İçeriğe git

Foto

Namazın Akabindeki Tesbihatla İlgili Mühim Bir Açıklama


Konuda 2 cevap var

#1
Selmanbey

Selmanbey

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 249 Mesaj sayısı:

NAMAZIN AKABİNDEKİ TESBİHATLA İLGİLİ MÜHİM BİR AÇIKLAMA

Ebubekir SİFİL


(Bir soru üzerine…)

Namazın ardından topluca tesbih çekmek, topluca dua etmek, imamın "salâten tüncînâ" okuması, cemaatin de "amin" demesi bid'attir. Bunun sesli veya sessiz söylenmesi arasında bir fark yoktur. Aslolan şudur: Farz namaz kılınıp bittikten sonra isteyen camide kalır; namaz kılar, Kur'an okur, tesbihat yapar veya dua eder; isteyen çıkar. Selef, farz namazların önünden ve arkasından kılınan ratibe (sünnet) leri evinde kılardı. Ancak günümüz şartlarında –özellikle de büyük şehirlerde ratibeleri evde kılma imkânı bulunmadığı için, hiç kılmamaktansa camide kılmak elbette daha uygundur. Namaz sonrası tesbihat ve duayı da herkes kendi başına yapmalıdır.

(Okuyucu Soruları (18) MUHTELİF MESELELER-4 / Milli Gazete - 1 Temmuz 2004)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Soru:

"(…) Sizden Allah rızası için ve bilerek veya bilmeyerek yaptığınız ilmi hatalarınızın afvı için namaz konusunu çok net olarak yazmanızı istiyorum. Madem ki Allah bizi kendine ibadet-kulluk edelim diye yaratmış, o halde ibadetlerimizi de AYNEN Resulullah SAV efendimizin yaptığı ve bizlere öğrettiği şekilde yapmamız gerek. Geçenlerde bir yazınızda toplu halde tespihat yapılması ve toplu dua bid'attir dediniz. Ama ben şunu anlamıyorum, bunu yalnız siz mi biliyorsunuz? O kadar bilgili imamlar varken halen neden bu gibi bid'atları uygulamakta direniyorlar. Bid'atlar yoksa daha mı tatlı geliyor?.."

Cevap:

Geçen yılın 1 Temmuz'unda bu konuyla ilgili bir soruya cevap olarak şöyle demiştim: "Namazın ardından topluca tesbih çekmek, topluca dua etmek, imamın "salâten tüncînâ" okuması, cemaatin de "amin" demesi bid'attir. Bunun sesli veya sessiz söylenmesi arasında bir fark yoktur. Aslolan şudur: Farz namaz kılınıp bittikten sonra isteyen camide kalır; namaz kılar, Kur'an okur, tesbihat yapar veya dua eder; isteyen çıkar. Selef, farz namazların önünden ve arkasından kılınan ratibe (sünnet) leri evinde kılardı. Ancak günümüz şartlarında –özellikle de büyük şehirlerde– ratibeleri evde kılma imkânı bulunmadığı için, hiç kılmamaktansa camide kılmak elbette daha uygundur. Namaz sonrası tesbihat ve duayı da herkes kendi başına yapmalıdır."

Yukarıdaki soruya cevabım da bundan farklı olmayacak. Sadece "Selef, farz namazların önünden ve arkasından kılınan ratibe (sünnet) leri evinde kılardı" cümlesini, bir kelime ekleyerek, "Selef, farz namazların önünden ve arkasından kılınan ratibe (sünnet) leri "genellikle" evinde kılardı" şeklinde tekrar edeceğim.

Bu tavrımın "radikallik" veya "mezhepsizlik"le irtibatlandırılmasına sadece tebessüm eder ve ithamcılara, cemaatle kılınan namazların sonunda bir nevi emir-komuta ile tesbihat ve dua yapılmasının delilini sorarım. (Soru sahibi kardeşim üstüne alınmasın.) Günümüzde uygulamanın bu şekilde olması, "şer'î bir delil" olarak itibara alınacak bir husus değildir.

