İçeriğe git

Foto

Cahit Zarifoğlu Şiirinde Kadın Ve Aşk


Konuda cevap yok

#1
sark

sark

    Emektar

  • YüzBaşı
  • 795 Mesaj sayısı:

Gönderilen resim


Bir sanat eseri olsun diye veya bir zorunluluk sonucu ortaya çıkan her anlatım, anlatıcının dünyasının izdüşümüdür. Bütün anlatıcıların olaylara, olgulara bakışları; hangi objektiflik söylemi içerisinde olurlarsa olsunlar, kendilerini düşünsel olarak konumlandırdıkları penceredendir. Hatta biraz daha ileri gidecek olursak, aslında olay; nasıl, nerede, ne şekilde ve ne zaman cereyan ederse etsin onun çerçevesi tek bir noktadan çizilir: Anlatıcının yani sanatçının düşünsel ve duygusal dünyası.

Konuya bu perspektiften yaklaşıldığında bir sanatçının eserlerinin değerlendirmesi sadece kendi dünyasının resminin çizilmesidir. Bu nedenle de plastik sanatlarda olsun, edebî sanatlarda ya da sahne sanatlarında olsun eserin duruşunu belirleyen sanatçının dünyasıdır.

Bir sanatçının eserlerinde her hangi bir olguyu veya konuyu tahlil edeceğimizde yukarıdaki çerçeve belirleyici olacaktır. Hatta üstteki paragraflara zeyl olarak şunu da ekleyebiliriz ki, bu tür bir incelemede de kalem sahibinin bakışıdır, değerlendirmenin sınırlarını çizen.

Zarifoğlu adına, konu başlığı olarak ne ele alınırsa alınsın, sonuçta onun dünya görüşünün o konu üzerindeki görüntüsü ortaya çıkacaktır. “Zarifoğlu’nda kadın ve aşk” başlığı da aslında Zarifoğlu’nun genel duruşunun bir benzeri olacaktır.



KADIN

“Akşam” kelimesi Ahmet Haşim için neyse ya da hangi yoğunluktaysa Cahit Zarifoğlu’nda da kadın aynı yoğunlukta. Hatta başka bir benzetme, Haşim’de “Akşam” ne kadar örtücü, gizleyiciyse; Zarifoğlu’nda da “kadın, anne, ana” o kadar aşikârdır. Cahit Zarifoğlu şiiri için, genel kanı kapalı oluşudur. Ancak bence bu kapalılığın istisna unsurları vardır: kadın ve ana kelimelerinin geçtiği mısralar. Ve onda kadın, Sezai Karakoç’un, üstün olmayan böyle bir arayışı, çabası da olmayan, ancak mutlu olan kadın, anlayışıdır.



“Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz”


Sezai Karakoç



Cahit Zarifoğlu’nun bütün eserlerinde kadın mutlu olmaya kodlanmıştır. Çocuk kitaplarında da Savaş Ritimleri’nde de şiirlerinde de kadın annedir, eştir, kız kardeştir ama hep kadındır. Yani evinin sahibi, çocuğunun annesi, eşinin karısı.

Zarifoğlu şiiri anlatım biçim ve tekniği açısından modern bir şiirdir. Ancak tema olarak şiire can veren unsurların tamamı Maraş’ın ya da başka bir Anadolu şehrinin köyünden hayat manzaraları sergiler.



“yün ören at güden kadınlar

Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde

Küçük pencereli karanlık dar odalarda

Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin

Uzağa çekilip giden

Ayazda donan gülmeler içinde

Ormanlarda süt emziren anne

Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu”




Evet Zarifoğlu şiirinde kadın, üstünlüğü başkalarına verip, krallığı kendi alır. Bu tutum bir anlayışın, bir dünyanın yansımasıdır. O kadın krallığını kocasının yanında çocuklarının yetişmesinde bulmuştur. şiirinin tamamında kadın mükemmeldir. Onu üstün tuttuğunu iddia eden ama her türlü desiseyi kadında gören anlayışların ötesinde, kadını “Havvalaştıran” çizgiler. T. Fikret’te ifadesini bulan “kadın deniz gibidir, güvenmek olmaz ha” diyen anlayışın zerresini bulmak mümkün değildir, Zarifoğlu külliyatında.



“oysa babamla bir kraldı anam”

Krallığını “anam yeşil hırkalar görürdü düşünde” diyerek de çerçeveye alır.

