1970'li yıllar. Büyük Doğu dergisinin yönetim yeri Sultanahmet'tedir. Şimdilerde adının değişip değişmediğini bilmiyorum. O zamanki adıyla Tavuk hane sokağı girişinde küçük, şirin bir yer. O zamanlar İstanbul İktisadî ve Ticarî Bilimler Akademisi olarak eğitim veren kurumla karşı karşıya. Şimdilerde bu kurum Marmara Üniversitesine tahsis edilmiş. Marmara Üniversitesi Rektörlüğüne hizmet vermektedir. Alanın bir köşesinde Tavuk hane sokağı ve bu sokağın girişinde Büyük Doğu Dergisi yönetim yeri. Derin temiz, sade ve şirin bir yayınevi. Olanca ciddiyetiyle Türkiye'nin ana sorununu bilen, temel çözüm üreten Büyük Doğu tarihsel seyri içerisinde Türkiye'yi gün ışığına çıkarmaya çalışmaktadır. Üstad'ın muntazam gelişleri ve muazzam edasıyla bizleri, göstererek eğitmenin peşinde bu alanın kirinden temizlemeye çalışmakta. Hepimiz Üniversite öğrencisiydik. Ama Ordinaryüslük tezlerimizi Üstat Necip Fazıl'ın kendisinden tedris ediyorduk. İdarehane dediğimiz Büyük Doğu Yönetim yeri bizim ikinci adresimizdi. Kim ne zaman arasa orada bulabilirdi.

 

Yine bu gelişlerimizden bir gün idi. Hava soğuk ve yağmurlu. Her yer çamur. Yol ortası yol kenarı küçük küçük oyuklarla dolu. Yağmur yağınca bu oyuklar sularla doluyor. Bozuk yolların alçaklarına birikmiş sular araçlar geçerken püskürerek üstünüze gelmekte ve çamur banyosu yaptırmaktadır. Trafik ise yolları otopark gibi kullanmakta. Sözüm ona şoförler klaksonlarında kepazeliklerini bestelemekteler. Hele bir troleybüsler vardı, boynuz dediğimiz elektrik iletkenleri çıktığında dar yolları büsbütün tıkamakta. Kıyamet arifesi bir İstanbul. Kalmakta olduğumuz Çapa'daki öğrenci yurdundan böylesi bir havada çıkıp, Sultanahmet'teki idarehaneye geliyoruz, arkadaşlarla hem de yaya olarak. Elbette ki sırılsıklam ıslanıyoruz. Gözlüğümüzden süzülen damlalar ne tartıştığımız konuyu erteliyor ne de neşemizi bozuyordu. Yaya gelmemizin asıl sebebi Aksaray'daki büyük inşaattı. O zamanlar bu inşaatın ne olduğunu anlamamıştık.

 

