Kitap Âşığı Bir Garip Hilmi Oflaz
Merhum Necip Fazıl’ın iki mısralık şiirlerinden biri şöyledir: “Garip
geldik gideriz, rafa koy evi barkı/Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz
şarkı!”
O,bu şiiri yazarken kimi veya kimleri düşünmüştür bilmiyoruz. Ancak
bildiğimiz bir şey var ki Hilmi Oflaz “Ölümsüz Şarkı’nın dudaktan
dudağa geçmesi için varlığını feda etmiş, “evi, barkı” rafa koymuş çok
önemli bir insandır. Hilmi Oflaz derken, evinde otuz tane kitabı
olmayan binlerce üniversite mezunu insanın bulunduğu bir ortamda evini
30 bini aşkın kitapla doldurmuş bir şahsiyetten bahsettiğimizi
unutmayalım. Batı’da, Batı kültürü için hayatını vermiş böyle bir
insan olsa belki adına kitaplar yazılırdı. Ancak bizdeki kültür
atmosferi “anti-yerli” bir çerçeveye sahip olduğu için burada görünür
ve tanınır olmak, aydınların kalitesi veya tutarlılığına değil kendi
topraklarına yabancılaşmasına bağlıdır. Önemli; ancak “değerli”
olmayan birçok insanı çok rahat tanıyabilirken, hem önemli hem de
değerli birçok insan tarihin ve mezarlıkların tozlu köşelerine terk
edilmiş durumdadır.
Yardımseverliğiyle, fedakârlığıyla, maddî hırslardan kopuk; sürekli
başkalarını düşünen feragatiyle modern düşünce ve anlayış kalıplarına
meydan okuyan Hilmi Oflaz, maalesef layıkıyla tanınmamıştır. Eğer
Hilmi Oflaz gibi bu fani dünyaya “gönüller yapmaya gelen” samimiyet
abideleri yeterince tanınsaydı, Türkiye’de kimisi yoklar âleminde var
olan, kimisi de büyüdükçe küçülen, merhum Necip Fazıl’ın ifadesiyle
“meselesiz, gerçeksiz yarı-aydınlara” itibar edilmez bunların hepsi
birer birer sîgaya çekilirdi.
Necip Fazıl, Hilmi Oflaz ile beraber kendisini dinlemeye gelen
gençlere: “Hilmi”yi cevheriyle tanıyor musunuz? Hilmi uçaktan hızlı
gider, kamyondan çok yük taşır!” der. “Dahiler ve Deliler” adlı
romanını “Dostluk ve vefa abidesi Hilmi Oflaz’ın aziz hatırasına”
diyerek ithaf eden Mehmed Niyazi Özdemir, onu, “Serâpâ samimi bir
insandı. Gerçekten de aziz bir dost idi. Sevdiğini tam severdi.
İkiyüzlülük, hulûs çekmek, çalım nedir bilmezdi. Dostlarından
esirgeyeceği hiçbir şey yoktu. Kırk yıl yanında bulundum; “Allah”
diyen bir kulun aleyhinde konuştuğunu duymadım. Milli meselelerde
hizmeti geçmiş bir kimsenin aleyhine katiyen kimseyi konuşturmazdı.
Paralı, parasız zamanı olmuştur; ne varlığın gururunu yaşadı, ne de
yokluğun ıstırabını çekti. Şahsi hiçbir sevincine, üzüntüsüne şahit
olmadım; sevinç ve üzüntüleri dostları milleti ve ümmeti içindi.”
cümleleriyle anlatıyor.
Gazeteci Yusuf Ziya Cömert ise Hilmi Oflaz’ı bir aşk adamı olarak
vasfediyor ve şöyle diyor: “Hilmi Abi”nin her halinde gözle görülür
bir şey olarak “aşk” vardı. Simsiyah gözlerinde, dudaklarında, boyun
damarlarında, sesinde, sözünde, öfkesinde, sevincinde, özleminde,
vefasında yaşayan bir şeydi aşk. Çok âşık gördüm. Fakat Hilmi Abi’den
daha büyük aşık tanımadım.”
