İçeriğe git

Foto

Kasvet Günlükleri


  • Please log in to reply
Konuda 8 cevap var

#1
SiyahCeket

SiyahCeket

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 116 Mesaj sayısı:
Acımı paylaşmaktan; bir köpeğin kediden, bir kedinin fareden nefret ettiği kadar nefret ediyorum. Yalnız bende, kendi iç dünyamın karanlığında kalmalı acı. Adını hiç kimseye söylemediğim, hiçbir mecliste bahsini etmediğim, kendisine bile kendisini sevdiğimi söylemediğim bir sevgili, evet bir sevgili gibi… Yalnız içimde, daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı, çitlerini kırıp çiçeklerini koparmadığı, ahşap evine mancınıklarla betonlar fırlatıp ruhunu parçalamadığı o şehirde kalmalı acı.

Abi, araya girmezsem kendimi, jerry’i elinden kaçırmış tom gibi hissederim.

Buyur azizim.

"Acı" derken tam olarak neyi kastediyorsun? Fiziksel bir acı olmadığını anladık. Peki bu acı ne tür bir acı? Yani… Demek istediğim bu değil, yani sormak istediğim. Tam noktasını bulmak isterdim fakat, müşkülatımı ifadede tam bir fiyaskoyumdur maalesef.

İnan sevgili gölge bunu ben de bilmiyorum. Sen, sorarken ne kadar zorlanıyorsan, cevap verirken ben de o kadar güçlük çekiyorum. Fakat acı dediğim şey öyle bir kuş ki, yüzlerce kanadı var. Yani… Evet, bu yeterli sanırım.

Abi, şuna inan biz birbirimize benziyoruz. Neyse abi sen devam et.

Soğuk kış gecelerinde, kar taneleri pencereme vururken, yorganın altında, duyanın kahkaha zannedeceği hıçkırıklarla sarsılırken; yorganın dışına, odanın içine, evin bacasına, dünyaya taşmamalı acı. Karın yağdığını görmemeli gözler. Sabah uyandığında, birdenbire etrafın bembeyaz olduğunu görmeli…

İşte bu abi. Kimseye çaktırmamalıyız. Müthiş bir şey. (Ben ara sıra araya girerim abi, sen bana bakma.)

Hayır. Tutmamalı kar. Yağdığını da bilmemeliler. Bilirlerse kardan adam yapar, burnuna havuç takar, kar topu oynarlar. Acımla dalga geçilmesi… Bir şeyler oluyor… Soramıyorum da… Sorarsam söylerler diye korkuyorum. Ne diyordu Üstad, duran saatlerle ilgili : "Bir insan öldüğü vakit nasıl gömülüyorsa, bir saat de durunca onu göz önünden kaldırmak lazım. Zira ölüye rağmen hayat ve saate rağmen zaman yürümektedir." Bu insanlar hayatın devam ettiğini bile bile beni gömmüyorlar.

Abi, yani öyle şeyler söylemeye başladın ki, ben ufaktan kaçsam mı diye şey ettim. Yani yanlış anlama seni dinliyorum ama beni korkutmaya başladın.

Yardım etmek istiyorum gölge!.. Eski püskü ceketim, delik pabuçlarım, yamalı pantolonumla; gözlerinden süzülen yaşlar toprağa değdiğinde ölülerin titrediği kimsesiz bir küçük kızın saçlarını okşayıp, avuçlarına saçları adetince altınlar saçmak istiyorum. Bir hayalet olmak… Geceleri şehrin her yerini gezmek, bu kadar canavar arasında hala kaldıysa masumları görmek, onların elinden tutmak… Üç tane masum için binlerce canavarı pataklamak… Önü karanlık olanlara ışık tutabilmek… Anlıyor musun gölge! Yardım etmek istiyorum.

