlanmış olan Necip Fazıl, bu kitabını “Fenâfirresul”e ulaşmak arzusuyla yazmış gibidir. Şair Bâkî tarafından Arapça’dan dilimize çevrilen ve tasavvuf kaynaklarına göre Peygamberimizin hayatını anlatan El Mevâhibu’l Ledüniyye adlı kitap, sanki bu eserin tek örneği olmuştur. Bâkî’nin ilaveler yaparak dilimize çevirdiği kitabı, sonraki yıllarda Necip Fazıl Gönül Nimetleri adıyla sadeleştirmiştir. 17. yüzyıl Divan nâsiri Veysî tarafından yazılan ve 18. yüzyıl şairi Nâbi ile Nazmizâde (öl. 1723)’nin zeyl yazdıkları Siyer-i Veysî’den bu yana, Hz. Peygamberin hayatını sanatçı yaklaşımıyla bütün halinde anlatma çabasının ilk önemli örneğidir.
Büyük Doğu dergilerinin İman – İslâm sayfalarında tefrika edilen pek çok dinî eserin en önemlisi olan bu kitap, daha sonra sahabe ve evliya menkıbeleriyle desteklenmiştir. Her şeyi bir iman vecdi ve heyecanı içinde telâkki eden Necip Fazıl, bu eseriyle dinî neşriyatın Peygamber sevgisi etrafında yeniden şekillenmesine öncülük etmiştir. Sonraki yıllarda defalarca basılan ve en çok satılan dinî kitapların başında yer alan bu eserin pek çok benzeri ve hatta taklidi yayınlanmıştır.
GÖRMEZDEN GELİRLER
Bir Adam Yaratmak gibi dünya çapındaki eserin mistik tarafını budadım diyerek sahneye koyan Devlet Tiyatrosu yönetmeni için söylenecek hiçbir söz yoktur. Bizâtihî budadım kelimesi bile konuya estetik ve etik kaygıdan çok, politik kaygı ile yaklaşıldığını ve metafizik meselelerle yüklü eseri katletmek anlamına geldiğini ortaya koymaktadır. Peki öyleyse bu türden bir “sahneleme cinâyeti” işlenir de tiyatro çevrelerinden niçin hiç ses çıkmaz? Çünkü Necip Fazıl’ın eserleri, onları ilgilendirmemektedir. Bu da işte yaşadığımız günlerin garip çelişkilerindendir: Sanata evet kampanyaları başlatanların sadece tek tip esere sahip çıktığını ve hürriyeti yalnız kendisi için isteyenlerin içinden çıktıkları topluma ne kadar yabancılaştıklarını gösterir ancak.
MİLLET DÜŞMANLARI GÖZDE
Tek Parti döneminde yazıldıkları yıl sahnelenen Tohum, Bir Adam Yaratmak, Para ve Nam-ı Diğer Parmaksız Salih adlı oyunlarının daha sonra Şehir Tiyatroları yönetmenleri tarafından hiçbir şekilde gündeme getirilmediğini görüyoruz. Sanki basın ve kültür çevrelerinin yabancılaşmasının tipik bir yansıması olarak, tiyatro çevreleri Necip Fazıl’ı unutturmaya kararlı gibidir. Ama Şehir Tiyatroları’nı yıllardan beri yönetenler, acaba bu zarif ve kibar insanların neden tiyatro yönetimine müdahaleye kalkışmadığı gibi, oyun seyretmeye gelmediğini düşünmüyorlar? Pek çok inceliği ve akıl almaz kulisleri bilen, iktidardan muhalefete kadar pek çok şeyi ve kişiyi yakından takip eden sanat ve kültür adamları, kendilerine yetki veren kadroları neden hesaba katmazlar? Bunu anlamak mümkün değil. Öte yandan Nazım Hikmet sevdalılarının gönülleri hoş edilsin diye, onun hayatını sahneye getiren oyun sahnelenirken, Müslüman halkın inançlarına hakaret edilir de hiçbir yöneticinin nedense tepkisi duyulmaz...