“her bakışın dışında duran kadın”




Ayrıca,



“ve kadınları

Uçlarını kaldırıp sokmuşlar kuşaklarına

Kendi gölgelerinin”




Kadın kendi üstünlüğünün, kendi muhkemliğinin sınırlarını, surlarını kendi çizmiştir. Zarifoğlu’nda kadın işini, eşini, anneliğini kutsal bilmiş ve onların mükemmelliğinde kendini üstlere, başlara taçlığa, yine kendi ifadesiyle krallığa yükseltmiştir. Çünkü o gölgesini bile kendisinin çiğnenemeyecek parçası bilmiş, onun korunmasını kendisine görev bellemiştir. Her halde kadının, sevgilinin telakkimizdeki ulaşılmazlığının, yüceliğinin temelinde de bu davranış olsa gerek. Hatta aşağıdaki mısralarda ifade edildiği gibi ahlakın belirleyici unsuru hayret ve hayaya yönelik tıkanma kadın adına üzüntü sebebi olduğu gibi yeni kararlarında nedenidir.



“hayret ve var olma tıkandı

Hayret ve haya tıkandı

Hayret ve hayret ve hayret

İlk kez geriye dönmek gerekiyor”




Kadın ya da toplumun geneli adına, yakındığı ancak kendi kadınını müstesna tuttuğu yakınmalar yukarıdaki ve aşağıdaki mısralarda ifadesini bulur.



“………

Ruhumuzun kirlenmesi dolmadı mı

Gövdemizin kıvranması doymadı mı

……..

Bu nedir böyle gün mü günsüzlük mü

Hangisine kapıldık nerelere atıldık”




Zarifoğlu’nda kadın her türlü orta malı bakış ve düşünüşün dışında, anneliğin yoğunluğu dışındaki bütün arayışları boş sayan bir enginlik içerisindedir. Annelik bütün ihtişamıyla; efsanelerdeki, masallardaki, hikayelerdeki güzelliğini Zarifoğlu şiirinde ortaya kor. Hatta şu bile söylenebilir: Niçin bu kadar mükemmel? Çünkü şiirlerde kadına has her şey, muhteşem bir övgü içerisindedir. Kadın yoksulken mükemmel, eşken mükemmel, anne iken mükemmel, sıkıntıdayken mükemmel. Çünkü onda anne olma özelliğinin yıkılmaz gücü var.



“çocuk boşluktayken ölüye asılı kalmak

Annenin sesi her evden

Şehirde her baş dönmesinden

Çocuklarca çıngırak gibi duyulur

Annenin elinde birden tahta kaşık kırılır

……..

-hangi salıncaktasın çocuğum ipi iyi tut

Annenim ben

Yaklaşır kan kokusu yere vurur”




Cahit Zarifoğlu’nda kadın anne olduğunda zirvelerdedir. Bütün güçlerin, bütün fedakarlıkların sahibidir. Onun artık tek bir amacı vardır, çocuğunu doyurmak, beslemek, onu bütün engellerden aşırmak, gürbüzleştirmek, ona gelecek her türlü olumsuzluğu göğüslemek. Yememek, yedirmek.



“-annen ne söyledi

-(elmanın yarısını kardeşin yesin)

Kardeşin yesin anne yemesin mi”




Zarifoğlu’nda kadın hep yoksul. Ama bu yoksulluk hiçbir mısrada çaresizlik değildir. O annedir ve bütün çarelerin sahibidir.

Zarifoğlu’nun kadın kahramanlarında yoksulluğun soylu duruşunu görmek mümkündür. Bunun en somut şeklini “Yürek Dede İle Padişah” çocuk romanında görmek mümkündür. Soyluluğun yegâne kaynağı vardır, o da tevekküldür. Ve orda kadın kendine muhkem bir kale bulmuştur: Annelik.



“ana

ekmek tahtasında yufka ve bir düş

kurar gibi gidip gelen el

eğilen ekmeğe sıcaklığını veren beden

sacın alevini alan incelik

içinde tereyağı eriyen bazlamayı

ana

aç çocuğa bir atlı gibi yetiştirir.”


Herhalde nirengi nokta bu olsa gerek. İnsanlığı yeniden doğuran, yeniden üreten varlık: kadın. Aşağıdaki mısralarda olduğu gibi buraya alınmayan bir çok mısrasında da kadının anneleşmesi dünyayı yeniden şekillendirir. Bütün unsurlar, malzemeler hülasa bütün varlık yeni anlamların sahibi olur.



“öyle ki kadın

Günü saati dolunca doğurunca

Bin yılı birden doğursun”

Ya da

“ey ana

Parkları çocuğunla eş doğurdun

Çimenleri mutlu kıldın”




Aslında Cahit Zarifoğlu şiirindeki kadının bütün özelliklerini “Zeynep ve Uzaktan Fırat Üzerine İkili Anlatım” şiirinde bulmak mümkündür. Uzun bir şiir, bu nedenle de birçok unsur, şiirin mısraları arasına sinmiştir.