Hilmi Oflaz “Söztut”!
Ailesi aslen Trabzonlu, ancak kendisi Düzce doğumlu (1926). Ortaokul
mezunu. Askere gidişi de oldukça ilginç. İstanbul/Hadımköy’e askere
giderken kitaplarını ve gazetelerini de valizle götürüyor.
Komutanlarıyla görüşüp, onlar için izin istiyor. “Okumazsam yapamam.”
diyor. Okumak öyle önemli bir şey daha o yıllarda onun için. Terhis
olurken de kitap hacmi üç valize çıkmış bir halde yine biriktirdiği
dergi ve gazetelerle ayrılıyor Peygamber Ocağı’ndan...
Halasıyla birlikte geliyor İstanbul’a. Zaten halasının kızıyla da daha
sonra evleniyor. Halası Çengelköy’de Rasathane yakınlarında bir köşk
alınca orada oturuyorlar. Durumları o zaman gayet iyi. Babasının
Düzce'de tütün tarlalaları var, oldukça varlıklı bir aileye mensup.
Ancak ailevi ve ekonomik şartların değişmesiyle yokluk günlerinin
sökün etmesi fazla uzun sürmüyor. Aile büyükleriyle yaşadığı
tartışmalardan sonra soyadına bir “Söztut” kelimesi ilave ediyor. Kızı
Betül Özdemir, bunu anlatırken, “Kimse bilmez Hilmi Oflaz’ın asıl
adının Hilmi Oflaz Söztut olduğunu. Bu ifadeyi hem kendisine hem de
akrabalarına hitaben sözünde durmanın önemini belirtmek için
koydurmuştur. Kütükte de öyledir.” diyor.
Kızı Betül Hanım, yakın arkadaşları olarak Düzceli Reşat Şen ve
Akyazılı Mehmet Niyazi Özdemir beyleri sayıyor. Hilmi Oflaz, tiyatro
gösterileri ve konferanslar vesilesiyle Necip Fazıl’la Anadolu’ya
açıldığında 5-6 ay gelmediği oluyor. Betül Hanım, “Biz çocukluğumuzda
babamızı göremezdik. Ahmet ağabeyim anlatıyor, Üstad eve gelmiş.
Anneme, Hilmi’yi merak etme. Benim azatlı kölemdir. Bir ihtiyacın
olursa beni ara. demiş.”
Oflaz’ın 5 çocuğu var. Yaşar hanım en büyükleri. Diğerleri ise Ahmet,
Arif, Melike ve Betül. 1987’de eşi Ayşe Oflaz Söztut vefat eder.
Betül Hanım, amansız hastalığı sırasında kitaplarından binlercesinin
ziyan olduğunu ifade ediyor: “Hasta yatağında kitaplarla dolu evini
son bir kez daha görmek istemişti; ama nasip olmadı. Cebindekini son
kuruşuna kadar karşısındakine vermek isteyen, “yok” demeyi bilmeyen,
yoksa bile bulmak için kendini helak eden biriydi, ”yok” kelimesinden
nefret ederdi.”
Kese kağıtlarına envai çeşit çerez doldurur, eve gelene kadar kimi
gördüyse ikram eder, çocuklara da torbanın dibinde artık ne kaldıysa
onlar verilir. Tavuklarının hep adı vardır: Küpeli, Çilli, Karakız.
Bir dönem Büyük Doğu dergisine abone yapılmış, adlarına dergi
alınmıştır! Kedileri hâlâ o evde ve bahçede yaşıyor. Oğlu Ahmet Bey
ilgileniyor. Nesil nesil kediler hâlâ o kapının köşesinden ayrılmamış.
