Aşağıdaki metin için, şimdiye kadar bu alanda okuduğum ilk inceleme yazısı diyebilirim. Sinema sanatının vasıflarından başlayarak ülkemizdeki sinema anlayışına ve bu sanatın icrasına, oradan Üstadın senaryoya uyarlanan piyeslerine, kaleme aldığı senaryo romanlarının kısa özetlerine ve sinemaya bakışına, Üstaddan etkilenen yönetmenlerin oluşturdukları milli sinema hareketinin muhtevasına ve bu zeminler ekseninde değinilen pek çok temadan teşekkül olan inceleme yazısının, katılmadığım noktaları olmasına rağmen önemli bir mevzuyu ele almış olması bakımından okunması gerektiğini düşünmekteyim.
‘BİR FİLM YARATMAK'
Necip Fazıl ve Sinema
Sadık Yalsızuçanlar
Giriş
Sinemaya ilişkin yaygın kabul görmüş olan niteleme, ‘teknolojik bir sanat’ oluşudur ve bu yönüyle, eski çağların, ‘büyü ve ruitüellerinin, tüm sanatların yüzlerce yıllık birikiminin, pek çok farklı bilimsel araştırmanın üzerine inşa edilmiş bir teknolojinin ürünü’dür.(1) Bu modern ritüel, bir gösteri olmakla kalmaz, aynı zamanda, diğer dramatik iletişim ortamlarına girebilen hemen tüm konu ve sorunlara da kucak açar. Bir düş makinası olan sinema, özellikle tiyatro, roman, öykü, destan, efsane, masal, fotoğraf, müzik, meddah, orta oyunu, karagöz, şiir, mimari, dekoratif tasarım vesair gibi alan ve türlerden de beslenir. İnsan, tarih, doğa ve toplumsal yaşamla ilgili ne varsa sinemanın ilgi alanına girer. Doğrudan insanın duyularına seslenmesi, Aristocu dram anlayışına uzanışı, özel bir mekanda, tıpkı düş görülür gibi, bir gösterim ortamında alıcıyla karşılaşması, sinemayı, insan hayatında oldukça etkin bir yere sahip kılar. Sinema yoluyla aktarılan içeriğin, insani ve toplumsal hemen her temaya imkan verebilmesi de, bu büyüsel etkiye katkıda bulunur. Sinemanın doğrudan mali boyutunu seyirciden edinmesi ve ‘herkesin görmeyi bilmesi’ ilkesi, onu, aynı zamanda, kimi iletişim uzmanlarına göre, ‘demokrat’ ve ‘eşitlikçi demokrasinin vazgeçilmez bir üyesi’ kılmıştır.
Ayrıca, ‘sinemanın kendisi, bir isteğin, arayışın ürünü’dür (2) ve ‘doğasından gelen özellikleri, ona, hayatı ve ilişkileri gözlemenin, gözün görmediğini göstermenin bir yolu olma şansını verir. Dolayısıyla, eleştirinin en güçlü araçlarından biridir. Öte yandan, popüler sinema, kendi başına etkin olan, sıkı sıkıya örgütlenmiş bir kurumdur. Bu kurum, öteki toplumsal kurum ve süreçlerin içinde yerini almış, onlarla etkileşime girmiş, ekonomik ve kültürel gövdenin işlevsel bir parçası’ da olmuştur.(3) Sinemanın başlangıçta vurgulanan bu niteliklerinin yanısıra, onu, tümüyle kişisel bir dil olarak algılayan yönetmenler aracılığıyla, ‘insanın kendisini sınırsız bir gerçekliğin ve kelimenin tam anlamıyla öznel dünyasının yaratıcısı olarak kabul edebileceği’(4) bir ‘sanat dalı’ olarak görmemiz de mümkün olmaktadır. Bu eğilim, sinemada doğuşundan itibaren kendisini hissettiren ve oldukça gürbüz örnekler de veren bir düşünce olarak süregelmiştir. Sinemayı, toplumsal/siyasal amaçlar için etkili bir araç, hatta bir ‘silah’ olarak görenler olduğu kadar, tıpkı şiir gibi, kişisel bir dil olduğunu savlayan yönetmenler de vardır.