Zarifoğlu’nda eş olarak kadın ayrı bir ulviyettedir. O aynı zamanda modern algılayışların kerih gördüğü kavramların sahiciliğini de kınayıcıların zavallılığına aldırmadan şiirinde arz-ı endam etmesini sağlar. Bu kavramlardan biri de “karı” kavramıdır. Bu kavramın aile, ev anlayışındaki belirleyiciliği Zarifoğlu şiirinde çok net anlamıyla kullanılmıştır.



“karılarımız her asrın insan güzelleri

İmkan bekçileri

Ağır arabalarla taşınan sancılarımız

Ağır tabanlarımız

Etten değil gibi az yiyen gövdemiz

Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan

Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan

Sıcağa ve nalın kıvılcımına gerçek isimler koyan”




Yukarıdaki ve aşağıdaki mısralar Zarifoğlu’nun bütün eserlerindeki eş motifidir. Er’in koca olması, kadın’ın karı olması hayatın bereketlenmesi, imkanların seferber olmasıdır. Evliliğe, birbirine eş olmaya methiyeler dizilir.



“ben ve kadınım

Açık anlamlı şu bildiğiniz gibi

Ve dünyada

Yere basarak

Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik”

“Babamla bir kraldı anam”




Her halde kaside yazmaktır evliliğe ve methiye bölümünün zirvesidir.

Kadınlığın ve erkekliğin evlilikle hükümet olması. Ve “eş krallığı” kadın ve erkeğin birlikte yaşaması. İnsan, Cahit Zarifoğlu’nda kadını okuyunca, istemeden de olsa, şiir türünün ruhuna aykırı olarak, politik bir taraf oluyor: kadının üstünlüğü adına, ortaya çıkan ve her hal-ü karda mutsuzluk hikayelerinden birinin öznesi kişilerin akımları olan, “kadın izm’lerine” bir çift laf söyleme ihtiyacı duyuyor. Cemil Meriç’ten sonra izmlerle ilgili daha etkin ne söylenebilir ki: “izmler toplumlara giydirilmiş deli gömlekleridir, itibarları menşeilerinden gelir.”

Cahit Zarifoğlu şiirinde kadın bütün modern anlatım biçimleri içerisinde köydedir, tarladadır, ormandadır. Ot yolar, ağaç kırar, yemek pişirir, yoksulluk çeker, fakirlik sürer; ama annelik yapar. O eşinin yanında krallığını kurar. Hükümetini sürdürür. Erkeğiyle yarış içerisinde değildir. Üstün olmanın dalaveresini kurmaz. Modern söylemin, bilimin, filimin çizdiği kadın portrelerinin hiçbiri, onun dünyasında yer almaz. Onun acısı çocuğunun kolundaki çiziğin derinliğindedir. Onun sevinci kızının saçının telindedir. Onun mutluluğu kocasının yanındadır. Onun aşikârlığı evinin duvarlarınadır. Onun ortalığı sedirin, serginin uzandığı yerdir.

Zarifoğlu’nun kadın profili; ne kadar köyde, tarlada, bağda, bahçede olsa da o duruşuyla modern tasavvurların tamamına isyan basmaktadır. Çünkü o kalabalık sözlerin ötesinde bir kadın duruşu ortaya koyuyor. Bu duruş, bütün kalabalık söylemlere galip sükutun isyanıdır. Gandi’den ödünç olsun: “duruşum mesajımdır.”


AŞK

Cahit Zarifoğlu’ndaki kadın anne olarak cennettir, kız kardeş olarak cennettir, eş olarak cennet.

Sevgili olarak ıstırap. Aslında kahramanlık.



“Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara

Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara”



Hayatımda iki kitabın çok başka bir yeri vardır. Aşağı yukarı ikisini de aynı dönemde okudum. Biri Durali Yılmaz’ın “Fetva Yokuşu”, diğeri Cahit Zarifoğlu’nun “Savaş Ritimleri” Fetva Yokuşu’ndan sonra ayağımın takıldığı bütün taşlardan özür diledim. Her özürden sonra da etrafıma bakıyordum, bana “deli, kendi kendine konuşuyor.” Diyen birilerinin olup olmadığına. Uzun sürdü, sonra kurtuldum. Lakin Savaş Ritimleri’nin etkisinden hala kurtulamadım: “Aşk büyüklere ait bir hastalıktır ve çokta matah bir şey değildir.” Düşüncesini ben de yıktı ve babalık kariyerimde ayrı bir çizgi oluşturdu.