Bazı şeylerin nezâket sınırları içinde ele alınmasında fayda var. Yöneticilik her zaman dengeleri kollamayı ve hak duygusunu hesaba katmayı gerektirir. Devlet Tiyatrosu’nun katlettiği oyundan sonra Gösteri Sanatları Merkezi de Ahşap Konak adlı eseri amatör kadroyla sahneye getirerek, Necip Fazıl’ın tiyatro eserlerinin sahnelenmesi yolundaki talepleri karşılama çabasına girdi. Fakat İstanbul Belediyesi’nin finanse ettiği bu yapımda görev alan yöneticilerin aralarında düştükleri anlaşmazlıktan ötürü, dramaturji ve yönetim konusunda tam bir kargaşa vardı ve ancak oyunun ruhu kendini kurtarıyordu. Son gecesini seyrettiğim bu oyun, ciddî bir sahiplenme ile ne büyük yankılar uyandırabilirdi, bu farkedilebiliyordu.
EVRENSEL MESAJLI ESERLER
On dört eserden yarısı tezli eserdir ve ötekilerde de Necip Fazıl’ın dünya görüşünün evrensel çerçevede yansıması görülür. Fakat Bir Adam Yaratmak, Para, Reis Bey, Parmaksız Salih, Sabır Taşı, Künye ve Yunus Emre gibi eserleri her zaman ve her yerde oynanabilecek değerde ve önemdedir. Bu eserler üzerinde yapılabilecek ciddî ve sorumlu dramaturji ve reji çalışmaları, onların her dünya görüşü sahibi seyirci tarafından ilgiyle izlenmesine imkân verir ve pek tabii böylesine önemli eserleri sahneye getiren tiyatro da bir kültür olayına sahne olur. Tabii bu eserlerin yapımına yağdırılacak ödül yoktur ve tatmin edilecek tek şey de kamu vicdanıdır. Bir Adam Yaratmak 1937 yılında yazıldı ve yine o yıl sahneye kondu. İki dönem boyunca, yani on aya yakın bir zaman Şehir Tiyatrosu sahnelerinde kapalı gişe oynandı. O dönemin Harbiye Okulu talebelerinin de bu oyunu seyretmek için okuldan kaçtıkları, yani disiplin suçu işledikleri söylenir. Bugün eğer ciddî değerlerini göstermekten çekinmeyecek kadar yürekli ve önyargısız davranabilirlerse, Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak ve Para gibi evrensel mesajlı eserlerle oyunları ile bu topluma hem doğru şeyler söylemiş, hem de bir hakkı teslim etmiş olurlar... Çünkü bu eserler yerli ve millî olandan evrensele ulaşmanın başarılı örnekleridir.
Son olarak yayınlanan Püf Noktası adlı tek komedi eseriyle yarım kalmış Sır ve Kumandan adlı piyesleri, Necip Fazıl’ın ne kadar cesur ve yenilikçi bir tiyatro yazarı olduğunu ortaya koymaktadır. Maalesef bu eserlerin hakkettiği ilgiyi görerek sahnelenmemesi bir yana, akademisyenler ve tiyatro eleştirmenleri tarafından bile ciddî çalışmalara konu edinilmemektedir. Bunlar ülkemizdeki tiyatro kültürünün ne kadar yetersiz ve tek boyutlu olduğunu ortaya koyacak niteliktedir...
* * *
HİCVİN DE ÜSTADI
Necip Fazıl, şairliği ve tiyatroculuğunun yanında keskin bir mizahçıdır da. Tek parti döneminin zulmüne hiciv ve mizahla karşı koyar. Borazan isimli mizah dergisinde İnönü’ye seslenen bir yazı yayınlar.
* * *
NECİP FAZIL’IN HİCİV VE MİZAH GAZETESİ
“Öttür yem borusunu, öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!”
Zulme karşı hiciv ve mizahla karşı koymanın en keskin örneği...
Üstad Necip Fazıl’ın çıkardığı Ağaç (1936) ve Büyük Doğu (1943) adlı dergilerden herkesin haberi vardır. Büyük Doğu’nun bazı devrelerinin günlük gazete halinde çıktığı da bilinir. Ama Büyük Doğu’nun yayınlanmadığı günlerde, ayrıca haftalık bir mizahî gazete çıkardığını çok az kişi bilir. Ancak üç sayı çıkan bu gazetenin, farklı bir mizah anlayışı var. Yayınlandığı dönem için olduğu kadar, Üstad’ın şahsiyetinin bir cephesini aydınlatması ve mücadelesini daha çarpıcı biçimde göstermesi açısından, büyük bir öneme sahip olan bu gazete hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz.