Abi…

Kendime gülüyorum gölge! Bu nasıl bir şey biliyor musun? Bacakları tutmayan bir felçlinin, yattığı yataktan, yürüyen insanları koşturmak istemesi gibi bir şey. Geçen sabah ne gördüm biliyor musun gölge! Bugüne kadar gördüklerim arasında beni sarsanlar listesinde ilk on’u zorlayan bir şey… Yağmurlu bir sabahtı… Biraz serin… Evden dışarı daha yeni çıkmıştım ki karşıma o çıktı. Yerde, ben geceleri yatağımda sağ tarafıma dönüp de yattığım gibi yatıyordu. Bir kedi… Ölü bir kedi… Aklıma, taksinin altında kalarak can veren prenses geldi. Ve onun ezik vücudunu sepete koyarken hüngür hüngür ağlayan Huriye Hanım… Bir zaman ayrılamadım oradan. Yağmur şiddetini hayli artırmıştı… Ölü kedinin üzerine bardaktan boşanırcasına yağıyor, onun yumuşak vücut tüylerinden sert toprağa damlacıklar akıyordu. Üşümüyordu artık. Her zaman kaçtığı sudan da kaçmıyordu. Dehşet, dehşet bir manzaraydı bu… Orada hissettiklerimi sana anlatamam gölge!.. Ne anlatmak isterim ne de anlatabilirim.

Abi müsaade edersen bir şey sormak istiyorum! Hani…

Aldırmıyorum artık gölge! Bak, sana biraz halimi anlatmaya çalışacağım. Bu, her zaman yapmak istediğim fakat hiçbir zaman yapamadığım bir şeydir. Şimdi, rica ederim yanağını uzatır mısın!

Ne.. Neden abi?

Tokat atacağım.

Bu delilik… Hayır, asla buna izin vermem.

Ben de çok meraklı değilim sana tokat atmaya. Hem, sana tokat atmak için kolumu havaya kaldıranda otuz kasım birden hareket edecek. Bu, yorucu ve ağır işi neden yapıyorum sanıyorsun… Halimi ifade için elbette.

Tamam abi, ama lütfen yavaş vur.

Küt…

Ahhhhhh…

Acı duydun değil mi? Yanaklarında toplanan büyük bir sancı, topuklarına kadar tüm vücudunu sardı. Seni üzdüm… Seni kırdım… Bunu bir sözle, bir tavırla, bir tepkiyle, bir tuzakla, bir iftirayla, bir küçümseyici bakışla da yapabilirim. Yine tüm vücudun acıyla inler. Şimdi lütfen diğer yanağını uzat!..

Abi…

Hayır, bana güven…

………………

Demin vurdun, şimdi de sevgiyle okşuyorsun; bir yanıma kova kova çöp döküp, diğer yanıma gül dikiyorsun abi…

Sevindin değil mi? Kalbin bir fare yavrusu kadar, bir minik kırlangıç kadar hafifledi. Seni sevdim, seni umutlandırdım… Bunu da bir sözle, bir tutumla, bir hediyeyle, bir tebessümle, bir değer vermeyle, bir gönül okşamayla yapabilirdim. İşte sevgili gölge!.. Artık öyle bir hale geldim ki; ne acı duyuyor ne de seviniyorum. Bayezid Bestami Hz.lerinin bir sözü var. Duymuşsundur belki : "Bir zaman güldüm, bir zaman ağladım. Ve şimdi, ne gülüyor ne ağlıyorum." Bu büyük Allah Dostunun, bu büyük sözünün belirttiği manadan milyonlarca kilometre uzak olduğumu izaha ne hacet… Harika, harika bir söz…

"Tasavvuf Bahçeleri"nde görmüştüm ben de bu sözü abi.

Yağmurun, üstünde hiçbir şey bitirmediği bir taş parçasından farksızım gölge!.. Ne üstüme konan sineklerin ne de üstümden akan pürüzsüz ırmakların farkındayım. Kuşlar, dallarımda dünyanın en güzel şarkılarını söylüyor, kurtlar kıtır kıtır yapraklarımı yiyor. Motor sesi mi bu, yoksa balta mı? Biri beni köklerimden kesiyor gölge! Yere devrilmeden farkına varmayacağım.

Tamam da abi şu…

Sana tokat attığım için pişmanım gölge! Neden biliyor musun?

