Üstadın vefatının 25. sene-i devriyesi münasebetiyle...
Dün gibi hatırlıyorum. Dersten çıktım. Teneffüste bir çay içeyim derken, 'ziyaretçiniz var' dediler. Baktım bizim eski arkadaşlarımızdan birisi. Üstadın vefatını ve cenazenin Fatih Camii'nde kılınacağını, müteakiben Eyüp Sultan'a defnedileceğini söylerken, kelimeler adeta boğazında düğümleniyordu. Okuldan izin verilmemesine rağmen Fatih'e nasıl geldiğimizi, o mahşerî kalabalığı, eller üstünde (ufak-tefek olaylara rağmen) polis kontrolünde Eyüp Sultan'a yürüyerek ne şartlar altında geldiğimizi, Üstad Necip Fazıl'ı Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin eteğine defnettiğimizi sanki dün gibi hatırlıyorum. Cenazeden sonra gönül dostlarıyla 'Üstadla Hatıralar' bahsiyle uzun sohbetlerimizi, bize kazandırdıkları 'özgüven'i, heyecanlarımızı, imanın bedel istediğini, her Müslüman'ın bu bedeli ödemesi gerektiğini, kendisinin her türlü dünya nimetlerine; hapis hayatı ve işkenceyi tercih ettiklerini, 'imtihan dünyası'nın her çeşidine hazır olunması gerektiğini, 'dâvâ adamlığı' şartını taşıyan bir adamdan nasıl korkulduğunu yaşanmış misallerle anlatmıştık birbirimize.
Üstadın;
"Söndürün lambaları uzaklara gideyim,
Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim."
Mısralarını tekrarlayıp duruyorum. Hangi lambalar? Hem kafesi aydınlatan, hem kapısını kapatan lambalar... Üstad'ın aynı konuya yakın mısralarını hatırlamaya çalışıyorum.
"Pencereme vurmayın ödüm patlayabilir,
Dokunmayın vucudum boşluğa kayabilir."
Nasıl bir duygu bu? Hassasiyetin zirve noktalarındaki incecik dengede yaşanan bir özel hal... Özel halin tabiî hayatta hiç kimseye anlatılamayacak derûni arzusu, bekleyişi, özlemi. Saygı ricası, rikkat bekleyişi, sezgi umudu...
Üstad, mihverin sözcüsüdür, temsilcisidir, dâvâcısıdır. O, "aşırı uçlar", "karşı odaklar" tasnifine tâbi tutulamaz. Önce bu husus bilinmelidir. O'nun sanat gücünü inkâra, ciddiyet alınabilir vasıftaki hiçbir edebiyat tarihçisinin tâkati yetmez. Yetmemiştir de. Necip Fazıl, bu hakkının teslimini, takdir bekleyerek değil, mukavemet edilemez gücüyle sağlamıştır. Kapıları kırarak, tuzakları aşarak, zincirleri parçalayarak, surları delerek sağlamıştır.
Öyle bir sanat gücü vardı ki; haksız bir tezi bile söz ve yazı ustalığıyla, haklıyı savunmaya çalışanlara karşı üstün gösterebiliridi. Hakikati savunan Necip Fazıl'ın gücünü varın hesap edin... Onu yok saymaya çalışan biri, kendini yok sayılmaya mahkûm eder. Bunu da, solcu olsun olmasın, hiçbir akıl sahibi göze alamaz.
Sol, üstâda yanıktır. Öfkeleri buradan kaynaklanıyor. "Ah, ilk halinden sonra, sola meyletseydi!" hasreti-hayıflanışı içlerinin dinmeyen sızısıdır. Şöyle bir tespiti var: "40 sene evvel Rusların kültür ateşesi Mihailof isminde bir adam, (Bize senin gibiler lazım. Nazım'lar falan değil. Komünist olsan Moskova'nın yarısını verirdik) demişti" Biz solun da kabul etmek durumunda kaldığı insanlarımız dışında, kendi kıymet takdirimiz kendi ölçülerimizde gerçekleştiremiyoruz. Sol kabul etmemişse, ansiklopedilere, edebiyat tarihlerine, okul kitaplarına giremezsin. Asıl çözülmesi ve üzerinde durulması gereken mesele budur. Bir kıymet ifade eden eserler vermiş yüzlerce isim sayabilirim ki; haklarında tek satırlık bilgi edinebileceğimiz hiçbir kaynak bulamazsınız. Ama solun acemi kalemlerine bile yer ayrılmıştır! Acıdır ama gerçektir. Kendi kıymetlerimizi, solun vizesine muhtaç kılmışızdır. Bu bazen, aynı şahsın değişik yönleri için uygulanıyor. Sol Necip Fazıl'ın sanat yönünü kabul etmiştir; biz de ediyoruz. Sol, tefekkür yönünü kabul etmiyor, biz de tereddütte kalıyoruz! Burada solun tutumu "yok sayma" değildir, varlığını çok iyi bildiği keyfiyetin tesirlerini yok etme çırpınışıdır. Yok sayma durumunda bırakılmak istenilen biziz; ve maalesef, lâfzen olmasa da fiilen o duruma bir nisbette düşürüldüğümüz vâkıadır. Niçin mi? Şunun için: Bir büyük kıymetin varlığını anlamak ve benimsemek, ona bağlılık arz etmekle değil, onun yolunu takib etmekle olur. Necip Fazıl'ın dil anlayışını, san'at-şiir-tefekkür anlayışını devam ettiren, (cevheri varsa aşarak tekâmül ettirerek devam ettiren) kaç kişi yetiştirebildik? Yetiştiremeyişimizin önemli sebeblerinden biri, "solun vizesini şart kabul eden" vahîm anlayıştır.
Büyük şâir, büyük nâsir. Büyük tiyatro yazarı. Büyük fikir adamı. Büyük kavga adamı. Zaten şahsiyetini mayaladığı dergisinin ismi de büyük... "BÜYÜK DOĞU"...
67-68'lerde ortaokula giderken "Büyük Doğu" dergileriyle tanıştım. Daha sonra konferanslar, çeşitli gazetelerde yazdığı makaleleri... Bir diğer üstad Sezâi Karakoç'un "Diriliş"i bize o günlerde anne sütünü emen çocuklar gibi besliyordu. Zamanının en güzel fikir ve sanat dergisi idi Büyük Doğu. Sahafları dolaşmamız, eski sayılarını temin için yapılan pazarlıklar... Dönüş parası kalmadığı için eve yaya dönüşler, vs. Her sayısını incelerken "aşağılık kompleksi"nden kurtulduğumuzu hissediyor, din düşmanlarına karşı mücadeleye hazırlanıyor, meşrû zeminde bilgili ve kültürlü yetişerek muhataplarımızı susturuyorduk. Zamanla bu dergi fikrî mücadelenin kavga dergisi oldu. Eski sayıları bize "tarih şuuru" veriyordu. Meselâ; bir sayının kapağında kocaman bir kulak resmi. Altında da şu yazı: "Başımızda kulak istiyoruz..." İsmet paşanın dergiyi kapattığını ileriki sayılarından anlıyoruz.
Bakıyorsunuz bir başka gün, bir başka kapak. Bir cennet ırmağı ve altında Yunus'un mısrası ile Anadolu'yu târif ediyor:
"Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu..."
Bir başka kapakta harikûlade güzel yüzlü bir kız çocuğunun ağlayan resmi altında izahat: "Milletçe Ağlıyoruz" Tabiî CHP'nin elinden...