“Cumaları çıkar haftalık siyasî mizahimtırak gazete” alt başlığı ile 28 Kasım/5 Aralık/12 Aralık 1947 tarihlerinde yayınlanan ve her biri dört sayfa olan bu gazeteler, yarım gazete boyutunda, 28x41 ebadındadır.
Borazan yazısının üzerinde, yazı ile iç içe bir de borazan resmi bulunan başlık klişesi, üç sayısının da genel karakterini ortaya koyuyor: Gür ve pervasız bir ses... Bu üç sayının en belirgin özelliği budur...
TEK PARTİ ZULMÜNE KARŞI GÜR BİR SES: “YUF!”
Gazetenin ilk sayısının sol baştaki ilk yazısı “Yuf!” başlığını taşıyor ve bir çeşit çıkış gerekçesi hüviyetini taşıyor. Gazetedeki yazıların hemen hepsinde olduğu gibi bunda da imza yoktur. Üstad’ın kaleminden çıktığı hemen anlaşılan bu yazının tamamı şöyle:
“Artık iş alaya bindi. Atom bombası devrinde, kestane fişeğinden zayıf ciddiyet utansın! (Melânkoli) hastası Prens (Hamlet) Keloğlan’a çıkıyor! Zira Danimarka sarayında entrika, “Kandilleri yakın!” cümlesini “Kandilleri yakın...” diye mânâlandıracak hale gelmiştir. Sen, en keskin fikir çilelerinin oyuk oyuk gölgelendirdiği ve kıvrım kıvrım acılaştırdığı içli ve mahzun dâva çehresi! Bundan böyle palyaço makyajını öğrenmeye çalış! Sırtına, kıtıklardan bir kambur tümseği yerleştir; başına, kır saçlarını örtecek bir işkembe oturt; bostan patlıcanından bir burun tedarik et ve oldu bitti!
Şöyle bir kılığın da olsa pek mânidar ve bazı hallere çok uygun olur.
Sol elinde yağlı bir rençber kasketi... Arkanda Bitpazarı malı bir (smoking) caketi; ve kravatsız, yaka düğmesi ilikli alaca bir gömlek... Belinden aşağı, şalvarla külot arası, kahverengi, sert kıllı, aba bir pantolon... Ayaklarında, Mahmutpaşa yokuşu mamulâtından, dört parmak kauçuk pençeli bir (bobstil) potini...
Neye benzediniz efendim? Binbir hesapsız ve kitapsız, bilgisiz ve anlayışsız tesirin maskaralaştırdığı yamalı bohça tipine, bundan daha parlak bir üniforma bulunabileceğini sanır mıydınız? İklimlerimizin (modern) veya (moderen) Keloğlan’ı budur; ve Çemişkezek Şarlo’sunun kılığındaki işbu Keloğlan, İzmit kâğıt fabrikasının ikinci hamurundan bir derece daha yerlidir.
Şimdi sağ eline, alevden çığlığı bulutları kamçılayan koskoca bir boru al ve öttür ve haykır:
- Kalk borusu çalıyor! Kalkın!!!
Merak etme; hiç kimse uyanmayacak ve hattâ burnuna sinek konmuş kadar olsun, istifini bozmayacaktır.
İstersen bir tecrübe et:
- Yem borusu çalıyor! Kalkın!!!
Korkarım ki, üzerinden, yalınayak, başıkabak geçecek kalabalığın kesafeti altında Galata Köprüsü yıkılmasın!
Yüz bilmem kaç kişilik (filârmonik) orkestramızın nefesli sazlarına ot tıkandığı, telli sazlarına su doldurulduğu, notalarının da rüzgâra verildiği gün, kararımızı veriverdik:
Biz de (modern) bir Keloğlan kılığına girer ve borazanlık ederiz!
Kala kala bir yuf borusu kalıyor!
Biz de bu boruyu, İsrafil’in Hesap Günü çalacağı ve âvâzesiyle bütün fezayı yırtacağı büyük ayaklanma borusuna kadar başka hiçbir boruya lüzum olmadığı kanaatiyle öttürür, dururuz!