Abi sen de beni hiç takmıyorsun ama…

Pişmanım çünkü tokattan daha güçlü ve olayı direk idrak etmen de daha kestirme bir örnek geldi aklıma. Fakat bu, yanağın kızardıktan sonra oldu maalesef. Bu konuda hakkını helal ettiğini varsayıyorum. "Sefiller"de geçen bir sahneden bahsedeceğim. Genç bir adam yolda yürürken, bir duvar dibine oturmuş, üstü başı yırtık, üşüyen bir kız görür. Gider, atkısını kızın omuzlarına koyar. Kız, yerden başını kaldırıp, manasızca adama bakar. Bu bakış iki üç saniye kadar sürer ve kız başını tekrar öne eğer. Sonra genç adam yürür ve yoluna gider. Sahne bu… Ardından Hugo devreye girer ve şunu der : "Sefaletin öyle bir derecesi vardır ki, sefil bu noktaya ulaştıktan sonra artık ne bir iyiliğe teşekkür eder ne de bir kötülüğe karşılık verir." "La vraie vie est absente…" gölge! "La vraie vie est absente…" "Gerçek hayat burada olmayandır; var olup da burada olmayan…"

Abi,bir arkadaşım vardı, pek beceremese de şiir falan yazardı. Aklıma o geldi şimdi. Onun yazdığı bir şiir… Şiirde bazı nasihatler, garip ithamlar, esrarlı vaatler var. Kendisi bu şiir hakkında : "Hiç anlaşamadığım birine, kendime yazdım." demişti bi defa. Bunu seninle paylaşmak istiyorum abi. Yalnız, yanlış anlama lütfen; burada bahsedilenin sen olduğuna dair bir imada bulunmayacak, bu düşünceyle bunu sana okumayacağım. Hiç konuşturmuyorsun zaten, bir şeyler söylemiş olurum bu sayede diye şey ettim. Hala sessizliğini koruduğuna göre, lafım kesilmeyecek sanırım. O halde başlıyorum :

Geçen yıllara göre, erimeyen demirsin.
Ben değil onlar diyor, zannetme ki erirsin.

Haksız da sayılmazlar, elbiseni bilirim,
Modayı hiçe sayar, kaba şeyler giyersin.

Farklı düşünmüyorsa, seni tanıyanlar da,
Demek ki ipe sapa gelir bir şey değilsin.

Daha geçen söyledi komşunuz Belma nene;
Kendinden utanmadan ona yaşlı demişsin.

Sana kızmakta, zengin Rüstem Amca da haklı.
Hem parasızsın hem de kızını istemişsin.

Savunman da hazırmış duyduklarıma göre,
Cebinle olmasa da gönlünle zenginmişsin.

Günümüz bu konuyu çoktan rafa kaldırdı,
Kuzum yeniliklerden sen de habersizmişsin.

Köyden ne zaman gider diye soruyor herkes.
Hepsi bir tarafa da, hadi buna ne dersin?

Bana sorarsan eğer, ne düşünürsün diye,
Kalsan üzülmem ama gitsen iyi edersin.

Anlayacağın dostum, köylüler cenazene,
Yine de uğramazlar, maliye para versin.

Şimdi asıl konuya dönelim istiyorsan.
"Konumuz da ne?" deme, biraz düşünmelisin.

Belma nene bir hayal, Rüstem amca da öyle.
Ne kimseye yaşlı der, ne bir kızı seversin.

Köylü aldırış etmez, kalsan da bir gitsen de.
Ölürsen, duyan herkes gelecektir bilirsin.

Bütün bunlar da nedir, hayır, farklı bir şey var,
Sanki masummuş gibi, bunu nasıl söylersin.

Bu gerçek bir uydurma, olmamış bir olan bu.
İmkanı yok aksini iddia edemezsin.

Belma nene’yi kırdın, incittin insanları.
Öfkeni salıverir, tuttuğunu üzersin.

Rüstem Amca’nın kızı, uzaktan el sallar, sen,
Olmayacak şeylerin peşi sıra gidersin.

Milleti cenazene getirecek maliye,
Seni nerden tanısın, şuna bak sende kimsin?

Yaşarken, altın gibi, iyilik dağıtırsan,
Sanırım meyvesini cenaze günü yersin.