Yeşilçam’dan Bugüne
Türkiye toplumu, sinemayla, doğuşundan kısa bir süre sonra tanışmıştır. Belgesel birkaç deneyle başlayan sinema çabalarımız, giderek adına ‘Yeşilçam’ denilen bir alttürü de üretmiş ve bir melodramatik evren, bu sinemanın adı olarak kullanılagelmiştir. Uzunca bir süre,
Türkiye sineması, adeta özel bir alttürün sineması olarak, kendine özgü duyumlara sahip bir dil olarak varolmuş, arada gördüğümüz ve kural bozmayan kimi tekil örneklerin ve deneylerin dışında, bu niteliğini sürdüregelmiştir. Üzerinde çok tartışılan bu alttür ve özel ad, aynı zamanda kimi seçkinler için aşırı biçimde eleştiri ve hatta aşağılamanın da ismi olmuştur.
Ortak kabul gören düşünce, Yeşilçam sinemasının, ‘tasarlanmış, düşünsel bir temeli olmayışı’dır.(5) Bu sinemayı oluşturanların böyle bir derdi olmadığı gibi, güçleri de, bu ‘teknik sanat’ın doğasına organik bir müdahaleyi mümkün kılmaya yetmez. Bu eleştiri, ilk bakışta gerçekçi görünmekle birlikte, işin bir başka boyutu gözönüne alınmadığı zaman, tek başına açıklayıcı olmaktan uzaktır. Sinema, bizde, modernleşme sürecinin bir parçası, bir tür ‘tebliğ aracı’dır aynı zamanda. Modernleştiri seçkinler, sinemayı toplumsal amaçları için bir ‘araç’ olarak kullanma eğiliminde olmuşlardır ama, bu sinemanın altyapısını oluşturan ve bu işe para yatıranlar, paranın kendilerine dönebilmesi için gerekli olanı aşırı ölçüde gözönünde bulundurunca, Yeşilçam’ın geleneksel nitelikleri giderek birer kaziyyeye dönüşmüştür. Yeşilçam’a, Amerikan ve Avrupa sinemasının ‘dümen suyunda yürümeyi, resmi öğretilerin emrettiği’ni belirten Ayşe Şasa’ya göre(6) ‘Türkiye’de resmi ideoloji, insanların kendi sahici tarihleri, kendi sahici konumlarıyla bağ kurmalarını engelliyor. Sosyal hafıza sürekli olarak hadım edildiği için kollektif semboller, kolektif değerler ve bütün köklü arketipler, insanlarımızın bilinçlerinden gerilere, çok gerilere itiliyor. Bir başka kültürü, modern Batının-üstelik ikinci, üçüncü elden edinilmiş-normlarıyla, hem kendimizi, hem dünyayı kavramaya çalışıyoruz. Bu, umutsuz bir çaba. Her toplum, anını ve varlığını kendi tecrübe birikimiyle değerlendirir. Aksi, evrensel kavrayış kurallarına ihanettir.’(7) Yeşilçam sinemasına yönelen eleştirilerin başta geleni, onun ‘gerçek kavrayışı’ ve ‘daramatik dili’ çevresinde yoğunlaşır. Bu sinemanın, ‘gerçek anlamda bir dramatik süreci ortaya koymadığı’(8) söylenir. Diyaloglar klişedir, insanlar stilize edilmiştir, kategoriktir ve kartondandır. Bu yönleriyle orada dolaşıma girmiş olan hiçbir öykü, evrenselleşemez. Bu eleştirilere yine içerden biri, Bülent Oran farklı bir ‘açı’dan baktığı için katılmaz. Binin üzerinde senaryosuyla, Yeşilçam’ın inşasında aslan payına sahip olan Oran’a göre, Yeşilçam’ı anlamak için, geleneksel anlatılara, masala, karagöze, tuluata, meddaha ve ortaoyununa bakmak gerekir. Bu da yetmez, ‘Anadolu insanı’nın özellikleri gözönüne alınmaksızın, ‘küçük insan’ın dünyası bilinmeksizin, Yeşilçam gerçeği doğru çözümlenemez. ‘Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım’ diyen Bülent Oran’a göre,(9) ‘halk bir şeyi tutuyorsa, kim ne derse