Herhangi bir muteber Fıkıh kitabında, hatta İlmihal kitabında bu uygulamanın caiz/meşru olduğunun zikredildiğinden şahsen haberdar değilim. Hanefî mezhebinin Hadis delillerinin zikredildiği en hacimli kitap olan "İ'lâu's-Sünen"de (III, 205 vd., "el-İnhirâf Ba'de's-Selâm ve Keyfiyyetuhû ve Sünniyyetu'd-Du'â ve'z-Zikr Ba'de's-Salât" babında) müellif merhum bu mesele üzerinde geniş bir şekilde durmuştur. Arapça bilenlere, bu meseleyi oradan tahkik etmelerini salık vererek, ilgili yerlerden kısa bir alıntı yapacağım:

"Hint diyarının bazı bölgelerinde bulunan bid'atçilerden bir gruba Allah merhamet eylesin ki (…) devamlı surette imam (…) sesli bir şekilde ikinci kere dua ediyor, cemaat de "amin" diyor. Bunu, hiç bırakmamacasına devamlı bir şekilde yapıyorlar. Öyle ki avamdan bazı kimseler, sünnet ve nafile namazlardan sonra imam ve cemaatin topluca dua etmesinin zaruri ve vacip olduğuna inanıyor. (…) Hatta mescit mütevellileri, görevli imamı, sünnet ve nafilelerden sonra yapılan bu duayı tervice ve devamlı surette yapmaya zorluyor! (…)

"Allah'a yemin ederim ki bu, Din'de sonradan ihdas edilmiş bir uygulamadır. (…) Hz. Peygamber (s.a.v)'in, (sünnet ve nafileleri evde kıldıktan sonra), arkasından dua etmek için mescide döndüğü, herhangi bir hadiste sabit olmuş değildir. (…)

"Ne bu rivayetlerde, ne de başkalarında Hz. Peygamber (s.a.v)'in, mescitte nafile namaz kıldıktan sonra cemaatle birlikte dua ettiği nakledilmiştir. (…)

"Bütün bu rivayetlerde, imama uyan kimsenin, imam namazı bitirdikten ve teslimeden sonra ayrılıp işine/hacetine gitmesinin cevazına delalet vardır. Sünnet ve nafilelerden sonra duanın zorunlu kılınması, bu cevazı tağyir ve hem imamı hem de cemaati sebepsiz yere sıkıştırma anlamına gelir. (…)

"Şu halde onun (eş-Şürünbülâlî'nin) sözünün anlamı şudur: Müslümanlar'ın, farz namazlardan sonra okunması me'sur olan evradı, her biri kendi başına olmak üzere okuması ve her birinin, kendisi ve Müslümanlar için dua etmesi gerekir…"

Yanlış anlamalara mahal bırakmamak için tekraren söyleyeyim ki, namazdan sonra dua ve tesbihat yapılmasın demiyorum. Elbette bunlar yapılmalı, hatta ihmaline mahal verilmemelidir. Benim söylediğim şu: Gerek dua, gerekse tesbihatı imam ve cemaatin, müezzin efendinin komutlarıyla aynı anda ve topluca yapmasının kavlî ya da fiilî herhangi bir delili yoktur. Hatta böyle yapmak bu konudaki Nebevî uygulamayı ortadan kaldırdığı için bid'attir!

Günümüzde uygulamanın böyle olması, muhtemelen toplu tesbihat ve dua terk edildiğinde cemaatin buna tepki göstereceği veya –tepki göstermese dahi– bunları ihmal edeceği endişesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, "hiç yapılmamasındansa, toplu halde yapılması daha iyidir" diye düşünülüyor.

Ancak bu arada bir Sünnet'in ortadan kaldırılıp, yerine bir bid'atin ihdas edildiğine, yine bu yüzden Efendimiz (s.a.v)'in namazların arkasından okunmasını teşvik buyurduğu "Ayetel Kürsî" ve duaların, çoğu zaman müezzin efendi okuduğu için cemaat tarafından terk edildiğine dikkat edilmelidir. Oysa bütün bunları tek tek herkesin okuması gerekir.

Öte yandan, imam ve müezzin efendilerin sür'atine bağlı olarak son derece kısa süreler tahsis edilen tesbihat ve duanın "hakkı verilerek" ve "arzu edilen tarzda" yapıldığını söylemek de neredeyse mümkün değil.

