Jump to content

Sign in to follow this  
mumin

Şairlerin Şahı:necip Fazıl

Recommended Posts

Kelimeleri motif motif işleyip mürekkebiyle yüreklere konduran şair… Necip Fazıl, 1904 yılında Çemberlitaş’taki bir konakta, evin erkek evladının tek erkek çocuğu olarak doğar. Dedesinin himayesinde ve babaannesinin değdirdiği elleriyle kültür kokan bir atmosferde yetişir. Üstad olarak anılmasına sebep olacak başarı imzalarının ilkini; “Bir yalnızlık gecesinin vehimleri” ismiyle henüz çocuk yaştayken atar. Necip Fazıl’ın “konağın ruhu büyükbabam, ben de onun ruhuyum” diyerek bahsettiği dedesi; torunlarını yanı başına toplayıp sorular sorduğunda ya da bir beyit okuyup tekrar etmelerini istediğinde başrolü yine O alır. Bu sebeple dedesi O’nu “akl-ı evvel torunum” diye çağırır. Dedesinden aldığı eğitimle henüz 4–5 yaşlarındayken okuma-yazma öğrenen üstadın çocukluğu hastalıklar ve çeşitli badirelerle geçer. Üstad, bir kitabında o dönemden şöyle bahseder:

“Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum hastalıkla geçti. 10–15 yaşıma kadar bir çocuğun çekmesi mümkün ne varsa hemen hepsini çektim. Kaç kere hayatımdan ümit kesilmiş ve ben, Allah öyle istediği için, her defasında kefeni yırtmıştım.”

Babaannesi, yine bu yaşlarda konağı birbirine katacak kadar haşarı olan bu çocuğun narkozunu bulur; O’nu romanlara alıştırır. Öyle ki bir gün, bir ağacın altında kitap okurken vaktin nasıl geçtiğini anlamayacak ve yokluğuyla konağı telaşa verecek kadar… Hatta kitapların, dünyasına tesiri sebebiyle bir ara kitap okuması yasaklanır. Üstadın deyişiyle; roman okuma, yaramazlık, hastalık, büyükbabanın kolunda sık sık Mısır çarşısı eşyası satan bir dükkâna gidip kakule almalar, vesaire, iç içe devamda…

9–10 yaşlarındayken taşındıkları yeni yalılarında kız kardeşi Selma hayatını kaybeder ve annesi de üzüntüden hastalanır. Kısa bir süre sonra çok sevdiği büyükbabası Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Efendi’yi de kaybeden Necip Fazıl, o dönemi tekrar kitaplara daldığı ve hassasiyetinin en had derecelere ulaştığı çığır olarak betimler.

11 yaşlarında annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada’da bir kıza âşık olan bu kocaman yürekli çocuk, okuduğu hissi romanların içinde aşkını tek başına yaşar. Daha önce Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji’ni yarıda bırakan Necip Fazıl için artık Bahriye Mektebi dönemidir. Tam bu dönemde şiire başlamasının vesilesini O’ndan dinlemeli:

“Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp;

—Senin, dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi… Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

—Şair olacağım!

Ve oldum.”

Aldığı bu kararı gerçekleştirmek için danıştığı mektep öğretmenlerinden İbrahim Aşki, O’na yol gösterir. Mektepte de küçüklüğündeki gibi haylaz olarak bilinen ve birçok ceza alan şiir ve okuma meraklısı; bir yandan da el yazması bir mecmua çıkararak O’na şair lakabını takan arkadaşlarıyla paylaşır. Bahriye Mektebi mezuniyetinden sonra Kasımpaşa’daki ahşap evde dayısı, anneannesi ve babasından ayrılan annesiyle beraber kalır. Yazdığı ilk şiirlerden birinin gazeteye çıkması bu döneme denk gelir.

“Benim de yerim bu el oldu yahu

Gençlik bahçesinde sel oldu yahu!

Çünkü ta derinden bağrımı yaran,

O başımın tacı el oldu yahu!