Asıl konuya şimdi, asıl şimdi dönelim,
İçi bomboş bir dolap… Tıpkı onun gibisin.

Bu da ne diyor diye yüzüme bakıp durma,
Çok iyi idrak ettin, evet tam da öylesin.

İçine bir şeyler koy artık bu boş dolabın.
Neler koyacağını iyice bilmelisin.

Önce sabır, sonra aşk… Güzel ahlak, iyi huy…
Hepsini yan yana ve güzelce dizmelisin.

Oradan çıkardığın bütün kötülükleri,
Ayağının altında öfkeyle ezmelisin.

Ben o güzel ismini değiştir demiyorum,
İçinde görünmeyen o her neyse değişsin.

Neden mi? Neden… Evet… Cevabı zor bir soru.
Bunu anlamak için belki de ölmelisin.

İşte böyle abi. Abi… Abi nerdesin… Ulan şiir okurken niye gözlerimi kapatırım ki… Üçüncü satırda kaçmıştır kesin. Küstü galiba…

#2
reyhan

reyhan

    Emektâr

  • YüzBaşı
  • 2.264 Mesaj sayısı:
 Acının estetiğini derinden derine yansıtan bir yazı. Acı yerine kullanmayı sevdiğim kelimeyle söyleyecek olursam, ızdırabın estetiği. Psikobiyografileri, ızdırap kolleksiyoncusu olmanın dayanılır ağırlığı ile yüklü olan insanların kudreti haiz nâzenin bir ruh hâliyle ızdıraplarını kağıda döktüklerinde ortaya çıkan ahval bence tam olarak bu: ızdırabın estetiği. Çekilen ızdırabı dahi estetikle yoğurabilen hâlet-i ruhiyeler, hep Üstad'ı hatırlatır bana. Üstad'ın kasvet denizlerinde boğulduğu, ızdırap çöllerinde kavrulduğu, hafakanlar gecesinde karanlıklara gömüldüğü her dem, aynı zamanda estetik zemininde birbirinden güzel fidanların boy verdiği ânlardır. Bir Kaldırımlar şiiri de ızdırabın en üst perdeden estetiği; Aynadaki Yalan'ın kahramanı Naci'nin ruhunu kavuran yangınlar, ızdırabın estetik hâli değil midir?

Izdırabın hem estetik hem ahlak buudunda en muhteşem, en narin, en zerrin, en nermin çerçevede sunuluşu da gene Aynadaki Yalan'da geçen tasavvuf kahramanlarından birisinin sözü olsa gerek:
— Yaş odunlar gibi haykıra haykıra yanma!.. Kuru odunların eriyişine denk, tatlı ve sessiz kavrul!..

Ahmet Haşim'in dilimize hediye ettiği estetik hazzı büyük ifadelerden biri olan 'gâm-ı nermin'de de bu ruh halinin gülü yolunmuş, bülbülü öldürülmüş bir medeniyette, mimsiz bir medeniyette her türlü ruhî, ahlakî estetikten bizleri mahrum bırakanlara inat, ızdırabını estetik çerçevede yaşayan insanların bulunduğunu görmenin verdiği neşve de ayrı bir güzel. Billûr bir kaseden, katıksız limon suyunu yüzünü ekşitmeden yudumlayanlara selâm olsun. 
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

#3
mitajanı

mitajanı

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 544 Mesaj sayısı:
Ceketi siyah bir zat-ı muhterem bildiriyor uzaktan, eski hatıralardan ve tılsımlı anlardan... Konuşmak istemiyor, konuşturuyor sanki. Gölgelere söyletiyor lafları. O kadar delik deşik olmuş ruhlar varki etrafta, ve o kadar aziz mesele... Onlardan bahsediyor. Belki istemezdi bu kadar fazla 'sezmek'. Belki istemezdi ayık bir ruh. Ölü toprağı serpilmişlerin arasında yaşamayı belki istemezdi.

Ceketi siyah adam haber verdi maziden.
Ajan değil, simitçi simitçi..