Tesbihata geç kalmamak için sünnet namazı apar-topar kılmadan, tesbihatı mekanik dudak hareketleriyle söyleme alışkanlığı kazanmadan ve belirlenmiş kalıp dua cümlelerini alel acele peşpeşe sıralamadan ne müezzin efendiye, ne de imam efendiye yetişmek mümkün oluyor. Bu da hem tesbihatın hem de duanın "kalbin hazır bulunduğu" ameller olmaktan çıkıp, mekanik ritüeller haline gelmesine sebebiyet veriyor…

Elbette bütün bunlar olmasa da toplu tesbihat ve dua bid'at olmaktan çıkacak değil. Ama bunlar da cabası…

(OKUYUCU SORULARI (61) / Milli Gazete - 27 Ocak 2005)
Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını satardın!

#2
Selmanbey

Selmanbey

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 249 Mesaj sayısı:
Bulunduğum ortamda epey bir vahhabi-selefi var. Öte yandan Arap diyarından gelme maliki-şafii mezheplerini taklid eden başka arkadaşlarım da var. Ben görüyorum ki adamlar farz namazından sonra apar topar çıkıyorlar. Bu meselede aynı tavrı gösteriyorlar. Üstelik vahhabilerin ekseriyeti bidatleri Hanefi mezhebine yoruyorlar. Bir Şafii olarak bunu bir araştırayım dedim. Elhamdülillah, ilmine, niyetine, sünniliğine güvendiğim Darul Hikmenin imamlarından biri bu soruma cevap vermiş. Soruyu soran densiz gibi ben de 'ulan bunca alim-veli bu işi yapmış sana ne oluyor' gibi nefsi bir tutum içine girsem de hemen toparlandım ve eğer bu hakikata seleften bir cevap varsa buyursun da görelim dedim.

Ehl-i Sünne ve Cemaa dediğimiz bu hak yolun çok belirgin bir tavrı var. Bunu çoğu kimse kabul etmese de bu böyle. Her alim hata edebilir çünkü insandır. İçtihadında hata etse problem yoktur. Eğer fetvasında hata etse derhal bir başka ehl-i sünnet alimi müdale ediyor ve o hatasını telafi ediyor. Bir örnekle açıklayayım; adamın biri 'Ebu Hanife şu meselede yanlış fetva verdi' diye çıkışınca, Ebu Hanifenin sohbet halkasındaki bir alim 'Dur bakalım! Ebu Hanife nasıl yanlış fetva verebilir? O yanlış bir fetva vermeye kalksa anında Ebu Yusuf, Muhammed vb talebeleri müdahale eder çünkü onun (Ebu Hanife) yanında hadiste en ileri, kelamdaen ileri, fıkıhta en ileri ve usüllerde en ileri talebeleri vardır!' Nitekim, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed hocaları Ebu Hanife Hazretlerinin 3te 2 meselelerde karşı çıkmış ve aksine fetva vermiştir. Hanefi camia da fıkıh kitaplarında Ebu Yusuf ve İmam Muhammedin ittifak ettiği meselelerde Ebu Hanife'nin fetvasını çoğu zaman almazlar. Özellikle de kadılık mevzularında çünkü İmam Ebu Yusuf kadıdır.

İmam Gazzali gibi eşi benzeri olmayan bir alimin eşi benzeri olmayan İhya'sında mevdu hadis varsa bu onu alçaltmaz. Nitekim İmam Gazzali hadis ile alakalı olarak 'benim hadisim zayıfıtr' demiştir. Allah razı olsun ömrünün son iki senesi çok derin bir hadis ve usul çalışmasına girmişse de ömrü yetmemiştir. Ben inanıyorum ki eğer ömrü yetseydi ve o ilimde de (kelam, tasavvuf, felsefe, mantık, fıkıh vs de olduğu gibi) zirve olurdu ve bu da herhalde insan fıtratına ters birşey. Yani eğer olsaydı hakikaten dünyayı sarsan bir adam olurdu çünkü insan hududunu çok fazla zorlamış olurudu :) Aklınıza yahu ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında uydurma hadis olur mu diye bir soru gelebilir. Bir alimin dur ben bir hadis uydurayım diye işe girişmeyeceği kesindir ancak güvendiği hadis kitapları bu sağlamayı yapmadığı için ve alim de o kitabın müellifine güvendiği için bu sorun ortaya çıkıyor. Elhamdülillah ki Allah Cemaat ehlini hep diri tutuyor ve birinin kayacağı yerde başka biri devreye giriyor.

Yine tefsire israiliyatla alakalı olarak en büyük tefsir ktaplarını yazmış alimlerin-velilerin kitaplarında israiliyyat vardır ve bu şaşılacak birşeydir ancak kabul edilemeyecek bir şey değildir çünkü onlar da insandır. Meseleye daha vakıf olmak isteyenler için: Link

Bütün bunları şunun için söyledim:
Biz ehl-i sünnet cemaati olarak mutlak gördüğümüz tek zat Resulullah Aleyhisselamdır. Tabi oldup bağlandığımız yegane ip ise selef-i salihindir yani Ashab-Tabiyun-Tebeitabiyun dur. Allah dinini bunlarla diri tuttu ve bizim tek yapışacağımız etek budur. Müteahir alimler ise bize Selefi Salihini hep naklede durdular elhamdülillah. Onlarda olmayan yani bidat olan şey ise kabul etmemiz mümkün değildir. Eğer bidatin iyisi var kötüsü var denirse İmam-ı Rabbani hazretlerinin 186cı mektubunu ekliyorum:



Bu mektûb, Kâbil müftîsi Hâce Abdürrahmâna yazılmıştır. Sünnet-i seniyyeye uymağı, bid'atlerden kaçınmağı istemektedir:

Allahü teâlâya ağlıyarak, sızlıyarak ve Ona sığınarak ve güvenerek yalvarıyorum ki, bu fakiri ve ona bağlı olanları, bid'at olan işleri yapmaktan korusun ve bid'atlerin güzel ve faydalı görünmelerine aldanmaktan muhâfaza buyursun! Seçilmiş olanların, sevilenlerin efendisi, en üstünü hâtırı için bu duâyı kabûl eylesin! (Bid'at) demek, Resûlullahın zamanında ve Onun dört halîfesi zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan şeylere denir. Bid'atleri ikiye ayırmışlar: (Hasene) [güzel] ve (Seyyie) [kötü]. Resûlullahın ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olmıyan güzel şeylere, (Hasene) demişlerdir. Sünneti ortadan kaldıran bid'ate de, (Seyyie) demişlerdir. Bu fakir, bu bid'atlerin hiçbirinde güzellik ve parlaklık görmüyorum. Yalnız karanlık ve bulanıklık duyuyorum. Eğer bugün, kalbler kararmış olduğundan, bid'at sahibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyâmet günü, kalbler uyandığı zaman, bunların zarar ve pişmanlıktan başka bir netîce vermedikleri görülecektir. Fârisî beyt tercümesi:

Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi,
Acaba o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?

Resûlullah buyurdu ki, (Bizim dînimizde yapılan her yenilik, her reform fenadır, atılmalıdır). Atılması lâzım olan şeyin neresi güzel olur? Bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitabıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid'atlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır). Başka bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâdan korkunuz! Sözümü iyi dinleyiniz ve itaat ediniz! Ben öldükten sonra gelecekler, çok ayrılıklar göreceklerdir. O zaman, benim ve halîfelerimin yolumuza sarılınız! Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız! Çünkü, bu yeni şeylerin hepsi bid'attir. Bid'atlerin hepsi dalâlettir, doğru yoldan ayrılmaktır) buyuruldu. Dinde yapılan her değişiklik bid'at olunca ve her bid'at, dalâlet olunca, bid'atlerin hangisine güzel denilebilir? Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, her bid'at sünneti ortadan kaldırmaktadır. Bid'atlerin, bir kısmı kaldırır, bir kısmı kaldırmaz demek, pek yanlıştır. Görülüyor ki, bid'atlerin hepsi seyyiedir, kötüdür. Resûlullah buyurdu ki: (İnsanlar, ortaya bir bid'at çıkarırlarsa, Allahü teâlâ, buna karşılık bir sünneti yok eder. Sünnete yapışmak, ortaya bid'at çıkarmaktan iyidir). Hassân bin Sâbitin bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir millet, dinlerinde bir bid'at yaparsa, Allahü teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyâmete kadar bir daha geri getirmez) buyuruldu.

Âlimlerimizin hasene dedikleri bid'atlerden bir kısmına dikkat edilirse, sünneti yok etmekte oldukları görülmektedir. Meselâ, meyyiti kefenlerken, ölünün başına sarık sarmaya (Bid'at-i hasene) demişler. İyi düşünülürse, bu bid'at, sünneti bozmaktadır. Çünkü kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor. Sünneti değiştiriyor. Değiştirmek, yok etmek demektir. Âlimler, sarığın ucunu sol omuz üzerine sarkıtmak güzel olur demiş. Hâlbuki, iki kürek arasına sarkıtmak sünnettir. Bu bid'at de, sünneti, açıkça yok ediyor. Bunun gibi âlimler, namazda, kalb ile niyet etmekle berâber, ağız ile de söylemek müstehab olur demiştir. Hâlbuki, Resûlullah efendimizin, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i ızâmın söz ile niyet ettikleri, ne kuvvetli bir haber ile, ne de zayıf bir haber ile bizlere hiç ulaşmamıştır. İkâmet okununca hemen (Allahü ekber) diyerek namaza dururlardı. Bunun için, ağız ile niyet etmek bid'at oluyor. Bu bid'ate hasene demişlerdir. Hâlbuki anlıyorum ki, bu bid'at, yalnız sünneti yok etmekle kalmıyor, farzı da yok ediyor. Çünkü ağız ile niyet etmek câiz olunca, çok kimse, yalnız ağızla niyet ederek kalb ile niyet etmediklerinden hiç korkmuyorlar. Böylece, namazın farzlarından biri olan kalb ile niyet yapılmıyor. Bu farz yok oluyor. Namaz kabûl olmuyor. Bunlar gibi daha nice bid'atler, reformlar, herhangi bir bakımdan olsa bile, sünnetten fazla oluyorlar. Bu ziyâdelik, sünneti değiştirmek demektir. Değişiklik ise, yok etmek demektir.

O hâlde, Resûlullahın sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına uymalıdır. Çünkü, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan saadete kavuşur.

[İbni Âbidîn diyor ki, (Namaza başlarken niyet etmenin farz olduğu sözbirliği ile bildirildi. Niyet, yalnız kalb ile olur. Yalnız söz ile niyet etmek bid'attir. Kalb ile niyet edenin, şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi câizdir.)]

Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildirler. Çünkü bunlar, (Nusûs)un, yâni âyetlerin mânalarını meydana çıkarmaktadırlar. Bu mânalara başka birşey eklemezler. (Ey akıl sahipleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerime, kıyâs ve ictihâdı emretmektedir.

Vesselam...
Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını satardın!

#3
Selmanbey

Selmanbey

    Gayretkâr Üye

  • Teğmen
  • 249 Mesaj sayısı:
Özür dileyerek bir not ekleme mecburiyetindeyim.

Aşağıda vereceğim paragraf İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubatında yoktur daha doğrusu ben elimdeki kaynaklara bakınca yalnız birinde olduğunu gördüm.

[İbni Âbidîn diyor ki, (Namaza başlarken niyet etmenin farz olduğu sözbirliği ile bildirildi. Niyet, yalnız kalb ile olur. Yalnız söz ile niyet etmek bid'attir. Kalb ile niyet edenin, şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi câizdir.)]

İmam Rabbaninin 1563 yılında doğup 1624 yılında vefaat ettiğini; İbn-i Abidinin de 1784 yılında doğup 1836 yılında öldüğünü düşünürsek bunun bir -belirtilmemiş!- iktibas olduğunu düşünebiliriz. Ben o densiz herifin eser tahrifini tetkik etmeden yayınladığım için özür dilerim.

Takdir edersiniz ki kitaptan direkt yazamıyorum ve elimdeki e-kitaplardan iktibas ediyor. Tetkik etmeden yayınladığım için kusuruma bakmayın. Allaha hamd olsun son anda şüphelendim de baktım.

Vesselam...
Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını satardın!



Cevap Ekle