“Üstad Necip Fazıl Sempozyumu” büyük ilgi gördü
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü tarafından Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Üstad Necip Fazıl Sempozyumu” büyük ilgi gördü. Salonda yer kalmayınca bazı izleyiciler sempozyumu ayakta ve salonun merdiven basamaklarına oturarak izlediler. 2 oturum hâlinde gerçekleştirilen sempozyumun öğle arasında Aykut Kuşkaya ve Orkestrası, Necip Fazıl’ın bestelenmiş şiirlerini icra etti; Fazlı Karaman, şiirlerini seslendirdi. Sempozyumun sonunda izleyicilere, Muzaffer Doğan tarafından hazırlanan ve İBB tarafından basılan “Necip Fazıl / Buzdağını Eriten Deha” isimli kitap hediye edildi.
Necip Fazıl bir kahramandı
Sempozyumu organize eden Yazar, eski Bahçelievler Belediye Başkanı Muzaffer Doğan, yaptığı konuşmada Necip Fazıl’ın “anlaşılmadan benimsenmekle tanınmadan dışlanmak” arasında sıkışan bir yalnızlık kesitinde yaşadığını belirterek, her iktidar döneminde yargılanıp sorgulandığını, hapishanelerde yattığını kaydetti. Necip Fazıl’ın, kelimenin tam manâsıyla bir ‘kahraman’ olduğunu belirten Doğan, ‘büyük şair, büyük mütefekkir ve büyük inkılapçı’ olarak nitelendirdiği Necip Fazıl’ın “Hakim bir dava mahkûm bir edayla anlatılamaz” diyerek, yiğitliği, dik duruşu, cesareti, Allah’tan başka hiç kimsenin önünde eğilmemeyi öğrettiğini söyledi.
Gerçek bir dâhiydi
İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Avukat Numan Güzey de, “Bizim neslimizin mayasını yoğuran fikir babamız” diye nitelendirdiği Necip Fazıl’a dair hatıralarını, nüktelerini anlattı. Necip Fazıl’ın gerçek bir dâhi olduğunu belirten Güzey, konuşmasını, onun ‘saf şiir’in en güzel örneklerinden birisi olarak nitelendirdiği “Otel odaları” isimli şiiriyle tamamladı.
Mücadele adamıydı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Ahmet Selamet de, Necip Fazıl’ın yalnızca bedenen değil fikren de mahkûmiyet yaşadığını belirterek, “Öncüsü olduğu Büyük Doğu hareketine dair yayın yapan Büyük Doğu dergisi, yayın hayatı boyunca tam 16 kez kapatılmıştır. Eserleri toplanmış ve basımı da yasaklanmıştır o günkü koşullarda” dedi. Selamet, modern Türk şiirinin kurucularından birisi ve aynı zamanda bir ‘mücadele adamı’ olan Necip Fazıl’ın, yılmaz mücadelesiyle sergilediği duruşun gönüllerde yıkılmaz bir taht kurduğunu söyledi.
Necip Fazıl’ın “Devler gibi eserler bırakmak için karıncalar gibi çalışmak lâzım” sözünü hatırlatan Selamet, onun karıncalar gibi çalışarak, edebiyatın birçok alanında 100’e yakın eser verdiğini belirtti.
O bizim ruhumuzu seslendiriyordu
Açılış konuşmalarının ardından, sempozyumun 1. Oturumuna geçildi.
Oturum Başkanı Mustafa Miyasoğlu, Sokrates’ten bu yana pek çok fikir adamının yönetimlerin çıkardıkları zorluklarla karşılaştıklarını belirterek, Necip Fazıl’ın da bunlardan birisi olduğunu söyledi. Miyasoğlu, “Üstad, bize biz olmayı öğretti. Müslüman Türk’ün şahsiyetli iç ve dış politikasını o anlattı. O bize tarihî misyonumuzu kuşanmamızın yaratılış hikmetimiz olduğunu söyledi. O bizim bilmemiz öğrenmemiz gereken şeyleri söylüyor, ruhumuzu seslendiriyordu” dedi. Necip Fazıl’ın 3 kişiyle nasıl konuşuyorsa 3 bin kişiyle de öyle konuştuğunu belirten Miyasoğlu, bunun bir ‘dava ciddiyeti’ olduğunu kaydetti. Miyasoğlu, Necip Fazıl’ın, “Sokrates’ten bu yana zulüm görmüş olan büyük mazlumların belki de son örneği olduğunu” söyledi. Miyasoğlu, “Üstad, son 200 yılda ekseni değiştirilen Türk devlet ve toplumunu tekrar kendi eksenine oturtmaya yönlendiren kişidir. Bu bakımdan da tarihimizin en önemli fikir adamıdır” dedi.
Prof. Yalçıntaş: Ahmet Kabaklı’nın ismi liseye iade edilmelidir
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da, sempozyumu organize eden Muzaffer Doğan’ın, belediye başkanlığı döneminde bir liseye ilk defa Necip Fazıl isminin verilmesini sağladığını belirtti. Prof. Yalçıntaş, bu vesileyle, Kabaklı’nın öğrenim gördüğü ve uzun yıllar hocalık yaptığı Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun bulunduğu binada hizmet veren Anadolu Öğretmen Lisesi’ne Ahmet Kabaklı isminin verildiğini, ancak bu ismin daha sonra değiştirildiğini hatırlattı. Prof. Yalçıntaş, Millî Eğitim Bakanlarına bunu çok kere hatırlattığını belirterek, liseye tekrar Ahmet Kabaklı isminin verilmesi gerektiğini söyledi.
Necip Fazıl ve Baudelaire
Prof. Yalçıntaş, açılış konuşmasında Necip Fazıl’ı ‘kahraman’ olarak nitelendiren Muzaffer Doğan’ın bu nitelemesinin isabetli olduğunu belirterek, “Sözlerini tasdik ediyorum. Necip Fazıl, hem şiirde, hem davada gerçek bir kahramandı” dedi.
Necip Fazıl’ın Charles Baudelaire’in etkisinde kaldığı tenkidine de temas eden Yalçıntaş, Yahya Kemal’in “Kar Musikileri” isimli şiirindeki “Bir erganun âhengi yayılmakta derinden / Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden” mısralarını hatırlatarak, Yahya Kemal’in kilisedeki o âyin musikisini beğendiğini ama zevk almadığını ifade ettiğine dikkat çekti. Yalçıntaş, buradan hareketle, bir şeyi beğenmekle onu benimsemek ve taklit etmek arasındaki farka işaret etti.
Necip Fazıl’ın hikâyeleri
Daha sonra söz alan İsmail Kıllıoğlu ise, Necip Fazıl’ın hikâyeleri ve romanları hakkında bilgi verdi. Necip Fazıl’ın hikâyelerinin az ya da çok olmasının değil, onun hikâye üzerinde de durması olduğunu kaydeden Kıllıoğlu, “Necip Fazıl’ın şiiri, edebiyat alanındaki diğer eserlerinin bir yandan besleyici kaynağı, ama bir başka açıdan da onları gölgede bırakan bir işlev de görmüş gibi duruyor. Oysa bu meseleyi daha yakından tahlil etmeye başladığımızda şiiriyle diğer metinleri arasında alttan alta ciddi bir şekilde birbirini besleyen, birbirini etkileyen bir damarın sürüp gittiğini söyleyebiliriz. Şöyle de düşünebiliriz; eğer Necip Fazıl sadece şair kimliğiyle kalmış olsaydı, deyim yerindeyse, tek ayak üzerinde duran bir kişi olarak ortaya çıkardı” dedi.
Kıllıoğlu, Necip Fazıl’ın, hikâyelerinde kendi hayatında yaşadığı olayları kullandığını belirterek, onun hikâyelerindeki gerçeklik ve semboller üzerinde durdu.
Oturum Başkanı Mustafa Miyasoğlu ise, “Ben bir yanlış anlamayı önlemek için meslektaşımın bir sözünü izniyle tashih edeyim” diyerek şunları söyledi:
“Üstad’ı anlamak için de hem çağdaşlarından hem öncekilerden birilerini okumak gerekir. Reşat Nuri okumazsanız, Üstad’ın halisiyeti anlaşılmaz. ‘Daktilo kızlar romancısı’ diye nitelendirdiği cümleyi anlamak için Reşat Nuri’nin bazı kitaplarına bakmak lâzım. Attila İlhan’ı o delişmen haliyle biraz antolojilerden de olsa okumalı ki, Üstad’dan nasıl bir şeyleri çalmış, trajik şehir duvarlarını nasıl Üstad’dan almış ve bunu saklamış. Orhan Veli’yi, eski kültürümüzü nasıl bilip de bozmaya, yozlaştırmaya çalıştığını anlamadan Üstad’ın halisiyetini anlayamayız. Üstad, tabiî ki ehli tevhid merkez olmalı ama kültür biraz daha hinterlandı geliştirerek ele alınır.”
Miyasoğlu, Necip Fazıl’ı çok okudukları halde, “Çöle İnen Nur” hakkında hiçbir akademik çalışma yapmayan ilahiyatçılara da sitem etti.
Sinema ve Tiyatroda Necip Fazıl
Sempozyumda, “Sinema ve Tiyatroda Necip Fazıl” konulu bir tebliğ sunan Abdurrahman Şen de, Necip Fazıl’ın gördüğü boşlukları doldurmak istediğini belirterek, “En çok boşluk gördüğü alanlardan biri sinema bir diğeri de tiyatroydu” dedi. Şen, Necip Fazıl’ın sinemayı tanımlarken “Büyük Doğu inkılabı, en büyük mikyasta kıymet ve ehemmiyet verdiği sinema şubesini de, bizzat himaye ve teşvik edeceği ve her biri yepyeni bir buluş ifade edecek olan yerli filmlerle canlandırmak davasındadır” dediğini hatırlattı.
Necip Fazıl için tiyatronun da son derece önemli olduğunu belirten Şen, Necip Fazıl’ın tiyatroyu “Sanat şekilleri içinde bence en büyük keşif / Tezin laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer; işte o esrarlı dört köşe” diye tanımladığını hatırlattı. Şen, “Bu sırrı eğer anlamış olsa idik bu ‘telkin kürsüsü’nü, bu ‘tezin laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer’leri anlamış olsaydık, herhalde bugün sinema ve tiyatroda neden Sülüman oynuyor da Kanuni Sultan Süleyman oynamıyor anlayabilirdik ve Kanuni Sultan Süleyman’a lâyık olurduk zannediyorum. Yine Üstad diyor ki, ‘Mutlak iman hâlinde tezlerin tezine sahip olan biz, tiyatrodan üstün ve dokunaklı alet kabul edebilir miyiz?’. Bu soruyu acaba hiç kendimize sorduk mu? Sorduysak, samimiyetle ne cevap verdik?” diye konuştu.
Pakistanlı Yazar Mesut Aktar’ın Necip Fazıl’ın tiyatrosunun Shakespeare tiyatrosu düzeyinde bir tiyatro olduğunu söylediğini belirten Şen, “Fakat bizler hâlâ bir Shakespeare hayranlığıyla gidiyoruz. Tarihimizi de Kral Lear bakışıyla Osmanlı padişahlarını ekrana veya sahneye getiriyoruz da, Necip Fazıl’ın tarihe ve tiyatroya bakışının
Öfke ve hiciv
Vahap Akbaş da “Necip Fâzıl’da Öfke, Hiciv ve Mizah” başlıklı tebliğinde, “Necip Fazıl, fikrini öfkeyle harmanlayan, öfkeye fikrin terkisinde bir mânâ, bir değer kazandıran ender şahsiyetlerdendir. Öfke, onda menfî mânâsından sıyrılır ve önemli, değerli, fikri bileyici, fikre enerji kazandıran bir unsur hâline gelir” dedi. Akbaş, Necip Fazıl’ın meşhur “Muhasebe” şiirindeki ‘Çok var ki bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç’ mısrasının, bu yaklaşımın göstergesi olduğunu ifade etti.
“Üstad, öfkesiz imanı bile değersiz bulur” diyen Akbaş, onun “Razı mısın olmasın kaşı, gözü simanın / Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın” şeklindeki mısralarına işaret etti. Akbaş, “Evet, Necip Fazıl öfkeli bir insandı; ama onun öfkesi basit bir asabî halden kaynaklanmıyordu. O, sorumluluk taşıyan bir dava insanı sıfatıyla bu öfkeyi gösteriyordu” dedi. Akbaş, sözlerine şöyle devam etti:
“Böyle yaparken gençleri de uyarır; çünkü, davanın olduğu her yerde mücadele vardır, mücadele düşmanla yapılır, öyleyse burada öfke itici bir güç olmalıdır. Meşhur beytini hepimiz biliyoruz;
Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın, Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın.
Kimdi bu düşman? Bu düşman, Üstad’ın kısaca ‘İslâm davası’ dediği davanın düşmanlarıdır. Milletin inancına, diline ve bütün manevî değerlerine kast edenlerdir. Fikri, ilmi yok etmeye çalışanlardır, tarihi çarpıtanlardır, bazen halkı sömürenlerdir, hatta din hokkabazlarıdır.”
Akbaş, Necip Fazıl’ın öfkesinin aslında inancı ayaklar altına alınmış, hor görülmüş, baskı altına alınmış olan halkın öfkesi olduğunu ifade etti. Akbaş daha sonra Necip Fazıl’ın hicivlerinden örnekler verdi.