Muratpaşa'dan Laleli'ye araçlar üç saatte geçemiyor. Oysa Çapa'dan Laleli'ye bir saatte varabiliyoruz. Saat dokuzda idarehanenin önündeydik. Anahtan taşıyan arkadaşımız gazete almak için büfeye yönelmişti. Biz ise idarehanenin kapısına gelmiştik. Kapıda bize göre yaşlı, nurânî yüzlü pırıl pırıl, hiç ama hiç ıslanmamış biri vardı. Selâmlaştık el sıkıştık. Kimlik sorma gereğini duymadığımız ve fakat hiç tanımamamıza rağmen yüzyıllardır tanışıyormuş gibi muhabbete daldığımız arkadaşımız kimdi? Bu güzel ve iyi insanın muhabbetini bölerek adını sormak dahi aklımıza gelmiyordu. Arkadaş geldi kapıyı açtı, olanca sessizliğimizle içeri girdik. Kimimiz çay koymaya, kimimiz masaları temizlemeye yöneldi. Tanımadığımız bu arkadaşla eski İstanbul'un asaleti üzerine konuşuyorduk. Ne kadar vakit geçti bilmiyoruz. Üstâd'ı taşıyan taksi gözükmüştü. Yine bir sessizlik. Olanca disiplin içerisinde Üstâd'ı karşıladık. Üstad yanımızdaki beyefendiye yöneldi ve çığlık çığlığa kollarını açtı. "Muhip" dedi, bize dönerek "Muhip, muhip" dedi. Tekrarın tekrarındaki güzellik bu denli güzel olamazdı, ilk Muhip kelimesi ağzından çıktığında Muhip Efendiye sevgilim diye bağırıyordu. Bize dönüp ikinci Muhip kelimesini kullandığında Muhip Efendinin kendisinin çok yakını olduğunu terennüm ediyordu. Üçüncü Muhip kelimesi ise Muhibin sonsuzluğunu ifade makamında söylenmişti. Üstâd'ı bu kadar neşeli, bu kadar gülen bir ifadeyle ilk defa görüyordum. O her zaman ciddî, her zaman çileli hüzün akan yüz çizgileri bir bahar terennüm ediyordu sanki. Şems geldi diyen Mevlânâ gibiydi Üstad. Muhip Efendinin koluna girerek onu odasına taşımıştı. Muhip Efendi Hazretleriyle ilk defa böyle tanıştık. Bizde bıraktığı tad, Muhip Efendi tabiat şartlarından etkilenmez, her zaman şirin, zamansız olarak neşeli, sonsuzluğa gülen biriydi. Ben hep oruçlu zannederdim onu. Yemek yediğini de hiç görmedim. Evliya Çelebi'nin kıskanacağı ayaklara sahipti. Yine diyebilirim ki Dünya topu zaman stadında onun ayaklarında gezip duruyor. Müthiş bir hafızası var. Normal insanı ürkütebilir. Görmenin, bilmenin, olmanın yaşamanın zevki, şevki, idrâki içinde her zaman kul... Kendisinden başkasına her şeyini öğretir gibi okuldu Muhip Efendi.. Üstâd'ın yaşlarında. Üstâd'ın zor adam olduğunu söylemiştim daha önce. Üstad ki kendine bile tahammül edemeyen birisi. Oysa Muhip Efendinin yanında Üstad serenatlar düzenliyor. Onunla her yere gidebiliyor. Van gezisi bunlardan biri. Nesne ve olayların en ince ayrıntılarını kavrayan bir göz ve bu gözün idrâke dönüştüğü noktada oluşan iç huzuru yine aynı mekânda deniz yakamozları gibi göze gelen bakışlar şahinin dünyadaki hakkını alması gibi ihata ediyordu. Muhip Efendi ile göz göze geldiğimizde düştüğümüz derinlik buydu. Onun anlattıklarını anlamaya çalışıyorduk. Etli dudaklarından dökülen kelimeler bembeyaz sakal tellerini bile rahatsız etmiyordu. Bakımlı ve temiz bir giysinin içerisindeydi. Dikkati kendi üstüne çekmeyen bir giysi. Mazrufunu koruyan, onun asaletini olduğu gibi meydana çıkaran, donanımı sıradan değildi. Muhip Efendiyi bütünlüyordu. Konuşurken fezayı kuşatan kelimeleri elleriyle bize yakalayıp göstermek ister gibi ince uzun, zarif parmaklarını balmumuna dönmüş rengiyle bir başka rahmeti takdim ediyordu. O güzel eller olanca haşmetiyle, olanca rahmetiyle halka halka bereketi müjdeliyordu. Üstâd'ın yüz hatlarında yayılan sevinç dalgalan, Muhip Efendinin tebessümü ile daha belirgin hâle gelmişti. Bu manzarayı temaşa zevki bize kalmıştı.

Muhip Efendi bir an gibi topladığı bütün polenleri Necip Fazıl'ın kalbine dolduruyordu. Çünkü çağdaş Evliya Çelebi olan Muhip Efendi bütün dünyayı gezer, bu gezmelerin merkezini Hac zamanında Mekke'ye taşımak şartıyla dünya merdivenlerini bir yıldız hızıyla aşardı. Kanatlarına biriken tasavvuf balı bir gönülden diğer gönüle tozlaşma sağlayacak şekilde yayılırdı. Bu gezilerinin İstanbul ünleminde hep Necip Fazıl bulunurdu.

 

(Mustafa Özer - Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl - Kültür Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları)

 

 

*Muhip efendi, Seyyid Abdulhakim Arvasi hazretleri için, Üstadın O ve Ben kitabında yer verdiği şekliyle der ki:

- Bir cuma namazından sonra gördüm; ve görüş işte o görüş!.. Kapılandım ve bir daha eteğini bırakmadım. Daha ne söyleyeyim?..