Savaş Ritimleri’ni aslında bütün duyarlılıklarımızın yoğunlaştığı Afgan Cihadını anlatıyor diye okumuştum; ama o roman en güzel aşk romanı olarak bende kaldı. Evet okuduğum aşk romanlarının aşkı bütün boyutlarıyla, bütün sadeliğiyle ve en saf haliyle anlatanı Savaş Ritimleri’ydi. Her şeyden öte aşık da maşuk da daha 10 yaşına varmamış ve Mecnun’u da Leyla’yı da kendilerinde mecz etmişlerdi. Kerem de ordaydı, Aslı da.

Roman çocuklara bakışımı değiştirdi. Onların aşklarına saygıyı öğretti. Sonra çocuklarım büyüdüler. “Büyük adam” oldular. Okula başladılar. Oğlum ilkokul 1. sınıfta aşık oldu. Bir yıl boyu harçlığıyla okul kantininden sadece Ülker Hanımeller aldığını öğrendik. Çünkü sevdiği kız o bisküviyi seviyordu, ve ola ki kendisinden isterdi. En mutlu olduğu gün kızın kendisine alayla dil çıkardığı gündü: Çünkü o kendisini muhatap almıştı. Evet aşk buydu ve Savaş Ritimleri’nde de böyle anlatılıyordu.

Zarifoğlu romanında aşk kendi varlığını sıkıntıyla, çileyle ama kimsenin farkına varamayacağı bir kahramanlıkla ortaya kor. Çünkü özellikle “sevilen”, –bu kelime özellikle kullanılmıştır. Ve belirleyicidir.- bu kahramanlığın çokta farkında değildir. Aşık kendini yer, bitirir. Ama bu sadece kendi karanlığındadır.



Aşk aslında tadına doyum olmaz hüzündür.

“biliyorum çok geç oldu

……

Yeni atandım aşkın tırpanlarına

……..

Eyvah hüzün bu

Eyvah hüzün yine

Çatında alnımın

Hüznüm ağam oldu eyvah

Bir şey yap silkip at.”




Zarifoğlu’ndaki aşk ta -aslında belki de bütün aşklarda- şöyle sevgiliden küçük bir iz bir işaret; bütün sorunları çözecek, kapkaranlık geceleri aydınlık sabahlara taşıyacak, sızıları dindirecek, hüzünleri neşeye tebdil edecektir.



“Hadi düşün beni

İçim otursun aklım

Durulsun diye”




Cahit Zarifoğlu belki de aşkın en tatlı tarafına kalemini salmıştır. Orda şıp sevdilik yok. “Allıyı gördü allıya, pulluyu gördü pulluya” da yok. Kendini bütün varlığıyla hiçleyen, sevgiliye karşı hiçbir korunağı olmayan, hep sevgilinin merhametine muhtaç, kendinin çirkinliği sevgilinin güzelliği, kendinin hoyratlığı sevgilinin narinliği, hep yükseklerin sahibi sevgiliye asla ulaşamayacak olan derin bir kara sevda vardır.

Aşkın kara sevda oluşu da, sevgiliye ulaşılmazlığı da; aslında yukarıda ki kadın tasavvurunun doğal bir sonucudur. Aslında bu aşk anlayışında yaşanan hayatın biçimide belirleyicidir. Zarifoğlu’nun kahramanının yaşadığı coğrafya da aşk anlayışının çok belirleyicisidir. Maşuk, aslında bütünüyle kadın; uzakların varlığıdır. Ulaşılmazlık aslında birazda uzaklıktadır. Yüceliktedir.

Cahit Zarifoğlu’nda olan, bir başka yerde veya kimse de olmayan aşkın bir başka şekli de; zarifoğlu’nda aşk kalıcıdır. Yani sevgili sadece uzakta olan değildir. Yani evindeki de aşık olunandır. Ve o da uzakta olan kadar ulaşılmazdır. Bu da yine yukarıda çizilen kadın, eş portresi içerisinde anlamını bulabiliyor.

Bu çerçevede üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta, aşık olan sadece erkek değildir. Kadında kendi vakarı -ki bu çok belirleyici, sınırlandırıcı- içerisinde aşkını en fedakar şekilde yaşar. Bu aynı zamanda insanı anlamlandırma ile de ilintili. Bunun izlerini geleneksel kültürümüzde de o kültürden iz taşıyan kişilerde de bulmak mümkün. Hatta belirleyici: “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.”

kaynak


"Benim olmadığım yerde kimse yoktur!"



Cevap Ekle