Söz ustasıydı
Onu tanıyanlar hiç umulmadık anlarda ağzından dökülen şairane
ifadeleri, verdiği şaşırtıcı cevapları anmadan edemiyorlar. Bir sohbet
esnasında eleştiride ileri gittiğini düşündüğü dostuna “Devlet
selamette, hükümetler rezalette; milletin bir kısmı gaflette, bir
kısmı hayrette, bir kısmı gayrette; ama devlet selamette.” derken her
şeye rağmen günün seline kapılmayan etrafına umut aşılayan bir ruhî
coşkunluğu sergiliyordu. Eski bir milletvekilinin önemli hizmetleri
bulunan bir devlet adamımız hakkında söylediği sert sözler karşısında:
“Beyefendi, söylemediklerinize saygımız sonsuz; ancak söylediklerinize
iştirak edemeyeceğiz.” deyişi de ayrı bir söz ustalığı numunesidir.
Yine bir sohbette son yüzyıl içinde yerli düşüncenin devamlılığı adına
büyük emek sarf etmiş iki değerli münevvere haksız tenkitler gelince,
bu isimlerin verdikleri mücadele uğrunda çektikleri sıkıntıları
hatırlatırcasına “Belalar bizim olsun, safâlar sizin olsun.
Rabb’imizden gelen belayı biz çiçek gibi göğsümüzde taşır, mutluluğu
onda bulmaya çalışırız.
Ama size safâ değil de, bela gelirse manda pisliği gibi dağılırsınız.”
diyor. Evlenmek için münasip birini arayan yakından tanıdığı
üniversiteli gence, bir arkadaşının kızını tavsiye ederken kendine has
edasıyla söylediği şu cümle sevenleri tarafından unutulmuyor: “Bir
Allah’ı, bir de seni tanır...”
Ya, Ötüken Yayınevi’nden Necip Fazıl’ın Adana’da vereceği konferansta
satmak üzere, konsinye usulü 100’er tane aldığı, Necip Fazıl’ın “Reis
Bey” ve Vecdi Bürün’ün “Nasıl Öldüler” adlı kitaplarını, gelen
dinleyicilere bedava dağıttığı sırada yayınevinin ortaklarından Özer
Revanoğlu’nun “Ne yapıyorsun Hilmi Ağabey?” sorusuna, gayet
soğukkanlılıkla, “Dağıt Revanoğlu, sen de dağıt, yayılsın!..” deyişine
ne demeli..
Pasaportsuz vizesiz hacca gitti
1971 yılında arabasıyla hacca gitmeye karar veren Mehmed Niyazi
Özdemir’in ağabeyi Ziya Özdemir yola çıktıktan kısa bir süre sonra
Hilmi Oflaz’ı görür. Hâl hatırdan sonra onların nereye gittiğini
öğrenen Hilmi Oflaz, “Ben de geliyorum” diyerek hiç kimseye haber
vermeden hac yolculuğuna dahil olur. İşin hayret verici tarafı ise
şudur: Bu yolculuk sırasında Hilmi Oflaz’ın üzerinde ne pasaport ne de
nüfus cüzdanı bulunmaktadır!
Hilmi Oflaz bir “Vefa Abidesi’dir. 1960’lı yıllarda Necip Fazıl
cezaevine girince Mahmutpaşa’daki tezgahını satarak tam 1,5 yıl
Toptaşı Cezaevi’nin kapısında beklemiş, Necip Fazıl’ın ihtiyaçlarını
karşılamaya çalışmıştır. Kendisine “Üstadı görebiliyor musun Hilmi
Ağabey?” diye soranlara verdiği cevap yine onun emsali az bulunur
şahsiyetini yansıtmaktadır: “Bazen bulutların arasından güneşin
görünmesi gibi demir parmaklıkların arkasından görünüyor”
Hilmi Oflaz, yerinde durmaz!
Yaşadığı hayatla, “Bana ne!” demeden, “menfaatim ne diye sormadan”,
elinden gelen her şeyi yapmak için gösterdiği çaba ve kararlılıkla
dünyanın faniliğini adeta kişiliğinde tecessüm ettirmiş olan Hilmi
Oflaz, dünyevileşmeye lafzen değil ruhen karşı durmak isteyenler için
muhteşem bir örnektir. Hilmi Oflaz’ın mücadelesi “kendileri için
hiçbir şey istemeyenler’in,” başkaları için hiçbir şey istemeyenler’e
rağmen yürüttükleri mücadeledir.
Dünyevileşme derken Hilmi Oflaz’ın ders dolu bir hatırasını
nakledelim: Zenginliğiyle övünen bir tanıdığı Hilmi Oflaz’a sorar:
“Neyin var?” Onun cevabı acı bir gülümseme ve şu cümlelerdir:
“Dostlarım, kitaplarım bir de sigaram var. Midesiyle toprağa basan
insanların edinmeyi hayal ettikleri servet, sadece bir dostumun
verdiği bir şeyin yanında hiç kalır.”
Hilmi Oflaz sohbetlerde dostlarına kendisini şu sözlerle ifade eder:
“Benim hayatım dört devreden ibarettir: İKBAL, İDBAR, İKMAL ve
İCMAL...” O, Mahmutpaşa’daki işportacı tezgahından kazandığını millî
ve manevi değerlere hizmet etme çabası içindeki gençlerle birlikte
harcayan, aynı gençlere “Ekmeğim var, peynirim var, gelin!” diyerek
cömertliğini sergileyen, onların sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışan,
halden anlayan, dertlere ortak olan müstesna bir insandı.
Çoraplar ve kitaplar
Mahmutpaşa’da bir tezgah düşünün ki sergisinde çoraplar, askı ipinde
“Büyük Doğu” dergileriyle dolu olsun. İnsanların oraya ucuza bir
şeyler almaya geldiği besbelli; fakat Hilmi Oflaz yılmıyor. Ara ara
sattığı malları yerine bırakarak, elinde Büyük Doğu dergisi “Hanımlar,
beyler! Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin, biraz da kafanızı düşünün.
Şu dergilerden bir tane alın, siz okumasanız da çoluk çocuğunuz
okur!..” diye bağırıyor. Fakat bütün çabasına rağmen dergiler bir
türlü satılmıyor. Üstadının şevkinin kırılmamasını sağlamak için
bulduğu çözüm ise insanı acı acı gülümsetiyor. Hilmi Oflaz beslediği
tavuk ve horozlara isimler takarak hepsini Büyük Doğu dergisine abone
yapıyor, her ay postacının getirdiği dergileri de eşe dosta dağıtıyor.
Onun cömertliğinin en önemli göstergesi de bir ömür boyu bin bir
çileyle biriktirdiği 30 bini aşkın kitap ve bir o kadar dergileri
İSAM’a (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi)
bağışlamasıdır.
Burcu Öztürk (torunu) Hep hayatın içindeydi, bana böcekleri bile
sevmeyi öğretti
Ben, onun kızı Yaşar Hanım’dan torunuyum. Son yıllarında hep birlikte
olduk. Kitaplarla dolu evinde, yanında hepsi hazır dolu 5 bardak demli
çayı ve harıl harıl okuduğu kitaplarıyla hatırlıyorum. 10’lu
yaşlarımın başındaydım ve “Bu kadar kitap neden var burada, neden
dedem sürekli okuyor?”, diye soruyordum kendime.
Bana hayatı, tabiatı, okumayı her şeyi sevdirdi. Böcekleri bile
yakalar, üstüne boş bir yoğurt kabı örter, sonra açar yürümesini
izletir, sonra yine kapatır, sonra da bırakırdı. Bahçesinde
kaplumbağaları vardı. Onlarla böceklerle, taşlarla oynardık. Güzel
taşları bahçenin bir köşesinde biriktirmeyi ondan öğrendim. Giderek
yüksekçe bir tepe olmuştu. Başında oturur, taşları seçer konuşurduk.
Toprakta yalınayak yürümeyi o öğretmiştir. Annemler “Basma ayağın
pisleniyor.” derdi; ama o değişik bir insandı... İlesam’a,
Türkocağı’na beraber giderdik...
Ahmet Oflaz Söztut (oğlu) Kitap deryasında büyüdük
Şimdi rahmetli olan soyadını hatırlamadığım Zihni abi vasıtasıyla
Mahmutpaşa’dayken Necip Fazıl Üstad’la tanıştığını biliyorum.
İstanbul’a ilk geldiğinde halasının Çengelköy’deki köşkünde
kalıyorlar. Halası köşkü satıp başka bir yere geçince o da Kuleli’nin
sırtlarında bir gecekondu çeviriyor. Hâlâ ben o evde kalıyorum. 7
odalı evin her yeri; ama her yeri kitap doluydu. Ortada sadece yatmak
için yataklar var. Başka bir eşya yok. Biz böyle kitapların içinde
büyüdük. Her an, banyodayken bile kitap okumaya çalışırdı. Onunki bir
tutkuydu. “Allah bize zaman, fırsat, sıhhat vermiş, biz bu işe gönül
koymuşuz. Niye okumayalım?” derdi. Çileli bir hayatı vardı; ancak bize
yansıtmamaya çalışırdı. 30-40 bini aşkın kitabı bir o kadar da dergi
koleksiyonu vardı. Her fikir ve düşünceden binlerce dergiyi
biriktirir, mutlaka okurdu. Babamla 5 kardeş bir arada olup da yemek
yediğimizi -bayramlar dışında- hatırlamam. Hep dışarılarda,
konferanslar ve sohbetlerde olan, son vapurla eve gelen; ama bize
karşı son derece anlayışlı, şefkatli bir insandı. Biz onun ızdırabını,
heyecanını ve aşkını arkadaşlarından çok anlamış değiliz. Arkadaşları
onu bizden çok daha iyi anlamıştır. O arkadaşlarına karşı çok
vefalıydı, arkadaşları da ona karşı çok vefalı oldular.
Mahmutpaşa’daki tezgahı kapattıktan sonra kitapçılık yapmaya çalıştı.
Üstad Necip Fazıl’la birlikte Anadolu’yu karış karış dolaşıp kitap
sattı. Ama nasıl? Yayınevlerinden diyelim bin tane kitap alıyor,
yarısını sattıysa öbür yarısını da gençlere dağıtıveriyor. Parası hiç
olmadı, zaten parayla da işi olmadı! 15 Mayıs 1998’de Kuledibi Göğüs
Hastalıkları Hastanesi’nde vefat etti. Kitaplarını ve dergilerini
kardeşi yerindeki Mehmet Niyazi Özdemir beyin tavsiyeleriyle Diyanet'e
bağlı İSAM’a (İslam Araştırmaları Merkezi) bağışladık.
Her haliyle cömert bir insandı
Rahmetli günün değişik zamanlarında birdenbire zuhur eder, içeri
girdiğinde sessiz olan meclis şenlenir, hareketlenirdi. Bir bir
oturanlara hâl hatır sorar şakalaşırdı. Bu esnada masa üzerindeki
sigara paketlerinden birer dal sigara almayı ihmal etmezdi. Sonra
aldığı sigaraları lime lime olmuş ceketinin iç cebinden çıkardığı ağız
tarafı tamamıyla yırtılmış Bafra paketinin içine istiflerdi. Kendisi
Bafra’dan başka sigara içmezdi. Neden o sigaraları topladığına
gelince, sohbetin devamında o sigaraları çıkartır, yine halihazırdaki
dostlara ikram ederdi. Evet ikram kelimesi Hilmi Oflaz’ın şahsında
gerçek mânâda kendini gösterirdi. Öğle üzeri İlesam’da envai çeşit bir
sofraya denk gelirseniz, bilin ki o ikramı yapan kişi Oflaz’dan
başkası değildir. Elinde çeşitli poşetler içerisinde zeytin, peynir,
bal, reçel, dolma, börek ne bulduysa getirmiş orada bulunanlarla -
tanısın tanımasın- paylaşmıştır.
Gerçi tanımadığı kimse hemen hemen yok gibiydi. Yeni tanıştırılan bir
kişiyle bile öyle sıcak bir diyalog kurardı ki o kişide yılların
ahbabı hissi uyandırırdı. Elimizdeki kitapları, dergileri, broşürleri
uzun uzun inceler, kendi arşivinde olmayanına denk geldiğinde ise onu
elde etmek için ısrarlı davranırdı. Çok büyük bir matbu arşive sahip
olduğu evine gidenlerce bizzat anlatılırdı. Özellikle Necip Fazıl ile
ilgili yazılmış ne varsa onda bulmanız mümkündü. Kırışmış yüzü, zayıf
bedeni, Üstadına benzeyen bıyıkları, jest ve mimikleriyle her ne kadar
onun metafizik oğlu olarak tanınsa da Necip Fazıl Kısakürek’in özünde
yaşayan, belki de onun ölümünden sonra ruhunu, ahlakını yaşatan bir
mirasçıydı. Kibirli edebiyat dünyası ya da sanat camiası içinde
elbette ki hak ettiği değeri bulamamıştır. Engin bilgisi, kültürü,
mütevazılığının altında kaybolmuş gibi görünse de asla bir referans
adamı olarak görülmese, ciddiye alınmasa da onu seven insanların
gönlünde en az anlattıkları, naklettikleri kadar ihtişamlı bir şekilde
yaşayacaktır.
(http://sozluk.sourtimes.org’tan alınmıştır)
Alınmışsa alınmıştır!
Otobüse koştular, bindiklerinde tıknefestiler. Birkaç durak sonra
bilet kontrolcüsü otobüste dolaşmaya başladı. “Bilet kontrol” deyip
yürüyor, yolcular da biletlerini gösteriyorlardı. Hilmi Oflaz’da bilet
olduğu düşüncesiyle Niyazi hiç endişe etmiyordu. Kontrolör bunlara
yaklaştı. - Bilet kontrol, dedi ve Hilmi Oflaz’a baktı. O, gayet
soğukkanlı bir şekilde cevap verdi: “Ne soruyorsun? Alınması lazım
geliyorsa alınmıştır. Alınmamışsa alınmayacak demektir!” Kontrolör
şaşırır gibi oldu; ne demek istediğini pek anlayamadı; yanlış bir iş
yaptığını zannetti. “Afedersiniz.” diyerek uzaklaştı. (Mehmed Niyazi,
Dâhîler ve Deliler s.192)
Üstadının tarifi
Bursa Çelik Palas Oteli’ne gitmişlerdi. Otelde o sırada
milletvekilleri de bulunuyordu. Hilmi Oflaz sessizce Necip Fazıl'ı
takip etti. Adını söylemeyince Üstad onu takdim etmenin lüzumunu
duydu. Sağ eli de Hilmi Oflaz’ın omuzundaydı: “Fare tıkırtısından
ürkecek kadar hassas; kralları önünde eğecek kadar gözü kara, irade
sahibi; aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur aziz dostum
işportacı Hilmi.” (a.g.e., s.228)
Not: Dosyanın hazırlanmasındaki katkılarından dolayı merhum Oflaz’ın
ailesine ve yakın arkadaşı Reşat Şen Bey’e teşekkür ederiz.
CEM SÖKMEN / MUSTAFA AYDIN
Zaman / Ailem