Yuf olsun!!!”
Yazıyı okuduktan sonra ister istemez Üstad’ın aynı yıl yazılmış “Destan” şiirinin iki beytini hatırlamadan edemiyorsunuz:
“Öttür yem borusunu, öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.”
Birinci sayfanın altındaki “Dalkavuğun Köşesinden” yazısı, o dönemin dalkavuk yazarlarının üslûbuyla yazılmış. İkinci sayfadaki “Yürekleri Okuyan Makine” başlıklı yazılar, üç sayıda da yer alıyor. Can Ahmet’in icadı olarak anlatılan bu makine ile o dönemin maruf isimlerinin söz ve maksatları sergilenir. İlk sayıda, daha önce Necip Fazıl’ın “Çerçeve” başlığı ile yazılar yazdığı, sonradan iktidarın emrine giren Son Telgraf gazetesinin sahibi Ethem İzzet Benice ile yapılmış bir konuşma yer alır bu başlık altında. İkinci sayıda, o dönemin başbakanı Recep Peker’le üçüncü sayıda da muhalefetin lideri Celâl Bayar’la yapılan konuşmalarda, sorulara verilen cevapların biri ağızdan, ikincisi yürekten cevap başlığı ile sunulur. Üçü de birbirinden ilgi çekici olan bu konuşmalardan ilk ikisi iktidar yanlılarının düşüncelerini, üçüncüsü de muhalefetin iç yüzünü ortaya koyacak niteliktedir.
İlk sayıda Adanalı Ziya’dan, ikinci sayıda Halil Edip’ten ve Paul Eluard’dan (Hürriyet adlı şiiri, “ey bizde olmayan şey” takdimiyle sunuluyor), üçüncü sayıda da Muallim Naci’den seçme şiirler bulunan gazetenin ikinci sayısında, Üstad’a ait olduğunu tahmin ettiğimiz iki hiciv örneği var. Biri ilk sayfada yer alıyor ve “Neyleyim!” başlığını ve Ozanbaşı imzasını taşıyor. İkincisi ikinci sayfada, “Senin” başlıklı ve Halk şairi imzasını taşıyor. “Neyleyim!” başlıklı hicvin ilk iki beyti şöyle:
“Irmak kuru, çeşme kör, sakaları neyleyim?
Nuh’un gemisi lâzım, takaları neyleyim!
Ya baş derdi konuşun, yahut hiç toplanmayın
Kurultay kapısında tokaları neyleyim!”
(Borazan, sayı 2)
Üçüncü sayının son sayfasında yer alan bir resim ve üzerindeki yazı, bugünkü mizah dergilerinde bile az görülen bir espri zenginliğine sahip: Fotomontajla Falih Rıfkı, elinde Ulus gazetesi satan bir müvezzi haline sokulmuş ve yan tarafına da şu not düşülmüş: “Herkes yakışığını bulsa ne olurdu? Falih Rıfkı Atay sokaklarda Ulus satardı!”
Necip Fazıl’ın başmuharriri olduğu Borazan’da imzasız yazı büyük çoğunlukta. İmzası olan yazıların çoğu da iktibas.
Borazan’ın hangi sebeplerden yayınını tatil ettiğini bilemiyoruz. Yalnız o yıl ve sonraki yıl (1947 – 48) mahkeme koridorlarında “çile üstüne çile” çektiğini biliyoruz. CHP’nin en keskin muhslifi ve muvazaaya yanaşmayan tek münekkidi olmak, kolay atlanamayacak engeller getirir.
İNÖNÜ’YE SESLENİŞ
“Ey devletlû, şevketlû, heybetlû, haşmetlû, kudretlû tacidar hazretleri!” hitabıyla başlayan yazının tamamı kelimesi kelimesine şöyle:
“Ey, uçsuz bucaksız adem ve zulmet diyarının canlı firavunu! Sen bir vücûd değil, bir (espri), bir hâlet, bir keyfiyet, bir ruh çizgisisin; ve memleketimizde hükmeden bir zümrenin teker teker ruhlarına hükmetmektesin! Bizi çoluk çocuk, genç ve ihtiyar, kadın ve erkek peşine takmış, dilediğin istikamete sürüklemektesin! Emrediyorsun; on bin kişi kuru ekmek bulamıyor ve on tüccar kâğıt paralarını çeki taşıyla tartıyor!
