“…Bütün şiiri, varlık, yokluk, hiçlik! Hepsi soyut! Gaipler, mavera deyip durdu! Ardında çökmüş, yıkılmış, bedenleri, beyinleri pelteleşmiş milyonlarca genç bıraktı! Tarihin en coşkun ırmaklarının aktığı bu topraklarda sabah, akşam ve seksen yıl aralıksız “hiçlik” şiirleri yazdı! Türk ve İslam edebiyatında onun kadar ölüm yazan, onun kadar karanlıkların, kabristanların içinde gezinen bir başka şair yoktur…
17 yaşında bir gencin bütün hayallerini, umutlarını, düşüncelerini eğip bükecek, şekilleyecek kadar derin ve yüksek değerde mısralar kurdu! Ancak Necip Fazıl, çok soyut bir ölüm anlattı! Kupkuru bir ölüm, yani, diyelim Yunus Emre de birçok kez ölümü anlattı, “bir garip öldü diyeler” gibi, ama, ölümü atfettiği “bir garipti” bir yoksul… Necip Fazıl’ın ölümünde yoksul, zengin, yani bu dünyaya dair kimliği yoktur, yalnız ölümdür, sapık bir ölüm! Aşk sahnesi anlatır gibi ölüm anlattı, milyonlarca genci genç yaşta bu yoğun karamsarlığın, hayatın nafile, dünyanın boş olduğunu derin bunaltının içine sokmayı başardı!...
Necip Fazıl”ın tüm şiirleri ölümü anlatır, genç insanın ruhunu karartır, göğsünü daraltır, gözlerine uçurumlar koyar, her nesneye suikast gibi ölüm tuzağı düzenler. Kelimelerin arkasına, ötesine ulaşıp, “öte” dilinde resmeder.
Her şiirinde ölüm: “İçimde bir mahşer uğultusu var / ruhumdur çağıran tenimi cenge / Gözlerim bir kuyu, dilim kördüğüm / mermer bir kabuğa girip, gördüğüm / Bir görünmez alem olsa gördüğüm…”
Necip Fazıl, bu mısralarla Türkiye’de Müslümanların gözünü, beynini, duruşunu, düşünüşünü topyekün değiştirmiş, bambaşka bir kuyuya sokmuştur.
Şairin ölümle hesaplaşması asla kötü değil, ama, aralıksız bütün mısralarını ölümle işlemesi, hayata karşı “dürüstlük” değildir! Ölümü, beyin ve yürek öldürücü zehir haline sokmuş, tabiatın ve inancın coşkusundan hiç ama hiç bahsetmemiş. Necip Fazıl’ın kabir, mezar, iskeletten oluşturduğu bu şiir kitabı hiç ama hiç incelenmemiş, sadece hayranlıkla övülmüştür. Milyonları ölüm tuzağına düşürmüş, ölümü, şantaj, tehdit diye kullanmış. Gece yarıları odasına kapanmış her gencin ateşli coşkusunu, bedenini bu kelimelerle öldürüp, çürütmüştür… Top mermileri, şarapnel parçaları dahi insan beynini bu şiirler gibi dağıtamaz. Bu kadar karanlığı başka hiç kimse başaramaz. Kelimeleri “ağu”ya döndürmüştür.
Genç heyecanlar, sanat, edebiyat, budur, sorumluluk, maneviyat, fikir budur diye kutsal addettikleri bu kitaplara koştular. Paylaşmakta, uğrunda ölümlere koşmakta, ölümün yatağına girmekte, örgütlerin manyak liderlerinin kirli hesaplarına kurban olmakta hiç gecikmediler! Sonunda kime, neye yaradı bu şiirler? Enver Ören’in seren Serengil’e helikopterle çikolata taşımasına, Osman Durmuş gibilerin Sağlık Bakanı olmasına…
17 yaşında gençliği bu kadar ölçüsüz, bu kadar dengesiz, bu kadar dipsiz, bu kadar manyakça mısralarla baş başa bırakmanın acısını yakın tarihte gördük, yaşadık! Tarihin en büyük cellat örgütleri hem Susurluk, hem Hizbullah buralardan beslendi….”
Edebiyat Derslerine Giriş - Bozuk Ölümler - Nihat Genç