*mission completed

#4
SiyahCeket

SiyahCeket

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 116 Mesaj sayısı:

Mesele ne oydu ne bu... Mesele bir karın ağrısı değildi ki. Mesele hep derdim ya sana, ama hayır sana diyemedim ki ben hiçbir zaman, hep derdim ya kendime mesele bir var oluş meselesi. Mesele sadece karların yağması değildi, karın altında ezilen bir yürekti aynı zamanda. Mesele ''Karın yağdığını görünce, Kar tutan toprağı anlayacaksın, Toprakta bir karış karı görünce, Kar içinde yanan karı anlayacaksın'' diyen Karakoç'un feryadıydı belki. Ben karın yağdığını çok gördüm. Her seferinde kainatı gözlerimin önünde çok vazıh bir halde dururken gördüm. Söyle bakalım bunlar basit şeyler mi? Değil, asla. Her şeyi kabul ederim ama bunu asla. Tamam tutarsızlık, tamam bir bıkkınlık, tamam belki göreceli bir korkaklık... Ama hiçbir şey az önce bahsettiğim şeyi basite indirgeyemez. Hiçbir mantık.

Sustum. Uzun süre sustum. Sonra bir gurbet daha tebelleş oldu başıma. Dedim neresi bu sefer? Dediler maziye dönüyorsun. Olmaz dedim. Kaderin cilvesi dediler. Levhil mahfuz dedim. Anlamadılar. Bir künye astım boynuma. Birde seni... Belki de bütün bir kainatı, anlatılan masalları, ölümleri-kalımları... Bilirsin hep yarım keserim konuşmaları. Yine yarı da kesiyorum.


Uzaktan, eski hatıralardan ve tılsımlı anlardan bahsederken, yalnız olmadığımı bilmekti mesele… Mesele ne oydu ne bu… Mesele aynı şiirin iki kıtası; aynı romanın iki bölümü olarak, iki ayrı fakat aynı yoldan hareket ederek aynı menzilde buluşmaktı.

Yüreği derin mitajanı haber verdi maziden. Fakat yarı da kesti... Devam etmesini ama nihayete erdirmemesini istirham ediyoruz. Nihayete ermeyeceğini de biliyoruz.

"Mesele hep derdim ya sana, ama hayır sana diyemedim ki ben hiçbir zaman…"

Bu yüzden…

#5
opus132

opus132

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 31 Mesaj sayısı:
SiyahCeket; muhayyileniz ve yazılarınız dikkate şayan doğrusu. Merak ettiğim bir husus var, müsadenizle sormak istiyorum. Hissiyatınızı fişekleyen ana saik/saikler nedir, nelerdir? Bir sevgili, bir dost ya da büsbütün başka bir şey...

#6
SiyahCeket

SiyahCeket

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 116 Mesaj sayısı:
Efendim bu durum oldukça karışık ve bir hayli enteresan aslında. Burada birçok sebep dile getirilebilir, izah edilmeye çalışılabilir, hatta bunda biraz muvaffak da olunabilir… Fakat, 'işte budur. Evet evet bu. Tam isabet ahbap, dedem bile böyle nişan alamazdı…' türünden, tatmin edici, doyurucu, idrak ettirici içeriğe sahip olamayacağı ve o nispette piyesi yazmaya çalışan kişiyi de, 'yazmak istediğim bu değildi… Bunlar kalbimdeki cümleler değil. Hayır hayır keşke yazmasaydım.' diye derin kederlere, yarım kalan cümlelerin telaşına sürükleyeceğinden; meseleye, aç ve pençelerinden öfke tüten bir leopar'la karşılaşmış ceylan ürkekliğiyle olmasa da; deniz canlılarından müteşekkil bir akvaryumda, demir parmaklıklı bir kafes içindeyken, parmaklıkları dişleyen köpekbalıklarına yakın olma korkusuyla yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Esasen bunun bir korku değil de çekingenlik olduğunu belirtmeli, içimden gelen sesi dinlemeliyim. İçimden gelen sesin ne dediğini ya da içimden herhangi bir sesin gelip gelmediğini de tam olarak anlayabilmiş değilim. Sevgili opus132! Başını ağrıttım galiba! :) Fakat beni anladığını umuyorum.