Emrediyorsun; yalnız rakı sarfiyatı ayda 800 tona çıkıyor ve yüz binlerce kişi kaldırımlar üstüne ciğerlerini kusuyor! Emrediyorsun; hayır cemiyetlerinin oynattığı kumarlardaki (kanyot) paraları “Etyemez” semtinin yarım asırlık bütçesini aşıyor. Suiistimal, rüşvet, iltimas, ihtikâr, ihtilâs, vurgunculuk, soygunculuk, inkâr, ihanet, hıyanet, cinayet, fuhuş, hastalık, riya, iftira, alkış, an sadık ev en gözde nazırların... Bunlardan bir tanesi vazifesinde kazara küçük bir ihmal gösterse, derhal öbürleri tarafından sana jurnal edileceğini ve bizzat kendilerinin bile yanlarında münezzeh kalacağı işkenceciler ellerinde inim inim inletileceğini bilir; ve gününü gün etmek için sana kul köle olmaktan başka hiçbir çıkar yol olmadığını pek güzel hesap eder. Kurduğun jurnal ve casusluk şebekesi, havalardaki radyo mevceleri manzumesinden daha girift ve korkunçtur. Korkmuş palamut fiyatına kiraladığın vicdanlar önünde, anne oğlundan ve baba kızından emin değildir.
Bütün bunları bir tarafa bırakalım ve haklarında hiçbir şikâyet sesi çıkarmayalım! Yalnız bize çok giran gelen bir nokta var; sadece o husustaki şikâyetimizi dinle ve bize çalımet!
Senden rica ediyor, istirham ediyor, niyaz ediyoruz! Hesab gününe kadar elinden ne gelirse yap, bizi nasıl payûmal ve tarumar edersen et! Bütün bunlar senin tabiî fiilin ve yolundur. Her şeyi yap, yalnız senin zuhurundan beri hayret ve dehşetten çatlattığın şeytan aşkına, seni tenkit edenlere saltanatçı damgasını vurmaya kalkışma! Yahu, bu kadarı nasıl olur; sen dururken bütün zulüm ve ceberruttiyle saltanatçı olmak kimin haddidir?” (Borazan, sayı 3)
Bu yazıda, o dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye hitap edildiği bellidir.
* * *
SAĞLAM ÖNGÖRÜ SAHİBİ
Necip Fazıl’a 18’inde Kayseri’de sorduğum soruya verdiği cevap bir sanatkâr olarak yadırgatıcı görünmesine rağmen, o günlerde Demirel’e karşı Bilgiç’e verdiği destek, Üstad’ın ne denli sağlam öngörülere sahip olduğunu gösteriyordu.
* * *
Necip Fazıl’ı, Çile kitabındaki şiirlerinden sonra, 1964 dönemi Büyük Doğu dergileriyle tanıdım ve büyük bir şair olduğu kadar büyük bir mütefekkir olduğunu anladım. İdeolocya Örgüsü ile Descartes’ın Metod Üzerine Konuşmalar adlı kitabını birlikte okuduğum için, Necip Fazıl’ın fikrî çapını kavrayabilmiştim. O yüzden böylesine önemli bir mütefekkirin, o günlerdeki AP kongresinde genel başkan seçimi gibi günlük politikayı ilgilendiren yazılar yazmasını ve başkanlık yarışında Demirel’e karşı Bilgiç’ten yana olmasını kabul edememiştim. Bunun siyasî hayatımız için ne kadar önemli bir dönüm noktası olduğunu o günlerde bir lise talebesinin anlaması mümkün değildi tabii.