Saçları boynumda dalgalandı da,

Beni boğmak için tel oldu yahu!

Ateşte yaktıktan sonra nefesi

Külümü savurdu, yel oldu yahu!

Ben bu halden ibret almadan göçtüm.

Ondan ibret alan el oldu yahu!”

17 yaşındayken üniversiteye başlar. Edebiyat okumayı tercih etmeyen Necip Fazıl, sanatkârı ders alma yolundan geçmeye muhtaç görmediğinden, felsefe bölümü okur. İstanbul Üniversitesinde talebeyken şiirle oldukça haşır neşir olan Üstad, yazdıklarını Yakup Kadri’ye verdiğinin ertesinde, Yeni Mecmua’da 35-40 yaşındaki üstadların yazıları arasında görür. Şiirlerini Anadolu gibi birkaç mecmuada neşretmekle devam eder.

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra kendisini, Paris’e felsefe eğitimi almaya getirecek olan Bormide isimli vapurda bulur. Necip Fazıl için Paris “kâbus şehri”, orada geçirdiği yıllar ise “ıstırap yılları”dır. Bu yılların özü üstün nizam ve topluluktan başıboşluğa geçiştir. Bu süreçte Necip Fazıl’ın şiirlerindeki tasavvufi eda ve hassasiyet de gittikçe silinip yerini korku, gurbet ve karanlık duygular alır. Çıkardığı ilk şiir kitabı “Örümcek ağı” ve sonrasında gelen “Kaldırımlar” da bu ruh halini yansıtır.

“Duvara bir titiz örümcek gibi,

İnce dertlerimle işledim bir ağ.

Ruhum gün boyunca sönecek gibi,

Şimdiden ediyor hayata veda.

Kalbim, yırtılıyor her nefesinde,

Kulağım, ruhumun kanat sesinde;

Eserim duvarın bir köşesinde;

Çıkamaz göğsümden başka bir seda.”

Üstadın ifadesiyle; şiirin muradına ancak Allah’ın gayesiyle varabileceğini ve ancak böyle telkin şiiri olabileceğini henüz fark edemediği yıllar… Şiirin sırrı ise Necip Fazıl tarafından ilerleyen yıllarında şu dizelerle çözülecektir: “Şiir ve sanat, kendisini mutlak hakikate memur ederek ve müessese hikmetini mutlak hakikate doğru ebedi bir arayış diye çerçeveleyerek bir yandan sonsuz meçhuller iklimine fener tutan ve eşyanın nabzını sayan bir telkinci, öbür yandan da aynı davaya bağlı içtimai heyecanın bestekârı ve dış ölçülerin mimarı bir tebliğci sıfatıyla, iç ve dış gayesini birleştirmiş olur.

Bu işin de gayesi;

Allah…”

1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde şiirleri yayınlanırken en yüksek övgüleri hak eder. Müslümanlığını bayraklaştıracağı vakit “sanatına kıyan geri adam” sözleriyle yerini değiştirecek övgüleri… Ancak bu yıllarda göğe çıkarılmasına rağmen Üstad, öz çehresine ulaşamamanın ve ruhunu hapis hissetmenin eksikliğini yaşar. Gerçekten iyi bir şair olabilmesi iki cendereden geçmesine bağlıdır; aletten yoksunluk, hedeften mahrumluk…

Alet, dil, Türkçe… Üstad, zamanın kullanılan Türkçesinin basitliği ve havasızlığından boğulur. Ceddimizin bu davayı kavrayarak kullandığı Türkçeye yönelir. Hedef ise, muhit ve cemiyet… Yaşanmaya değer hayatı cemiyet ve devlet şekline dek nakışlandırmak… Tüm bu fikir sancılarıyla yaşadığı 1934 yılına kadar paradoks içindeki şair; Paris dönüşünden bu yıla kadarki hayatını “bohem yılları” olarak tabir eder. 1934 yılında bir bankada müfettişlik yaptığı dönemde eve dönüş yolundaki Necip Fazıl, vapurda hayatının değişmesine vesile olacak bir adamla tanışır. Yolculuğu boyunca muhabbet ettikleri yol arkadaşının önerisiyle Beyoğlu’ndaki Ağa Camisine gidişi, hayatını bir bıçak gibi ikiye bölecek; o günden öncesi ve o günden sonrası olarak ayıracaktır. Ağa Camisinde görmeye gittiği Abdülhakim Arvasi Hazretleri, O’na elini uzatarak sürüncemelerinden çekip çıkaracaktır. Öyle ki Üstad; “O Efendi Hazretleri ki, kendisini buluncaya kadar geçen hayatım, O’nu beklemekten, bekleyiş sıkıntıları içinde kıvranmaktan başka bir şey değildi.” diyecektir.

1935 baharına kadar işi sebebiyle şehirlerarası mekik dokuyan şairin ruh dünyası da fikirler arası gelgitlerle geçer. Metafizik terleri döküşü, yaşadığı fikir çıkmazlarıyla sabahlara kadar uyuyamayışı, manevi buhran ve nihayet bu yalnızlığı kökünden giderici ve büyük visale erdirici yol… Garipliğini fark etmesiyle sığındığı kapıdan, merkezinde Allah bulunan bir kâinata varış… Ve buna vesile olan Abdülhakim Arvasi Hazretlerine duyulan hudutsuz bir aşk… Şairin demesiyle: “Kalemime fetih ve inkişaf O’nunla geldi. İçimde yepyeni bir dünya görüşü, daha evvel cümle ve fikir kalıplarına dökülmeksizin, yalnız huzurlarındaki kelime üstü deyişle, kendilerini tanıdıktan sonra tütmeye başladı.”

Otuz yaşına kadar iki şiir kitabı yayımlayan Necip Fazıl, yenilediği hayatında piyes, fikir, tetkik, dava, tez, şiir; 40–50 ciltlik bir çapa doğru yükselecektir. Bunlardan “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesi çok defa tiyatroda sergilenecek ve ses getirecektir. En beğendiği şiiri ise; ÇİLE… Ve bu muazzam şiirden ufak bir kesit:

“Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Öteler, öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte Samanyolu benim olmalı,

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak…”

Üstadın “Ben geçmişimi çöpe attım. Çöpü kurcalayanlar da ancak kediler ve köpeklerdir” derken bahsettiği geçmişi, diğer bir tabiriyle “ıstırap ve bohem yılları”; büyük hayranlık beslediği bu zatın yol göstermesiyle ve manevi hastalıklarına çare olmasıyla geride kalır. Nihayet büyük bir davanın fikircisi olma yolundadır. Hatta davasıyla bir vücut olabilmek için bankadaki işinden bir hamlede istifa eder. Bir üniversitede hocalık vazifesine başlar, gazetelerde fıkra ve başmakale yazıları neşreder. 1941 yılında Neslihan hanımla evlenecek; Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep adında beş çocukları olacaktır.

Necip Fazıl’ın sosyal mücadeleye atılmasının ilk kanıtı 1943’te çıkardığı Büyük Doğu dergisidir. Bu sosyal mücadeleyi yüceltme uğraşıları döneminde büyük âlim Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin vefat etmesiyle Üstad için ikinci bir buhran dönemi başlar. Ancak bu dönem, bir davaya baş koymuş bu adamın, milletin kurtuluşu için fikir çilesi çekmesine engel değildir. Geniş ufku ve zekâsıyla vatanının eksiklerini tam etmeye çabalayan Büyük Üstad, hayatının geri kalanını davasına hizmet etmekle geçirir.

“Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!

Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!” diyecek kadar sahiplenir davasını, girdiği yoldaki dikenler pahasına… Bu süreçte Büyük Doğu dergisine ağırlık veren Üstad, dergi içeriğinin o döneme göre yasak kabul edilmesi sebebiyle her seferinde mahkemeye çıkarılır. Birçok defa hapis cezası alır veya derginin kapatılmasına karar verilir. Buna karşılık Üstadın sözleri ise büyüklüğünü gösterir cinsten: “Beni Allah tutmuş, kim eder azat?” Mahkemede kendisini ve davasını savunurken söyledikleri ve hâkimle konuşmaları da duyulmaya bir o kadar değerdir.

Mücadelesinde inatçı olan şair derginin açılmasını ve tekrar yayınlanmasını sağlayacak, geri adım atmayacaktır. Dergi dışında bazı gazetelerde de yazan Üstad, yazdıkları bazı taraflarca hazmedilemeyince gazetelerden de devre dışı bırakılır.

Davanın bir diğer yüzü; gençler… Yine 1942’de bir gecenin sabaha varmasıyla başlayan, tarih, millet, nefs muhasebesiyle geçen gençlik sohbetleri… Üstad ölümüne kadar vatan kurtarıcılığını hedef edinen bir gençliği uyandırma çabası içindedir. Kendi sözleriyle:

“Ceplerde kaybedilen ve asırlardır dışarıda aranılan güneşi bulup çıkaracak, yerine oturtacak, her şeyi ilk saffet ve asliyet vahidine irca edecek, hasis fert kadrolarına eskitilmiş ve pörsütülmüş manalarla hiçbir alaka kabul etmeyecek, mutlak hakikat ölçüsüyle aklın hakkını akla ve kalbin hakkını kalbe verecek, tarih boyunca bütün hesaplaşmaları yerine getirecek bir gençlik… Vecdiyle, estetiğiyle, ahlakıyla, ideolojisiyle sımsıkı merkeze bağlı, solmayan renk ve geçmeyen anın, ezel kadar eski olduğu için, ebed kadar yeni davanın gençliği…”

Vasiyetinde belirttiği isteklerinin davasıyla ilgili olanlarını ise umutla baktığı bu genç nesle emanet eder.

Tüm bu koşturmaca içinde geçen onca sene nihayet 1963’te “Aydınlar Kulübü” ile Üstadın ektiği tohumları ormana çevirecek bir dönem başlar. Üstadın verdiği konferanslar Anadolu’da hatta Almanya’da ses getirecek ve muazzam bir ruh örgüsüne dönüşecektir. Davanın yüceldiği bu zamanlarda Üstadın şiiri de zirvesini yaşamaktadır. Yüzden fazla eser veren şair; Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962 ve 1974), Şiirlerim (1969), Esselam (1973) şiir kitaplarıyla da tarihe geçecek bir başarı gösterir. Başarıları sonucunda Türk Edebiyat Vakfı’nca 1980 yılında verilen beratla “Sultan-üş Şuara” (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanır. Yine 1980’de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, 1981’de “İman ve İlam Atlası” eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı, 1982’de de Türkiye Yazarları Birliği Üstün Hizmet Ödülü’nü alır.

Birçoğunun bencilce fikirlerini, karanlık ve cahil düşüncelerini doludizgin koşturduğu zamanlarda ayakları şiirle yere basan, fikir sancısı çeken, davasının adamı Üstad…

“Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin;

Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin…” diyecek kadar teslimiyetçi…

“Ben o kutsi nefesin üflediği kamışım;

Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım” diyecek kadar mütevazi…

“O manayı bul da bul!

İlle İstanbul’da bul!” diyecek kadar vatanına bağlı…

“Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” diyecek kadar ümitvar…

“Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!

Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!” diyecek kadar kelimelere hakim…

“Diyorlar bana: kalsın şiir de söz de yerde!

Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde?” diyecek kadar şiirine bağlı…

Şiir demişken, son sözü 1983’te vefat edene kadar hayatını şiire adamış Büyük Üstada bırakmalı:

“Üstün idrak müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinatın sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böylece takdim ederim!”

 

 

Kandil Dergisi

 

Kübra Doğruyol

Share this post


Link to post
Share on other sites
 

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Loading...
Sign in to follow this  

×
  • Create New...