Abi, ya iç içe girmiş onlarca şey... Birbirine karışmış, uzun, kısa, geniş, dar yollar. Sen yalnızca aşure mi yersin abi! Yüzlerce kanadı olan bir kuştan bahsetmiştin... Öyle değil mi?

#7
opus132

opus132

    Sessiz Üye

  • Teğmen
  • 31 Mesaj sayısı:
Anlamaya çalışıyorum ama tam anlamıyla anladığım söylenemez. Zaten bu imkansız bir şey. Sadece sizi fişekleyen, yazma hissiyatınızı tetikleyen saikleri görmek bakımından yönelttim sualimi. Bunlar ifade edilmesi güç meseleler olduğu için sizin de kendinizi ifade etmekte güçlük çekmeniz normal.

Sadece dikkatimi celbetti, sağolun yine de.

#8
SiyahCeket

SiyahCeket

    Gayretkâr Üye

  • YüzBaşı
  • 116 Mesaj sayısı:
Sevgili günlük… Uzun zamandır beni takip ettiğini, bir gölge gibi peşimden geldiğini, ayak seslerini duyup arkama baktığımda köşeden sinsice döndüğünü biliyorum. Bunu nasıl yapıyorsun? Nasıl başarıyorsun? Yani bu ‘çaktırmama’ havalarını diyorum. Hayır hayır… Farkında olanın fark ettiğine fark etmiş gibi fark etmekten bahsetmiyorum. Benim söylemeye çalıştığımla bunun arasında kocaman bir fark var. Seninle benim aramda demek istemiyorum. Suratını asma lütfen. İlk adımı yanlış mı attım yoksa?

Çok sevgili, çok saygıdeğer günlük… Geçenlerde yaşlı bir adamla sohbet ettim. Bulutları delmek istercesine göğe bakan kahverengi gözleri, çizgilerle dolu yüzü ve beyaz sakallarıyla iki büklüm bir ihtiyar. Kelimeleriyle geçmişe yaptığı yolculuk bunca yıllık ömründen daha uzunmuş gibi geldi bana. Anlattı da anlattı… Chaplin’in Modern Zamanlar’ında dünyaya gelmiş olmalı. Hasılı eski bir adam. Sormaya cesaret edemedim ama ona bakarken her şeyden bıkmış olmalı diye geçti aklımdan. Kolay mı? 70, 80 yıl bu hayatın, bu dünyanın, bu insanların arasında; bu kendinle baş başa yaşayacaksın… Sen söyle, dayanabilir misin günlük? Satır satır dökülür, başlık başlık silinirsin emin ol. Dahası var günlük; dahası var… Öyle şeyler anlattı ki, ağzım bir karış açık kaldı. 70 senenin bir saniyeden fazla sürmediğini söyledi. Geri dönüp baktığında yalnız bir lahzayı, küçücük bir anı yakalayabildiğini söyledi. Geri kalanların nereye kaybolduklarını bilmiyor. O dakikaya kadar olan yaşamını bir rüyaya benzetti. Sabah uyandığımda gece gördüğüm birkaç saniyelik rüyalar gibi şu geçip giden yıllarım dedi. Hayatıma bakınca tıpkı böyle hissediyorum. Nedir bu? Hala bu rüyayı görüyorum. Ayaklarımın altından çekilenleri görmedi gözlerim. Ağaç büyürken dimdik yükselir. Bana bir bak evlat. Soru işaretine benziyorum. İnsan bana bakınca, mesela saatin kaç olduğunu soracağımı düşünebilir. Oysa sorulacak hiçbir sorum kalmadı artık. Soracak olsam bile, ne sorabilirim ki… Bugün ayın kaçı dedim diyelim : 70 yaşındasın derler. Adres sorsam, 70 yaşında olduğumu söylerler. Hava durumu nedir? 70 yaşındasın. Yol kapalı mı? 70 yaşındasın. Falan nerede? 70 yaşındasın. Filan yaşıyor mu? 70 yaşındasın. Öyle bir hale geldim ki, biri birgün şaşırıp da sorumun tam karşılığı olan cevabı verse, adamın yakasına yapışıp 70 yaşında olduğumu söyleyeceğim.