GÖRÜŞÜM YENİDEN ŞEKİLLENDİ
Kısa bir süre sonra Necip Fazıl konferans vermek için Kayseri’ye geldi ve arkası bahçe olan bir kıraathanede konuştu. Üç saat boyunca ayakta dinlediğim bu konferansı, o günlerin Doğu Menzil Komutanı olan Tuğgeneral Faruk Güventürk de makam otomobili içinde izlemişti. O güne kadar duyduğum ve hissettiğim her şeyin sistemli bir şekilde temellendirildiğini fark ettim. Üstad din, tarih, şahsiyetli dış politika ve dünyadaki yerimiz gibi konularda gönlümden geçenleri o kadar açık bir tarzda ifade ediyordu ki, dünya görüşümün tepeden tırnağa yeniden şekillendiğini söyleyebilirim.
“İHTİLAL NE ZAMAN!”
Artık pek çok şeyi kavramış ve 18 yaşın heyecanıyla ülke yönetimine müdahale edebilecek hale geldiğimizi sanmaya başlamıştım. Yalnız Türkiye'yi değil, dünyayı bile kurtarabilecek bir fikre sahiplik. Öyleyse neden böylesine kötü ve zavallı bir yönetime razı olacaktık ki? Bu yüzden de o akşam yapılan ev sohbetinde, jakoben düşünce geleneği içinde yetiştirilen bir lise talebesinin aklına gelecek sorulardan en önemlisini Üstad'a şöyle sormuştum: “İhtilâlimizi ne zaman yapacağız efendim?” Üstad bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra şunları söyledi: "Halk ihtilâlleri devri kapandı! Biz kadro yetiştirerek kanun yolundan zuhura talibiz. Sen bu soruyu öylesine unut ki rüyalarına bile girmesin..."
Demokratikleşmenin de, hukuk devletinin gereğini de bu diyalogdan daha iyi hiçbir şey anlatmaz. Jön Türk hareketine karşı geleneksel yapıyı korumaya çalışan Abdülhamit Han'dan sonra Atatürk devrimleri de böyle bir tavırla bu toplumu temelden değiştirmeye çalışmıştır. Bu yolda din, dil ve tarih alanlarında geliştirilen yeni telakkiler, yepyeni bir toplum oluşturmaya yönelik olmuştur. Dinde Kur’an ve Hadis dışındaki bütün yorumları ve geleneksel uygulamalarla birlikte tarikat telâkkisini bertaraf eden Selefî anlayış yanında, dilde de dinî ve tasavvufî muhtevayı taşıyan kavramlar tasfiye edilerek dilin kültür taşıyıcı özelliği daraltılmış; Güneş Dil Teorisi ile birlikte Orta Asya'dan Sümer ve Hititlere uzanan farklı bir tarih anlayışı ortaya konmuştur.
Mehmet Akif’le Yahya Kemal’in sessiz bir muhalefetle kabul etmedikleri bu tezleri, Necip Fazıl 1943’ten sonra giderek saflaşan bir telakki ile fikrî ve felsefî planda.eleştirmiş, 40 yıl boyunca geliştirdiği İdeolocya Örgüsü ile buna bağlı eserlerinde Atatürk devrimlerinin oluşturduğu aydınlanma düşüncesi etrafındaki fikrî yapıyı dönüştürmeyi mesele edinmiştir. O yüzden, Necip Fazıl’ın mesajım iyi anlamak İçin, Abdülhamit Han'la Atatürk’ü iyi anlamak gerekir. Çünkü dehâlar her çağda aynı dili konuşurlar.
Atatürk devrimleri ile Kemalizm arasında çok önemli farklar var. Atatürk, komünizme şiddetle karşı olduğu halde, onun ölümünden sonra oluşturulan Kemalizm ile Marksistler çoğu zaman ittifak halinde görünürler. Marksistlerle birlikte onlara zemin hazırlayan Kemalist sol görüşün sahipleri hiçbir zaman Necip Fazıl kadar dürüst ve açık olmamışlardır. Bugün Atatürk’ü kalkan yapan hemen herkesin Atatürk'le alakası yoktur. Çünkü “Cumhuriyetin temeli kültürdür” diyen Atatürk’ün, dil, din ve tarih konularında hazırlattığı ve sürekli basılıp o kutu im asıyla yeni bir kültür hareketi oluşturması mümkün olan 10 önemli eser, sonraki yıllarda Atatürkçü olduklarım söyleyenler tarafından yeniden yayınlanmamıştır. Onlar çoğu zaman kendi düşünceleriyle menfaatlerinin üstüne Kemalizm yazmayı marifet bilmişlerdir.
Bu kitaplardan yalnızca Sahih-i Buhari Şerhi Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sürekli yayınlanmaktadır.
Şiirindeki yerli, modern ve orijinal olma endişesi, mistik dünya görüşüne de sinmiştir. Böylece dünya çapında büyük şair ve büyük mütefekkir vasıfları yanında, çağdaş bir klasik vasfı da kazanmıştır. O yüzden, felsefeye karşı felsefeci tavrıyla İmam Gazali’yi, tarih şuuru ve fıkıhçı bakış açısıyla A. Cevdet Paşa’yı, bu milletin temel değerlerim lirik bir dille şiirleştirme çabasıyla Yunus Emre’yi hatırlatırken, bilgece bir uzak görüşlülüğüyle de benzersiz bir dehâ... Başka açılardan da edebî kimliğimizi temsil eder.
YENİDEN BAŞA DÖNMEK
Yeniden başa dönebilecek cesaretiniz varsa, bütün Ön yargılardan kurtulabilirsiniz. Bunu teklif eden Necip Fazıl, felsefî temelleriyle sistemleştirilmiş dünya görüşü adına, hakkı yenmiş tarihî şahsiyetleri savunurken, içinde yetiştiği Tanzimat sonrası ve Cumhuriyet dönemlerinin telakkileri yanında resmî ideoloji ile hesaplaşmış; din, dil ve tarih görüşleriyle dünyada büyük alaka görmüş çağdaş gelenekçiler ile modernistler arasında kendine özgü bir yer edinmiştir. Bu ülkede sanat, siyaset veya kültür faaliyeti yapacak herkesin bir şekilde Necip Fazıl’ın tezleriyle karşılaşması mukadderdir. Çile’den sonra Bir Adam Yaratmak’taki yakıcı hasretle Çöle İnen Nur’daki Peygamber sevgisi, bu milletin öz sesidir.
OSMANLI NİÇİN BATTI?
Necip Fazıl’ı anlamadan bu toplumda ciddî bir entelektüel faaliyet yapmak imkansızdır. Onu anlamak için Abdülhamit ile Atatürk’ün bu toplumda yapmak istediklerim çok iyi değerlendirmek gerek. Onu hakkıyla tanıyınca da herkese düşen sorumluluklar sizin de yakanızı bırakmaz ve kendinizi Sakarya gibi, “Masum Anadolu’nun saf çocuğu” olarak görür, bu toplumun tarihî misyonunu yüklenirsiniz. Osmanlı Devleti sanayileşmeyi zamanında kavrayıp zamanında teknoloji transferi yapamadığı için battı. Bu batışı çabuklaştıran başka etkenlerin basında, sistemin mantığım kavrayamayan politikacıların yetersizliği, yani “kaht-ı rical” gelmektedir.
100 kadar eseriyle Necip Fazıl, pek çok yanında, bu yetersiz politikacılardan kurtulmanın ve tarihî misyonumuza kavuşmanın yollarım da anlatmaktadır. Böylesine önemli bir kültür mirası bırakmış şahsiyetin mesajını anlamadan yapılacak her şey boş... Onu anlamak, bir bakıma tarihi misyonumuzu, yakın geçmişi, millî değerlerimizle kendimizi ve öz benliğimizi anlamaktır...
TESİRİ GENİŞ VE ETKİLİ
20. yüzyıl Türk edebiyatım genel olarak “Çağdaş Türk Edebiyatı” diye adlandırmak herkes için tabii karşılanır oldu. Daha önce Tanzimat ve Servet-i Fünûn Edebiyatları, “Teceddüt Edebiyatı” genel başlığıyla ifade edilirdi. Bu iki dönemi birbirinden ayırmayanlara göre de, Tanzimat'tan itibaren yeni bir telakki de “yeni” veya batıcı bir edebiyat oluşmuştur, o yüzden de hepsine birden “Batı Tesirinde Türk Edebiyatı” demek mümkündür.
Batılılaşmanın 150 yıldan fazla geçmişi olduğu dikkate alınırsa, artık bu tesirle oluşan edebiyatın belli bir üslûba kavuştuğu ve Çağdaş Türk Edebiyatı’nın kendine göre bir kimlik ve kişilik kazandığı söylenebilir. O yüzden de artık bu edebiyatın özellikleri ve genel dinamikleri üzerinde durulması gerekir.