desin, onun bir nedeni vardır. İnsanımızın benimsediği şeyi küçümseme yerine, onu tutmasının nedenlerini araştırmak gerekir. Yeşilçam saldırıya uğrarken böyle bir incelemeye yanaşılmamıştır. En çok hırpalanan zengin-yoksul öykülerinin, halkın özyaşamıyla parallellik kurması dışında, yerli film konularının özüne inildiğinde, o basit görülen mevzuların arkasında masalsı bir dünya olduğu dikkatlerden kaçmıştır. Türk insanı masal sever. Masallarla büyümüştür. Ortaoyunundan, Karagözlerden, Nasrettin hocalardan gelen ve kanına işlemiş bir alışkanlığı, geleneği vardır. Gişe yapan en çağdaş filmlerin diyaloglarında Hacivat-Karagöz tekerlemelerini anımsatan bir ton göze çarpar. Ya çoğumuzun büyük keyifle dinleyerek büyüdüğümüz Keloğlan masalları? İşte filmlerimizin ilkellikle suçlanan konularının altında bunlar yatmaktadır.’ Bülent Oran’ın vurguladığı bu boyutuyla Yeşilçam sineması, gerçekten de geleneksel olanla ilişkisi, bilinçsiz de olsa, en azından seyircinin ilgisine mazhar olması bakımından dikkatle üzerinde durulması gereken bir sinemadır. Çalışanlarını kötü koşullarda film üretmeye zorlamasına rağmen, seyirci tarafından çokça benimsenmesi, Yeşilçam sinemasının uzunca bir dönem yaşamasına imkan tanımıştır, denilebilir. Filmlerde eleştiri konusu edilen hemen tüm hususların, oluşturucuları tarafından makul bir açıklaması vardır.(10)
Necip Fazıl ve Sinema
Sinemanın anonim kodlara sahip ‘teknolojik bir sanat’ olarak kabul görmüş yaygın tanımının tümüyle dışında kalan az sayıda has yönetmenler de vardır. Bizde Metin Erksan bunların başında gelir. Yavuz Turgul, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim gibi adlar, sinemanın, Tarkovski’ye yakın biçimde, insanın öznel dünyasını yansıtan ve şiir gibi ‘kişisel bir dil’ olduğunu kabul ederler, yargısı sanırım yanlış olmaz. Yeşilçam’ın geleneksel dünyasının dışına taşan bu yönetmenlerin ürettiği filmler, genel bir ilkeden çok, özel bir kaygıya dayanır ve bir acıdan beslenirler. Bu yazının konusu olan Necip Fazıl Kısakürek de, aslında şair olarak böylesi bir yerde durur. O’nun başta Bir Adam Yaratmak olmak üzere, çeşitli dramatik metinleri de, hep bu ilkeden yola çıkar. Filme aktarılırken, bu ilkenin yeterince gözönüne alınmış olduğunu söylemek güçtür. Necip Fazıl’ın, bu yanını öne çıkaran iki film uyarlamasından söz edilebilir. Biri, Yücel Çakmaklı’nın üç bölüm halinde televizyon filmi olarak çektiği Bir Adam Yaratmak, diğeri ise, Mesut Uçakan’ın gerçekleştirdiği Reis Bey. Necip Fazıl’ın özellikle ilk dönem şiirlerinde modern bireyin ontolojik sorunları dile gelirken, ‘mistik’ ve sonradan ‘sabık’ diye anılacağı dönemlerinde ise, daha çok, bireyin toplumsal yaşam içerisinde yüzyüze kaldığı kültürel kriz ve bunun bireyde yol açtığı yarılmalar öncelenir. Şair, senaryo ve piyeslerinde, bu zihniyet krizini özellikle zemin olarak alır ve insanları, bunu anlatmada birer ‘araç’ olarak kullanır. Bu yönüyle de, kendi tasnifiyle, ‘telkin’den çok, ‘tebliğ’ci bir dile sahiptir. O’nun Kaldırımlar’dan Tarkistan’a doğru nasıl evrildiğini özellikle Babıali anlatısından izlemek mümkündür. Kısakürek’in hedefe resmi ideolojiyi yerleştirmesi, aslında amaçsız bir çaba değildir. Bunu, yine Yeşilçam’ın kıyısından ve trajik bir yerden gelen Ayşe Şasa, Yeşilçam Günlüğü’nde ısrarla dile getirir. Necip Fazıl’ın tiyatro ve sinemaya ilgi duyarak bu alanda çok sayıda esere imza atmış olması, yürüttüğü topyekun bir ‘dava’nın bir parçası ve işlevi olarak düşünülmelidir. Bir Adam Yaratmak’ı her ne kadar magnum opus olarak, tıpkı Çile senfonisi gibi düşünmüş olmasına rağmen, diğer dramatik metinlerini, hep bu ‘dava’nın farklı veçhelerini ortaya koymada bir araç olarak gördüğü tartışma götürmez. Diyalog yazmadaki ustalığı, Necip Fazıl’ın bu türlerde ürünler vermesi için gerekli ama yetersiz bir şart olarak karşımıza çıkar. O, dramatik yapıyı çatarken bir yandan Yeşilçam melodramının etkisi altında kalır bir yandan da dramatik kurgusu hantal metinler ortaya koyar. Uzun, bıkkınlık verici tiratlar, hep bir ‘mesaj’ verme, bir ‘ders ve ibret’ hükmü ortaya koyma çabası, denilebilir ki, Necip Fazıl’ın bu tarz eserlerini zaafa uğratmıştır. Reis Bey, bu bakımdan an az zaaflı eserdir. Çünkü burada, diyalog, bizatihi yapıyı oluşturmaktadır. Filme uyarlayan Mesut Uçakan, kurgusunda değişiklik yapmasına rağmen, diyaloglarını büyük oranda korumuştur. Bu seçiminde yerinde davranmış olduğu söylenebilir. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ideali yolunda bir araç olarak ürettiği tiyatro ve sinema eserlerinin muhassalası, ileride, Çakmaklı’nın öncülük ettiği ‘Milli Sinema’ hareketine de zemin oluşturmuştur. Farklı isimlerle anılan bu hareket, sonradan daha dini-metafizik duyarlıklarla da donanmış, yeni kişiliklere yuvalık etmiş ve hatırı sayılır bir birikimin oluşmasını sağlamıştır. Bu alanla ilgili iki boyut sanırım sorunu tasvirde bize yeterli ipucu sunar: Birisi, bu sinema, hep, topluma bir ‘mesaj’ taşıma kaygısını yedeğinde taşımıştır. İkincisi, modern zamanların dindarları, birey olarak davranmayıp, toplumsal ve ahlaki amaçları öncelemiş, bir ‘dava’ psikozuna saplanmış ve deneyimlerini beyazperdeye taşımamışlar, bir duyarlığı veri alarak işe koyulmuşlar ve belki de en önemlisi, kendilerini reaksiyon terimleriyle ifade etmişlerdir. Bu, esasında Necip Fazıl’dan onlara tevarüs etmiş bir zaaftır. Bu eğilimin, zamanla evrileceğini, saflaşacağını ve sinemayı tıpkı şiir gibi, kişisel bir dil halinde, özgür biçimde ve güçlü bir estetikle yeniden üretebileceğini söylemek fazla iyimserlik olmaz.
Milli Sinema Hareketi
Milli Sinema hareketi, Necip Fazıl’dan çeşitli uyarlamalar da yapmış olan Yücel Çakmaklı’nın çabalarıyla dile gelir. Atilla Dorsay’ın belirlemesiyle,(11) ‘1960 sonları/70 başlarının karmaşık siyasal ortamı, sinemada görülen yozlaşma ve kimi çevrelerin ideolojik bir çabanın, sanat ve özelde sinema düzeyinde de temellendirilmesi konusundaki yeni talep ve düşüncelerinin sonucu olarak ortaya çıkan akımların en önemlilerinden biriydi. (...) 1969- 1974 arası uzanan beş yıl boyunca, gitgide gelişen bir sinema diliyle, özellikle iki kültür, iki yaşam biçimi arasında kıstırılmış, Batı’nın reçeteleriyle, kültürüyle, değerleriyle tatmin olmayan, sürekli bir şeyler arayan, aradığını ‘Batı yerine Doğu’, ‘yabancı kültür yerine kendi kültürümüz’ veya, ‘kendi milli benliğimize dönmek’ gibi özetlenebilecek bir düşüncede bulan kahramanların öykülerini anlattı. Birçok sorunumuzun, Batı’ya, Batı’dan gelen, kültür ve değerlere kapılarımızı açmaktan, batılılaşmak hevesinden geldiğini savunan, uzaktan uzağa Kemal Tahir’le çağrışımlar içeren, dini ve İslami inançları, elbette çok önemseyen ve toplumun temel direklerinden biri olarak alan bir görüştü bu.’(12) Dini ve milli duyarlıkları öne çıkaran yönetmenlerin, fikri bakımdan Necip Fazıl’dan büyük oranda etkilenmiş oldukları açıktır. Bu hususu, kendileri de her fırsatta dile getirirler. Necip Fazıl’ın, düşünsel evreninde Doğu-Batı gerilimi ve batılaşmaya yönelik eleştiriler önde gelir. O’nun bu özelliğinin yanısıra, özellikle ilk dönem şiirlerinde öznel ve kişisel bir dil ve yaklaşımı da öncelemiş olduğu belirtilmelidir. Ondaki bu özellik, metinlerini sinemaya uyarlayan yönetmenlerde ne yazık ki yeterince belirgin değildir. Milli Sinema ve sonrasındaki rüzgar, daha çok, önüne, modernlik eleştirisini ve Doğu-Batı gerilimine ayarlı bir çözümleme yöntemini alır. Oysa, sinema, beslendiği metinler bakımından ne kadar ‘yerli’ veya ‘milli’ olsa da, dili ve estetik evreni itibariyle, uzantıları bakımından evrensel olmalıdır. Sanırım söz konusu yönetmenler, işin bu boyutunu pek fazla gözönüne almamışlardır. Bunun, dünya sinemasında en değerli örneği Tarkovski’dir. O, insanın asli doğasına ihanetinden beslenen sinemayı, ‘ruhsuz’ olarak niteler:(13) ‘Ruhsuz sanat, kendi trajedisini de içinde taşır. Kendi çağının ruhsuzluğu, bilgisi bile sanatçıdan belli bir tinsellik talep eder, çünkü gerçek sanatçı her zaman, ölümsüzlüğün hizmetindedir. Bu, dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları, ölümsüz kılmayı amaçlar. Bunu yapmaz, mutlak gerçeğin peşine düşmez,(14) nihai amaç yerine değersizliği tercih ederse, yanmasıyla sönmesi bir olan bir böcek gibi yitip gider.’
Uyarlamalar ve Yönetmenler
Bu notlardan sonra, Necip Fazıl’ın metinlerini doğrudan ya da dolaylı biçimde sinemaya uyarlamış olan yönetmenlere geçebiliriz. Bunlar arasında ilk olarak Turgut N. Demirağ sayılmalıdır: ‘Bir kumarbazın hayatını anlatan, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih adlı senaryo, And Film sahibi Yönetmen Turgut N. Demirağ tarafından iki defa filme alınmış ve geniş ilgi görmüştür. Tulumbacıların macerası çerçevesinde eski İstanbul hayatından kesitler veren, ‘Yangın Var’ senaryosu da, Lütfü Ö. Akad tarafından filme alınmış ve Türk sinemasının klasik filmleri arasına girmiştir.’(15)
Necip Fazıl’dan hem doğrudan eser uyarlamış hem de kimi metinlerinden yararlanarak filmler üretmiş bir yönetmen olarak Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan’a ayrı bir başlık açmak durumundayız. Çakmaklı, sinemacılık yaşamı boyunca, kendi kuşağınca ‘Üstad’ olarak görülen Necip Fazıl’ın düşüncelerinin yoğun biçimde etkisi altındadır. Bir Adam Yaratmak adlı uyarlaması ise, en çok heyecan duyarak çalıştığı projedir. Agah Özgüç’ten(16) öğrendiğimize göre, Çakmaklı, 1937 yılında Afyon’da doğdu. Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun oldu. Yeni İstanbul gazetesinde sinema eleştirileri yazdı. 1963’te, Dr. Arşavir Alyanak’la başladığı asistanlığı, Aram Gülyüz, Mehmet Dinler, Osman F. Seden ve Orhan Aksoy’la sürdürdü. İlk yönetmenlik denemesini, Kabe Yollarında adlı bir belgeselle gerçekleştirdi. 1969’da Elif Film’i kurdu. 1970’te ilk sinema filmini yönetti. 1970-1974 yılları arası çektiği tüm filmlerde, dinsel ağırlıklı konularla, İslami kesimin el üstünde tuttuğu bir yönetmen oldu. Katıldığı açıkoturumlarda ve yazılarında Milli Sinema görüşünün kuramcısı savunucusu olarak, bu tür bir düşünce yapısının ürünlerini sergilerken bazı noktalarda İslami kesimin diğer sinemacılarıyla ayrı düştü. İlk dönem filmlerinde, kurtuluşun, kendi öz değerlerimizde aranması gerektiğini işleyen Çakmaklı, 1980’li yıllarda televizyon dizilerine ağırlık verdi. TRT’de uzun süre çalıştı. Denizin Kanı, Bir Adam Yaratmak, Bağrıyanık Ömer İle Güzel Zeynep, IV.Murat, Hacı Arif Bey ve çeşitli eleştiriler alan Kuruluş gibi diziler yönetti. 15 yıl gibi uzun bir aradan sonra 1989’da Minyeli Abdullah’la yeniden sinemaya döndü ve bu ikinci dönem filmi, büyük bir ticari başarı sağladı. Mesleğe girişinin 25. yılı nedeniyle, 1995’te Gümüş Kare adlı bir belgesel çekti. Filmleri: 1970, Birleşen Yollar. 1972, Çile. 1973, Zehra, Ben Doğarken Ölmüşüm, Oğlum Osman. 1974, Diriliş, Garip Kuş, Kızım Ayşe, Memleketim. 1989, Minyeli Abdullah, Sahibini Arayan Madalya. 1990, Minyeli Abdullah-2. 1991, Kurdoğlu. 1992, Bişr-i Hafi (Bir Zamanlar Sarhoştu). 1994, Kanayan Yara Bosna, Bosna Mavi Karanlık. Yücel Çakmaklı’nın Çile ve Zehra adlı filmleri, Necip Fazıl Kısakürek’in, ‘Deprem’ ve, ‘Sen Bana Ölümü Yendirdin’ adlı senaryo-romanlarından yararlanılarak gerçekleştirilmişti. Yönetmen, bunları bir uyarlamadan çok, bir ‘esinlenme’ olarak niteler. Ayrıca, Diriliş adlı filmi de, Necip Fazıl’ın, ‘Ufuk Çizgisi’ adındaki, bir kumarbazın ilginç öyküsünü anlatan senaryo-romanından yola çıkılarak oluşturulmuştur.
Diriliş’in senaryosunu, Bülent Oran yazmış, görüntü yönetmenliğini ise Çetin Tunca üstlenmiştir. Hülya Koçyiğit, Murat Soydan, Kenan Pars, Muazzez Kurdoğlu ve Nükhet Duru’nun oynadığı filmde, bir kumarbaz ile, onu bu tutkusundan kurtarmaya çalışan bir kızın öyküsü anlatılır. Zeyneb’in babası, hayatı kumar masalarında geçen bir adamdır. Bir kumar gecesinde, tüm servetiyle birlikte kızını da yitirir. Gecenin galibi olan genç kumarbaz, kazandığı Zeynep’le evlenmek ister. Fakat düğün gecesi, karısını terkedip kumara gider. Kocasına çok bağlı olan genç kadın, aynı zamanda morfinman da olan eşini kurtarmak için olağanüstü bir kavga verir ve sonunda başarılı olur. Necip Fazıl’ın senaryo-romanı Ufuk Çizgisi ile çok az benzerliği olan bu öyküde, olayın dramatik boyutları öne çıkarılırken, esinlenildiği metinde ise, sorun, daha çok ahlaki boyutlarıyla ele alınmıştır. Kendisi de bir kumarbaz olan Necip Fazıl, bu temayı anlatırken konunun ayrıntılarına inanılmaz biçimde hakimdir. Kumara ilişkin düşüncelerini derinleştirdiği ve ‘eser’ üzerinden aynı zamanda kendisiyle ödeştiği söylenebilir.
Necip Fazıl’ın eserlerinden uyarlama yapan ve düşünce dünyasından da aşırı biçimde etkilenmiş olan bir başka yönetmen ise, Mesut Uçakan’dır. Şairin, kanımca Bir Adam Yaratmak’tan sonraki en olgun ve derinlikli eseri olan Reis Bey’den yaptığı uyarlama, Türkiye sinema tarihinde, yarına kalacak olan filmlerden biridir. Mesut Uçakan, 1953 doğumlu. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. MTTB Sinema Kulübü’nde görev aldı. 1973’te sinema yazarlığına başladı. Altı sayı süren ‘Mutlak Fikir Estetiği Ve Sinema’(17) adlı bir dergi çıkardı. 1976’da, Türk Sinemasında İdeoloji adlı kitabı yayınlandı. Bir süre asistanlık yaptıktan sonra, 1979’da Lanet ile yönetmenliğe başladı. Çalışmalarını özellikle dini konular ve İslami değerler üzerinde yoğunlaştırdı. Ve bu tür çalışmalarıyla, İslami duyarlığı, Yücel Çakmaklı’yla birlikte öne çıkaran yönetmenlerden biri oldu.(18) 1987’de, Kavanozdaki Adam, 1989’da İnsanlar Yaşadıkça, 1990’da İslamın Şartları tv dizilerini yönetti.(19) Necip Fazıl’ın eserinden uyarladığı Reis Bey’i, 1988’de çekti. Yalnız Değilsiniz ile çok sayıda seyirciye ulaştı.
Kelebekler Sonsuz Uçar (1993) adlı filmiyle, yakın tarihin değerli ve mazlum bir kişiliğini konu edindi. İskilipli Atıf Hoca gibi, halkın vicdanında yaşayan bir şahsiyeti konu alan film, ilgiyle karşılandı. Mesut Uçakan, sözü edilen duyarlığın içerisinde soluk almasına karşın, sinemasının belirli bir adla nitelenmesini doğru bulmaz. Sinemayı, ontolojik sorunların tartışıldığı bir arayış ortamı olarak görür. Sanatçı, kozmosun kusursuz düzenini örnek almalı ve o düzenin ilkesini taklit etmelidir. ‘Ötelere açılan göz’ün(20) farkına varanlar için ötelere açılan bir yol vardır: ‘Bu gücün farkında olanlar, onu kullanmasını bilenler, fiziğin ötesinde, bir takım sırların, dünyaların, alem içre alemlerin, akıllara durgunluk verecek bir ahengin, aşkın, güzelliğin gerçeğin(...) gerçek bildiğimiz her şeyin tek bir noktada odaklaştığı, şiirleştiği bir yerin varlığını sezebiliyorlar.’ Mesut Uçakan’a göre, ‘film yapmak, bir adam yaratmaya benzer.’(21)
‘Necip Fazıl ve Sinema’ başlığı, iki boyut içerir: Birisi, Üstad’ın sinemaya ilişkin düşünceleri, ikincisi ise, senaryoları/filme uyarlanan piyesleri. (Yeri gelmişken, Necip Fazıl’ın, ölüm yıldönümünde, TRT yönetmenlerinden Süleyman Baydili’nin gerçekleştirdiği bir belgeselden de söz edelim. Kanımca bu belgesel, Necip Fazıl’a ilişkin yapılmış olan en dikkate değer çalışmadır. Bir Necip Fazıl hayranı olan Baydili, kendine özgü görüntü diliyle, şairin dünyasını, dilini ve duyarlığını son derece özgün ve çarpıcı biçimde belgesel filmde aktarabilmiştir. Bu görsel dil ile, Necip Fazıl’ın dili arasında bir uyumdan söz etmek yerinde olacaktır. Özellikle tecrid fikri, bu belgesel filmde bir dil olarak üretilebilmiştir.)
Bir Sinema ‘Murakabe’si Düşüncesi
Necip Fazıl’ın sinemaya ilişkin düşüncelerini toplu halde, İdeolocya Örgüsü’nde buluruz. ‘Başyücelik Emirleri-Sinema’ başlığı altında Şair, sinemanın doğasından, dilinden ve estetiğinden çok, bir gösteri ortamı olarak sinemayı çevrelemesi gereken ilke ve kurallardan söz eder. Şunu itiraf etmeliyim ki, bu metni şaşırarak okudum. Daha ilk cümlede Necip Fazıl, sinema üzerinde kurulması gereken, ‘kat’i bir devlet murakabesi’nden bahseder. Ve gerekçesini şöyle açıklar: ‘Batı dünyasının, hain bir ticaret gayesiyle, bütün tefessüh mikroplarını, en kesif mikyasta, çerçeve çerçeve bir film kordelasının içine yerleştirilmiş olarak cihana yayan ve tek çerçevesi atom bombasından daha tehlikeli olan cinayet, hırsızlık, rezalet, fuhuş, macera ve başıboşluk filmleri kat’i olarak yasaktır. Amerika ve Avrupa’dan ithal edilen filmler, ancak, içtimai, ruhi, ahlaki, terbiyevi, talimi, bedii bir fayda temsil ve bir hikmet ve ibret telkinine mevzu teşkil ettiği nisbette kabul olunmak talihine maliktir. En küçük menfi tesirin (ki Garp ve dünya sinemacılığının binde dokuzyüz doksan dokuzu böyledir) yayıcısı olan filmlere hiçbir surette müdahale edilemez. Film murakabesi ve bunların memleket içine sokulup sokulmayacağı kararının alınması işi, hususi ve mezun bir heyete verilecektir. Bu heyetin vaziyet ve selahiyeti, ayrı bir emirle, çerçevelenecektir. Yerli filmler de aynı prensip ve kaideye bağlıdır. Şu kadar ki, onlar, filmleştirecekleri senaryoları, bütün rejisör, ilave ve kompozisyonlarıyla beraber, be heyetin takdisinden geçirtmek mükellefiyeti altındadırlar.’(22) Necip Fazıl’ın öngördüğü, eylül ihtilali sonrası oluşturulan sansür kurullarını çağrıştırıyor. Bugün bu türden bir ‘denetim’ ve ‘sansür’ kurumlaşmasından ve mantığından uzağız. Kuşkusuz, mutlak özgürlük diye bir durum söz konusu olamaz. Ama, sinema üzerinde böylesi bir ‘murakabe’ kılıcının asılmasının mantığını anlamak da mümkün değildir. Şair, bununla kalmaz, filmin gerçekleştirildikten sonra ilgili heyetten gösterim kararı alma zorunluluğundan da söz eder. Peki kimler, hangi ölçütleri kullanarak bunu yapacaktır? ‘Ahlaki, ruhi, hissi, fikri, siyasi hatta bedii ve zevki en küçük bir zaaf, sakamet veya dalalet’ içermesi halinde film, asla gösterim şansı bulamayacaktır. Bu kelimelerin nasıl bir anlam dünyasına sahip olduğu, kuşkusuz şairin zihninde belirgindir. Ama, oldukça tartışmalı, geniş çağrışımlı ve göreceli kavramları ölçüt olarak vazedip doğrudan bir ‘sansür’ mekanizmasını önermek, otoriter bir bakışaçısını göstermektedir. Necip Fazıl’ın bu sansürcü ve denetleyici bakış açısının ideolojik olduğu aşikardır ve yanısıra, iktidar eksenli bir yaklaşımı da ima etmektedir. Şair, söz konusu denetleyici ‘heyet’in seçimini ise şöyle belirler: ‘Bu hususta tek salahiyet (filmin yasaklanması için, SY.) memleketin en anlayışlı ve alakalı şahıslarından seçilecek olan murakabe heyetindedir.’(23) Yine Kısakürek’e göre, bu ölçütlere uygun ve böylesi bir ‘heyet’in gösterim iznini alabilecek ne yerli ne yabancı bir film vardır. Tüm Amerikan, Avrupa, Arap ve Türk filmciliği, bugünkü örnekleriyle her bakımdan ‘mahkum’dur. Metnin sonunda, Şair’in ölçütlerinin kaynağı açıklanır: Büyük Doğu inkılabı. Bu öğreti, sinemaya geniş ölçüde önem ve değer atfetmektedir. Yerli filmlerde, kendi paradigmasını egemen kılmak istemektedir. Dava, sinemada da canlandırılacak ve aktarılacaktır. Sinema,’davanın en dokunaklı telkin kürsülerindendir.’ Necip Fazıl’ın filmciliği çevrelemesi gereken ilke ve kurallara ilişkin bu belirlemesi dışında, doğrudan sinemayı konu alan bir yazısı ne yazık ki yoktur. Çeşitli konuşmalarında ve yazılarında birkaç kısa değini dışında, sinemaya ilişkin bir düşünceye rastlamayız.