Abi yine enteresan bir noktaya değinmişsin. Geçen sefer usulca kaçtın gittin fakat bu defa bırakmam. Sigarayı bırakır, seni bırakamam abi. Lafını kesmiş gibi oldum ama mecburdum buna. Yaşlı amcanın söyledikleri aklıma bir şey getirdi zira. Hani bir arkadaşımdan bahsetmiştim. Şiir yazan. Bırakmış artık yazmayı abi. Kuruduğunu söylüyor. Ben de ona : Desene dünya edebiyatından bir yıldız daha kaydı, gibi pek de samimi olmayan bir şey söyledim. Neyse abi, bunlar mühim değil. Geçenlerde kağıtlarını karıştırıyordum onun. Orada bir şiire rastladım. Adı ‘Asma Saat’. Yaşlı amcanın söyledikleriyle bu şiir arasında sıkı bir bağ var. Eğer bunu seninle paylaşmazsam, bir şeyler yarım kalır abi. Tamam abi tamam, uzattım biliyorum. Kızma hemen. Başlıyorum o zaman. Gözlerim açık ona göre.

Kocaman bir cüce, kısacık bir dev.
Kendine doğrultur düşünceleri.
Dinle, sessizliğe gömülünce ev;
Duyulur duvarda onun sesleri.

Sıraya dizilmiş boğulacaklar,
Bu tik-tak selinin akışlarında.
Kaç insan can verdi bugüne kadar
Onun esrarengiz bakışlarında.

Eskimez, yıpranmaz gerçek elbise;
Duvara asılmış zaman ceketi.
Çokları eskitir üstüne giyse,
Yarım asırlık şu asma saati.

Şuan duvarımdan uzak olsa da
Bilirim duyduğum onun sesidir.
Bir tane kalsa da koca dünyada
O herkesin ortak elbisesidir.

Evet gölge, ne diyordum… Yaşlı amcayı ve söylediklerini düşündüğüm zaman aklıma; yıllara yayıldığı halde tek bir an içinde var olan şu hayat, bu yaşamım, şu saniye geliyor. Geçmez bir an bulmak lazım gölge. Geçmez bir an… O anın içinde sürekli yeni baştan doğar gibi yaşamak, daima yenilenmek lazım. Böyle olmadığı zaman hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Boşluğa düşüyor, bunalıyor insan.

Sevgili günlük… Başını ağrıttım yine. Kızma lütfen. Üstüme yağmur yağıyor, sen de ıslanıyorsun işte. Havalar da epey ısındı. Şimdi kırlarda, çiçeklerin arasında, ağaçların içinde, berrak ırmağın karşısında oturup yemyeşil güzelliği seyretmeyi hayal ettim de; dağ rüzgarının tatlı esintisini, çimenlerin hoş kokusunu hisseder gibi oldum. Şehirleri çoktan yıktım günlük. Alınma ama; kırlarda bir çeşmenin başında, akan suyun anlattıklarını dinlemek; burada sana bir şeyler söylemekten daha cazibeli görünüyor bana. Hem, bak bir itirafta daha bulunacağım günlük. Yaşlı amca var ya… Aslında o hiç konuşmamıştı o gün… Bana hiçbir şey söylememişti.

#9
mumin

mumin

    Müdavim

  • YüzBaşı
  • 1.042 Mesaj sayısı:
Yazma ihtiyacının nüksettiği anlar vardır. O an okumak, bir şeyler seyretmek yahud müzik dinlemek değil; yazmak gerekir.

Muhtevayı saptamadım, şu an bu cümleyi yazacağımı da kurmadım, sonraki cümlenin ne olacağı hususunda da en ufak fikrim yok. İçimdeki sesin hayli bağırdığı ve kafamın dağınık olduğu şu raddeleri sanırım en iyi bu yolla çözeceğim.
Geç kalktım, gün içinde postaya vermem gerekenler vardı onları hallettim, market, alışveriş, yemek yapmak. Akşam tiyatroya gittim. Ellerimi cebime sokup sallana sallana evime yürüme gelmeye cesaret edemedim, edemezdim; kadındım ve şartlar eskisi kadar tekin değildi. Durakta bekleme devreleri, düşünmek için zaman müsaid.