* * *
ANA TÜRLERİN ÖNCÜLERİ...
Şiir, hikaye, roman ve tiyatro gibi edebiyatın ana türlerinde eser veren şahsiyetlerin, 20. yüzyılın sonunda kültür ve edebiyatımızda iz bırakacak tesirlere ulaştıklarını görüyoruz. Şiirde Yahya Kemal, hikayede Ömer Seyfeddin, romanda Halil Ziya ve bütün bunlardan sonra gelişen tiyatroda da Necip Fazıl, çağdaş insanımızın dilini ve kaygılarını irk kez edebî bir tarzda ortaya koymuşlardır. Sonra da bu türler birbirini etkilemiş ve böylece ana hatlarıyla Yeni Türk Edebiyatı kimliği ortaya çıkmıştır.
Bu edebiyatın dış etkiler yanında kendi iç dinamikleriyle oluşturduğu kimliğin en belirgin yanı, batılı formlarda bir yerli edebiyat oluşturma çabasıdır. Şiirde ortaya çıkan yenilik arayışları n in nesirde daha az görülmesinden ötürü, Anadolu’yu farklı bir görme amacına yönelik Millî Edebiyat anlayışının etkisi uzun sürmüştür. Resmî kültür doğrultusunda yeni bir insan tipi üretmeye yönelik Köy Romanları ve Sosyal Gerçekçilik yanında. asıl gücünü geleneksel şiirin sesinden alan çağdaş Türk şiiri her zaman siparişe uygun ortaya çıkmamıştır. Sahte Anadolu Edebiyatı'nın şairleri de naşirleri gibi başarısız oldular...
Bu “sahte” edebiyata karşı çıktığım söyleyen Orhan Veli’nin Garip Şiiri, aslında Necip Fazıl’ın oluşturduğu ve öncülüğünü yaptığı saf şiiri hedef alır...
ÜNLÜ ŞAİRLERE VE GENÇLİĞE...
Garip Şiiri’ne karşı çıkanlardan biri olan Attila İlhan’ın iki örneği vardı: Nazım Hikmet ve Necip Fazıl... Mavi dergisi etrafında topladığı sosyalist dünya görüşüne mensup gençlere örnek olarak gösterdiği şairler bunlardı. Batılı şairlere Halk ve Divan şairleri daha sonra hatırladığı şiir geleneğinin sözcüleridir.
İkinci Yeni şiiri, gerçeküstücü Fransız şairlerinden çok Necip Fazıl'ın politika dışı modem şiirinden güç almıştır. Sezai Karakoç’un geleneğin özüne yöneten şiirinin ilk gençlik arkadaşlarının "İkinci Yeni" yozlaşmalarından ve rahatsızlıklarından kurtulabilmesi, Necip Fazıl’ın dünya görüşüne yakınlığı sayesinde mümkün olabilmiştir.
Edebiyat ve Mavera dergileriyle bunlardan sonra yayınlanan pek çok derginin ve İslamî şuurla faaliyet yapan yayınevlerinin Necip Fazıl’dan öğrendiği çok şey var. 1967-77 yılları arasında MTTB adlı gençlik teşkilâtı, İstanbul merkezli Necip Fazıl konferanslarıyla büyük bir gençlik yetiştirdi. Bunlar toplumun kesiminde; siyaset, ticaret, bürokrasi ve üniversitede çok önemli görevlerde bulundular.
ÜSTAD VE AYDINLARIMIZ
Cuma dergisi, “Üstad istibdat barajını yıkmıştır” sözüyle öne çıkardığı Ahmet Kabaklı’nın şu cümlesini de spot yapmıştır: “Necip Fazıl aksiyoner İslâm’ın öncüsüdür. Bu büyük şöhretin İslâm’a dönüşü, kendilerinden birini kaybettikleri hissini verdi.”
Aydınlarımızdan bazıları, Necip Fazıl’ın üzerlerindeki tesirini gizler. Bir kısmı da, güneşi balçıkla sıvama misali kıskançlıkları nedeniyle Üstad’ı hafife alma yoluna saparlar.