Suudî Arabistan vizesini bizzat taahhüt eden seyahat acentesi memuru, bir hafta sonra pasaportumu almak için baş vurduğum zaman şu cevabı verdi:
- Önümdeki pasaport dağına bakınız! Hepsi gözü kapalı şekilde vize edildi ve gönderildi. Şu kenarda duran tek pasaport da sizinki... Vizesi verilmeyen bir o... İçinde bir de not var...
Ve pasaportu çekip açtı, notu okudu:
- Necip Fazıl Bey'e vize verilmesi işinde engeller var... Kendisinin Konsolosluğumuzla bizzat teması lâzımdır.
Ankara'da, sıfırın altında 20 dereceye yakın bir havada Suudî Arabistan Konsolosluğundayım. Konsolosun yan ve karşı tarafındaki masalarda bilet zımbalarcasına otomatik bir faaliyet içinde 6 - 7 memur... Habire mühür basıp pasaportları açık şekilde Konsolosun önüne, imzaya sürüyorlar... Abdullah Gulâm isimli, gayet sevimli, son derece cana yakın, halis ve gerçek Arap ırkının soylu güzelliğini üzerinde toplamış bir genç, Konsolos. Mekke'li olduğunu da kaydetmeliyim. Kökleri Mekke veya Medine'den olanlarla olmayanlar arasındaki farkı ileride, onları basit bir kabuk andırışı içinde tamamiyle ayrı ruh cevherlerine sahip gördüğüm zamanki tespitlerimden anlayacaksınız.
Bana büyük alâka ve itibar gösterdi, o kadar meşguliyet içinde oturttu, çay ve (Kent) sigarası ikram etti ve bir senedir Türkiye'de olmasına rağmen pekâlâ bir Türkçe ile vize verilemeyişin sebebini şöyle anlattı:
- Pasaportunuzun meslek hanesinde gazeteci olduğunuz yazılı da ondan...
- O da ne demek?.. Evvelâ ben Necip Fazıl'ım!.. Her halde meslekî gazetecilik tabirinin tam ifade edemiyeceği bir hüviyet... Sırf Allah için Hacca gidiyorum! Sonra gazeteci olmak, İslâmdan çıkmak demek mi ki, vize vermiyorsunuz? Hiç bir mesleği aramaz, taramaz, müslümanım diyen herkese gözü kapalı vize dağıtırken içlerinde, her türlü şüpheye müstahak tipler bulunsa da bütün mesleği şahıs şahıs demeksizin bundan istisna etmenin mânası nedir? Sizden vize isteyen, hattâ çekindiğiniz gazeteci tipinin düşmanı, gazeteci Necip Fazıl değil, nüfus kağıdındaki yazılışiyle Ahmed Necip'tir ve Türkiye'de islâm yolunda mücadelesi bir tarafa, sırf müslüman olarak hakkını dilemektedir.
Sözlerimin konsolos üzerinde derin bir tesir bıraktığı belliydi. Yüzü üzüntü kırışıkları içinde dedi ki:
- Biz, pasaportunda gazeteci yazılı hiçbir ferde vize vermemek emrini aldık. Bu mevzuda sefirin bile selâhiyeti yoktur. Sizi yakından tanıyor ve biliyoruz. Lütfen pasaportunuzu değiştirip "edip, mütefekkir, çiftçi, kitabevi sahibi" ne isterseniz yazdırınız; saniyesinde vizeyi verelim.
- Vakit kalmadı; kaldı ki, polise gidip, öz gayem uğrunda kullandığım gazetecilik mesleğimi inkâra da tenezzül edemem!
- Öyleyse müsaade buyrun, hükümetimizden izin isteyelim! Teleksle izin isteyeceğimize göre iki-üç güne kalmaz, neticeyi alırız. Pasaportunuzu burada bırakın ve emir gelir gelmez vizeyi size ulaştıracak bir arkadaş temin edin!
Birkaç gün sonra, bu işe havale ettiğim, dava ve fikir arkadaşımdan pasaportumu aldım. Daha evvel basılıp da sonra iptal edilen vize sahifesinin bitişiğine şahane bir damga basılmış, gereken noktalar doldurulmuş ve kenarına, şöyle yazılmıştı:
"- Hariciye Vezaretinin 3.12.1392 (7.1.1973) tarih ve 11117065 sayılı yıldırım teli emriyle..."
Pasaportum gelinceye kadar içime dolan türlü kuruntulardan sıyrılmıştım. Böyle bir vize (diplomatik) pasaporttan daha üstündü. Bütün Arap âleminin Türkiye'deki gerçek İslâm mücahitlerini tanımakta gösterdiği zaaf ve ihmale rağmen, demek orada kalın çizgilerle olsun tanınıyordum. Bakalım ne gibi bir sahabet görecektim?
Bense sırf ve mutlak, Allah için hactan başka hiçbir istek gütmüyor ve 30 yıllık mücadelem bakımından, bazı çetinlikleri kolaylaştıracak ve elimden tutup çukurlardan atlatacak bir himaye eli beklemekte kendimi haklı görüyordum.
Herkesin ayağiyle bastığı mukaddes topraklara, dudaklarımı topuklarıma yapıştırmış olarak giderken, kendimi, anneye muhtaç bir çocuk kadar zaif hissediyordum.
('Hac'dan Çizgiler, Renkler Ve Sesler' Kitabından)