Yoğun, garip hisler içre idim. Ağlamaklı, düşünceli, seyrettiklerimin ağır etkisi üzerimde tekrarlıyordum; “Olmak dışa doğru olmaz, olmak içe doğrudur.” Ya olmalı ya ölmeli diyordu şair. Uzun zamandır bu muhasebelerden kaçıp okuyordum sadece okuyordum. Düşünmeye fırsat tanımama. Evet düşünmeden kaçmak da vardır ve olmalıdır; gaflete sığınmak denilen bu olsa gerek.

Ufak şeylerle mutlu olmasını bilen biriyim. Çantamda bulundurduğum çubuk krekeri minibüste ufak delikanlıya verdiğimde, tebessümü dünyaya bedeldi. Sonra market servisindeki minik kızın pilot olup beni uçağına bindirmeyeği cadılığı üzerine ne muziplik yaptıysam sevdiremedim kendimi. “Peki ufaklık, sen sadece elindeki balonu uçurabilirsin tamam mı?” dedim ve kızdırdım. Çok keyifliydi. Bu paragrafın yeri miydi, değildi farkındayım.
Mesele bu değildi aslında. Dışarıda şu an yağmur yağıyor. Nezleyim, burnumu çekiyorum. Herşey adiyattan ama rahatsız edici şeyler var. Bu şeylerin çözümü hususunda hatta şeylerin kendisi hakkında dahi bir tespitim ve keşfim yok. Dedim ya bunlardan hep kaçtım.

Artık uzun uzun okuyup, daha kısa konuşuyorum. Meclislerde tanımadığım insanların şeklini şemalini süzüp içimden geçiriyorum; “Ne tuhaf bu insanı hayatımda ilk defa gördüm ve bu son görüşüm”. Öyledir, kimi yüzler gözünüze sadece bir defa ilişir. Otobüs seyahatimde yanımda oturan şahsa garip garip bakıp aynı hissiyat içine girince “deli misin nesin” cümlesini duyacağımı hayal ediyorum. Hayal derken, bazen ciddi Platon’un idealar dünyası dediği şeye inanasım geliyor. Bu hayat bir şeylerin tekrası, gölgesi yahud yansıması olmalı. Gerçekçi görünmüyor çoğu zaman. Savaş ve şehit haberlerine denk gelmedikçe böyle. Sonra koca bir kayanın altında kalmış hissiyle inleyip, kendimi ve içinde bulunmaklığımı fark edince sancılarım başlıyor. Kan uyuşmazlığım var benim, bu dünyaya ve içindeki sahteliklere.. Tercihim olsaydı elbette ölmeyi seceçektim. Ciddiyim ve kararlıyım.

Büyük sancılar içinde çırpınmak..Yüzmeyi de bilmem ben hem. En sıkı dostum hep kitap oldu. Hayatımda görmediğim şairlere, yazarlara aşık oldum. Sinema seyretmedim çok, daha ziyade dinledim. Not tutarım, severim ajandaları. Geçip giden içi rüzgar dolu cübbeler ruhumu benden alır. Dindar olamadım pek, ama hep muhabbet duydum. Ağlamak deniz manzara kadar iç açıcıdır..Ağladım da, ama başkalarına demeyi acizlik saydım. Kopuk cümleler kurmada da mahirimdir. Ve aşık olduklarım sadece şairler değildi. Martı da buna dahil.

Bilim, tanrı alt parçaçıkları diye bir şey söylüyor. İstiğfar çekiyorum. Kavradığım, ele geçirdiğim, anladığım, gördüğüm her ne varsa cümlesi esrarını kaybetti. İçim bir kara delik sanki. Varlığım bazen bana yığılı bir samanı anımsatıyor. Hayattan keyif aldığım söylenemez. Şu an yazmak cazibesini yitirdi. Kesiyorum. Hoşçakalın.

Elinde alâmet,
İzinde selâmet,
Tek isim... Muhammed...
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm...